Podcast

Retoriğin Üç Silahşörleri: Logos, Ethos, Pathos #Podbee Dinlesen Bilirsin

Fularsız Entellik

4 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Selam fularsızlar. Yeni yılınızı kutlamak için bonus bir içerik paylaşayım dedim. En son 60. bölümde Safsatalar Ansiklopedisi’nden bir içerik paylaşmıştım, Baudrillard hakkında. O arada kitap Storytel’den çıktı, yeni baskı yaptı ve kısaltılmış hali bitti, Patreon’a koydum hediye olarak (yakında baskısı da çıkacak). Yani bir promosyon bölümü yapmanın tam sırası. Ama seçtiğim konu bir safsata değil...

***







Bölümler:


(02:30) Retorik

(03:05) Trivium

(04:24) Logos

(06:38) Ethos

(09:03) Bukelamun Etkisi

(10:35) Pathos

(13:48) MAGA

(16:13) Kairos

(18:57) Alternatif Gerçekler

(21:31) Yeni Yıl Kutlaması: Safsatalar Ansiklopedisi Kısaltılmış Versiyon








Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.989 kelime · ~15 dk okuma

Selam flarsızlar. Şu anda saat neredeyse gece 3 burada. Bir saat daha dayanabilirsem, ayakta kalabilirsem bu kaydı bitirebilirim. Yarın ufak bir yolculuğa çıkacağız.

Estergon Kalesi'ne gideceğiz. Tuna Nehri'ne ve etrafındaki düzlüklere tepeden Şahin Yuvası gibi bir yerden bakan bir kale. Türklüğüm tutarsa bir tarafına tırmanıp fethedebilirim kaçta göz arasında hiç belli olmaz. Oraları bizim Kanuni almış 1500'lerde.

Viyana kuşatması sonrası 1683'te kaybedilmiş. Baya olmuş yani aslında Türkleri kovalı. Ama geri geldik. Neyse bu yolculuk öncesi yeni yılınızı kutlamak için bonus bir içerik paylaşayım dedim.

Transkriptin tamamını oku

Bu ay 5. bölümümüz olacak. En son 60. bölümde Safsatalar Ansiklopedisi'nden bir içerik paylaşmışım.

Bodriar hakkında. 55 bölüm olmuş yani. O arada kitap Storytel'den çıktı. Sesli kitap olarak.

Bizde tık yok. Yeni baskı yaptı. Efendime söyleyeyim, geçen gün söylediğim gibi kısaltılmış hali bitti. Patreon'a koydum onu hediye olarak.

Yakında onun da baskısı çıkacak, ucuz olacak. Yanisi bir promosyon bölümü yapmanın tam sırası. Seçtiğim konu da bir safsata değil. Onun yerine Modes of Persuasion adı altında öğretilen Ethos, Pathos, Logos üçlüsü.

İkna yolları veya retorik yaklaşımlar diyebiliriz. Öyle etiketleyebiliriz bunları. Siz bunu dinlediğinizde ben kaleyi fethetmeyi becerememişsem muhtemelen otelin yakınındaki bir kafede olacağım. Aylar önce aşılar hakkında, sağlık hakkında kaydettiğimiz uzun bir söyleşiyi yayına hazırlamakla meşgul olacağım.

Dönüşte yeni yılın ilk bölümü de o olacak. Bu arada da siz de bana ufak bir yeni yıl hediyesi vermek istiyorsanız konu önerisi bildirebilirsiniz. Patron olmanıza gerek yok. Twitter, e-mail, ekşi sözlük bir şekilde bildirin veya hangi podcast mecrasında dinliyorsanız yorum özelliği varsa yorum yazabilirsiniz.

Demin baktım 1400'den fazla yorum olmuş. Herhalde çoğu Apple'dan geliyor. Ki dinleyicilerin çok büyük kısmı iTunes'da kullanmıyor. Ona rağmen epey bir yorum birikmiş orada.

Onlardan bir koleksiyon yapıp bir ara sizinle paylaşmayı düşünüyorum. Komik komik şeyler var. Haberlerimiz bu kadar. Şimdi konumuz retoriğin üç silahşörleri.

