Podcast

AB'nin Mülteci Kampı Türkiye

Fularsız Entellik

5 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Gündemle canınızı sıkmaya geldim. Bol bol istatistik vereceğim, biraz yorum yapacağım, uzak yerlerden de bağlantılar kuracağım ve bir çözüm sunmayacağım, çünkü bilmiyorum. Unutmadan: Yazılı hali blogda. Ayrıca bonus devam bölümü: Fondaş Medya, Sosyal Medya Alışkanlıkları ve Haberciliğin Ekonomisi

***





Konular:


(01:30) Honduras'tan gelen konvoylar.

(06:30) Entegrasyon: İlk 2 sene kritik.

(07:00) Gallup: Migrant Acceptance Index.

(08:45) 20 sene, 775 bin asker ve 2 trilyon dolar sonra Afganistan.

(13:40) Yangınlar ve Taliban: Başka ne olacaktı ki?

(15:00) Pazarlık nesnesi mülteciler. (Eski yazım).

(19:00) Uluslararası Çalışma Örgütü raporu: 1 milyon kaçak çalışan Suriyeli.

(20:35) Evde oturan kadınlar.

(22:11) Çocuk sayısı ve azınlıkta kalma korkusu. Çocuk işçiler.

(22:45) Şeriat isteyen %18. (Tepav anketi).

(23:40) Erkek fazlası ve suç oranları (kaynak: mülteciler.org).

(25:25) Göçmenler ve suç: ABD / AB.

(26:30) Makale: Suç Ekonomisi ve Göç.

(28:10) Argumentum "Kalıp Savaşsalardı."

(31:30) İstanbul is the new cool.

(32:15) Kaos Şeytan'dan daha korkutucudur.

(34:20) İktidar-belediye kavgası (sanctuary city).

(36:45) Fondaş Medya, Sosyal Medya Alışkanlıkları ve Haberciliğin Ekonomisi hakkında Patreon bonus bölümü ve teşekkürler.




***

Patreon: Aylık veya senelik destek verin, hem podcastin reklamsız dönemlerde de devam etmesini sağlayın hem de bonus içeriklere ulaşın.

Kitap: Safsatalar Ansiklopedisi E-Kitap çıktı!








Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

5.459 kelime · ~27 dk okuma

Selam flarsızlar, ben İmmanuel Tolstoyevski, ailenizin podcastçisi. Böyle bir slogan bulmam lazım, çarpıcı bir şey. Geçenlerde bir sosyal medya perhizine girmiştim, kafa sağlığı için biraz. Ne yazık ki döner dönmez gündem o farkı kapattı.

Afganlardı, yangınlardı, varyantlardı, çaylardı. Esas sorun kötü haber yoğunluğu bile değil aslında ama fikir ve duygu yoğunluğu. Binlercesi akıyor her an. O yüzden kendimi köpek gibi hissediyorum biraz.

1 yıllık Türkiye gündemi normal bir insanı 7 yıl yaşlandırır. Bu sebeple biraz tereddütte kaldım ben de. Gündeme hiç bulaşmayıp sizi de daha fazla yaşlandırmadan, cildinizi kırıştırmadan başka konulara mı eğilsek dedim. Ama ben de serbest kalınca yok çocuk yapmanın ahlaksızlığı, yok hayatın manasızlığı, yok tüm bunlar simülasyon mu, yok dünya niye kötülük dolu ve daha hala girişemedim şu özgür irade konusu.

Transkriptin tamamını oku

Yani alternatifiniz de çok pozitif şeyler değil. O yüzden bugün gündeme dalalım dedim. Bu bölümde bol bol istatistik vereceğim. Biraz da yorum yapacağım.

Uzak yerlerden de bağlantılar kuracağım. Ama bir çözüm sunmayacağım. Çünkü bilmiyorum. Yani 5 adımda mülteci sorunu nasıl çözülür bölüm bekliyorduysanız, muhtemelen sadece yanlış bölüme değil, yanlış podcast'e geldiniz.

Çünkü biz bu podcast'e Afganistan'dan bile değil, Honduras'tan başlayacağız. Her sene 7 yıl yaşlandığınız için bir kısmınız 3 dünya senesi önceki ABD ara seçimlerini hatırlayacak yaşta olmayabilir. Muhalefette olan demokratların ana hedefleri Trump'ın kendisi, sağlık reformunun tehlikede olması ve bütçeyi iyice patlatan vergi indirimlerinin zenginlere yarımasıydı. Cumhuriyetçiler ise düşük işsizliğe, vergi indirimlerine ve sınır güvenliğine vurgu yapıyorlardı.

Trump'ın popülaritesi düşük olduğu için ve zaten başkanlığa sahip olan parti ara seçimlerde geleneksel olarak dezavantajlı olduğu için muhafazakarların kayıp yaşayacağı kesindi. Bir noktada bu kaybı en aza indirmek için Fox News önderliğindeki sağ medya ve Trump koordineli bir kampanya başlattılar. Hedefte geneli Honduras'tan ABD'ye doğru yola çıkan mülteci konvoylarıydı. Honduras, halkın %60'ından fazlasının yoksulluk sınırı altında yaşadığı rezil bir yer.

Üstüne iklim değişikliğinden de en çok etkilenen ülkelerden birisi. Aşırı kuraklıklar sonucu hasat mahvoluyor, açlık baş gösteriyor ve birkaç yüz kişi çatma derme bir konvoy oluşturup ABD'ye doğru yola çıkıyorlar. Şimdi podcast'i durdurup Honduras neredeymiş bir bakın. Başkentinden ABD-Meksika sınırına kadarki mesafe 4600 km.

Arada Meksika'yı boydan boya geçiyorlar çünkü. Belki böyle deyince tam anlaşılmamıştır. Ankara'dan yola çıktığınızı ve Avrupa'nın en batısındaki Lisbon'a gittiğinizi düşünün. Bu yol 4500 km.

Arka arkaya birçok konvoy oluşturuluyor ve tıngır mıngır yola koyuyorlar. Bazı yerlerde konvoylar şişiyor birkaç bin kişilik oluyorlar. Bazı noktalardaysa polislerle çatışıp mallarını kaybettikten sonra iyice kan kaybediyorlar veya dağılıyorlar. Yolculuklar haftalarca sürüyor.

Bu esnada da ABD'de, popüler radyo şovlarında, akşam ana haber kuşağında ve Trump'ın mitinglerinde bu konu, giderek şiddetlenen bir dille, bir felaket, bir istila olarak nitelendiriliyor. Hatta bu yetmez diye, konvoyları Venezuelalı solcu militanlar mı organize etmiş, Soros mu finance etmiş, demokratlar bunları af mı çıkaracaklarmış, içlerinde Orta Doğu'lu teröristler mi varmış, bütün düğmeleri aynı anda bastılar. Bu noktada ben size biraz bağlam oluşturayım. ABD'de nüfus 330 milyon.

