Podcast

Özgür İrade 1: Determinizme Karşı

Fularsız Entellik

5 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

"Bence özgür irade biraz Simülasyon Teorisi'ne benziyor: Bir yandan çok rahatsızlık verici, bir yandan da çok heyecan verici. Çünkü hayatın her alanıyla alakası var: İnsanın benlik hissi ya da ego, genetik, aile, ahlak, din, hukuk, siyaset, tarihin işleyişi ve hatta evrenin özü... Bireysel ve toplumsal önkabullerimizi en temelden dinamitleme potansiyeli var."

***







Konular:


(00:00) Ultra mega prestij 100. bölüm şenlikleri başlıyor.

(02:40) Spinoza: "Havaya atılan bir taş düşünebilseydi, kendi isteğiyle yere düştüğünü söylerdi."

(03:45) Kötülük Problemi - Özgür İrade argümanlarının özeti.

(09:25) Trolley Problem: Orjinali + testosteronlu versiyonu.

(10:50) Kölelik hakkındaki görüşlerin değişimi.

(13:30) Yalancı ikilem: Determinizm ve Özgürlük.

(16:25) Liberteryen özgür irade ve Epikürcülük.

(19:10) Robert Kane ve "self forming actions".

(21:15) Kuantum Belirsizlikleri.

(23:45) Çoklu Dünyalar Teorisi.

(24:30) Schopenhauer: "İstediğiniz şeyi yapabilirsiniz ama istediğiniz şeyi isteyemezsiniz."

(26:15) Compatibilism ve Stoacılık.

(30:00) Safsatalar Ansiklopedisindeki yaklaşım.

(31:05) İçsel ve Dışsal sebepler.

(33:15) Stoacıların "Köpek ve Araba" benzetmesi.

(34:10) Kadercilik.

(38:41) Patreon Teşekkürleri.




Bazı videolar:


Final Thoughts on Free Will

Determinism vs Free Will: Crash Course Philosophy

Compatibilism: Crash Course Philosophy

Compatibilism Debunked | Free Will and Determinism

Are we in control of our decisions? | Dan Ariely

The Illusion of Free Will




***

Patreon: Aylık veya senelik destek verin, hem podcastin reklamsız dönemlerde de devam etmesini sağlayın hem de bonus içeriklere ulaşın.

Kitap: Safsatalar Ansiklopedisi E-Kitap çıktı!








Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

4.864 kelime · ~24 dk okuma

Kafama tavan düştü. Son bir ay içinde ikinci tavan düşüşüydü kafama. Yani öyle tesadüfen yaşıyoruz. Ölüp kalmış olsam haberiniz olmayacak.

Yaklaşık 100 bölüm önce podcast maceramıza bu sözlerle, bu tavanlarla başlamıştık. Kısa sürede Türkiye'nin en çok dinlenen podcastlerinden biri olduk. Bunca bölüm sonra da... Halen Türkiye'nin en çok dinlenen podcastlerinden biriyiz.

Yani hiçbir gelişme yok. Halen ezeli rakibim psikolog Beyhan Budak'ı yenip Monaco Yat Kulübü'ne üye olamadım. Kara iplerde dalışa gidemedim. Bunları yapamayacaksam bunca uğraş niye?

Transkriptin tamamını oku

Ofis dizisindeki Creed tam bir modern zamanlar peygamberiydi vallahi favori karakterlerimden. Şimdi bu ultra mega 100. bölüm şenliklerini eski dinleyicilere yönelik bir anma etkinliği olarak planlamıştım. Daha dün gibi hatırlıyorum şu konuda şöyle demiştik.

Efendim zamanında İstanbul'un yarısı Joe Rogan podcastinin de %51'i dayımınmış kumarda kaybetmiş falan fiş mekan. Sonra kafama dank etti ki insanlar podcast denen şeyi öyle dinlemiyorlar. Çoğu görece yeni keşfediyor ve beğenirse topluca arka arkaya dinliyor. Uzun yolda, tatilde, scuba dalışlarında, neyse artık.

Benim için iki seneye yayılmış olan her şey senin için başkası için iki haftada olup bitiyor belki. Böyle olunca da nostaljik takılmak çoğunluk için komik kaçacak. Onun yerine ne yapayım, ne yapayım diye düşünürken, bir yandan da baştan tüm bölümleri yeniden editleyip notlar alırken, fark ettim ki bir konudan defalarca bahsetmişim ama hiç ayrıntısına girmemişim. Sizin yaptığınız her ahlaklı şey tamamen özgür iradeye mi bağlı?

Bir çocuğun annesini sevmesi mesela veya tam tersi bir annenin çocuğunu koruması veya bir babanın birasını sevmesi. Bunu duyunca kafamda bir ampul yandı. Ama yaklaşıp dokununca o ampulün epeydir yanıyor olduğunu anladım. Zira kötülük problemi serisinin başlangıcında ben bunun sözünü vermişim bile.

Bu yaklaşık 80 bölüm önceydi. Yıldız tarihi 2019. Artık bu podcast'ın iki büyük utancından birini bitirmenin vakti geldi. 100.

Bölüm Mega Prestij Confort Deluxe Ultra Residence projesine özgür irade konusuyla start veriyoruz. Diğer büyük utancımız neydi ki?" diye beklediyseniz cevap, bir türlü gelmeyen etli dolma tarifi. Eskiler bilir.

İstanbul'daki dolmaların da yarısı dayımındı bir zamanlar. Spinoza'nın genelde şu şekilde kısaltılan bir lafı var. Eğer havaya atılan bir taş düşünebilseydi, yere kendi isteğiyle düştüğünü söylerdi. Bu sözü düşününce ne hissediyorsunuz?

Bence özgür irade birazcık simülasyon teorisine benziyor. Bir yandan çok rahatsızlık verici, bir yandan da çok heyecan verici. Çünkü hayatın her alanıyla alakası var. İnsanın benlik hissiyle yani egoyla, genetikle, aileyle, ahlakla, dinle, hukukla, siyasetle, tarihin işleyişiyle ve hatta evrenin özüyle.