Nasıl olur? Retoriğin 3 silahşörleri Antik çağlarda 10 Benjamin Franklin gücünde olan Aristo, hemen her konuda olduğu gibi bizim sözlü iletişim ve ikna sanatı olarak bildiğimiz retorik konusunda da ilk sistematik incelemeyi yapan insandı. Bu ilginç çünkü hocası Platon retorikten hiç haz etmezdi. Bir diyaloğunda cahil toplulukların kandırılması olarak betimlediği bu bilimi sofistlerle özdeşleştiriyordu.

Fakat Platon'un tüm çabalarına karşın retorik önemini kaybetmedi. Bunu anlamak için ortaçağ eğitiminin temelini oluşturan trivium kavramına göz atmak yeterli. Gramer, mantık ve retorikten oluşan bu üçlü, eğitimi alacak kadar şanslı azınlık için bir nevi ilk öğretimiydi. Bunları başarıyla öğrenenler aritmetik, geometri, müzik ve astronomiden oluşan ikincil eğitime yani quadrivium'a geçiyorlardı.

İlginçtir, bugün çocuklara önce gramer ve matematik öğretiyor, diğer konuları da Kadere ve YouTube'a bırakıyoruz. Elbette bu konular tesadüfen seçilmemişlerdi. Trivium, üç yolun buluştuğu nokta demek. Onları akıl yürütmenin üç yapıtaşı olarak düşünebiliriz.

1- Gramer, düşüncenin yapıtaşı olan dilin kuralları. 2- Mantık, çelişkisiz düşünce oluşturabilmenin kuralları. ve 3. Retorik, bu düşünceleri etkili bir şekilde iletmenin kuralları.

Sonuncusunun özel bir konumu olduğu açık, diğer ikisini birleştiriyor, yani düzgün kurgulanmış düşüncelerin düzgün bir dil aracılığıyla bir akıldan diğerine iletilmesini sağlıyor. Trivium sisteminden asırlar önce bu kilit rolü kavrayan Aristo, Retorik isimli eseriyle Tıpkı Machiavelli'nin prensi gibi, çağlar boyunca hem iyi hem de kötü niyetli uygulamacıların danışacağı bir rehber oluşturdu. Burada incelediği ikna yolları, İngilizce adıyla modes of persuasion, bugün dahi akademide ve pazarlamada öğretiliyor. Biz de bunları safsata yolları olarak hayal edeceğiz.

Bunlardan ilki Logos'tur. İdealimizdeki ikna yöntemi olan logos, somut verilere, bilimsel bulgulara, akla ve mantığa dayanıyor. Aşağıdaki örneği nereden buldum ben de bilmiyorum. Boş vakitlerimde parti programları incelemek gibi bir huyum yok.

Ama gelin beraber Türkiye İşçi Partisi'nin ilk kongresinde kabul edilen programa bakalım. Türkiye'nin nüfusu 1960 sayımına göre 27 milyon 830 bindir ve her yıl %2.8 gibi çok yüksek bir oranla artmaktadır. Nüfusun bugünkü yaş grupları birleşimi ve bu hızla artışı yüzünden önümüzdeki 15-20 yıllık dönemde iş gücü arzında sürekli bir fazlalık olacağı beklenmektedir.

Bu durum bugün bile çok önemli olan işsizlik meselesinin sosyal ve ekonomik şartlarda köklü dönüşümler yapılmadığı takdirde daha da ağır bir hale geleceğini göstermektedir. Somut verileri dayalı olan bu paragrafta, daha 27 milyona iş bulamayan bir ülkenin yakın gelecekte iyice artmış olacak nüfusuna nasıl iş bulacağı soruluyor. Bahsedilen köklü reformların tam olarak ne olacakları ayrı bir konu ama onların gerekliliği konusunda bir temel oluşturulmuş. Dikkat edin, logos illa doğru çıkarım yapmayı gerektirmez.

Akla hitap etmek ile akılcı olmak farklı şeyler. Yukarıdaki düşünce akışında gizlenen bir takım varsayımlar bu farka ışık tutuyorlar zaten. Nedir bu varsayımlar? İşsizlik azaltılması gereken bir şeydir.

Nüfus arttıkça işsizliğin azaltılması zorlaşır. Nüfus böyle artmaya devam edecek. Bu varsayımların hepsini ayrı ayrı tartışabiliriz. Örneğin herkesin sanatla, gönüllülükle, sporla uğraştığı bir ütopyada resmi işsizlik yüksek çıkabilir.