Bunun 47 milyonu göçmen. Dünyadaki her 5 göçmenden biri orada. Bu arada bu bölüm boyunca göçmen, mülteci, sığınmacı bunların teknik ayrımlarını pek yapmayacağım. Biraz dikkatsizce gidiyorum çünkü kafa karıştırıcı oluyor.

Her yerde de zaten tutarlı kullanılmıyor. 47 milyon dışarıdan insan gelmiş işte öyle düşünün. Bunun 11-12 milyonu kaçak. Çoğu da uzun süredir orada bu kaçakların.

Yani her üç kaçak yetişkinden ikisi en az 10 senedir ABD'de yaşıyor. Oralı olmuşlar artık. Her sene 1 milyondan fazla legal göçmen kabul ediyorlar. Bunun da 120 bini çeşitli ülkelerden gelen sığınmacılar.

Ve her sene birkaç yüz bin kaçak göçmende sınırdan geçerken yakalanıp işlenip tekrar sınır dışı ediliyor. Şimdi bu rakamları bir düşünün. Yüz binlerden, milyonlardan, on milyonlardan bahsediyoruz. Böyle bir ülkeye en kalabalık haliyle üç bin, dört bin kişilik bir konvo yola çıktı diye, bunlardan birkaç tanesi yola çıktı diye diyelim.

Ve bunlar da sınırda durup işlenecekler bu arada. Yani direkt olarak geçmiyorlar sınırı. Böyle bir şey oldu diye haftalarca her gün istila retoriği konuşuldu. Göçmenlik konusunda bakın tam 280 bin tane reklam filmi oynatılmış yerel ve ulusal televizyonlarda.

Tahmin edebileceğiniz gibi de ara seçimler yapılır yapılmaz bu retorik bıçak gibi kesildi. Konvoylar tabii ki buhar olup uçmadılar. Kimisi sınıra kadar geldi, kamplara yerleştirildiler. Ama sığınmacı taleplerinin işlenmesi çok yavaş ilerlediği için çoğu dağılmış.

Bir kısmı sınırdan kaçak girmeye çalışmış, ufak bir kısmı da kabul edilmiş. Şimdi ben bunları neden anlattım? Biraz genel kültürünüz olsun diye işte sağda solda hava atarsınız. Zaten bu podcasti niye dinliyorsunuz başka?

Biraz da ama komşu olmayan bir ülkeye doğru kat edilen mesafe kısmı hariç, Türkiye'ye gelen Afganlar örneğinin bundan ne kadar farklı olduğunu anlatmak için. Bir kere işin siyasi boyutu tamamen farklı. Yani her yerde, ABD'de dahil, bu işe sağcı popülistler karşıdır. Kültürümüz bozulacak, azınlıkta kalacağız, kızlarımıza sarkıyorlar diye oy toplarlar.

Sol cenahta, göçmenlerin ekonomik açıdan sömürülmelerine odaklanır, ırkçılık yapmayın der vs. Ama bizde durum tam tersi, roller değişmiş. Günün birinde milliyetçi bir partiye, niye daha milliyetçi değilsiniz diyeceğim de aklıma gelmezdi vallahi ama hayat işte. Neyse ben mülteci meselesinde genelde çenemi kapalı tutmaya özen gösteriyorum.

Çünkü Skin in the Game prensibinden bahsetmiştim ara ara bu podcast'te. Ceremesini çekmeyeceğim şeyler hakkında uzaktan yorum yapmamak gerektiğini düşünüyorum. Özellikle bu konuda dışarıdan birinden şöyle yapmalı, böyle konuşmalısınız gibi şeyler duymaya hiç sabrı olmuyor insanların. O yüzden liberal tandanslı arkadaşları uzaktan böyle liberal liberal yorumlar yapmamaya çağırıyorum.

Ders tefeci kesin olur çünkü. İşin aslı benim bu konularda pek de liberal bir bakış açım yok. Genel olarak toplu göç ve toplu sığınmacı alımlarıyla gelenlerin entegre edilmeleri çok zor bir problem. Zürihbazlı göçmen politikaları labına göre ilk iki sene en önemli dönemmiş.

Bu dönemde insanlara dil eğitimi verdin, iş buldun, kültürü öğrettin, onları hayata kattın kattın. Sonraları daha çok para harcasan bile çok daha az etkili oluyormuş çabaların. Bu yüzden de sığınmacıların aylarca, yıllarca karar için bekletilmeleri herkes için kötü. Bir an önce kararını ver, mümkün mertebede seçici ol.

Gallup'un Migration Acceptance Index diye bir ölçütü var. Sağ partilerin yükselişinden de tahmin edebileceğiniz gibi, İlk ölçüldüğü 2016'dan bu yana endeks genel olarak düşüyor. Yani göçmenlere tolerans azalıyor. Çöküş içindeki Venezuela'dan kaçanlar etraftaki halkların toleransını çok düşürdüler.

Ortadoğu zaten malum. Bu şartlar altında göçmenlere en kapalı halklar hangileri bir tahmin edin. İlkin, şanlı Macaristan. Kız arkadaşım şimdi söyledi.

Cevapların eğitim seviyesine bağlı olmadığı çok ender ülkelerdenmiş bu. Yani en eğitimsizler de karşı, en eğitimliler de karşı. Aynı derecede karşılar. Kaynak olarak da kız arkadaşımı kullandım.

Öyle profesyonel bir podcast bu. Bundan sonra eski Yugoslavya ülkeleri geliyor. Savaşın etkisi işte. Ve nihayet Avrupa dışına çıkıyoruz.

Malezya, Tayland ve Türkiye. Yalnız ilginçtir. Dünya Mutluluk Raporu'na göre Türkiye, Göçmenlerin Mutluluğu Endeksinde ortalarda bir yerde. 53.

sırada. Yani kabul görmedikleri bir ülkedeler ama çok da mutsuz değiller. En açık haklar kimler diye merak ederseniz, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Hiç şaka yapmıyorum tabi bunlar kimseyi almıyorlar. Kanada, İzlanda, Yeni Zelanda, Avustralya ki bunlar da geçenlerde yasa dışı göçmenler için gelmeyin buraya diye reklam kampanyası yapmışlardı hatırlarsanız.

Sierra Leone, ABD, Burkina Faso, İsveç ve Çad. Sanırım İsveç ve Çad'ın arka arka geldiği tek sıralama bu olabilir. Asıl bomba kısım şu ama, en son veriler 2019'dandı. 2020'deki koronavirüs kapanmaları ve ekonomik sıkıntılar sonucu daha da düşmüştür genel olarak.

Ama Türkiye özelindeki değişim iyice ciddi oranda olmuştur. Herhalde ilk beşe oynarız artık. Yeterince kültürlendik mi? Artık şu Afganistan meselesine gelelim.