Bireysel ve toplumsal ön kabullerimizi en temelden dinamitleme potansiyeli var. Yani olay sadece özgür irade var mı yok mu sorusundan ibaret değil. Özgür irade yoksa bu bizim için ne anlama gelir? Hatta özgür iradenin varlığını tartışmalı mıyız?

Zaten o yüzden insanlar binlerce yıldır bu konuyu konuşuyorlar. Kötülük problemi serisinde ben buna din ve kısmen de hukuk açısından yaklaşmıştım. Bugün herhangi bir tanım yapmadan önce işimize o yaklaşımın bir özetini geçmekle başlayayım. Araya klipler sıkıştırarak ilerleyeceğiz.

Problemin özü de şuydu. Acı dolu bir varoluşu bizle ilgilenen kudretli ve merhametli bir tanrı anlayışıyla nasıl uzlaştırabiliriz? Şunu diyebiliriz, özgür irade o kadar değerli bir şey ki yani bizim bu yargılanmamızı, bu dünyadaki yaptığımız seçimleri anlamlı kılan şey özgür irade. Bilinç, kişilik, irade bunlar o kadar değerli şeyler ki eğer bunların maliyeti acı ise bu değer.

Yani Tanrı kendini şöyle savunabiliyor, şöyle açıklayabiliyor daha doğrusu. Benim bütün bu projemi anlamlı kılmam için sizin kararlarınızı özgürce vermeniz gerekiyor. Bu kararların bazıları da acı doğuruyor. Buna karışamam.

O yüzden de bu simülasyonu başlattık, bu testi başlattık. Bitene kadar bu acı, bu işin ayrılmaz bir parçası. Sorumlusu da sizin kararlarınız, sizsiniz yani. Bu arada halen bu seri hakkında yorumlar geliyor ara sıra.

Çoğu biraz aceleci davranıyor gibi geliyor bana. Tamamını dinlemeden yorum yazıyorlar sanki. Zira sanırım bunu bir ateizm argümanı olarak düşünüyorlar. Kötülük problemi çok spesifik bir tanrı anlayışı hakkındadır.

Bütün tanrılar hakkında değil. O yüzden vurguladım zaten. Bizle ilgilenen, kudretli ve iyiliksever ya da merhametli sıfatlarını. Çünkü bizi umursamayan yahut varlığımızın farkında dahi olmayan yahut hiçbir şeyin farkında olmayacak kadar bilinçsiz olan, müdahale edemeyen, kötü niyetli olan, iyi niyetli ama kusurlu olan tüm bu şekillerde farklı farklı tanrılar da olabilir.

Bunca tanrı anlayışı arasında bir tanesi gezegenin ciddi bir kısmına ve coğrafyamızın tamamına hakim olmuş, Özgür İrade Köprüsü de bu tanrı versiyonunu kurtarmak için kuruluyor. İyi niyetli bir tanrının bize verdiği bir hediye o. Yanlış kullanırsak acıya yol açar, tanrı da bu acıları önleyecek kudrete sahip ama bunu yaparsa verdiği hediyeyi de geri almış olacak. O yüzden bunu yapmıyor.

Ben de buna karşı farklı argümanları iç içe geçmiş halkalar şeklinde düşünüp sunmuştum. İlkin, determinizm olsun, rastgelelik olsun, evrenin özü hakkında bildiğimiz şeyler özgürlük anlayışıyla uyumsuzlar. Özgür iradeye karşı çıkan düşünüş determinizm olarak gelişti. Determinizmin karşıtlı özgürlükmüş gibi yerleşti.

Halbuki değil, determinizmin karşıtlı indeterminizmdir. O kadar. Yani rastgelelik de determinizm karşıtlıdır fakat rastgelelik özgürlük demek değildir. Fiziğin temelinde de bir rastgelelik mevcut.

Diyelim ki determinizm ve özgürlük uyuşuyor ama fizik kanunları seviyesinde olmasa bile bilişsel seviyede bir sınırlama var. Zamanında ismini vermeden meşhur Libet deneylerine gönderme yapmıştım şu şekilde. Klasik olarak bu bilinci şöyle görüyoruz, karar verme modülü olarak görüyoruz. Yani dışarıdan bilgileri alıyor, onları işliyor, düşünüyor, ondan sonra da rasyonel bir karar veriyor, bir plan yapıyor.

Böyle değil çoğu zaman. Sen o kararı zaten çok daha düşük seviyeli devrelerde alıyorsun. Ondan sonra bir hikaye yazıyorsun. Sanki o kararı sen düşünerek, taşınarak vermişsin.

Çok da güzel sebepleri göz önüne alarak vermişsin gibi. Sonradan uyduruyoruz. Bizim bilincimizle ve irademizle tamamen alakasız çalışan bir sistem var orada. Paralel çalışan bir sistem var.

Çoğu zaman da baskın. Ve o zaman ne seçiminden bahsedilebilir? Bu bilişsel temelin üstüne de hormonlar gibi başka biyolojik etkiler de biniyor. Açıştırmalar şunu gösteriyor, testosteron hormonu risk almayla ve rekabetçilikle doğru orantılı.

Bunlar da saldırganlıkla, agresiflikle doğru orantılılar. Ama daha temel bir seviyede diyor, testosteron gibi bir hormonu suçlayamayız. Çünkü eğer bunu yaparsak, erkeklerin kendilerini kontrol etme kapasiteleri olmadığını kabul etmiş oluruz. Bu neden ilginç bir argüman?

Birincisi bir mantıksal safsata. Bunun adı da ad consequentia. Yani sonuçlarının iyiliğine veya kötülüğüne göre bir şeyin doğru olup olmadığını iddia etmek. Erkeklerin kendilerini kontrol etme kapasiteleri olmadığını kabul etmek kötü bir şey.

Bunu kabul edersek çünkü o zaman bütün hukuk sistemimiz çöker. Öyleyse testosteron hormonunu suçlayamayız. Şimdi tabii bu bir tek testosteron hormonuyla da alakalı değil. Her türlü hormon hakkında bunu söyleyebilirsin.

Bu eninde sonunda özgür irade tartışmasına gider. Burada biraz hile yapıp erkek şiddeti serisinden alıntı yaptım. Neden hapishanelerin erkeklerle dolu olmasına kızmıyoruz isimli bir makaleden bahsediyordum o sırada. Ve yeri gelmişken o alıntının bittiği adalet noktasına daha sonra yaptığımız bir soru cevap etkinliğinden bir bölümle devam edeyim.

