Podcast

Nostalji: En Portekizce Kelime Saudade ve En Seksenler Dizi Miami Vice

Fularsız Entellik

5 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

100 bölüm ultra mega kutlamaları öncesi bölüm no 99.5: En Portekizce kelime saudade ve seksenlerin en seksenler dizisi Miami Vice üstünden nostalji duygusu.

***





Konular:


(01:30) Miami Vice theme. (Hangi bölümleri izlemelisiniz, rehber)

(02:19) İsviçreli Hastalığı.

(03:25) En Portekizce kelime: Saudade (Cesaria Evora).

(06:25) Zaman Yolculuğu (Wind of Change).

(07:45) Kimlik oluşturma - makale linki.

(08:31) Artan özgüven - makale linki.

(10:31) Tarihsel Nostalji.

(12:29) İlk nostalji yaşı: 8 - makale linki.

(13:09) Reminiscence Bump.


(14:05) Ortak nostaljinin zorlaşması.

(15:39) Realizm köprüsünden önceki son çıkış.

(16:32) Seksenlerin en seksenler dizisi.

(19:21) Amerikalılara Amerikan Rüyası.

(20:26) İyimserlik.

(22:08) Crokett's Theme.




***

Patreon: Aylık veya senelik destek verin, hem podcastin reklamsız dönemlerde de devam etmesini sağlayın hem de bonus içeriklere ulaşın.

Kitap: Safsatalar Ansiklopedisi E-Kitap çıktı!






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.047 kelime · ~15 dk okuma

Selam fularsızlar. En son, arkadaşlar iki haftaya 100. bölüm ultra mega özel kutlamaları yapacağız demiştim. Aradan iki hafta geçti ve işte karşınızdayım.

Ama bir bonus bölümle. Gayri resmi 100. bölüm diyelim buna. Ultra mega özel kutlamalar için sizi biraz daha bekleteceğim.

Çok iş çıkardı çünkü tüm bölümleri gözden geçirip konu konu kataloglamak. Ayrıca bu yaşımda tekrar ehliyet sınavlarına hazırlanıp girdim. O da ayrı bir mesele. Normalde millet ehliyetini takas edebiliyor ama araba kullanma konusunda tam bir üçüncü dünya ülkesi olan ABD, Viyana anlaşmasına taraf değil.

Transkriptin tamamını oku

O yüzden Amerikan ehliyetinin olması hiç ehliyet olmamasından farksız. Girip her şeyi baştan yapıyorsun. 20 yaşında ehliyet alırken dünyanın en kolay yazılı sınavına girmiştim. Pratik sınavın da yarısı zaten bir trenin geçmesini beklemekle geçmişti.

En zor kısmı bomboş bir sokakta paralel park yapmaktı düşünün yani. O günden beri ABD'de toplam herhalde 150 bin kilometre yol yapmışımdır. Avrupa'nın daracık dağ yollarında yaz-kış gittim. Habidik gubidik ülkelerde araba kiraladım.

Saigon gibi bir yerde bile iş çıkışı saatleri ölmeden motor kullandım. Aslan dövdüm, kaplant tuttum. Şimdi gelmiş 17 yaşındaki çocuklarla aynı sınavlara giriyorum. Zaten odaya girince de hababam sınıfına girmiş Mahmut Hoca gibi hissettim.

O güzel ortamı bozduk. Herkesin kahkahaları bitti, bana döndüler ne yapıyor bu diye. Neyse, iyice şikayet ettim. Bugünkü bonus içerikte yaşını başını alıp gitmeyle alakalı aslında biraz, yani nostalji duygusuyla alakalı.

Ve bu duyguya araç olarak da 80'lerin en 80'ler dizisini kullanacağım. Bu müziği duyunca gözünün önüne hısteknesi, pesbende flamingolar ve Don Johnson'ın çorapsız ayakları gelen parmak kaldırsın. Neden bahsettiğimi bilmeyenleri ise biraz bekleteyim. Nostalji konusu diyordum.

Tarifi gerçekten zor bir duygu. Aslında her duygunun tarifi zordur. Sağır birine müzik anlatmak gibi sonuçta. Ama burada ekstra zor.

Çünkü nostalji, yani geçmişin bir kesitine duyulan özlem, aynı anda birçok zıt duyguyu içeriyor. birliktelik ve yalnızlık hissi, mutluluk ve hüzün, huzur ve pişmanlık. Halbuki eskiden, yani bu terimin icat edildiği 17. yüzyılda çok daha dar bir tanımı vardı.