Yaklaşık 20 sene önce, yani Türkiye gündemi yaşıyla 140 sene önce, ABD'de aynı anda 4 tane uçak kaçırıldı. İyi ki ticaret merkezi kulelerinden birine çakıldığında kimse daha olan biteni anlamamıştı. Bizi de komşu uyandırmıştı galiba. O ana kadar başarısızlıkla yazmaya çalıştığımız hatunun salonunda bulmuştuk kendimizi.

Televizyonda olan bitenleri izliyorduk. O sırada ikinci uçağı da çaktılar diğer kuleye. Üçüncüsü Pentagon'a girmiş. Sonuncusunun hedefi de meclis binasıydı ama diğer yolcular saldırıların haberini alınca her halükarda öleceklerini anlayıp saldırganlara karşı isyan etmişler ve uçakta boş bir alana çakılmış.

Toplamda 3000 kişi. olabilecek en Hollywoodvari şekilde öldü. Tam bir travma yaşadı ABD. Afganistan'dan Bin Laden'in teslim edilmesini istediler.

Reddedilince orayı işgal ettiler. Amaçları Taliban yönetimini indirmek, yerine demokratik bir rejim getirmek, orada yuvalanan Al-Qaeda'yı yok etmek ve Bin Laden'i yakalamaktı. Yani en azından açıkladıkları amaçları buydu. Aradan geçen 20 sene, ölen 10 binlerce insan ve harcanan 2 trilyon dolar sonucu.

Bu amaçlardan sadece sonuncusuna ulaşıldı kesin olarak. El-Kai'de de epey çöktü gerçi ama daha bu ay Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde Afganistan'ın bazı bölgelerinde halen aktif oldukları konuşuluyordu. Talibanın yönetimden indirilmesi desen o amaç tamamen patlamış vaziyette. Gelecek ay ABD ve NATO güçleri ülkeyi terk edecekken Taliban, Afganistan'daki bölgelerin yarısına hakim şu anda.

Muhtemelen şehirleri de ele geçirmeye başlayacaklar yakında. Bu Afganistan macerası, ABD açısından Vietnam seviyesinde bir fiyasko veya tırama olmadı. Bunun bir sebebi gelir gelmez dağ taşı bombalayıp milleti kovdukları için kazanmış gözükmeleri. Akabinde yaşanan iç savaşın detaylarının ise o kadar rahat anlaşılamaması genel halk tarafından.

İkinci sebebi çok uzun sürmesi. Yani ABD'nin en uzun süren savaşı bu ve görece az askerin ölmesiydi. Hem hayatın bir sabiti oluyor ama kıyıda köşede bir sabiti. Günlük hayatının bir parçası değil.

Şöyle bir kıyas yapayım. Vietnam'da aynı anda 500 bin asker savaşıyordu. Zirve noktası bu. Toplamda da rotasyonları düşünürsen 2.7 milyon Amerikalı görev almış.

180 milyonluk bir nüfus içinden çıkıyor bu 2.7 milyon. Çoğu insanın bir tanıdığı var. Afganistan'da ise 330 milyonluk bir nüfus içinden toplam 770 bin kişi görev almış.

En kalabalık zamanında da hepi topu 100 bin asker konuşlanmış. Zaten savaş da her zamankinden çok özelleştirilmiş artık. Bu 20 senelik sürecin belli kesitlerinde askerden çok taşeron işçi çalışıyor. Gerek güvenlik görevlisi olarak gerek danışman olarak gerek lojistik şu bu.

İşgal resmen dev bir ihale. 2014'te ülkedeki 150 bin NATO askerinin büyük kısmı çekilince bu ihale pastası da ufalmış oldu. Onca askerin orada konuşlanmasını yarattığı geçici yerel ekonomi yok oldu. Az buz değil, doğrudan 400 bin, dolaylı olarak da 2 milyon Afgan'ın geçim kaynağıymış bu.

Bugün Afganistan ekonomisi 20 milyar dolar bakın. 10 sene önce de 20 milyar dolardı. Yani 2002 işgali sonrasındaki o 10 senede ekonomiyi 5'e katlayan büyüme periyodu son 10 senede tamamen durmuş vaziyette. Askerlerin gidişinin de buna etkisi oldu.

Bu süreçte askerler giderken bir yandan da ülkeden kaçan siviller sayesinde bugün İran ve Pakistan'da 3'er milyon Afgan'ın yaşadığı tahmin ediliyor. Bugün Ekonomist'e bir makale çıktı. Türkiye'deki Afgan sayısını 200 ila 600 bin arası olarak tahmin etmişler. Bu insanlar bir anda peydahlanmadılar yani bu süreç boyunca geliyorlardı.

ABD'nin Taliban'ı bitireceği delüzyonu nihayet geçen sene Şubat ayında resmen son buldu ve ABD Taliban ile anlaşma yaptı. El kaideyi barındırmayın ve bizim kukla Afgan rejimiyle barış anlaşması yapıp ortak bir hükümet kurun, biz de gidelim dediler. Daha doğrusu bunu dediler ama ters sırayla söylediler. Önce çekiliyoruz diye duyurdular halka, sonra bu şartları dayadılar.

Yani gidiyoruz ama bakın yamuk yaparsanız daha önce hiç görmediğiniz bir kuvvetle geri geliriz dediler. Klasik Trump. Taliban'ın buna karşı yapması gereken tek şey he he deyip kalan 13.000 askerin gidişini beklemekti.

Trump bu senenin başında Beyaz Sarayı terk ettiğinde ülkede hep bir topu 2500 ABD askeri kalmıştı. 18.000 kadar da özel şirket çalışanı yani bu taşeronlar. Önümüzdeki bir ay içinde onlar da gidecekler.

31 Ağustos'ta bitiyor bu iş. Oraya inşa ettikleri devasa konsolosluğu koruyacak olan birkaç yüz askeri ve sayısı belli olmayan CIA çalışanın dışında tamamen gitmiş olacaklar. Geride bıraktıkları işbirlikçilerin kaderi kötü tabii. En azından birliklerine çevirmenlik yapmış olan Afganlara vize sağlayacak bir yasa geçirdiler geçenlerde.

Neredeyse oy birliğiyle kabul edildi. Bu bugünlerde pek rastlanan bir şey değil. Ama eğitip donattıkları diğer Afganlar o kadar şanslı değiller. Geçenlerde bir grup asker Taliban'a teslim olmaya çalıştıklarında 22'si de infaz edildi.

Dolayısıyla en azından Şubat 2020'den beri bu günlerin geleceği biliniyordu. Taliban'ın her halükarda ABD sonrası sistemin parçası olacağı da biliniyordu. Barış anlaşması yapılmasının yapılsa bile çok uzun süre tutmasının zorluğu da biliniyordu. Hepsi en az bir buçuk sene öncesinden biliniyordu.

