Podcast

Kanal İstanbul: Taylan Yıldız ile Para, Çevre, Siyaset

Fularsız Entellik

5 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

"Bu sadece İstanbullulara yapılmış bir ihanet değil, bu sadece ekonomik bir ihanet değil. Bu, Dünya'ya yapılmış bir ihanet. Buna bizim hakkımız olmaması lazım."

 Daha önce de podcaste konuk olup benle yeni nesil siyaseti ve şehirciliği konuşan, aradan geçen sürede de "gençlerin internetçi abisi" lakabı edinen Taylan Yıldız ile -ve penceresinin önünde cik cik öten kuşlarla- Kanal İstanbul'u, vergi kültürünü, ihale rekortmenlerini, çevresel risklerin geri dönüşsüzlüğünü ve dev projelerin ardından verilen mehterleri konuştuk. Bu söyleşi, sonradan kaydettiğim bir monolog ile harmanlanmıştır.

***





Konular:


(01:30) Boğaz Trafiği. (Resmi rakamların tutarsızlığı).

(05:45) Montrö. (Makale 1) (Makale 2 - Rusya perspektifinden).

(09:16) Bütçe matematiği.

(10:40) Altın frank meselesi.

(11:23) 10 milyar dolara 10 bin kişilik istihdam.

(12:17) Niye 10 sene boyunca beklendi.

(13:55) Rant: Osmangazi Köprüsü.

(15:19) Rantoğlurant: Zafer Havalimanı.

(17:42) Kendi ülkende kiracı olmak.

(18:34) Kapitalizm ve Risk.

(21:26) "Türkiye fakir bir ülke değil".

(22:28) İhale Rekortmenleri (Dünya Bankası Türkiye PPP sunumu).

(25:09) ABD'deki ihaleler.

(28:56) Vergi kültürü. (Ozan Bingöl).

(29:33) Aidiyet Etkisi (Endowment Effect).

(31:22) Geri dönüşü olmayan proje. (İstanbul Kent Konseyi'nin görüşü).

(32:15) Deprem (İBB çalıştayının görüşü).

(33:15) Organik yük.

(37:00) İçme suyu. (Greenpeace'in yazısı)

(37:56) Hafriyat. (Resmi konum)

(39:20) Çılgın Proje siyaseti ve "Hayır Partisi" olmamak.

(43:18) Patreon teşekkürleri.




***

Patreon: Aylık veya senelik destek verin, hem podcastin reklamsız dönemlerde de devam etmesini sağlayın hem de bonus içeriklere ulaşın.

Kitap: Safsatalar Ansiklopedisi E-Kitap çıktı!






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

6.466 kelime · ~32 dk okuma

Hem arkeoloji öğreniyorsunuz, deprem mühendisliği öğreniyorsunuz, deniz bilimi öğreniyorsunuz, ekonomi, finansman, uluslararası tahkim. Çünkü bunun birçok boyutu var ve bunların bütün boyutlarında da çok ciddi sıkıntılar var. Bugün 9 milyon kişilik bir adadan bahsedeceğim ve ismi New York City değil. Daha doğrusu bu ada üstünde tam 90 bin futbol sahasını kaplayacak bir projeden bahsedeceğim.

Evet küçük çekmece açıklarına yapılacak büyük hadron çarpıştırıcısından bahsediyorum tabii ki memleketimize nice Nobel ödülleri kazandırması dileğiyle. Uyanıksınız değil mi? Kontrol edeyim dedim. Daha önce de podcast'e konuk olup benle yeni nesil siyaseti ve şehirciliği konuşan, aradan geçen sürede de gençlerin internetçi abisi lakabını edinen Taylan Yıldız ile ve penceresinin önünde cik cik öten kuşlarla bir söyleşi yaptım.

Bu sefer bu söyleşiyi sonradan kaydettiğim bir monologla karıştırarak gideceğiz. Kurgudalı'nda Oscar adaylığım için ilk adım bu. Bakalım beğenecek misiniz? İşin açıkçası bu konuda hiçbir şey okumadım devletin resmi sayfası ve wikipedia dışında.

Transkriptin tamamını oku

Süper. Yani hem cahil bir insan olarak konuşacağım hem de bazı noktalarda da belki şeytanın avukatlığını yaparım. Tamam süper yap. Nedir Kanal İstanbul'da derdiniz Taylan Bey?