Ölümcül bile olabilecek bir sıla özlemi. Nereden çıkmış biliyor musunuz? Komşu ülkelerde görev yapan İsviçreli paralı askerlerin vatan özlemi içinde depresyona girmeleri, yemeden içmeden kesilmeleri hatta intihar etmeleri üstüne. Bu yüzden İsviçre ile hastalığı bile denmiş.

Ve bir noktada önlemek için bunların bir araya gelip şarkı söylemesini yasaklamışlar. İşte Ölürem İsviçre'nin dağlarına, zirvelerine oy oy gibi şarkıları var herhalde. Bunları söylemeyin kardeşim demişler. Sonra depresyona giriyorsunuz.

Biz size asker olun diye para ödüyoruz. Müzik ve nostalji duygusunun arasındaki ilişki o kadar kuvvetli yani. Dolayısıyla o zamanlar bir hastalık haliydi nostalji ve fizyolojik bir tedavisi olacağı düşünülüyordu. Bir yerlerde bir doku, bir kemik, bir şeyler bozulduğu için ortaya çıkmış olmalıydı yani.

Böyle bir şey bulunamayınca da zamanla psikolojinin alanına girdi. Sonra da tıbbi bir teşhis olma özelliğini tamamen kaybetti. Anlamı da genişledi. Zamanla derken yaklaşık 200 senelik bir süreç tabii bu.

İşin aslı, o sırada İsviçreli askerler biraz daha batıya gitmiş olsalardı bu hareketleri pek de garipsenmeyecekti. Çünkü Portekiz'de nostalji kelimesi daha icat edilmeden, yüzyıllardır kullanılmakta olan kardeş bir kavram vardı. Portekiz'de söylendiği şekliyle saudade yahut çok daha cool olan Brezilyalıların söylediği şekliyle saudade nostaljinin modern kullanımına gayet yakın bir anlam taşır. Yok yok, bunun anlamı bambaşka diyen birçok insan var bu arada.

Bence biraz da Portekizce konuşanların milli gururları yüzünden veya Portekiz kültürünü hatmetmiş olduğunu kendi çevresine belli etmek isteyen yabancılar yüzünden gereksiz bir ısrar yapılıyor. Bu kelimenin başka dillerde karşılığı olmadığına, asla tam çevrilemeyeceğine dair. Ulan sen nasıl öğrendin o zaman turist Ömer? Neyse bu ısrarı sürdürebilmek için de tanım sürekli değişiyor.

Herhalde en az 20 farklı tanımını okumuşumdur bu podcast'e hazırlık olarak. Duruma göre hasret, efkar, melankoli, nostalji, ki bu da çok geniş bir tanım, veya bütün bunların bir karışımı olabilir. Sıkça, keşifler çağında uzun seferleri çıkıp da dönmeyen denizcilerin geride kalanlarda bıraktığı boşluğu anlatmak için yayıldığı söyleniyor bu kavramın. Ama kelime daha bu keşifler başlamadan önce dahi kullanımdaymış.

Ve tüm kelimeler gibi bunun da anlamı toplumun tecrübeleriyle birlikte değişiyor. Zamanında dünyanın ta öte ucunda İspanyollarla masaya oturup, efendim şu meridyenin batısı benim, doğusu senin diye anlaşma yapacak kadar özgüven sahibi olan bir topluluk bu. Dünya sahnesindeki rolünün giderek küçüldüğünü gördükçe, tıpkı bizdekine benzer bir asr-ı saadet zihniyeti de bu kelimeye eklemlenmiş. Yani sadece kişisel geçmişin değil veya ailenin geçmişi değil, tüm toplumun geçmişiyle alakalı bir kavram.

Daha sonra da koloniler ile ana ülke arasındaki zorunlu göçler bu kavrama tekrar etki ediyor. Hani bizde mübadele sonrası vatanlarından zorla ayrılan ve Yunanistan'a giden Ortodokslar var ya Rembetika müziği yoluyla hasret gideriyorlar. Ona benzer bir durum var. Dolayısıyla en azından bu tarihsel anlamlarını hesaba katarsak Portekiz'e has bir nostalji türü diyebiliriz.