Şimdi ortalama bin Afgan her gün Kuzey İran'dan üç günlük bir yolculuk sonucu Türkiye sınırına ulaşıyor ve geçiyor. Ve daha yeni yeni demeçler veriliyor sınır güvenliği hakkında. Ya bu tıpkı yangın konusuna benzemiyor mu? Şimdi bir iklim değişiyor.

Artan sıcaklık ve kuruyan hava kombinasyonu var. Bunun üstüne orman yakma seceresi olan bir terör örgütüne sahipsin. Bunun üstüne zaten genel olarak bu konularda dikkatsiz bir halka sahipsin. Ve inanılmaz bir şekilde elindeki yangın söndürme uçaklarını ve tecrübeli pilotlarını heba ediyorsun.

Gidip abidik gubidik ihaleler açıyorsun. Sonunda da Happy Top'u üç tane kiralık yangın uçağıyla 6 kat daha az yüz ölçümle sahip Yunanistan'ın 38 uçakla yaptığı işi yapabileceğini sanıyorsun. Yani başka ne olacağını bekliyorduk ki. O yüzden 20 senelik ABD macerasını böyle yavaşça gelişen bir araba kazası gibi izleyip izleyip, yavaş yavaş bize yaklaşmasına rağmen yoldan kaçmayıp, en sonunda gelip bu işin ucu bize dokunduğunda ancak harekete geçmek, bende benzer tepkiye neden oluyor.

Başka ne olacağını bekliyorduk ki. Bu gelen Afganların bir kısmı Türk asırlıymış ve zaten buraya yerleşmiş akrabaları olduğu için herhalde temelli ülkede kalmak isteyeceklerdir. Diğerleri ise batıya geçme hayalleriyle geliyorlar. Ama öncelikle Avrupa Birliği kapıları kapatmış gözüküyor.

Zaten hali hazırda 500 bin kadar Afgan AB ülkelerinde yaşıyor ama geçen senelerdeki kadar istekli değil bu ülkeler artık. Hele ki pandemi kaynaklı krizden sonra. Yani sizi de alıyoruz deseler, bir sonraki dönem içinde seçim kazanan bir merkez veya sol parti bulmak herhalde zor olur. O yüzden de Avrupa Birliği ile Türkiye arasındaki rüşvet pazarlığı bu işin standardı artık.

Bir ahlaki çöküntüyü de kaçınılmaz kılıyor bu. Yani o kadar bariz bir biçimde pazarlık nesnesine döndüler ki bu mülteciler. Ve normal vatandaş bu pazarlık masasından o kadar uzak ki. Bu arada bahsi geçen miktarlar da komik ya.

3 milyar euro diyor mesela Merkel. Ta 2015 yılında bir yazı yazmıştım ben. Keleti Tren İstasyonu'nda kalkıp yatan ve birkaç hafta sonra Avusturya'nın kapısına dayanmak için otoyoldan yürüyüşe çıkan Suriyeliler hakkındaydı. Ufak bir kısmını alıntılayacağım şimdi.

Birleşmiş Milletler o kriz için 2015 yılında toplam 7 milyar dolara ihtiyacı olduğunu duyurmuştu. Bunun 4.3 milyar doları Suriye dışındaki mültecilere, kalanı da Suriye'dekiler içinde. Çünkü orada da evinden, yurdundan olan milyonlar var.

Haziran 2015'te, yılın ortasında yani, bu 4.3 milyar dolarlık ihtiyacın sadece 1 milyar doları karşılanmıştı. Daha kötüsü, ondan önce Suriyeli mülteciler için Birleşmiş Milletler'in 6 ayrı seferde istediği toplam 6 milyar doların da sadece yarısı karşılanmıştı. Kıyas için şunu söyleyeyim.

Birleşmiş Milletler'in 2015'te tüm dünya için gerekli gördüğü acil insani yardım bedeli 16.4 milyar dolar. Toplam dünya ekonomisi o aralar 75 trilyon dolardı. Yani yardım ihtiyacının 4600 katı.

Devam ediyorum. 6 zengin Arap körfezi ülkesinin davet ettikleri toplam sığınmacı sayısı sıfırdı. Yaptıkları yardımın toplamı ise bir ABD'ninki kadar etmiyordu. Hiçbiri 4500 km öteden sığınmacı alıp üstüne para veren İngiltere'den daha fazla para vermiyor.

Bölgenin yıldızı Dubai, o sırada havaalanı projesine 32 milyar dolar ayırıyordu. O gariban 3. Dünya ülkesi işçilerini kullanarak tabii. Dubai'yi de içeren Birleşik Arap Emirlikleri'nin toplam yardımı, olayla politik ve coğrafi olarak alakasız olan Kanada'nınkiyle eşitti.

Ve bu körfez ülkeleri aslında ne kadar zengin? Toplam askeri harcamaları 100 milyar doların üstünde. Yani sadece askeri bütçelerin %7'siyle Birleşmiş Milletler'in bütün Suriyeli mülteci programını finanse edebilirlerdi. Yani Katar'ın nominal gayri safi milli hastası kişi başına 100 bin doların üstünde.

Buna yakın bir ülke yok dünyada. Şimdi bunları düşününce ve Katarlı Suudi Arabistan'ın özellikle Suriye'de bulaştıkları işlere düşününce insan deli oluyor. Yani sadece batıya değil bunları da bakıp deli oluyorsun. Dönelim 2021 yılına ve bizim mültecilere.

Onlar açısından Avrupa Birliği yolu sadece siyaseten değil, ekonomik açıdan da kapalı. Herhalde birkaç bin dolar tutuyordur kaçak olarak Yunanistan'a geçmek. Bir Afgan bunu nasıl denkleştirsin Türkiye'de? Demin bahsettiğim o ekonomist makalesinde Suriyeli bir bilgisayar teknisyenini profillemişler, Hamad isimli.

Dandik bir atölyede haftada 6 gün, günde 12 saat çalışıyormuş. Aldığı para ne kadar biliyor musunuz? 2500 lira. 250 euro yani.

Bundan ne kadar arttırabilirsin? Ayda 50 euro mu arttıracaksın? 1000 ay boyunca çalışacaksın o zaman. Sırf Yunanistan'a geçebilmek için.

Bir diğeri de, Kayseri'de bir demircide 2 hafta çalışmış sonra parasını alamadan kovulmuş. Ki bu Suriyeliler yine biraz daha avantajlılar. Zira biliyorsunuzdur belki Türkiye'de mülteci konumunda değiller teknik olarak. Avrupa'dan gelmedikleri için.

Ama en azından geçici koruma diye bir statüdeler kısıtları daha az. Afganlar'da o da yok. Her halükarda bu insanların kaçak geçişe yetecek para biriktirmelerine ben imkan göremiyorum. Düşünün yani asgari ücret ve sigorta korumasına sahip bir Türk bile kaç ay çalışmalı 5 bin doları veya 10 bin doları biriktirebilmek için.