Yahut nüfus artışı zamanla yavaşlayacağı için sorun o kadar da acil olmayabilir. Zira %2.8'lik artış aradan geçen 60 sene boyunca sabit kalsaydı, bugün nüfusumuz 140 milyon olurdu. Varsayımlar doğru olsalar bile aralarındaki mantık zinciri zayıf olabiliyor.

Jung'un, aynı anda gerçekleşen bunca olay bir tesadüf olamaz, aramızda mistik bir bağ olmalı, fikri de benzer bir çıkarım değil miydi? Logic kelimesinin kökeni olan bu kavram, ne doğru varsayımlarla başlamayı, ne de makul bağlantılar kurmayı, ne de sonunda haklı çıkmayı garantiliyor. Garantilediği tek şey, hedef kitlesinin bu düşünceleri mantıklı bulacağına dair bir umut ve bir çaba. Ethos Logos genelde bir otoriteye ve ortak bir gerçeklik zeminine dayanmak zorundadır.

İşçi partisinin tezinin ikna edici olabilmesi için o nüfus artışı rakamının kaynağına güvenmemiz lazım. Herhangi bir somut veriyi üretenlerin niyeti veya yeteneği kuşkuluysa tartışmanın zemini sağlam değildir. Siz bugün Twig'in açıkladığı işsizlik veya enflasyon verilerine güveniyor musunuz? Onlar üstüne bir tez inşa edip uzun uzun tartışır mıydınız?

Etik kelimesinin kökeni olan ve Yunanca karakter anlamına gelen etos, güvenilirlik ve yetkinlik kavramlarının buluştuğu noktadır. Çocukluğumdan beri her 10 diş ekiminden 9'unu tavsiye ettiği ne varsa almış olma sebebim etostur işte. Beyaz önlük giyen bir insana güvenmemek zor. Uzmanları ciddiye almamız için oturup da makalelerini tek tek okumamız gerekmiyor.

Buna zamanımız olsa bile o makalelerdeki argümanların da kısmen başka araştırmalara. Yani yine ETHOS'a dayandıklarını göreceğiz. Nitekim herhangi bir araştırmanın bana bir şeyler ifade edebilmesi için, bizzat denetleyemeyeceğim birçok insana ve öğeye güvenmem şart. Aksi halde her deneyi benim yapmam, her araştırmayı bizzat fonlamam gerekirdi.

Bilimin kendi kendini denetleyen ve düzelten bir yapısı olduğundan ötürü ETHOS'a yaslanmak genelde akılcıdır. Tek tek bakıldığında elbette çıkarcı, bağnaz veya düpedüz beceriksiz bilim insanları olabilir ama foyaları ortaya çıktıkça etkinliklerini kaybederler. İyi tasarlanmış bir sistemin düzgünce işlemesi için katılımcıların günahsız birer Aziz olmalarına gerek yok. Ne yazık ki başka birçok alanda durum tam tersi.

Haklılığı ve dürüstlüğü ödüllendiren bir yapı olmadığı gibi şansına günahsız bir aziz olsanız bile o sistemler ya sizi de bozacak ya da eleyecekler. Bu yüzden medyada en çok kazananlar en güvenilir haberciler olmuyorlar. Tek geçer akçenin tiraj, rating, hit sayısı, paylaşım sayısı, etkileşim ve dönüşüm oranları olduğu bir finansal yapı içinde zamanla ne tip haberler ve habercilerin öne çıkacağını kestirmek zor değil. Hele siyaset tam anlamıyla antimeritokratik.

Çoğu yerde zamanla en yalakayı, en hırslıyı, en ilkesizi tepeye çıkaran bir yapısı var. Tepedekiler konumlarını yetkindiklerine değil, hasbelkader doğru ata oynamış olmalarına ve o ata biat etmelerine borçlular. Her adımda karşımıza çıkan sen benim kim olduğumu biliyor musunculuk, bu çürük sistemin yan etkisidir. Makam ile liyakat birbirinden uzaklaştıkça, etos da safsataların yolunu açar.

Lakin konu kişisel ego patlamalarından ve çürük sistemlerden ibaret değil. Sürekli televizyonda olduğu için ortalamaya hitap etmeye zorlanan siyasetçiler bile sizce neden İzmir ile Diyarbakır mitinglerinde aynı argümanları, aynı kelimelerle, aynı şiveyle vermezler? Hillary Clinton 2016 seçimleri öncesi görece muhafazakar olan Güney eyaletlerinde düzenlediği mitinglerde halka yakın gözükmek için Güney aksanı kullandığında işin dozunu kaçırmış ve epey dalga konusu olmuştu. Halbuki onun bilinçli olarak yaptığını bu kalemun etkisi sonucu hepimiz otomatikman yapıyoruz.