Gerek bu saudade olsun gerek nostalji olsun bunların bir anıyı hatırlamaktan çok daha zengin bir tecrübe olduğunu anlamışsınızdır. Mesela zamanında yazın ortasında herkes tatildeyken sabah 7'de uyanıp çift otobüsle basket idmanına gittiğim bir dönem vardı benim. Bu dönem hakkındaki gerçekleri, yani bindiğim otobüs numarasını, 127'ydi, Duran yanında yeni açılmış olan ilk McDonald's şubesini, efendim idmanda 5 kilometreyi 22-23 dakikada koşmak zorunda oluşumu, koşmazsam ceza olarak bir iki buçuk kilometre daha koşmam gerektiğini, bunların hepsini hatırlıyorum. Ve bunlara tek tek baktığında hiç de öyle sıcak duygular uyandıracak şeyler değiller.

Ama bazen, O otobüs yolculuklarında dinlediğim, o günden beri de dinlemiş olduğumu bile unuttuğum bir şarkı duyuyorum mesela. Ve bir anda o zamanı ışınlanıyorum. Yani olanları hatırlamıyorum, olanları tekrar yaşıyorum. En azından yaşadığımı hissediyorum.

O zamanki gencim birkaç saniyeliğine. Hayatta hiçbir önemli derdim, bir sorumluluğum yok sanki. Ve tüm kapılar bana açık. İşin ilginç yanı, bu gerçek bir zaman yolculuğu değil.

Çünkü biraz alternatif bir geçmişe ışınlanıyorum. Elbette o zamanlarda sorumluluklarım ve dertlerim vardı. Ama zihnim onları biraz rötüşleyip beni ışınlıyor, o genç bedenime. Eğer kusursuz bir zaman yolculuğu olsaydı belki o an içinde kendimi kaybedebilirdim.

Ama bu haliyle öyle garip bir deneyim oluyor ki hem sanki o zamanki hislerimi duyuyorum hem de bunun sahte olduğunu biliyorum. Geçmişin bir daha gelmeyeceğinin bilincinde olmanın ağırlığı diyebileceğim bir şey çöküyor üstüme. Eski bir resmin üstüne atılmış bir gri tonu gibi. O günlerde önümde olmuş olan tüm yol ayrımlarının artık geri dönülemez biçimde kapandığını, tüm o farklı hayat olasılıklarının bittiğini hissediyorum.

Hah ama depresyona yol açıyor da demek istemiyorum. Çünkü yıllar sonra o anı tekrar yaşamak gerçekten heyecan verici bir şey. Ve şunu düşünün, bizim atomlarımız, anılarımız, bilgilerimiz, inançlarımız dahil her şeyimiz sürekli değişiyor. Böyle bir hayattayız.

Bazısı birkaç günde bir, bazısı birkaç senede bir. Ama değişiyoruz. Böyle bir değişim ortasında nostalji, geriye doğru atılan bir çapa gibi sürekli bir kimlik oluşturmamızda yardımcı oluyor. Dahası birçok insan yalnızken veya kötü bir durumdayken nostaljiye daha açık oluyorlar çünkü onlar için bir kaçış şansı sağlıyor.

Ve çok ilginç bir şekilde kafası geçtikten sonra sizi böyle yere çakan bir uyuşturucunun aksine nostaljinin yarattığı o kısa kaçış bittiğinde çakılmıyorsunuz. Geçmiş ne güzelmiş, şimdi buraya tıkıldım kaldım diye daha da fazla depresyona girmiyorsunuz. biz rötuşlanmış hatta idealize edilmiş bir geçmişi tüm brutal gerçekliğini yaşadığımız bugünle kıyaslasaydık kafayı yerdik her seferinde. Ama onun yerine tamam ya hayat o kadar da kötü değilmiş, yaşamamın bir anlamı olmuş, beni karşılıksız seven birileri olmuş gibi düşüncelere yol açıyor.

Bu da insanları mutlu ediyor. Linklediğim bazı araştırmalar var. Onlara göre nostalji dolu bir seanstan sonra daha özgüvenli ve daha iyimser oluyormuş insanlar. özellikle de eğer nostaljinizi paylaşabiliyorsanız o an yani aynı dönemi hatırlayacak birileri varsa yanınızda ki zaten ya bu nostalji denen şeyin amacı nedir sorusuna en sık verilen cevaplardan biri işin bu sosyal tarafı.