Bu çalışma şartlarından bahsetmişken, Uluslararası Çalışma Örgütü'nün geçen sene yayınladığı bir rapordan bazı noktalar paylaşmak istiyorum. Çok dikkatimi çekti çünkü. 2020 yılı için olduğunu unutmayın bakın bunun. Türkiye'de diyorlar 1 milyona yakın Suriyeli çalışıyor.

fiilen çalışan vatandaş nüfusu 21 milyon. Yani çalışanların neredeyse 20'de biri Suriyeli. Tamam, bu 1 milyonun %91'i kayıt dışı çalışıyor. Bunların üçte biri de haftada 60 saat ve üzeri çalışıyormuş.

Şimdi benim sosyal medyadan duyduğum anekdotlar hep Türk vatandaşına kıyasla kayırılan Suriyelilerin hikayeleriydi. İşte sınavlar olsun, faturalar olsun, neyse artık. Bir yandan da çalışanların durumu bu. Yani en kötü kombinasyon aslında hem yerel halk enayi yerine konduğunu hissediyor, Hem de mültecileri sömürüyorsun.

Kimse memnun değil. Geçen AKP ile yetkililer diyordu ya, Suriyelileri göndersek ekonomi çöker diye. Bunun tercümesi nedir biliyor musunuz? Asgari ücret bile alamayan 900 bin Suriyelinin gayet düşük katma değerli merdiven altı diyebileceğimiz o üretimine muhtacız.

Bir yandan şahlanan Türkiye bölgenin süper gücü vs. söylemleri, bir yandan da köle emeğiyle zar zor ayakta durduğu söylenen bir sistem. Hangisine inanacaksın? İkisinde aynı iktidar söylüyor.

Daha kötüsü, yetkililer bunu vatandaşları terbiye etmek için kullanıyorlar. Türkler iş beğenmiyor alt metinleri var. Alt metin üst metin de değil, direkt söylüyorlar. Gerçek işsizliğin bakın, TÜİK'in kendi verilerine göre %30'lara dayandığı bir ülkede Türkler iş beğenmiyor denilmez.

Yani siyaseten zaten %30 değil, %3 olsa da demezsin de burada hiç diyemezsin. Rapora devam edeyim. Suriyeli erkeklerin %71'i çalışırken, 15-65 yaş aralığındaki kadınların yalnızca %11'i çalışıyor. Çalışma yaşındaki 10 kadından biri yani.

Yine perspektif için Türkiye ortalamasına baktım. TÜİK, teoride çalışabilir kadın nüfusunu 31 milyon olarak göstermiş. Çalışmak isteyen kısım 9.2 milyon.

Bunun 8 milyonu da hali hazırda çalışıyor. Ne demek bu rakamlar? Çalışabilir kadın nüfusunun dörtte biri çalışıyor demek. İskandinavya'da, Kanada'da, Çin'de %60.

Ama yine de %25-10'dan iyidir. Arada büyük bir fark var. Ne yapıyor bunca Suriyeli kadın? Çocuk bakıyorlar.

Genel olarak çocuk çok zaten. Deminki sayılar 2020 yılındandı. Ama şimdi 2021'den bir sayı vereyim. Göç İdaresi Genel Müdürlüğü'nden.

Türkiye'deki toplam göçmen sayısı 5,5 milyon diyorlar. Ülkesine dönen 420 bin Suriyeli'ye rağmen bu bu arada. Halen Türkiye'de kalan 3.7 milyon kayıtlı Suriyeli var.

Bunların neredeyse yarısını 0-18 yaş arası oluşturuyor. Zaten kayıtlı toplam nüfusun yaş ortalaması da 21 mi, 22 mi ne? Şimdi bu 0-18 yaş arası nüfusun bir kısmı bildiğin çocuk işçi. 5-14 yaş aralığında kaç tane biliyor musunuz?

130 bin. Türkiye'de 720 bin çocuk işçi varmış. Altıda biri Suriyeli demek bu. Şimdi bu çocuk sayısından bahsetmişken şu yorumu yapmam gerekiyor.

Birçok insan endişeli. İşte bunlar çok yürüyecekler, Türkler azınlıkta kalacak, benzeri argümanlar duyuyorum hep. Ben bu endişeleri taşımıyorum. Bunun bir nedeni istatistikler.

8 yılda 450 bin Suriyeli çocuk doğmuş. Kıyas için söylüyorum, Türkiye'de her sene 1.1 milyon bebek doğuyor. Yani Suriyeliler daha çok yürüyorlar ama bu hızlarda bile Türklerin azınlık olması çok uzun sürer.

Ve zaten doğum hızlarındaki değişimi daha iki bölüm önce konuşmuştuk. Türkiye'de 1960'da kadın başına 6 doğum yapılıyordu. 80'de bu 4'e düştü. 2000'de 2.2'ye düştü.

Şimdi 1.7, 1.8. Gelenlerde de böyle bir değişim olacaktır, bu hız düşecektir illaki.

Daha ilginç mevzu şu ama, Avrupa'daki yerel nüfuslar ile gelen sığınmacılar arasında gayet görünür, gayet dev sosyokültürel farklar var. Türklerin ciddi bir kısmının ise sığınmacılardan veya sığınmacı stereotipinden diyelim, pek de farkı yok. Şöyle kestirme bir örnek vereyim, en uç örneği vereyim. Uzun yıllardır Türkiye'de şeriat anketleri yapılıyor.

TEPAV'a göre 2016'da bunu isteyenlerin oranı kaç biliyor musunuz? %5, %6 falan diyecekseniz başka bir ülkede yaşıyorsunuz. %23! %23 ya!

4 vatandaştan biri şeriat istiyor bu ülkede. İşin komiği aradan geçen 5 senede Sığınmacı sayısının artmasına rağmen, aynı ankette bugün şeriat isteyenlerin oranı %18'e gerilemiş. Yine de korkunç bir rakam. Neredeyse 5 kişiden biri.

Şimdi, madem bunlar var, ülkenin mayası bu, öyleyse Taliban kılıklı tiplerin gelmesinde sorun yok demediğim bariz. Bunun altını çizeyim. Dediğim şey, bu insanların çocuk doğurmasıyla, mültecilerin çocuk doğurması arasında tercih yapmamız gerekirse, valla ben muhtemelen yazı turu atarım. Bu iki sebep yüzünden çocuk yapma konusu beni çok endişelendirmiyor.

Asıl endişelendiren veri şu demografik açıdan. Sırf Suriyeli yetişkinler arasında 215 bin erkek fazlası varmış. 0-18 yaş arasında katınca bu fark 280 bine çıkıyor. Ve yaş grupları bazında değerlendirirsek özellikle gençlerde bu makas iyice açılıyor oransal olarak.