Çok büyük dertlerimiz var. Boğaz trafiğinden başlayalım mesela. İletişim Başkanlığı'nın böyle bir grafiği var. Diyor ki, 1936 yılında 3 bin gemi geçti Boğaz'dan diyor.

Günümüzde 43 bin geçti diyor. Öyle olursa bir çizgi çiziyor. 2050'de 78 bin gemi geçecek diyor. Bir statistik faciası mı dersiniz buna?

Göz boyamanın artık doktoru derecelisi mi dersiniz? Ne derseniz neyin. Ya ama saçmalığın daniskası ve ben bunu 3 yaşındaki çocuklar bile güler dedim AK Partililere meclis konuşmamda. Bana dediler ki ne kadar küstahsınız.

Kardeş dedim yani bu aleni yalan. Son 15-20 yıldır bakıyorsunuz. Bak 2007'de 56.000 gemi geçmiş.

2010'da 50.000. 2015'de 43.000.

2019'da 41.000. 2020'de 38.000.

Devamlı azalıyor. Bunun için master yapmaya gerek yok. 2006-18 arasında %24 azalmış. Bunlar 1936'dan almışlar rakamı.

1936'da kaç tane tanker var? Küreselleşme mi var? Millet birbirine güvercin uçurarak haberleşiyor. Şaka mı yapıyorsunuz siz?

Şimdi rakamlara bakıyorum da bu arada resmi sitesinden yani Kanal İstanbul Gov.tr. Daha artık bundan resmisi yok herhalde. Neden kısmına gir.

Projenin amacı yazıyor. Daha bak ilk cümle. Yılda yaklaşık 43 bin geminin geçtiği İstanbul Boğazı. İkinci paragrafta şöyle yazıyor.

Hemen altında. 100 yıl öncesinde senin dediğin gibi 3-4 bin olan gemi geçiş sayısı artmış ve bugün 45-50 bine ulaşmıştır. Düşün milyar dolarların döndüğü, siyasi geleceklerin de temellendirdikleri bir proje. Ve sen oturup iki paragraf yazamıyorsun şurada yani.

İkinci paragrafı yazarken mi arttı gemi geçiş trafiği? Orada da şöyle bir konjonktürel de bir durum var. Şimdi gemilerin ortalama gross doları %77,5 artmış. Yani artık çok daha büyük gemiler yapılıyor.

Onun için bir kere gemi sayısı az. Ve de tankerler trafiğin %20'sini oluşturuyor. Yani inanılmaz büyük bir şey. Tankerler de aslında o şeyden geçemiyor.

O kanal İstanbul'dan geçemiyor. Ya ben de bu konuları hiç bilmiyordum. Öğrenmek zorunda kaldım. Şimdi su çekimi diye bir şey var.

Gemi battığı zaman suyun altında kaç metresi var? Kanal İstanbul dediğiniz şey 20.75 metre. Yani 20 metre 75 santim diye dizayn edilmiş.

Boğazın ortalama derinliği 60 metre. Kanal İstanbul 45 kilometre. Boğaz 30 kilometre. Kanal İstanbul 275 metre genişliğinde.

Boğaz 700 metre genişliğinde. Ayrıca böyle sığsılarda da gemi çok daha fazla yakıt yakıyormuş. Hem 15 km daha uzun yoldan götürüyorsunuz, hem daha çok yakıt yakıyor, hem de zaten konjonktür olarak dünyada kuzey buz denizleri falan eriyor. Rusya zaten oralardan geçirmeye çalışıyor artık.

Yeni yollar açılmış, boru hattı projeleri var. Petrol ihtiyaç Baltık denizine kaymış Rusya tarafında. Bunun zaten o anlamda ekonomik bir karşılığı yok. Bu bir.

İkincisi yine Montreux'dan devam edelim bu konuda. Bunların zaten boğazdan geçme hakkı var. Niye bunlar tonlarca para verip de oradan geçsin? Üçüncü köprüyü düşünün.

Sen İstanbul'da değilsin ama söz söyleyeyim sana üçüncü köprü kapasitesinin onda birinde bile çalışmıyor şu an. Mesela ben İstanbul Havalı'na indim, Anadolu yakasına geçecektim. Dediler köprü 90 lira mı, 100 lira mı, 110 lira mı? Böyle hani saçma sapan bir rakam söylediler.

Şimdi hangi normal vatandaş gidip de ondan sonra üçüncü köprüyü kullanır ki? Aynı şey burada olacak. Şöyle bir gerekçe ileri sürülüyor anladığım kadarıyla. Montreux yüzünden gemiler serbestçe geçebiliyorlar.