Şimdi diğer duyguları bir düşünün. Her şeyin bir amacı var. Korkunun amacı belli. Bizi hayatta tutmak, nefretin, sevginin, aşkın, kıskançlığın hepsinin amacı az çok bariz.

Ama nostaljinin ne amacı var? Bunu kimse tam olarak bilmiyor. Zaten her şeyin de evrimsel bir amacı olmak zorunda değil. Başka süreçlerin bir yan etkisi olarak gelişmiş olabilir.

Ama her halükarda türlü türlü işlevi var. Demin bahsettiğim bu bireysel kimlik oluşturma ve terapi işlevlerinin yanında sosyal kaynaşma da bunlardan biri. Yani kendilerine bir ortak geçmiş uyduran, bu geçmiş hakkında hikayeler anlatan insanlar, o anlattıkları somut şeyleri bilmelerinin ötesinde onları iyiliklerine kadar hissedince daha çok kaynaşıyorlar. Fikir bu.

Belki bir ailenin böyle bir kaynaşmaya pek ihtiyacı yok. Genlerini paylaşıyor olmaları yeterince motive edici olmalı. Ama büyükçe bir grubu düşünün. Nostalji sayesinde doğrudan akraba olmayanlar da bir kardeşlik hissediyorlar.

Hatta birbirini hiç tanımamış insanlar arasında kolayca bağ kurulmasını sağlıyor. Eğer aranızdan rastgele bir grubu toplayıp o Discord kanalımdaki muhabbetlere katılsak belki başta tedirgin olacağız ama ben o muhabbeti kara şimşek müziğiyle açarsam en azından belli bir yaşın üstündekilerin çenesi açılacak, pozitif tecrübelere daha açık hale gelecekler. Fakat işin içine sosyal ilişkiler ve hikayeler girdi mi ikinci bir tip nostalji yaratılmış oluyor. Keşisel anılardan ziyade belli çağlara, toplumun belli evrelerine yönelmiş bir duygu.

en baştaki o altınça veya asr-ı saadet muhabbetine daha yakın. Zira ilginç bir şekilde sadece geçmişi idealize etmeye yaramıyor, nostalji hiç yaşamamış olduğunuz dönemlere de özlem duymanızı sağlıyor. Ve bu, okuduğum araştırmalara göre kişisel tarihçe tipi nostaljiden bağımsızmış. Yani birini yoğun biçimde hisseden diğerini hiç hissetmeyebilir.

Bende de var bu mesele. Daha önce de paylaşmışımdır kesin. Neden bilmiyorum ama kırklardaki, ellilerdeki o Hollywood filmlerini, radyo programlarını çok seviyorum. Fred Astaire, Gene Kelly, Rita Hayworth, Humphrey Bogart, bunların oynadığı filmler.

Şahane. Hayır yani ben küçükken ailecek soba karşısında oturup bunları izlemiş olsak neyse. O zaman açıklaması kolay olur çünkü o sıcak duyguları bu objelere yansıtmış oluyorsun. Ama o zaten ilk tipteki nostalji örnek.

Bu biraz daha farklı. Bıraksan gidip o zamanlarda yaşamak da istemiyorum bu arada. Ne yapacağım yani 40'larda 50'lerde? İkinci Dünya Savaşı yeni bitmiş.

Ne olacağı belli değil. Doğru düzgün ilaç bile yok ama nükleer bombalar var. Böyle bir dünya. Herhalde en fazla bir hafta sonra dönmek isterdim.

Ama yine de o filmlere bayılıyorum. Bu hisse birazdan geri döneceğim zaten. Şimdilik şuraya kadarki bölüme şöyle bir özet geçmiş olayım. Nostalji, geçmişteki iyi bir dönemi hatırlayıp mutlu veya mutsuz olmak, ya keşke geri dönsek diye iç geçirmek kadar basit bir şey değil.

İyi ve kötü birçok duyguyu içeriyor. Human condition denen şeyi, insan olma hali denen şeyi, özellikle de öleceğini bilen sosyal bir canlı olma halinin tüm karmaşıklığını bundan daha iyi özetleyen bir ruh hali olduğunu sanmıyorum. Şimdi bunları anlatıyoruz da hepimiz aynı şekilde bunları tecrübe etmiyoruz. Özellikle de genç birinin.