Yani gelen Afganların silme erkek olduğuna vurgu yapılıyor da göç yolunun uzunluğu yüzünden. Ama bunca yıl sonra komşu ülkeden göçen Suriyelilerin durumu da bu. Genç erkek fazlası her zaman her yerde sorun olur. Bu konudan epey önceki o kadın erkek serisinde bahsetmiştik.

Yani sahirde 30 tane Finlandiyalı erkek bir arada dolaşsa da rahatsızlık verir bir süre sonra. Hiç belli olmaz bu fokbalıkların sağı solu. Ama böyle kadınsız, dini inançlar yüzünden baskılanmış olması muhtemel. Üstüne işsiz veya işinde sömürülüp ezilen, eğitim seviyesi düşük, geleceği de belirsiz bir genç erkek profilinden bahsediyoruz.

Yani bu durum hiç iç açıcı değil. Buradan konuyu suça bağlayacağım ama şöyle bağlayacağım. Ben bilerek rahatsızlık verirler ifadesini kullandım. Yani algıya vurgu yaptım.

Karımıza kızımıza sarkıyorlar refleksi. Zaten gayet yüksek olan bir ülkedeyiz. Böyle bir yabancı grubunun yaptığı her falso da daha görünür olacaktır. O yüzden insanların algısında bu sorun farklı gözüküyor.

Ama suç oranları gerçekten de somut olarak artar mı? İşte orası belli değil. Zira dünya genelinde yapılan araştırmalarda mülteciler ve suç artışı arasında net bir ilişki yok. Daha doğrusu zayıf bir negatif korelasyon bulunuyor çoğu araştırmada.

Önce ABD'den başlayayım. Bu konu üstünde çok çalışma var orada ve bahsettiğim 2018'in seçim döneminde de çok gündeme gelmişti doğal olarak. Genelde göçmenlerin ve hatta yasa dışı göçmenlerin suça karışma yüzdeleri halk ortalamasından düşük çıkıyor. Sınır dışı edilme korkusu büyük sonuçta.

Avrupa'da ise bazı suçlara daha çok karışıyor göçmenler ve mülteciler, bazısına daha az. Ülke ülke özeti olan bir link koyuyorum Wikipedia'dan. Uzun bir sayfa, çoğunu okudum. Epey farklılıklar göze çarpıyor.

Sonuçta bu kadar fark var çünkü bu istatistikler mültecilerin doğasında bulunan bir özelliği yansıtan veriler değiller. Yani suça meyil derken, Böyle göz rengi gibi bir sabit özellikten bahsedilmiyor. Sen ne kadar seçici davrandın? Hangi mahalleye ne kadar polis koydun?

Mültecileri nasıl yerleştirdin? Gettolaştı mı bunlar yoksa rastgele mi yerleştiler halkın arasına? Entegrasyon politikaları nedir? İstihbaratı ne yapıyor?

Bunlar ülkeden ülkeye ve dönemden döneme değiştiği için sonuçlar da değişiyor. Türkiye özelinde konuşursak, burası aslında uzmanlık işi, biraz detaya giriyorum, farkındayım. O yüzden dediklerime şüpheli yaklaşın. Öncelikle ben güncel herhangi bir veriye ulaşmakta çok zorlandım.

Suriyeli suç oranları benzeri aramalar yapın bakın. Çıkan sonuçlar 2018'den, şaka gibi. Belli ki bu istatistikler tutulmuyor veya yayınlanmıyor. O 2018 rakamlarına göre de suça karışma oranları ortalamadan daha düşüktü.

Güncel bir inceleme olarak 2021 Mart tarihli bir bilimsel makale bulabildim. Suç Ekonomisi ve Göç isimli. Büyük kısmı genel literatür özeti ve terör-göç ilişkisi üstüne, Sonlara doğru Suriye konusuna geçiyor. Orada da yeterli veri olmadığından yakınıyor.

Daha sonra bir araştırmadan bahsediyor. İl il bakmışlar ne kadar Suriyeli aldı bu il ve genel suç istatistiklerindeki değişim ne kadar oldu. Davacı ve davalı istatistiklerine de bakmışlar. Pek bir etki gözlenmemiş.

Ama asıl ilginç bulduğum kısım şuydu. Bu sonuçları değiştiren faktörler olabilir diyor. Mesela oransal olarak fazla göç alan yerlerde kişi başına daha çok polis görevlendirmiş olabilirsin. Bu da tüm suç istatistiklerini düşürür.

Yerel halkında. Veya gelen göçmenler suça meyilli olmasalar bile, mesela bir tanesi bir türkü işinden ettiği zaman, gerek direktman onun yerine geçerek, gerekse ucuz işçiliği sayesinde onun çalıştığı rakip şirketin batmasına yol açarak, O zaman işsiz kalan Türk'ün suça karışma olasılığı artmış olacak. Yani göç suçu arttırmış olacak ama suç vatandaşların hanesine yazılacak. Bunun gibi ilk bakışta fark etmediğimiz birçok etki yüzünden elimizde uyruk bazında suç verisi olsa da tablo o kadar net olmaz.

Yani bu veriler bizde olsa bile hakikaten uzman birinin yorumlaması lazım. Bir şey daha ekleyeyim. Çoğunluğun hassasiyeti suç oranındaki artışta değil aslında. Onun yerine mültecilerin kamuya karşı, işte vatandaşlara karşı işledikleri suçlar.

Yani eğer bir Suriyeli gettosu olursa ve o gettoda millet birbirinden çalıp çırparsa bu vakaların kaydı da genel suç oranını arttıracak o şehirdeki. Ama bu istatistiği kullanarak bakın ülkemiz daha güvensiz hale geldi demek pek samimi olmaz. İşte açıkçası böyle bir mülteci akınından rahatsız olmak için ve bu sürecin yönetiminden de rahatsız olmak için İlla suç istatistikleri veya ekonomik argümanlar kullanmak da şart değil. Sanki bunları sebep göstermeyince otomatikman ırkçı olunuyor gibi bir anlayış var.

O yüzden yalan yanlış sebeplere çok takılıyor bence insanlar. Ve hakikaten de bunlara takılınca bazen ırkçılık yapıyorlar. Yahut ırkçı olmasa bile şuursuz şeyler söylüyorlar. Bunca erkek niye geride kalıp savaşmadı, vatanlarını korumadılar gibi.

Eminim aranızda da bunu demiş olanlar vardır. Ve karmaşık bir durumu sizin için kolaylaştıracak bir bakış açısı bu. Halbuki siz de ben de böyle bir savaşta nasıl davranacağımızı bilemeyiz. Bir sürü dış güç var, yerel gruplar üzerinden mücadele ediyor, herkes birbirine kazık atıyor ve sadece kırsalda değil şehirlerde de savaşılıyor.