Mütemadiyen etrafımızdakilerin, özellikle de otorite sahiplerinin aksanlarını, mimiklerini, tavırlarını taklit ediyoruz. Bu yararlı bir adaptasyon çünkü insanlar kendilerine benzeyenleri daha çok beğeniyor, beğendiklerini daha önyargısız dinliyor, önyargısız dinlediklerini de daha ikna edici buluyorlar. Tam ayarında bir, ben de sizin sürüdenim, sizin kabiledenim, şu kardeşinizi bir dinleyin sinyallemesi yapabilirseniz çok büyük mesafeler kat edebilirsiniz. Yok tam tersine, saftirik bir elit gibi, sizi kendi seviyeme çekeceğim, tek eksiğiniz biraz eğitim tutumunda diretirseniz diplomalarınızın hatırına sözünüzü kesmeden dinleyen o son birkaç kişiyi de kaybedersiniz.

Bir başka deyişle, ikna etmenin etos ayağı, ideal şartlarda yetkinliği ve dürüstlüğü, pratikte ise grup birliğini ve asimilasyonu teşvik etmeye dayanır. İkna gücü yüksek insanlar, tam da bu yüzden hedef kitlelerini iyi tanıyıp onlardan biri gibi davranmaya özen gösterirler. Patos Çoğu durumda daha tartışma başlamadan önce etos oluşturulmuştur. Kimin tarihçesi nedir?

Hangi cenah kendini kimle özdeşleştirir? Az çok bellidir bunlar. Dolayısıyla tartışmaların akışını belirleyen asıl yaklaşım, üçüncü silahşörümüz olan patostur. Acı çekmek veya tecrübe etmek manasına gelen bu terim, duygularımızı körüklemeyi ve bazen onları düpedüz istismar etmeyi anlatır.

Hatırlarsanız, ön sözde rahmetli Mr. Spock'ın kulaklarını çınlatmış ve duygu işleme kısımları hasarlı olan zihinlerin karar verme süreçlerinin de bozulduğundan bahsetmiştik. Yani mantıklı düşünme ile duygusal yoğunluk arasında çoğumuzun sandığı gibi ters orantılı bir ilişki yok. Nasıl ki Logos merkezli bir iddia safsata dolu olabiliyor, Pathos odaklı bir tanesi de pekâlâ tutarlı ve doğru olabilir.

Pathos özellikle de korku, acıma, umut gibi temel duygulara yoğunlaşır. İngiliz edebiyatının belki de en ünlü cümlesi olan sende mi brütüsü duyduğumuzda, içimizde muazzam bir acıma hissi uyanmıyor mu? Kendini ömür boyu diktatör ilan etmiş birine dahi sempati duymadık mı? Bu arada gerçek Sezar'ın son sözleri bilinmiyor.

Muhtemelen Allah'ınız varsa teker teker gelinin Latincesiydi ama Plutark'a göre bir şey dememiş, sadece suikastçilerin arasında Brutus'un da olduğunu görünce Togas'ıyla kendi yüzünü örtmüş. Daha sonrasında düzinelerce bıçak darbesi sonucu savaş tanrısı Mars gibi kızıla boyanmış olan arkadaşının cansız yatan bedeninin başına geçen Marcus Antonius, ''Dostlar, Romalılar, yurttaşlarım beni dinleyin.'' ile başlayan o meşhur tiradı ile suikasttan yana olanları bile derin bir pişmanlık ve utanç duygusuna boğmuştu. Ne de olsa kimse en yakınları tarafından ihanete uğramayı istemez.

Burada ilk bakışta bir akıl yürütme olmamasına rağmen, Sezar'ı daha cömert bir mercekten tekrar yorumlamaya zorlanıyoruz. Belki de borçlarından kurtulmak için uzattığı Galya Savaşları'nda akıtılan kan o kadar da değerli değildi. Belki de lejyonlarıyla Rubicon'u geçip fiilen darbeye kalkışması o kadar da hukuksuz değildi. Belki de hepsini o çok sevdiği Roma için yapmıştı ve bir daha seçme şansı olsa yine yapardı.