Bizim hukuk sistemimizin öncelikli amacı senin gerçekten de bir şeyden sorumlu olup olmadığını belirlemek değil. Hukuk sisteminin öncelikli amacı toplumun bir arada beraberce yaşamasını sağlamak. Yani sanki sen yaptığın bir şeyden dolayı %100 sorumluymuşsun gibi seni ben sorumlu tutuyorum ve cezalandırıyorum veya ödüllendiriyorum. Bu yanlış olabilir bilimsel açıdan.

Hormonları belli bir şekildedir, gerentiyi belli bir şekildedir ve bunu biz bilmiyoruz şu anda. Ama onun cezalandırılmaması toplumda daha büyük sıkıntılara yol açacak diye düşünülüyor. Biz sonuçta grup olarak evrimleşmiş yaratıklar olduğumuz için bu adalet algısı bizde önemli. Hukukun rolü toplumun beraber yaşamasını sağlamak.

Tekil olarak her cinayet veya suç davasında optimum kararı vermek veya doğruya ulaşmak değil. Şimdi bu son iki alıntıyı yani hormonlar ve adalet konusunu toplumun ahlak anlayışıyla birleştirelim. Bakalım ne oluyor? En sevdiğim bölümlerden biri olan ortak ahlak bölümünde, 6.

bölümdü bu, trolley probleminden bahsetmiştim. İlk özeti oradaydı yani. Daha sonra da bunu erkek ve şiddet serisinde tekrar ziyaret etmiştik şöyle. Trolley problem diye bir şey var.

Bu hem risk almayı hem empatiyi hem de şiddeti birleştiren bir problem. Önce bunun orijinalini anlatayım. İki senaryo var. Ya beş kişi ölecek ya bir kişi ölecek.

Biz eğer karışmazsak, önümüzdeki kolu indirmezsek beş kişi ölecek. Eğer karışırsak indirirsek tren sadece bir kişiyi ezip geçecek, yolunu değiştirir. Olay bu. Şimdi tabii ki 5 kişinin ölmesi daha kötü bir şey bir kişinin ölmesinden ama orada bizim olaya dahil olup, bizle normalde alakasız olan bir olaya dahil olup insanların kaderini belirlememiz ölçülüyor.

Birçok insan buna tereddüt ediyor. Aritmetiğini biliyorlar fakat olaya müdahil olmak, Tanrı'yı oynamak rahatsızlık veriyor. Bu deneyde hem insanların seçimi ölçülüyor hem de seçimlerinden duydukları güven ölçülüyor. Şimdi orijinali bu.

Bu modifiye edilmiş halinde deneklere testosteron basmışlar. Olaya müdahil olan, kontrole geçen insanların sayısı artıyor. Yani 5 kişi yerine 1 kişiyi öldürelim, evet biz karar verelim diyenlerin sayısı artıyor. Hem de verdikleri karardan daha emin oluyorlar.

Şimdi ölçeyi iyice toplumsal ahlak yönüne doğru genişletelim. Kararlarımız üstündeki kültürel, sınıfsal ve zamansal sınırlamalardan bahsetmiştim. Yani hangi çağda, hangi coğrafyada, hangi sosyoekonomik sınıfta doğmuş olduğunuz iradenize ciddi sınırlar çiziyor. Bunu anlatmak için de kölelik örneğini kullanmıştım.

15. 16. yüzyılda bir İspanyol soylu ailesinin ferdi olarak dünyaya gelsem ne düşünecektim kölelik hakkında? Şu anki çağda birini köleleştirirsem hem suç ama suç olmasının dışında etik olarak yanlış.

Gidip de bir din alemine de sorarsak muhtemelen zaten yanlış diyecektir. Ama 500 yıl önce dünyaya gelseydim bunları yapacaktım. Ve bırak ortalama insan şunu yapar, bunu yapar. O toplumun ve çağın iyi bir ferdi, ahlaklı bir ferdi, ideal bir ferdi zaten köleci olmak zorunda.

İçinde bulunduğumuz çağın bize çizdiği bir takım fikirsel çerçeveler var. Onun dışına çıkamıyoruz. Kadın-erkek eşit haklara sahip olsun gibi bir şey zaten yok. O kölelik karşıtlığından bile sonra geldi.

Zaten o zamanlar erkekler arasında bile eşitlik fikri yok. Yani eşit haklar olsun, fırsat eşitliği olsun. Yok kardeşim böyle bir şeyler. O zamanlar kimse bunu düşünemezdi.

Bu toplumun sana çizdiği genel çerçeve bile zaten özgür irade fikrinde ket vuruyor. Tamam, bu noktada diyelim ki her birine bir açıklama getirilebiliyor. Yani teoride her insanda özgür irade kapasitesi var. Ama bu neyi başarıyor ki?

Zira bazı insanların özgür varsayacağımız iradeleri sonucu diğer insanların iradeleri sınırlanabiliyor yahut tümden engelleniyor. Ahiret inancının adil olabilmesi için herkesin iradesinin sınırsız olması bir başka deyişle kararlarından yüzde yüz sorumlu olabilmesi lazım. Zira işin ucunda sonsuz veya sonsuz olmasa bile inanılmaz büyük bir ödül ve ceza var. Şu ana kadar saydığım herhangi bir sebepten ötürü irademizdeki ufak tefek sınırlamalar ve birbirimizle olan farklar eninde sonunda cennet ve cehennem gibi dev farklara yol açacak.

Yani bu işin çarpanı çok büyük. Baştaki ufak farklar sonradan büyük farklara yol açıyor ve bu pek makul değil. Son olarak da diyelim ki tüm bunlar yanlıştı. İstisnasız herkesin mutlak bir özgür iradesi var.

Ama yine de var olan çoğu acının ve korkunun insan kararlarıyla alakası yok. Son argüman da buydu. Hatta tarihte yaşanmış toplam acının neredeyse hepsi ilk insandan önce olup bitmişti. Bu da zaten o kötülük serisinin üçüncü bölümünün konusuydu.