Fakat bekleme süresi ortalama 14 saat. Trafik kendiliğinden artmasa bile zamanla azalsa bile ve bekleme süreleri de herhalde zamanla azalacak olsa bile. Türkiye bu beklemeleri güvenlik kontrolüydü, sağlık kontrolüydü gibi kıldan yünden sebeplerle arttırma yetkisine sahip. Bunu yapacak bir yandan da işte ekstra para verirseniz yandaki kanaldan hızlı kontrolle zart diye geçeceksiniz diyecek.

Çakallık yani bildiğin. Dünyadaki diğer önemli kanallar devasa zaman ve para tasarrufu sağlıyorlar. Suez kanalı Afrika'yı Asya'dan ayırıyor. Akdeniz'i doğrudan Hint Okyanusu'na bağlıyor.

2 milyon ışık yılı filan tasarruf sağlıyordur herhalde. Panama kanalı, bunu gerçekten baktım, 15 bin kilometre tasarruf sağlıyor. Okyanusları birbirine bağlıyor. Bizimkisi orijinalinden daha uzun, boğaz güvenliğini tehlikeye attığı söylenen o süper tankerleri de taşımıyor.

Dolayısıyla esas ticari amacı çakallık olan dünyadaki ilk kanal olacak. Yeri gelmişken Montreux hakkında da birazcık konuşayım. Lausanne, Çanakkale ve İstanbul boğazlarında tüm gemi trafiğini açmıştı zamanında. Kontrolü de Birleşmiş Milletler Komisyonu'na vermişti.

O zaman Birleşmiş Milletler yok gerçi, onun öncülüğü vardı, League of Nations. Fakat İkinci Dünya Savaşı yaklaşırken İtalya Ege Denizi'nde bir takım hareketlenmelere sebep oluyor. Bizimkiler de diyorlar ki ya bu anlaşmayı yenileyelim. Bu haliyle boğazlarımızı koruyamayız.

Asker yok, bir şey yok. Bunlar bir saldırsalar Birleşmiş Milletler cevap verene kadar iş işten geçmiş olur. Montreux'de İngiltere'nin derdi bizim boğazları silahlandırmamızdan çok Mussolini tarafına kaymamızı engellemek ve Rusların da Akdeniz'e çıkışını kısıtlamak mümkün olduğunca. Bunda da kısmen başarılı oluyorlar ama karşılığında biraz daha fazla taviz veriyorlar.

Sonuç olarak Karadeniz'in kontrolü pratikte Ruslara bırakılıyor. Daha doğrusu Montreux'de tüm sivil gemilere geçiş her daim serbest. Türkiye'nin savaşta olduğu ülkelerin ticari gemilerin durdurma etkisi var ama. Ama asıl fark savaş gemilerinde.

Karadeniz'de kıyısı olmayan ülkelerin askeri gemileri için bir sürü kısıt var. Bunlar da bayağı detaylandırılmışlar. Varış zamanı ancak belli bir ağırlığın altında olabilirler. Karadeniz'de o sırada bulunan gemilerin toplam ağırlık limitleri var.

Önceden haber vereceksin geleceksen ancak üç hafta kalabilirsin. Yani misafirliğe gelip geleceklerine pişman ediyorlar. NATO ülkeleri ancak bu kısıtlara uygun olarak gemilerini rotasyonlu biçimde Karadeniz'de tutabiliyorlar. Niye tutuyorlar?

Onu da ben pek anlamıyorum. Yani güç projeksiyonu kalıbını duyuyoruz sık sık. Ama bana çok mulak geliyor. Rusya biliyordur herhalde kimde hangi türde kaç tane gemi var ve kaç günde Karadeniz'e getirebilirler.

Neyse, sizi asıl şaşırtacak olan bu Montreux'ün aslında NATO'yu pek de etkilemediği. Ortalamaya vurduğunda kotalarının sadece %20'sini kullanıyorlarmış. Yani Montreux'ün kısıtlarını ekarte etmek için bir dış baskı varsa da herhalde bu yüzden değildir diye düşünüyorum. Ve Montreux Çanakkale Boğazı'nı da kapsıyor.