Belki de Senato'da altın bir tahta oturmayı hak ediyordu. Belki de, belki de, belki de. Acıma duygusu zihnimizi tetikleyince bahanelerinde arda arkası kesilmiyor. Modern siyasette ise bırakın parti programlarını, tek tek kelime seçimleri bile patosum gücü gözetilerek yapılır.

Şu listeye bakın. Çevre, enflasyon, işsizlik, cari açık. Ne kadar da ruhsuzlar değil mi? Biraz makyajlayalım.

Çevre yerine soluduğumuz hava, içtiğimiz su. Enflasyon yerine hayat pahalılığı. İşsizlik yerine eve ekmek götüremeyen insanlar. Cari açık yerine çocuklarımıza miras bıraktığımız borç.

Zihninizde canlı bir imaj yaratan, somut bir günlük hayat tecrübesine denk gelen kalıplar çok daha etkililer. İyi bir seçim kampanyasında körüklenen bu hisler, merkezi bir duygu ve anlatı etrafında birleşirler. Örneğin 8 yıllık Barack Obama iktidarının nirengi noktası, içeriği belirsiz, yani kişinin kendince içini dolduracağı iki tane kelimeydi, umut ve değişim. Tüm siyasi mesajları bu noktayı esas alıyordu.

Benzer bir stratejiyi Donald Trump iktidarının sloganında da görüyoruz. Make America Great Again. Amerika'yı tekrar ihtişamlı yapın. Bu tam olarak nedir?

Bir argüman, bir parti programa, bir vizyon değil. Daha ziyade garip bir nostalji duygusu bu. Tekrar ihtişamlı yapın. Bu şekilde aynı anda hem yakın geçmişin iktidarlarını suçluyor hem de ne iyiydiği belirsiz, uzak bir geçmişe özlem ifade ediyor.

Patos etkisi bu kadar kuvvetli olmasaydı, MAGA hareketi de başladığı gibi biterdi. Zira tarihi kayıtlara bakarsak, ABD çoğu yönden daha önce hiç olmadığı kadar zengin, güvenli ve sağlıklı görünüyor. Ne zaman şuankinden daha great, daha büyük idilerdi ki? Yerlilere bilerek hastalıklı battaniyeler verirken mi?

Farklı insanları cadı diye canlı canlı yakarken mi? 600 binden fazla kayıp verilen iç savaşta mı? Büyük buhran sonrası sefaletten kırılırken mi? Japon asıllı vatandaşları toplama kamplarına tıkarken mi?

Otobüslerin ön kısmının beyazlara ayrıldığı günlerde mi? Veya Vietnam batağına saplanıp çıkamadıklarında mı? Ay'a gidildikten yıllar sonra bile kadınların kocalarından ayrı bir kredi kartına hakları olmadığı zamanlarda mı? Nükleer felaketin eşiğinde geçen soğuk savaşta mı?

11 Eylül sonrası terör korkusuyla felç olduklarında mı? Bir ABD vatandaşı olarak ben de çok merak ediyorum. Neymiş bu tekrar yaşanması gereken şanlı dönem? Bakın ben de kendi karşı tezimi sunarken kuru kuru istatistikler yerine Ethos'a yaslandım.

Mesela bir ABD vatandaşı olarak kalıbıyla hem ben bu işleri biliyorum hem de o Amerikalılar gibi değilim, sizden biriyim sinyali veriyorum. Ama en çok da duygularınıza odaklandım. Canlı canlı yakılmak, sefaletten kırılmak, toplama kampı, batağa saplanmak, felç olmak… Bu kalıplar nötr değiller.

Sizi bir çaresizlik ve nefret hissine hapsediyorlar. Kritik nokta şu, birkaç tarih belgeseliyle giderilebilecek bir cehaletten değil, insanların kimlikleriyle bütünleşmiş bir hissiyattan bahsediyoruz. Birçok muhafazakar için bir çeşit sahte nostalji olmadan Amerikalılık denen şey anlamlanmıyor. Böylesi bir hissiyatı da veri, uzmanlık ya da safsatasız argüman ile yok edemezsiniz.

Olsa olsa onu yeni bir hissiyat ile değiştirirsiniz. Nitekim Trump'ın Obama'ya yaptığı tam da buydu. İlericilerin hayallerindeki ütopya ve tekamül umudunu muhafazakarların kollektif hafızalarındaki bir altın çağ hatırası ile değiştirebildiği ölçüde başarılı oldu. Bizim gibi eski imparatorlukların mirasını taşıyan halklar, hiç olmamış bir geçmişe duyulan bu özlemi Amerikalılardan da, Bodriyardan da daha iyi anlarlar.