Argüman hiyerarşisi aşağı yukarı bu şekildeydi. Yani parçacıklardan başladık, biyolojiye, zihni süreçlere, oradan da aile, kültür, toplum yönüne kaydık, sonra da insanlardan da öteye geçip bütün hayvanlara baktık. Bu hiyerarşik yapının çoğu din bağlamıyla sınırlı değil. Bunun ötesinde genel olarak özgür irade tartışmalarına doğrudan uyarlanabilir.

Biz de zaten bunu yapacağız. Şu beklettiğimiz tanımlara artık dalalım. Özgür irade ile tam olarak ne kastediyoruz? Özgür irade konusunun temelinde şu iki gerçeğin görünürdeki uyumsuzluğu yatıyor.

1. Evren bir takım kanunlara göre işliyor. Bunları anladığımız ölçüde doğa üstünde hakimiyet kurduk. Yani onları her gün test ettiğimiz için de onlara kanun diyoruz zaten.

Mesela Mars'ın yörüngesini takip ettiğimizde sadece bir olası gelecek görüyoruz. Geçmişte olanlara ve evrenin kanunlarına bakarak gelecekte olacakları tahmin edebiliyoruz. Determinizmin birkaç çeşidi var ama en yaygına anlaşılan çeşidi fiziksel determinizm, kırılmayan bir sebep-sonuç zinciri öngörüyor. Ve biz bunların arasındaki ilişkileri, kanunları bilsek de bilmesek de bu zincir devam ediyor.

Beynimiz de işte bu fiziksel evrenin bir parçası olarak bu zincirde yerini alıyor. Bütün aldığımız kararlarla beraber. Birincisi buydu. İki, kararlarımı alırken bir kanuna göre aldığımı, zorunlu olarak aldığımı hissetmiyorum.

Bazı şeylere zorlanıyorum, evet. Ama genelde bilakis bu kararın tek kaynağı, asıl kaynağı benmişim gibi hissediyorum. Kararımı etkileyen bazı etmenler olabilir ama birçoğunda alternatifleri seçebilirdim. Bir seçim yaptım ve bunu derinden hissediyorum.

Yani ikilem nedir? Kanunlara uygun ilerlemek zorunda olan bir evrenin parçası olarak gerçekten de seçim hakkımız var mıydı yoksa bu seçim hissi bir yanılsama mı? Aslında ikilem demek de pek doğru değil. Doğru olsaydı buna verilecek sadece iki cevap olurdu.

Oysa bunlar birbirlerinin zıttı değiller ve tüm olasılıkları kapsamıyorlar. Ben size alternatif bir tablo sunayım. 2x2, 4 seçenek olsun. Birincisi, libertarianizm denilen bir görüş.

Siyasi olan görüşten farklı bu. Özgür irade vardır, fiziksel determinizm diye bir şeyse yoktur. Tamam. Bunun zıttı, katı determinizm, hard determinizm diye geçiyor.

Özgür irade yoktur, yaşasın determinizm. Bu da tamam. Sonraki seçenek, ikisi de yoktur, diyor. Evren deterministik de değil, özgür irade de yok.

Hadi bakalım, ne yapıyorsanız yapın. Buraya kadarkiler en baştaki iki gözlemi uyumsuz görüyorlardı. Incompatibilism deniyor buna, uyumsuzluk. Son senaryomuzda ise ikisi de aynı anda geçerli.

Buna da compatibilism deniyor, yani uyumluluk. Hem özgür irade var hem de determinizm var. Ama durun, daha bitmedi. Önümüzdeki beş dakika içinde bu podcast'ı bir arkadaşınıza önerirseniz, size fazladan bonus bir tanım yolluyoruz.

Nedir o? Katı uyumsuzluk. Hard incompatibilism. Birinci ve üçüncü seçeneklerin toplamı, yani özgür iradeyi yok sayıyor ama determinizmin doğru veya yanlış olması fark etmez, diyor.

Determinizm ne olursa olsun, özgür irade herhalükârda yok. Ben de bu seçenekler arasında bu katı uyumsuzluğa daha yakınım. Şimdi bunları tek tek inceleyelim. Önce libertarian özgür iradeden başlayacağız.

Bu geleneği de Epicure'den başlatmak doğru olacaktır diye düşünüyorum. Yani konuyu hiç düşünmeyen insanlar da sonuçta otomatikman özgür iradeye inanıyorlardır herhalde. Ama Epicure, determinizmi açıkça reddederek bunu yapıyor. O yüzden konuyu buradan başlatıyorum ve bu baya ilginç.

Çünkü Democritus'un eski bir öğrencisi olarak atomculuğu benimsemiş olmasına rağmen determinizmi pek sevmiyor. Bu arada Epikür ve Epikürcülüğü biraz eş anlamlı kullanıyorum çünkü burada bahsedeceğim şeyler ondan sonra gelenlerin katkısıyla da meydana gelmişler. Bununla ilgili blogda uzun bir yazım vardı, linkliyorum buraya da. Oradan alıntılayarak devam edeceğim.

Epikür'ün kilit noktası Demokritos ile Aristo arasındaki anlaşmazlıkta saklı. Aristo diyor ki, her şey atomların birbirine çarpmasından ibaretse, bunlar ilk hareketlerine nasıl başladılar? Ve onun buna cevabı, hareket etmeyen hareket ettirici fikriydi. Unmoved mover.

Bunu da daha önceki içeriklerden biliyoruz. Yeni yetme Epicure'ün alternatif cevabı ise şu. Atomların bir ağırlığı var. Ve ağırlıkları yüzünden doğal hareketleri aşağıya doğru.

Evrende tabii aşağı diye bir şey yok, yukarı aşağı diye. Ama dünyada yaşayan birinin bu çerçeve dışında düşünmesi zor. Devam ediyor Epicure. Bu sayede, hareket etmeyen hareket ettirici denen o şeye gerek yok.

Hareket zaten kendiliğinden başlıyor. Fakat bu da yeni bir sorun yaratıyor. Nasıl oldu da atomlar dümdüz aşağı düşüp tek başlarına durmadılar da birbirleriyle birleştiler, sağa sola gittiler ve büyük nesneleri oluşturdular? Epikürcülüğün buna getirdiği çözüm sapma.