Yani çoğul olarak boğazlar anlaşması zaten. Dolayısıyla Rusların resmi mesajı da kanalın montröyü değiştirmediği o kapsama gireceği yönünde. Benim okuduğum bir analiz vardı. Kanal sayesinde Türk tarafının anlaşmanın artık mevcut gerçekliği yansıtmadığını söyleyebileceğini düşünüyordu.

Yani coğrafya değişti artık. Bu anlaşma tümden feshedilmeli. Yeni bir anlaşma isteyelim. Bunu diyebilirler diyor.

Montreux'dan çıkmak dünyanın en enayi işi olur. Çünkü 1983 bir deniz hukuku sözleşmesi var. Orada uluslararası boğazlardan geçiş rejimi olarak kıyı devletlerine Montreux'un verdiği hakları vermiyor. Daha iyi bir anlaşma ne olabilir pratikte?

Hani Rusları da NATO'yu da dellendirmeyecek bir anlaşma? Ben bilmiyorum. Tabii benim bilmemen normal. Büyük oyunu görme konusunda kahvehanedeki dayı seviyesine erişemedim henüz.

Ama yaklaşık 120 emekli elçi ve 100 küsurda emekli amiral o seviyeye biraz daha yakın olmalılar. Onlar da benzer bir şey söylediler. Dediler ki Montrö Anlaşması bizim için önemlidir, bizim için kritiktir. Onun için bu konuların konuşulması Türkiye'nin güvenliği açısından da iyi değildir, doğru değildir dediler.

mağduriyetten beslenen, icat üzerinden değil de mağduriyetten beslenen bir iktidara ve devamlı 15 Temmuz edebiyatı yapan bir şeye siz gidip de böyle bir darbe bildirisine yakın bir tonla gecenin bir saatinde bunu yaparsanız bunun kozmetik açıdan görünümü çok çok çok kötü ve insanlar da onu istismar etmeye çalışırlar ama hani muhalefet de kartlarını doğru oynadı. Ondan da bir göstermelik insanları bir gözaltına aldılar. Oradan da bir şey çıkmadı zaten. Şimdi Boğaz trafiği rakamlarının yarattığı karışıklığın yanında daha da büyük bir karışıklık bütçe konusunda, maliyet konusunda ve gelirler konusunda.

Öncelikle zaten kimse devletin verdiği bütçe rakamlarına inanmıyor. Genelde işte bu 20 milyar dolara mal olacak deniyor. Ama işin trajikomik tarafı devletin verdiği rakamlar da birbirini tutmuyor. Devlet tahmin edebilmekten aciz şu an.

Bu Kanal İstanbul'un da ÇED raporu var. Bunun 75 milyar TL'ye mal olacağı söyleniyor. Ulaştırma Bakanlığı'nın raporunda 114 milyar diyor. Ki ikisi de olmayacak muhtemelen 200-250 milyar olacak.

O kadar ciddi bir farktan bahsediyoruz şu an. Senelik 8 milyar dolarlık bir gelir bekleniyor. Ya yalanın kuyruklusu yani. 8 milyar dolarlık için bir kere kaç gemi geçmesi lazım?

Buyurun bölün arkadaşlar yani. Onun hesabını yapalım. Bak şimdi diyelim ki 50 bine ulaşmış olsun tamam mı o zaman gemi sayısı. Bunların kaçta kaçını geçirebilirsin sen o kanaldan?

Hem para vereceksin hem daha uzun yoldan gideceksin. Hem tanker manker geçemiyor. Hadi de ki 10 binini geçirdin. 800 bin dolar demek.

O kadar parayı verecek adam. Bu arada böyle bilmeden konuştum da sonradan biraz araştırdım. Panama kanalına baktım mesela. Hakikaten de yüz binlerce dolar vererek geçen gemiler var ama onlar devasa gemiler artık.

Ortalama için 100 bin, 150 bin duydum. Tabii ki küçük gemiler çok daha az, birkaç bin dolar. Bir de yani düşünün Panama kanalı dediğim gibi 15 bin kilometre tasarruf sağlıyor. Bu arada şöyle bir şey var.

Onu da muhtemelen dinleyicilerimiz bilmiyorlardır. Biz Türkiye'de inanılmaz gerizekalı bir anlaşma imzalatmışız 80'lerin başında. Altın franka sabitlenmişmiş bizim gelirimiz Boğaz'dan. Bu Bond-Trump anlaşmasından sonraki bir dönemde.

Sabitlendiği zaman bir gram altın 2.78 dolarmış. Şimdi 1 gram altın 59 dolardan fazla. Biz sanki 1 gram altın 2.78 dolarmış gibi para kazanıyoruz şu an.