Böyle bir iç savaş vatan savunması olarak görülebilir mi? Bakın, düşmanın kim olduğunun belli olduğu, üstelik ayrı bir dinden, ayrı bir kültürden olduğu ve ayan beyanda işgale geldiği Kurtuluş Savaşı'nda dahi şehit sayısından fazla firarimiz var. Üstelik firar etmenin cezası idam olmasına rağmen. 2.

senesindeki ordu, 1. Dünya Savaşı'nda katarsak 6. senesinde diyebiliriz, bugün büyükçe bir stadyumu anca doldurur. Savaşın en sonunda dahi, büyük taarruzun hemen öncesinde Ankara hükümetinin kontrolündeki 6 milyon arasından 270 bin kişi silah altına alınabilmişti.

Eli tüfek tutabilen erkek nüfusunun %10-15'idir herhalde bu. Çünkü gerçek hayat bu ve savaş boktan bir şey. Şimdi, 21. yüzyılda, çok daha karmaşık bir dış politika denkleminde, çok daha rahata alışılmış bir çağda, bu insanlardan bizim hiç yüzleşmediğimiz, istatistiksel olarak da dedelerimizin dahi yüzleşmemiş olması muhtemel, bir korkuyla yüzleşmelerini beklemek, öyle bir fedakarlık yapmalarını beklemek ne kadar makul gerçekten?

Cihat yolunda ölünce cennete gidip hurilerle sarılacağına %100 inanan yamyamların hayatı ucuzdur ancak. Kalan herkes için kendi hayatı değerlidir. Evet sahillerde nargile partileri yapan, hatta bayramlarda aile ziyareti yapıp geri dönenleri görünce insanın sinirden böyle tepki vermesi normal. Ama o tepkiye de zamanla kendinizi inandırmayın.

Biraz önce de dediğim gibi mevcut durumdan şikayetçi olmak için bunların hiçbiri şart değil. Bu ülke Avrupa Birliği'nin mülteci kampı değil. Binlerce kilometre uzaktan gelen milyonların toplaşacağı bir kamp değil. Bu ülke Dingo'nun ahırı da değil.

Elini kolunu sallayanın girebileceği. Çünkü adı üstünde bu bir ülke. Ülke olmanın tanımı zaten buna aykırı. Hiçbir ülke böyle değil.

Bu kadarı yeterli. Bu tablonun yaratacağı sorunlardan zaten konuştuk. Bir tanesini daha söyleyeyim size. Sınırlarından kim olduğu belirsiz insanlar.

Ta Kandahar'dan İstanbul'a kimlik göstermeden gelebiliyorlarsa kayıt kuyut filan hikaye. Sen bunu gören vatandaşından mesela park etme kurallarına uymasını da bekleyemezsin. Vergi kaçırmamasını da bekleyemezsin. Alenen çiğnenen kurallar diğer kuralların da gücünü çürütür.

Bu konular böyle her biri kendi kabında duran konular değil, her şeyi birbirine etkiliyor. Herhalükârda bu kadar kısa sürede bu kadar büyük bir değişim hem de yıllardır artarak devam eden bir ekonomik kriz eşliğinde nasıl sindirilir ben pek umutlu değilim. Yani böyle bir şey başarabilen bir ülke yok. Göç idaresine göre sırf İstanbul'da 500 binden fazla Suriyeli var ki kayıtlı olanlar bunlar.

Kültür Bakanlığı haklıymış yani İstanbul izleniyor cool. Bu arada izin verin de o kampanya içinde bir parantez açayım. İzlemişsinizdir muhtemelen. Şimdi hiçbir tanıtım filmi gerçekliği yansıtmaz elbette.

Yansıtsaydı belgesel denirdi zaten. Ama burada insanı gıcık eden şey içeriye ve dışarıya yönelik söylevin taban tabana zıt olması. O filmdeki İstanbul imajı da ağzı burnu kırık biçimde kamera karşısına çıkarılıp bize çok iyi davranıyorlar diyen bir rehineyi andırıyor bana. Tabii ki çoğumuz İstanbul'un asıl tadını hiç çıkaramadık.

Afgan ve Suriyelilerden de, saç ektirmeye gelen Arap kafilelerinden de ve bizden de önce geçip gitmişti o günler. Anadolu'dan gelen göç dalgalarının ilk zamanları hatta bana kalsa 6-7 Eylül olayları öncesi. Mesela 1950'de nüfus daha 1 milyon iken. O zamanlar keyfini alan aldı.

Sonrası giderek artan bir ızdırap. Neyse nostaljinin tatlı zehrine kapılmadan bugünlere geri dönelim. Birçok insan %98.5'i İstanbul başta olmak üzere şehirlerde yaşayan Suriyeli mültecilerin yarattığı bu değişimin büyük bir planın parçası olduğuna, mesela Büyük Ortadoğu Projesi'nin bir ayağı olduğuna inanıyor.

Valla ben ona da inanmıyorum pek. Münakaşa gireceğim bir konu değil. Öyle elimde kanıt manıt yok sonuçta. Sadece şu kadarını diyeyim.

Keşke inansam. Daha rahat ederdim. Çünkü kaos dediğimiz şey şeytandan da korkunç. Ben tersine hiçbir uzun dönem planı olmayan, kısa vadeli çıkarlar için ad hoc diyebileceğimiz çözümler üretilen bir süreçte olduğumuza inanıyorum.

Zira eğer plan Türkiye'yi Orta Doğu'nun kalanına iyice benzetmekse ve bu da Erdoğan'ın gücünü iyice perçinleyecekse, şu anda halkın çok büyük bir kısmının mülteci politikasından rahatsız olması, zaten ekonomi ve yolsuzluklar yüzünden kan kaybeden iktidarın bu rüzgarla yıkılmasının gayet de ciddi bir ihtimal olması garip olurdu. Yani nasıl bir plan bu? Ya böyle kendi kendini yıkmayı riske edecek kadar şuursuz bir akıl olacak bu akıl. Ya da bu gelişmeleri dahi planlamış olan ve bir şekilde kendi lehine kullanacak olan über oğlu über bir akıl olacak.

Ya da en basit seçenek akıl makıl yok. Herkes bir planlar kurmaya çalışıyor işte. Çoğu da patlayıp gidiyor. ABD'nin durumuna bakın.

Plan dedikleri şeyler yıllarca ellerine yüzlerine bulaştı. E şimdi de dünya kadar para ve prestij kaybederek geri dönüyorlar. Valla benim umudum İsrail, Rusya ve biraz da İllüminati. Yani uzun dönem plan varsa bunlar da vardır.