Atomların doğal hareketinin düz olmadığını başka bir atom çarpmasa bile arada sırada rastgele biçimde sağa sola kaydıklarını hayal etmiş. Yani her atom içinde bir rastgelelik barındırıyor. Bu bakımdan Democritus atomculuğun babasıysa, Epicure'de kuantum fiziğinin babasıdır diyebilir miyiz? Valla biraz içersek diyebiliriz.

Peki irade işin içine nasıl giriyor? O zamanlar insanlar beynin fonksiyonlarından emin değillerdi. Epiküre göre de bilinç göğsümüzde bulunan fiziksel bir organdı ve her şey gibi o da atomlardan oluşuyordu. Uydurduğu o rastgele sapma kavramı ile bu atomları, yani düşüncelerimizi, sonsuza kadar geriye giden katı bir neden-sonuç zincirinden kurtarmış oldu.

Buradan da irademizin özgür olduğu sonucunu çıkardı ve alaki seçimlerimize anlam kazandırdı. Özetle şöyle deniyor, bazı şeyler zorunlu olarak gerçekleşir, bazıları tesadüfen, bazıları ise bizim özgür seçimlerimiz sonucu. Dolayısıyla ta Epikür bile özgür irade diye bir şey olması için her kararımızın illa özgür olması gerekmediğinin altını çizmiş. Günümüzde de filozof Robert Kane'in getirdiği bir kavram var.

Self-Forming Actions diye SFA. Bu kavramı biraz buna benzetiyorum. Şöyle bir çerçeve hayal ediyor. Genelde her şey bizim kontrolümüzün dışında ama bazı durumlarda çok ciddi ikilemlerde kalıyoruz.

seçeneklerimiz için makul sebepler var ve o anda verdiğimiz kararlar bizim karakterimizi inşa ediyorlar. Kritik kararlar bunlar dönüm noktaları diyebiliriz hayatın dönüm noktaları ve daha sonraki kararları etkiliyorlar. Daha sonraki kararlarımıza özgür irademizle çok etki edemesek bile yani daha sonraki dönemeçlerde alternatifleri seçme lüksümüz olmasa bile bu kritik dönemeçte karar verebildiğimiz için sonraki kararlarında sorumluluğu bizde. Yani nasıl ki Epicürcülük'te atomlar nadiren saparlar, Kane için de özgürlük bu nadir anlar üstüne inşa ediliyor.

Şimdi ben Kane'in bütün argümanlarını anlamadım, baktım ama gerçekten akademik felsefeci olmak lazım bunları anlamak için. Çok basit bir eleştiri yaparsam, ya insanlar böyle bir kritik an yaşamazlarsa? O zaman tüm hayatlarını özgür iradesiz mi geçirecekler? Yani hiçbir şeyden sorumlu olmayacaklar mı?

Ve biz bunu nasıl anlayacağız? Çünkü bu insanlar diğerleriyle aynı şekilde yaşıyorlar. Yani onlar zombi gibi gözükmüyorlar ki. Epicure'a geri dönersek, evrendeki determinizmi azaltınca bu atomların sapmasıyla, özgür iradeye yer açtığını varsaymışız.

Ama atomların yaptığı sapma şans faktörünü ön plana çıkarıyor, seçimi değil. Determinizmin zıttı özgür irade değil bildiğimiz gibi. Yani ben 1, 2, 3 diye sırasıyla sonsuza kadar giden deterministik bir sayaç versem size, Sonra o sayaca bir random number generator eklesem, rastgele bir sayı uyduruyor arada sırada. O zaman bu yeni sayacın özgür iradesi mi var?

Bilerek mi seçmiş oluyor sayıları? Şimdi bu argümanın moderniz düşününe bakalım biraz. Bir özgür irade savunucusunun izleyeceği iki genel yoldan. İlki, tıpkı Epicure'un yaptığı gibi fiziki dünyanın deterministik olmadığını düşünmek.

En azından her zaman deterministik olmadığını. Bunu genelde nasıl yapıyor insanlar? Kuantum fiziğine işaret ederek. Kuantum fiziği, Mars'ın yörüngesi gibi normal şartlar altında alternatifi veya sapması olmayan bir sebep-sonuç ilişkisinden ziyade her adımda olası sonuçların ihtimallerini hesaplar.

Ve yorumuna göre, kuantum yorumuna göre, bu ihtimallerden biri gerçekleşene kadar evrenin gerçek hali de belirsizdir. Yani ihtimallerden oluşur aslında. Bu belirsizlik bizim deney düzeneklerimizin yetersizliğinden kaynaklanmıyor yani, evrene içkin. Tüm bunlar özgür irade ile nasıl bağlantılı?

Hatırlarsanız bir tanımımız, bir şeyin alternatifini de seçebilecek olmamdı. Bu podcastı kaydetmek yerine şu anda koltuğa yığılıp uyuklayabileceğime inanmamdır özgür irade. Çok da istiyorum gerçi. Kuantum fiziğine göre podcastı kaydedecek olmam milyonlarca sene öncesinden zorunlu kılınmış bir sonuç değil.

Şu anda uyukluyor olma ihtimalim sıfırın üstündeydi. Ama özgür irade kavramının ikinci yarısı olan, kararlarımın benden kaynaklandığı fikrine pek yer olmuyor. Ben deyince kastettiğim o bilincin akıl yürütmesi sonucu değil de atom altı parçacıkların bir takım rastgele hareketleri sonucu kayıt yapıyorum şu anda. Yani ortada bir irade varsa o da bana ait değil.

Bu parçacıklara ait. Gidin onunla konuşun. Patreon'dan parçacıklarımı destekleyin arkadaşlar. Dahası bakın işin içine biraz şans, belirsizlik, rastgelelik ne diyorsak artık bunlar girdi mi hiçbir kararınızı tamamen kendinize mal edemeyeceksiniz.