Örneğin 16-17 yaşındaki birinin nostaljiyi tüm ağırlığıyla yaşaması zor. Gerçi 8 yaşından beri bu duyguyu hissedebileceğimiz söyleniyor. Linkledim bir araştırmayı. Ama yaşa bağlı en az iki faktör var.

İlki, müzik gibi tetikleyicilerin salgılattığı dopamin ilk gençlik yıllarında daha yoğunmuş. Yani 20 yaşında severek dinlediğin bir müziğin yarattığı kimyasal değişim, 40 yaşında severek dinlediğin bir müziğin yarattığı değişimden daha yoğun. Dolayısıyla bu müzikle el ele giden 20 yaşındaki anılarının da daha sonradan o müziği duyduğunda çok daha yoğun biçimde tetiklenmeleri normal. Hatta müzikten de öte koku bir numaralı tetikleyici.

Çünkü işlendiği yer, duygusalken oluşturduğumuz anıların işlendiği yerlere çok yakın beyinde. İkinci faktör de yine bununla alakalı olan ve reminiscence bump denilen bir kavram. Bebekliğinizle ilgili hiçbir şey hatırlamıyorsunuzdur. Çoğunuz için hatta 3-4 yaşından önce herhangi bir anı yoktur.

O 3-4 yaşından sonra oluşan anılar da hep aynı derecede hatırlanmıyorlar. 40 yaşından büyük yetişkinler için özellikle 10 ila 30 yaş arası oluşturduğunuz anılar daha sonradan çok daha kuvvetli biçimde hatırlanabiliyorlar. Ki bunun zirvesi 20 yaş civarı. Yetişkinliğin hemen öncesi ve sonrası yani.

Demin müzikten, kokudan bahsettik ama herhangi bir tetikleme olmayınca da böyle. Dolayısıyla insanların kişisel nostalji tepkileri özellikle bu dönemlere odaklı. Benzer bir grupla beraber olduğunda da o dönemki ortak anılarla birbirini gazlıyorsun ve olay kişisel zaman yolculuklarından çıkıyor, o döneme özel anlamlar yüklemeye dönüşüyor. Yani her nesil özellikle o çağlara karşı yoğun bir nostalji duymaya meyilli ama benim bir teorim var burada.

O da bu işin 2000'lerde iyice zorlaştığı. Benim için değil yani genel olarak. Bugün 40 yaşında olan biri mesela 2000'de 20 yaşındaydı. Ama sanmıyorum ki 2000 ve 2010 arasına duyduğu nostalji, 90'lar için duyduğu nostaljiye denk olsun.

Yahut bir 10 sene sonra 40 yaşına girecek olanları düşünelim, onlar için 2010-2020 arası daha az romantize edilecektir. Çünkü hikayelerle ortak gerçeklik oluşturmak zorlaştı. Bir milyon tane TV kanalı var, bir milyar tane Twitter hesabı var. Böyle bir dünyada herkesin de kendi dünyasına gömülmesi kolay.

Demin kara şimşek örneğini vermiştim ya, o dönemde yaşamış herkesin aklındadır. Geçtiğimiz yıllardan nasıl bir kültürel mihenk taşı örnek verebiliriz? Game of Thrones olabilir mesela. O son sezonuna rağmen Kara Şimşek'ten 10 kat daha iyi bir diziydi.

Her bakımdan yani. Ama mesela 2050 yılında aynı yaşlardaki yetişkinlerin Game of Thrones üzerinden yaşayacakları nostaljik kaynaşmanın Kara Şimşek seviyesinde olacağını hiç sanmıyorum. Bu örneği şöyle genelleyeyim. Ortak nostaljinin tepe noktası, hikayeleri yayacak bir yığın medyasının icadından sonra ama modern iletişimin yarattığı o parçalanmışlığın öncesinde bir dönemde olmalı.

Kişisel nostalji eğriniz de yaş itibariyle tam bu döneme denk geliyorsa duble etki. İşte bence bu yüzden bizim neslin 80'ler ve 90'lar nostaljisiyle kafa ütülemesi, herkesten daha çok kafa ütülemesi, Önceki ve sonraki nesillere göre daha şiddetli oluyor ve olacak. Realizm köprüsünden önceki son çıkıştı bu dönem. Yani daha basit zamanlardı ya, ne mutluyduk diye kendini rahatça kandırabileceğin son çağlardı.