Osmanlı İmparatorluğu sona ereli neredeyse 100 sene olmasına rağmen halen Türk siyasetinin en baskın mesajı idealize edilmiş bir muhteşem 100 yıl özlemi. Bu özlem, AKP iktidarında bir nevi resmi ideoloji haline geldi ve diziler sayesinde herkesin oturma odasına kadar girdi. Bugünün gerek maddi gerekse manevi standartlarına kıyasla ne ABD'nin ne de Osmanlı'nın hiçbir dönemi muhteşem değildi. Zamanın gerisinde kalan coğrafyalarda ve zihniyetlerde üretilen geçmiş hayalleri, bugünün gerçeklerinin yarattığı ezikliklerden ve endişelerden bir kaçış sağlıyor.

İnsan zihninde pembe dizilerle tarih bilimi arasında çekilmiş net sınırlar, aşılmaz duvarlar yok. Bizim asıl sorunumuz bu geçici kaçışların basbayağı kalıcı hale gelmesi. Ortak bir delizyonda 7-24 yaşayanlar için patos, her tartışmanın giriş, gelişme ve sonuç kısmıdır. Ve d'Artagnan.

Üç silahşörün aslında dört kişi olması gibi, retorikte de dördüncü bir bileşenden bahsedilir. Diğer tüm ikna yollarının doğru yerde ve doğru zamanda kullanılması anlamına gelen Kairos. Bir örnek vereyim. Erdoğan, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda, dünya beşten büyüktür dediğini hatırlatarak, Birleşmiş Milletler yapısının kurulduğu günle aynı şekilde durmasının doğru olmadığını ifade ettiğine değindi.

Beş ülkeden birinin hayır demesi durumunda güvenlik konseyinden bir şey geçirilemediğine dikkati çeken Erdoğan, bunun adaletli olmadığını belirtti. Muhtemelen bu açıklamanın bir dış ilişkiler gezisinde yapıldığını farz ediyorsunuz. Doğru cevap, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde yapılan 27. Muhtarlar Toplantısı.

Devamını da Erdoğan'ın ağzından aktarayım. Bakıyorum ülkemizde bir siyasi parti genel başkanı bu konuşmamız üzerine kalkıyor, bir değerlendirme yapıyor. Ne diyor biliyor musunuz? Birleşmiş Milletler'de dünya liderlerine mi yoksa muhtarlara mı konuşuyorsun belli değil.

Bilmiyor ki benim her muhtarım kendim ailesinin lideridir. Bilmiyor ki benim her muhtarım bir dünya lideri seviyesinde bilgiye, birikime, kabiliyete, dirayete sahiptir. Çünkü seçilmiştir. Muhtarı küçümseyen, halkı küçümseyen, ülkesini küçümseyen bir siyasi parti liderinin ne kendi partisine ne de bu millete hayrının dokunması mümkün müdür?

Cairo sık sık üvey evlat muamelesi görüyor çünkü diğerleri gibi kendi başına bir ikna yolu değil. Ne de olsa savunmamızı sabah mahkemede vermek yerine akşam kahvehanede vermek içeriği değiştirmeyecek. Yine de bizim için önemli çünkü doğru kullanıldığı takdirde diğer yöntemlerin olumlu veya olumsuz etkilerini katlayarak arttırıyor. Erdoğan, Birleşmiş Milletler'deki konuşmasının Kairos açısından hatalı olduğunu söyleyen muhalefete, yine Kairos açısından hatalı bir muhtarlar konuşmasıyla cevap vermişti ama bunu öyle güzel yapmıştı ki iki yanlış bir doğru etmiş ve durduk yere puan kazanmıştı.

Kairos'un gücünü kullanmamız için illa Birleşmiş Milletler ve külliye kürsülerine ihtiyacınız yok. Herhangi bir konuşma planlarken farklı ikna yollarını maksimum etki bırakacak şekilde sıralamanız, akıl yürütmenizin gücünü ve safsatalarınızın kamuflajını arttıracaktır. İlk adım önce dikkat çekmek, yani sizi niye dinlesinler. İkinci adım etoz oluşturmak, onca insan arasından niye sizi dinlesinler.