Yani tüm kararlarımızın özgür olmasını beklemiyoruz evet ama özgür diye düşündüğümüz kararların da içinde bu tip şans, belirsizlik, rastgelelik bileşenleri olmaması gerekir diye düşünüyorum. Bunlar oldu mu bozuluyor. Burada diyebilirsiniz ki ya tamam, kuantum fiziği özgür iradenin varlığını zorunlu kılmıyor ama en azından ona bir alan bıraktığını kabul etmen lazım. Determinizm'de bu alan hiç yoktu.

Evet, bu alanı bırakıyor gibi. Burada atladığımız birkaç nokta daha var çünkü. İlkin, gizli bir varsayım yapıyoruz. Atom altı parçacıkların hareketlerindeki belirsizliğin karar verme süreçlerimize etki edeceğini varsayıyoruz.

Halbuki belki karar verme kuantum etkiler için fazla makro bir süreç, fazla büyük. Nasıl ki Mars'ın binlerce senelik yörüngesini klasik fizikle gayet normal bir şekilde tahmin edebiliyoruz, bizim beynimiz de, nöron ağlarımız da bir elektrondan ziyade Mars gibi davranıyor olabilir, o derece bir kesinliğe daha yakındır. Dahası, kuantum fiziğinde farklı yorumlar da var. Bir tanesi çoklu dünyalar teorisi, many worlds interpretation.

Yani olabilecek tüm ihtimaller zaten gerçekleşiyor. Her ayrımda yeni evrenler yaratılıyor. Şu anda benim podcast'ı kaydettiğim bir evren var, koltukta sızıp kaldığım bir evren de var. Bu teorinin temelinde deterministik bir formül yatıyor bu arada ama asıl sorun Her türlü kararı verdiğiniz bir evrenler koleksiyonu varsa ve hepsi de eşit oranda gerçekse, o zaman seçim yapmış olabilir misiniz gerçekten de?

Bakın alternatifleri de seçebilmek demiştik özgür irade için. Oysa burada biraz farklı bir şey var. Alternatifleri seçememezlik edemiyoruz. Daha doğrusu alternatiflerin gerçekleşmemesi diye bir şey yok.

Her şey gerçekleşiyor. Son olarak diyelim seçim alanımız var. Ben şu anda bu podcast'ı kaydediyorum çünkü deterministik olmayan bir evrende bir şekilde bu podcast'ı kaydetmeyi istemişim uyumak yerine. Peki bu istek nereden geliyor?

Bu genel bir soru. Herhangi bir kararın alternatifini seçebileceğimi nasıl gösterirdim size? Podcast yapmak isterken sırf size özgür olduğumu kanıtlamak için koltuğa yığılmayı seçtiğimi düşünün, peki size özgür olma kanıtlama isteğim nereden geldi? Onun da alternatifini seçip, size bir şey kanıtlamama gerek yok diyebilir miydim?

Schopenhauer bu konuyu güzel özetlemiş. İstediğiniz şeyi yapabilirsiniz ama istediğiniz şeyi isteyemezsiniz. Ve bu da deterministik olmayan bir evrende dahi özgür irade için büyük bir engel. Zira biz bu prensibi bilinç dışı ile ilgili çalışmalarda sık sık görüyoruz.

Yani atom altı seviyede determinizm olmasa bile, hatta zihin seviyesinde de bir determinizm olmasa bile, size iki kısa soru sorayım. Kararlarınız bilinç dışı tarafından etkileniyor mu ve bilinç dışını ne kadar kontrol edebiliyorsunuz? Başka sorum yok Sayın Yargıç. Özgür iradeyi savunmak için fiziki dünyanın deterministik olmadığını düşünmek tek yol değil.

İkinci bir yol da beyninizin, daha doğrusu karar alma mekanizmanızın diyelim, fiziksel evrenin bir parçası olmadığını iddia etmek. Bunu dini bağlamda yapmak kolay, ruh ile açıklayabilirsiniz. Yani ruhun varlığı sebep-sonuç ilişkilerinin ötesindedir, onlara bağlı değildir. İradede gücünü ruhtan alır.

Böyle bir şey öne sürebilirsiniz. Aslında bu argümanın farklı versiyonları compatibilistlerce de kullanıldığı için oraya bir köprü olarak kullanalım, oradan devam edelim. Yani determinizmi reddetmeyenlerin dahi bu şekilde özgür iradeyi savunmaları mümkün. Uyumluluk çulağa nasıl başlayacağız, nereden başlayacağız?

Özgür iradecilikte yaptığımız gibi işe antik dönemden başlayalım. Bu sefer Epicürcül'ün kuzeni stoğacılıktan konuya gireceğiz. Onların determinizmi had safhadaydı. Zira kader dedikleri olaylar örgüsünün birebir aynısının evrenin bir sonraki döngüsünde de yaşanacağını savunuyorlardı.

Yani sadece bu evren deterministik değil. Evren sürekli yok olup yaratılıyor ve her versiyon bir öncekinin kopyası. Buna rağmen uyumcu idiler. Bunu temellendirmek için sebep-sonuç zincirinde bulunan iki tip sebepten bahsettiler.

Biri dışsal, diğeri içsel. Chrysippus'un silindiri, artık ismini de mahvettik ama kusura bakmazsın, bu farkı açıklamaya çalışan bir anoloji. Bir silindir hayal edelim. Bunun yuvarlanması için onu itmemiz lazım.

Bu itmeyi yapan kişi dış sebep olsun. Ama silindir daha sonra kendi kendine yuvarlanmaya devam eder. Çünkü şekli buna müsaittir. Silindirin şekli, yani insanın karakteri, doğası, aldığı eğitim, akıl yürütmesi, tüm bunlar da içsel sebeplerdir.

Eğer o cisim silindir değil de küp olsaydı, yani kötü bir eğitim almış veya aptal bir insan olsaydı, yuvarlanmaya devam etmezdi. Yıllar sonra Chrysippus'un bu iç görüşü hakkında Cicero şöyle diyor, ''Eğer kaderimde hastalıktan kurtulmak varsa kurtulurum, ölüm varsa da ölürüm. Öyleyse doktorlarla falan boşuna uğraşmaya gerek yok.'' Stoacılar işte bu görüşü reddederler.