Çünkü her şeyin kaydedildiği, sürekli her şeyden haberiniz olduğu ve farklı farklı şeylerin de aynı anda popüler olduğu dönemlerle birlikte bu etki azalacaktır. Bitecek demiyorum. Zira eminim bugün genç olanlar da bir 20-30 sene sonra geçmişe toz pembe gözlüklerle bakacaklardır. Bu belli ki biyolojik bir sabit ama o gözlüğün yarattığı renk farkı o kadar büyük olmayacak diyorum.

Özellikle de konu kişisel anılardan ziyade ortak hikayeler ise. Bu da beni 80'lerin en 80'ler dizisi dediğim diziye Miami Vice'a getiriyor. Şimdi bu kısım bir dizi tavsiyesi değil. Bugün oturup Miami Vice izlerseniz nasıl bulursunuz hiçbir fikrim yok.

O zamanların en popüler dizisi de değildi. Herhalde Dallas'tır bu dizi. Hatta o zamanlar benim favorim de başkaydı. MacGyver'ın üstüne gül koklamıyorum.

E öyleyse niye bunu seçtim? Miami Vice hem dalga geçilecek kadar gerçek dışıydı hem de her anlamda devrimci bir diziydi. Ferrari'ye binip bin dolarlık takım elbiseler giyen undercover polisleri anlatıyordu. Kim bilir kaç yiğit bunlara aldığını polis akademisine yazıldı.

Sonra undercover kariyeri boyunca gardırobunda yırtık kot pantolon ve eşofmandan öteye bir şey bulunduramadı. Ama zaten Weiss'in en çok akılda kalan yanı da bu stiliydi. Yani dizinin reytingleri arttıkça pastel renkler, ceket altına tişört, kemersiz pantolon ve çorapsız ayakkabı kombosu iyice moda oldu. O zamanlar TV'den izlerken ben hiçbir şeyin farkında değildim tabii.

Ama meğer kıyafet bütçesi en yüksek olan yapımlardanmış. Versace'de Miami'ye taşındığında ilk işi başrol oyuncularını giydirmek olmuş. Bu moda önce cool olduğu için yayıldı, sonra parodisi çok kolay yapılabildiği için yayıldı, en sonda da nostaljik değeri için. Yani hep pop kültürün bir köşesindeydi.

Örneğin NBA'deki Miami Heat takımı dizinin tarzından esinlenerek Vice isimli bir forma serisi çıkardı. Birkaç senede devam ettirdiler bunu. Bu formalar diğer 29 takımın kendi şehirleri için benzer şekilde çıkardığı formaların toplamından daha fazla sattı. Moda'nın ötesinde dizinin ikinci önemli farkı müzik bütçesi ve Phil Collins gibi şarkıcılara ufak roller vermesiydi.

Bu iki faktör sayesinde Moda artı müzik gayet bilinçli bir şekilde pop kültürü en çok yansıtan dizi oldu. Hatta söylendiğine göre dizi konseptini TV yetkililerine anlatmak için MTV polisleri kalıbını kullanmışlar. Çünkü o zamanlar MTV kanalı da yeni başlamıştı ve bir devrim yaratmıştı. Şimdi bir kısmınızın MTV'den haberi bile olmayabilir.

YouTube çağında manasız bir şey sonuçta. Üçüncü bir fark da şu, o zamanlar birçok dizi stüdyo setlerinde çekiliyordu. Vice ise dışarıda, lokasyonda ve bir sinema filmi tarzında çekiliyordu. Michael Mann'in vizyonu sağ olsun.

Zaten dizinin daha ilk bölümünde bu üç etmeni birleştiren bir sahne var. ki hiçbir şey olmamasına rağmen sahnede dizi tarihinin en meşhur sahnelerinden biri. Bizim yakışıklı polislerimiz üstü açık arabalarında tehlikeli bir duruma doğru gitmektedirler, konuşmazlar, saçları rüzgarda dalgalanmakta, arkada da In The Air Tonight'ın davul solosu çalmakta ve ardı ardına gelen uzun plan çekimler eşliğinde gerilim artmakta. Ben Miami Vice için tıpkı Kara Şimşek'te olduğu gibi bir kişisel nostalji duyuyorum.