Her halükarda ben yanlışsam bile iktidarın bu konudaki politikasını kendi seçmenine de anlatamadığı ve seçmenin bundan huzursuz olduğu belli. Bir gün misafir deniyor, bir gün işte beraber yaşamayı öğrenmemiz lazım, bir yere gitmeyecekler deniyor. En kötü senaryo ne biliyor musunuz? Misafir misafir diye milleti uyutup sonra bir anda bu saatten sonra geri gidemezler, öyleyse vatandaşlık verelim demek.

Çünkü bu katakulliyi yapabilmen için yıllar boyunca hiçbir entegrasyon planı tartışmamış ve yürütmemiş olman lazım. Ve bu da daha önce bahsettiğim gibi iş işten geçtikten sonra yapılacak bir şey değil. En kötü kombinasyon bu olur yani. Nitekim göçmenlik konusunda merkezi devletlerin politikaları belirsizse, O göçmenlerin gelip oturacağı, yaşayacağı şehirleri yönetmekle sorumlu olan yerel yöneticilerle kavga çıkmaması da imkansız.

Hele ki halk hoşnut değilse bu, yerel yöneticilere neyi sinyalleyecek? Haklı-haksız muhasebesinden bağımsız olarak bunun siyasi bir fırsat olduğunu. Bolu Belediye Başkanı'nın yabancı uyruklu kişilerin su faturası ve katı atık vergilerine 10 kat zam yapacağını açıklaması bunun bir örneği. Bunun tersi de yaşanıyor.

Mesela ABD'de merkezi hükümet muhafazakar olduğunda genelde göçmenlere karşı tavır sertleşir. Mesela federal bir kuruluş olan ICE'ın ajanları gelir yasadışı göçmenleri yakalayıp sınır dışı etmeye çalışır. İşte bu politikalara karşı kendini konumlandıran bazı yerel yönetimler de o siyasi fırsatı alırlar, şehirlerini birer sığınağa çevirirler. Sanctuary city deniyor bunlara.

Poliste, hastanelerde, okullarda bunlar kimsenin göçmenlik statülerini sormuyorlar mesela. Federal ajanlarla iş birliğini reddediyorlar. Şimdi bu tamamen siyasi bir manevra değil, burada bir mantık var. Eğer kaçak göçmenler sınır dışı edilmekten korkmazlarsa, o zaman gelir bizimle işbirliği yaparlar.

Mesela bir suça tanık olduklarında onu bildirirler. Toplumun daha üretken, suça daha az bulaşan, yerel yönetimle daha ilişkili bireyleri olurlar. Herkes için daha iyi olur bu. Özellikle de sağlık sorunları için önemli.

Hastanelere giderler, doktor kontrolüne giderler. Son dakikaya kadar bekleyip ondan sonra acile yollanmazlar. Çünkü onun da faturasını vatandaş ödeyecek. Bugün ABD'de bu kategoriye giren 500 kadar şehir ve bölge var.

Ben Los Angeles'ta yaşarken hatırlıyorum, yıllar önceydi. Bir gün o koca Wilshire Boulevard'ı silme insan dolmuştu. Yüz binlerce gösterici sebep, yasa dışı göçmenlerin ehliyet almalarını engelleyecek bir yasa tasarısını protesto ediyorlardı. Hala bugün Kaliforniya dahil 17 eyalette yasa dışı göçmenlere ehliyet veriliyor.

Çünkü araba kullanmazlarsa daha fazla sorun yaşayacak ve daha fazla soruna yol açacaklar. Bu faktörleri bir düşünün. Bunlar daha önce benim bahsettiğim o elini kolunu sallayıp sınırdan geçenlerin ve polisin buna göz yummasının yaratacağı çöküntü argümanına karşı argümanlar. Bu zıt etkiler arasındaki çekişmeler ve farklı seviyedeki yönetimler arasındaki çekişmeler yüksek sayıda düzensiz göç alan yerlerde hep olacaktır.

Kaçınılmaz bir şey. Tüm bu meselenin fondaş medya açısı da ilginçti. Medyascope üzerinden açılan o tartışma yani. Ama artık o konudaki fikirlerimi de Patreon'a bırakayım bonus bölüm olarak.

Malum bizi fonlayan vakıf yok. Sorosa yazdık o kadar. Bak dedim sen de macarsın, ben de macarım. Tık yok.

Gelecek bölümde zaten yani 100. bölümde beni uzun süredir desteklemiş olan, bırakmış olanlar dahil herkese teşekkür etme planım var. O bölüm zaten genel olarak özel bir bölüm olacak. Şeşitli konularda bir nevi kürasyon yapacağım.

Bunun için tabii benim 99 bölümde oturup dinlemem ve içeriği kategorize etmem gerek. O nedenle bir hafta ara vermem gerekebilir. Ama söz sonunda iyi ve uzun bir iş çıkaracağız. Bugün 1 Ağustos ama Temmuz ayındaki Fularsız Fatihlerin mağdur olmasından son olarak onları anayım.

Kemal Akkoyun, Ali Özbek, Refik Şekercioğlu, Mustafa Ayaz, Şaban Vefeza, Can Emrah Yaldız, Seküre, Mehmet Ünsal, Mehmet Han, Enes Çankırı, Aydın Kahraman, Çağrı Özertem, Danyal Arslan, Özgür Elbir, Atilla, Işıl Arıcan, Hüseyin Çalgın, Can Karakuş, Nilüfer Gök, Tunç Mart, Berk, Erdem Gelal, Erman Korkut, Deniz Silahçılar, Ali Can Albayrak, Başar Kızıldere, Dumanay Hukuk, Kıvanç Müçek, Doğan Can Bahan, Yannis, Kutlay Dede, Banu Yelkovan, Barış Özcanlı, Umut Çıkla, Çağrı Köse, Savaş Günata, Salih Ünal, Merve Yurdagül, Alp Şimşek, Furkan Karakaya, Eymen Üçışık, Aziz Arif Şanver, Zafer Ünlüer, Elad Azizli, Tanzer Bilgen, Emel Ct, Bahadır Batır, Sezer Sunar, İlyas Boydak, Batuhan Ağacı, Emine Tekerek, Barbaros Sulakoğlu, Ethem Bozkurt, Vedat Kürşün, Rıdvan Duran, Ege Edi Siva, Fatih Kodaman, Ege Menekinci, Çağlar Pir, Fatih Karaca, Zafer Faydalı, Bülent Boyacı, Mehmet Kanatlı, Eray Ersöz, Cem Karakuş,

Uğur Göktolga, Musa Ekiz, Boran Güney, Aras Erekul, Eyüp Yavuz, Hilmi Murat Yıldırım, Ahmet, Demet Topkara, Semih Kavaklıoğlu, Önercan Yıldız, Korhan Kaftanoğlu, Demet Sina Hakman, Aydan Lengelli, Ömür Uluaşk, Bora Demiralan, Ozan Ulusoy, Küçük Benli, Anıl Gökmen, Deniz Soyuver, Emre Ersoy. Hepinize çok teşekkürler. Yakında görüşürüz.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)