Çünkü doktoru çağırmaya karar vermem, ilaç kullanmayı kabul etmem ve sonunda iyileşip iyileşmemem kader ağında paralel giden yollardır bunlar. İyileşmek için hepsinin olması lazım. Bu bana bir fıkrayı hatırlatıyor. Hani bir sel sırasında mahsur kalıp kurtulmak için dua ediyor biri ama kendisine yardım teklif edenleri hep reddediyor.

Tekneyle geliyor biri, helikopterle geliyor neyse hepsine, ''Tanrı bana yardım edecektir, size gerek yok.'' Sonra ölüyor, Tanrı'nın huzuruna çıkıyor, dert yanıyor. Tanrı da diyor ki, ''Ya sana o kadar helikopter, tekne yolladık, hiçbirini almadım. Ben daha ne yapayım?''

Stoğacıların bu argümanlarına tembellik argümanı da deniyor. Çünkü şöyle bir suçlamayla karşılaşmışlar. Her şey kaderse, stoğacı bir öğretmeni neden dinleyeyim ki? Neden kendimi geliştirmeye çalışayım?

Nasıl olsa kaderimde varsa doğruyu yapacağım. Bu düşünceyi çürütmek istiyorlar. Doğruya ulaşabilmek için o stoğacı hocayı dinlemeye karar vermen de kaderin bir parçası. Yani herhangi bir sonuca çıkan yolda hem içsel sebepler hem dışsal sebepler gerekiyor.

İyi de hala özgür irade işin içinde yok, dikkat edersiniz. Yani tembellik yapmam, sonra stuvacı öğretmenimi dinlemem. Bunların da hepsi zaten önceden belli. Bu noktada stuvacılar biraz kafa karıştırıcı bir şey yapıyorlar.

En azından benim kafamı karıştırdı. Bizim kullandığımız özgür irade terimi yerine birden fazla kavram kullanarak seçim ve sorumluluğu ayırıyorlar. Evet, bizim başka bir alternatifi seçmemiz mümkün değildi ama yine de hayatımızdan sorumluyuz. Zira önemli konularda verdiğimiz kararların büyük kısmı dışsal değil içsel sebeplerden etkileniyor.

Bir başka da işte, eğer özgür iradeyle karar verdiğimiz sanrısı varsa bu kararlardan mesulüz. Bu arada bu Frankfurt Cases denen birtakım felsefe düşünce deneyleriyle çok alakalı ama ona sonraki bölümde değineceğim. Aklınızda bulunsun şimdiden. Dolayısıyla Stoacılar diyor ki, davranışlarımızdan sorumlu olma anlayışının temelinde başka bir alternatifi seçebilme ihtimali yatmıyor kaderin dışına çıkılamadığı için.

Onun yerine karmaşık iç faktörlerin dış faktörlere olan oranı diyelim ve o faktörler hakkındaki farkındalığımız yatıyor. Buna çok benzer bir yaklaşımı Spinoza da göstermişti. İnsan sadece kendi isteklerinin farkındaysa köledir diyordu. Ama o isteklere sebep olan şeyleri anlayabilirse, deterministik bir evren içinde dahi özgür olabilir.

Bu yaklaşımlar bana çok yanlış ama bir o kadar da ilginç geliyorlar. Zaten Safsatalar Ansiklopedisi kitabımın ana fikri de buna benziyordu aslında. Yani safsatalar çoğu zaman bir semptomdur, hastalığın kendisi başkadır. Farkında olmadığımız dürtülere, amaçlara, bilinç dışınıza ışık tutacak bir fenerdi safsatalar.

Çünkü saptanmaları görecek olaydı. Benim farkım insanın kendini tanıma sürecinin ödülü olarak özgür irade, vaadi yapmamış olmamdı. Tam tersine ilk bölümlerdeki hikayeleri hatırlarsanız, arabamızın sürücü koltuğunda olmadığımızı vurguluyordum sürekli. Aklın mesaisinin çoğu zaten yapacağımız davranışları rasyonalize etmekle geçiyordu.

Ben dediğimiz şey insanın bir yan sanayi ürünüydü sanki. Bu genel tabloyu anlamak da bana zevk veriyor ve kendimle barışık olmamı sağlıyor, bir de bazı gereksiz tartışmalardan uzak durmamı sağlıyor. Vaadim bu kadardı. Tam özgürlük olmasa da iyi bir şey insanın kendisini tanıması.

Modern diskura dönelim. Compatibilistler iki tür nedensellik olduğunu savunuyorlar. Bir tanesi Mars'ın yörüngesiyle sembolize ettiğimiz dış olaylar ve dış olayların başka şeylere sebep olması. Buna event causation deniyor.

Diğeri de o zincire bağlı olmayan, kendi sebep-sonuç ilişkisini kendi içinde yaratan şeyler. Buna da agent causation deniyor. Bu ayrım bana epey ters geliyor. Çünkü akli durumumuz beyin durumuna, yani biyolojiye, fiziğe bağlı.

Beynin hasar gördüğünde karar mekanizmalarında ona göre değişiyor. Tümör yüzünden bir anda pedofili olan, sonra tümörü alınınca eski haline dönen meşhur bir hasta vardı. Ve yine buna benzer tümör senaryoları yüzünden önce idam cezası alan, daha sonra bu cezası hafifletilen hastalar var. Şimdi, bu kişilerin istekleri içten kaynaklı mı, yoksa o tümörü, belli bir takım biyoloji prensiplerine bağlı gelişmiş olan tümörü, dış bir sebep olarak mı görüyoruz?

Tümör yine bariz bir faktör. İşaret edebileceğimiz bir şey. Genelde bu kadar bariz bir sebebi olmayan akıl hastalıklarını düşünün. O hastaların kararları içtense özgürlerdir diyebilir misiniz onlar için?

Balkondan itilmekle atlamak arasında bir fark var. Sırf düşüyoruz diye ikisi de aynı şey değil. Ama sorun şu, itilirsem sebebine işaret edebiliyorum. Tıpkı tümöre işaret edebildiğim gibi.

Kendim atlarsam ise sebeplerini tam anlayamadığım için ona benden kaynaklı diyorum. Aslında sadece daha karmaşık bir şekilde ve daha fazla seviyede dış sebeplere bağlı bir karardı o. Hatırlayın bu kompatibilistler de determinizme inanıyorlar değil mi? Dış dünyayla sürekli etkileşimde olduğun böyle bir düzende yeterince geriye gidersen tüm kararların da eninde sonunda dışsal sebeplere bağlanmayacak mı?