Ama asıl mühimi, bu bölümü de eklememin sebebi, o döneme yönelik tarihsel nostaljinin sembolü olduğunu düşünmem. Yani modanın ve pop kültürünün ötesinde Türkiye'den bakan biri için bunun bir Amerikan rüyası boyutu da vardı. Türkiye'deki Amerikan etkisinin iyice arttığı zamanlardı ve dışarıdan bakınca gelişmişlik ile ilişkilendirdiğimiz her şeyin özetiydi. Şehir merkezindeki gökdelenler, palmiye dolu sahiller, rahat rahat dolanan cool tipler, hızlı arabalar, macera dolu ama sonunda iyilerin kazandığı bir Amerika.

İşin komik ya da hemen hemen aynı etkiyi Amerikalılar üstünde de yaratmış dizi. Miami'nin imajı 80'lerde şimdi olduğundan çok farklıydı. ABD'nin cinayet şampiyonu bir kere. Uyuşturucu her yerde, South Beach bambaşka bir yer.

Zaten genel olarak turist de gelmiyor. Kısmen dizinin popülerliği yüzünden, kısmen de o tarihlerde yapılan başka atılımlar yüzünden ki bunlar birbirlerini besleyen sebeplermiş. Miami sadece dışarıdan bakanlar için değil, Amerikalılar için de bir turist merkezi haline geliyor. ve birçok mahalle gentrification denen süreci uğruyor.

Tabii bu sürecin tamamlanması uzun sürdü ama diziyle ilgili herhangi bir videonun altındaki yorumlara gidip bakın, insanlar sanki 80'ler Miami'sini bir cennet gibi anlatmışlar. Zaten hemen hemen tüm yorumlar nostalji bombardımanı. Bunun bence dizinin de ötesinde bir sebebi var. O da iyimserlik algısıyla alakalı.

80'lerin şimdiden daha füturistik olması gibi komik bir yorum okumuştum bir ara. Bu imserlik önceleri de vardı bu arada. Uzay Yolu 1966'da başlamış ve hit olmuştu. O zamanlar zaten gençlerin her şeyi değiştirebileceklerine inandıkları bir zamandı.

John Lennon'ın Imagine şarkısı 71 tarihli. Bir örnek daha Kubrick'in 2001 A Space Odyssey filmi 1968 tarihli. Yani o zamanlar 2001 yılı geldiğinde Jüpiter'e insanlı uçuşa gideceğimizi ve yapay zekanın olacağını düşünüyorlardı. Bu gerçekçi bir tahmindi.

2001 diyorum bakın bazılarınız daha doğmamıştı bile. 80'lerde bu iyimserlik tam olarak ne kadar devam ediyordu söylemek imkansız. O Miami Vice yorumlarına bakarsanız cennette yaşıyorduk demiştim. Ama tarihi dönemeçlere bakarsanız biraz farklı bir durum var.

Soğuk savaş halen devam ediyor. Berlin duvarı sapasağlam. İnsanlar nükleer saldırı olursa nasıl korunuruz diye okullarda tatbikat yapıyorlar. Özellikle gelişmiş ekonomileri sarsan iki büyük kriz oldu o dönemin başında ve sonunda.

ABD içinde kokainin ucuz bir formu olan crack salgını başladı. Özellikle de siyahları vurdu. AIDS denen bir şey vardı. Sebebi bilinmeyen ve tedavisi kesinlikle olmayan bir salgındı.

Ve tabii ki Reagan ve Thatcher'ın sağ politikaları bir nesne damgasını vurdu. Hala da etkilerini yaşıyoruz. Ama en azından sonradan geleceğe dair bir iyimserlik yakıştırılabiliyordu. 90'larda da mümkündü bu.

Ya şimdi? Kaç tane ütopya filmi çekiliyor, kaç tane distopya? Kültürün bir yansımasıdır bu, bir ölçütüdür. Bu çağda Miami Vice'in pastel renklerine kanan pek kimse var mı?

Ve daha önemlisi, 20 sene sonra kendinizi kandırabilecek misiniz? Bugünlük bu kadar arkadaşlar. Bu bonus bölüm olduğu için patronlarıma tek tek teşekkür etmeyeyim ama içimden ettiğimi sayın. Beleşçe arkadaşlar siz de iTunes yorumlarıyla veya sosyal medyadan destek olabilirsiniz.

Seneler sonra bakınca ya Full Arsız Enterlic diye de bir podcast vardı iyi dinlerdik dersiniz. Sizi mutlu eder. Gerçek 100. bölümde görüşmek üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)