Üçüncü adım örnekler aracılığı ile logos inşa etmek. Niye haklısınız? Son adım da güçlü bir patos izi bırakmak. Sizi dinleyenler niye eyleme geçsinler?

Fakat bu kavrama daha da geniş bir çerçeveden bakmak ve onu zamanın ruhu ile uyum şeklinde yorumlamak bence daha ilginç. George Orwell 1984'ü yazdığında İkinci Dünya Savaşı yeni bitmişti. Ama romanın basımı günümüze kadar hiç durmadı ve en son Ocak 2017'de Amazon'un çok satanlar listesine dönüş yaptı. Zira o günlerde Beyaz Saray, Donald Trump'ın yemin töreninin tüm zamanların en görkemlisi ve en kalabalığı olduğunu iddia etmiş, havadan çekilmiş fotoğraflar ve polis kayıtları aksini gösterince de geri adım atmak veya ölü taklidi yapmak yerine Orwell'in pek seveceği alternatif gerçekler kalıbını lugatımıza sokmuştu.

Bu kadar alenen yalan söylenmesi bir yana, bunu sosyal medyada savunan insanları görünce şoka giren bir muhalif açısından belki de o ana kadar abartılı bulduğu doğruluk bakanlığı veya çift düşün gibi hayali kavramlar çok daha somut bir hale geldiler. 1984 sadece bir roman değildi artık. Zamanın ruhunu anlatan ikna edici bir tezdi. Tüm ikna yolları içinde özellikle patos ile zamanlama arasındaki ilişki önemli.

Neden yabancı düşmanlığı veya uluslararası komplolar ekonomik kriz dönemlerinde daha ikna edicidir? En doğru göçmenlik verileri ve en sağlam ekonomik argümanlar tesadüfen tam da o dönemlerde mi ortaya çıkıyor? Tabii ki hayır. Geleceğe dair belirsizliğin yarattığı korku burada belirleyici oluyor.

Zamanın ruhunu yakaladığınızda patosu en baştan inşa etmenize gerek kalmaz. O duygular patlayıcı bir gaz gibi toplumun her yanını çoktan silmiştir zaten. Yapılması gereken tek şey kibriti çakmaktır. Evet arkadaşlar, hepinizin yeni yılını ayrı ayrı kutlarım.

Gerçekten de kötü bir yıl olacağından şüphem yok. Sadece bir Türk olarak değil, bir insan olarak ve hatta daha da derine temele inersek entropinin pençesindeki bir grup atom olarak her seviyedeki talihimiz makus ama bu makus talihimize gülmek de elimizde. Anlamlı bir bitiriş yapayım deyince en fazla bu kadar oluyor. Evet, Mert İnal, Zerrin E, Uğur Aledinler, Atlaspera, Alper Turgut, Elif Koca Taşkın, Barbaros Cankonar, Emre Ersoy, Deniz Soyuer, Emine Küçükbenli, Bora Demiralan, Ömür Uluaş, Demet Sina Hakman, Korhan Kaftanoğlu, Öner Can Yıldız, Semih Kavaklıoğlu, Ahmet, Eyüp Yavuz, Aras Erekul, Uğur Göktolga, Cem Karakuş, Mert Sakal, Eray Ersöz, Mehmet Kanatlı, Bülent Boyacı, Zafer Faydalı, Fatih Karaca, Çağlar Pir, Ege Edisiva, Rıdvan Duran, Vedat Kürşün, Barbaros Sulakoğlu, Emine Tekerek, Batuhan Avcı, İlyas Boydak, Sezer Sunar, Bahadır Batır, Emel Cet, Tanzer Bilgen, Ela Dazizli, Alp Şimşek,

Salih Yunal, Savaş Günata, Çağrı Köse, Barış Özcanlı, Banu Yelkovan, Kutlay Dede, Yannis, Doğan Can Bahan, Dumanay Hukuk, Deniz Silahçılar, Emrah Korkut, Erdem Gelal Berk, Tunç Mart, Can Karakuş, Hüseyin Çalgın, Işıl Arıcan, Atilla, Danyal Arslan, Aydın Kahraman, Enes Çankırı, Mehmet Han, Mehmet Ünsal, Seküre, Can Emrah Yaldız, Arnold, Mustafa Ayaz, Refik Şekercioğlu, Ali Özbek ve Kemal Akboyun. İğrenç espirimizi yapalım mı? Yapalım. Seneye görüşürüz arkadaşlar.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)