İnsanı veya bilinci böyle ayrı bir kefeye koyan açıklamalara doğal bir alerjim var zaten. Determinizm var ama sen özelsin, sana yok. Arada kendi sebep-sonuç zincirini durduk yere yaratabiliyorsun. Her şeyi etki eden fizik kanunları iş bize gelince kendilerine çekidüzen veriyorlar.

Kafa tasımızın içinde bize hürmet ediyorlar. Buyur abi, öncelik senin diye. Yani insanın konumunu özel addeden düşünceleri pek sevmiyorum ben, yaklaşımları. Stoğacılara geri dönüp bitireyim bu kısmı.

Onların bir benzetmesi daha var çünkü. Diyorlar ki, biz kendi yolunda gitmek zorunda olan bir arabaya bağlı olan köpekler gibiyiz. Yolumuz yani önceden belirli, deterministik. İpimiz biraz uzun olduğu için hareket alanımız var.

Arabanın arkasında kalırsan sürükleniyorsun. Çok önde gitmeye çalışırsan da boğuluyorsun. İnsanlar köpeklerin aksine arabanın gidişatına göre kendilerini ayarlayabilirler. Yolumuzu değiştiremeyiz ama olan bitene karşı tavrımızı her zaman seçebiliriz.

Ki zaten buradan da stoacılığın ahlak felsefesine bağlıyor. Bu güzel bir analoji ama konuyu ıskalıyor. O tavrı takınmanı sağlayacak özgürlük nereden geliyor? Tavır dediğin şey de çok daha temel bir seviyede bir sürü faktör tarafından belirlenmiyor mu?

Çoğunun üstünde hiçbir kontrolün yok. İplerden bahsetmişken Sam Harris'in sevdiği bir lafı var. Bir kukla da özgürdür, diyor, iplerini sevdiği sürece. Şimdi iki özgür iradeci yaklaşıma da baktık.

Sıra geldi özgür iradeyi reddeden yaklaşımlara. Çarşı yaklaşımı olarak adlandırabileceğim senaryoda her şeye karşıydık hatırlıyorsanız. Özgür iradeye de, determinizme de. Diğer alternatifi olan katı determinizm bana biraz daha ilginç geliyor.

Determinizmin mantıksal olarak özgürlüğü yok ettiği fikrine dayanıyor. Seçim yok, alternatifi yok, hiçbir şey yok. Bunun kadercilikten farkı ne diye sorabilirsiniz. Farkı kaderin belli kurallarının, belli kanunlarının olmaması.

Yani geleceğin belirlenmiş ama o geleceğini fiziksel kanunlara bakarak tahmin edemiyorsun. Determinizmde böyle keyfe kederlik yok. Herkes aynı kurallara göre oynuyor oyunu. O kurallara da ulaşabilirsin.

Umarım ikinci sorunuz da şudur. Kuantum fiziği çağında katı determinizmci mi kaldı Allah'ını seversen? İşte bunları ve konuşmadığımız daha pek çok şeyi ikinci bölüme sakladım. Ahlaki sorumluluk ve özgürlük ilişkisi.

Efendim neden özgür irademiz varmış gibi hissediyoruz? Neden öyle geliştik yani? Bunun bir evrimsel avantajı mı var? Bu işin nörolojisi nasıl?

Özgür iradenin tartışmaya açılması zararlı bir şey mi? Ama bu günlük yeter. Size de birazcık dinlenme fırsatı vereyim. Ben de şu koltuğa yığılıp gözlerimi dinlendireyim.

Bunu yapmadan önce tabii ki çok içten bir şekilde bu podcasti 100 bölüm boyunca götürmemi sağlayan bütün destekçilere, finansal olsun, manevi olsun, herkese çok teşekkür ederim. Hep beraber nice ilginç konulara ve dalyalara diyelim. Ultra Mega Prestij 100. Bölüm Şenliklerimize Özgür İrade'nin 2.

Bölümüyle devam edeceğiz. Teşekkürler Elif Koca Taşkın, Alper Benli, Barbaros Can Konar, Emre Ersoy, Deniz Soyuer, Anıl Gökmen, Emine Küçükbenli, Ozan Ulusoy, Bora Demiralan, Ömür Uluaşk, Aydan Lengerli, Demet Sina Hakman, Korhan Kaftanoğlu, Öner Can Yıldız, Semih Kabaklıoğlu, Ahmet, Eyüp Yavuz, Aras Erekul, Boran Güney, Musa Ekiz, Uğur Göktolga, Cem Karakuş, Mert Sakal, Eray Ersöz, Mehmet Kanatlı, Bülent Boyacı, Zafer Faydalı, Fatih Karaca, Çağlar Pir, Egemen Ekinci, Fatih Kodaman, Ege Edisiva, Rıdvan Duran, Vedat Kürşün, Ethem Bozkurt, Barbaros Sulakoğlu, Emine Tekerek, Batuhan Avcı, İlyas Boydak, Sezer Sunar, Bahadır Batır, Emel Ct, Tanzer Bilgen, Elad Azizli, Aziz Arif Şanver, Eymen Üçışık, Furkan Karakaya, Alp Şimşek, Merve Yurdagül, Salih Ünal, Savaş Günata, Çağrı Köse, Umutçıkla, Barış Özcanlı, Banu Yelkovan, Kutlay Dede, Yannis, Doğancan Bağan, Kıvanç Müçek, Dumanay Hukuk, Başar Kızıldere,

Ali Can Albayrak, Deniz Silahçılar, Erman Korkut, Erdem Gelal, Berk, Tunç Mart, Can Karakuş, Hüseyin Çalgın, Işıl Arıcan, Atilla, Özgür Elbir, Danyal Arslan, Çağrı Özertem, Aydın Kahraman, Enes Çankırı, Mehmet Han, Mehmet Ünsal, Seküre, Can Emrah Yaldız, Arnold Şivaş Seneger, Mustafa Ayaz, Refik Şekercioğlu, Ali Özbek ve Kemal Akkoyun.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)