Onun için sadece 150 milyon dolar gelir elde ediyoruz. Halbuki her yıl bizim şu anki parayla 2.5 milyar dolar para kazanıyor olmamız lazım bunlardan. Eğer ciddi bir devletseniz gidin bunu yeniden pazarlığa oturmaya çalışın bu insanlarla.

Çünkü burada ciddi bir hakkımız var bizim. Onu yapacaklarına diyorlar ki kardeşim işte biz yeni istihdam sağlayacağız şunu bunu yapacağız ki sağlayacağız dediği istihdam da 10.000 kişi O da 20 milyar dolara mal olacağı öngörülüyor. Sadece ranttan 10 milyar dolar güya kazanacaklarmış.

Aradaki fark yine 10 milyar. 10 bin kişiye istihdam sağlamak için 10 milyar dolar para harcıyorlar. Yani kişi başına 1 milyon dolar para harcıyorlar istihdam sağlamak için. Nasıl bir şeyse.

O 10 bin de kalıcı değil. Sadece inşaat sırasında operasyonel olarak istihdam yüzler seviyesinde. Sanırım 800 diye okuduğumu hatırlıyorum ben. 10 bin kişiye sen gidip de 10 milyar dolar ver.

Bir milyon dolar ver adam başına. Bin kat daha yararlı olur yani. Tabii ki. Gerçekten vatandaş bunu istemiyor.

Hani en objektif anketler bile vatandaşın %45'i diyor ki hayır desteklemiyorum. 38'i destekliyorum diyor. Fikri olmayan %16. O fikri olmayanları da anlattığınız zaman zaten bunun ne kadar büyük bir abest bir şey olduğunu görüyorlar.

Bir kere yani şöyle bir sıkıntı var Kanal İstanbul'la ilgili. Bu kadar büyük bir sorun iseydi, Türkiye için ekonomiyi bu kadar şahlandıracak bir şeyseydi ya da Boğaz'dan gemilerin geçmesiyle ilgili bu kadar büyük sıkıntı varsa niye bu kadar seneli beklettiler ben onu anlayamadım. Çünkü 2011 seçiminin öncesinde Davul zurna ile açıkladılar, dediler ki Kanal İstanbul yapacağız vs. Sonra 2019 yerel seçimlerinde tık yok.

Yani Kanal İstanbul'un K'sinden bahsetmediler. Çünkü konu o değil. Çok basit bir cümleyle söyleyelim. Boğaz güvenliği soslu bir rant projesi.

Bu rant dediğimiz şeyi de birazcık açalım aslında. Benim anladığım kadarıyla güzergahın bir kere nereden geçeceğini çok kısıtlı sayıda insan biliyordu zamanında. Kimseye daha haber vermeden buradan gittiler aldılar. Tarla aldılar.

Biz de diyoruz ki biz iktidara geldiğimiz zaman onların tapuları ellerinde patlayacak. Onları organik tarıma teşvik ederiz. Gayet güzel şey salatalık üretsinler, patates üretsinler, çilek üretsinler. İstanbul halkını satsınlar.

Gidip de orada rezistans yapamayacaklar ama. O zaman şu mantığı bir tersine çevireyim. Eğer rant projesiyse ve bu kadar da büyük rant getirecekse o zaman niye 2011 ile bu zaman arasında sesi kesildi bunun? Yani neyin olgunlaşması bekleniyordu?

Çünkü orada başka rant projeleri vardı ve toplumsal desteğin daha kolay alınacağı rant projeleri vardı. Mesela Osman Gazi Köprüsü vardı, İzmir Otobanı vardı, İstanbul Havaalanı vardı. Bunun gibi birçok rant projesi yaptılar ve biz çoğunu söyledik. Dedik ki İstanbul Havaalanı çok büyük bir saçmalık, onun yerine Atatürk Havalimanı'na ekstra terminal yapmanız lazım.

Onlar Atatürk Havalimanı'nın üzerine hastane yaptılar. Sonra Osman Gazi köprüsü normalde 1.7 milyar dolara yapılabilecek bir köprü. Bizim vergilerimizle yapılacak bir köprü.

Bütün hepsinin İzmir otobana maliyeti 3-3.5 milyar dolar olacaktı. Şimdi maliyeti 13-14 milyar dolarlardı bize. Bu arada bu maliyetleri kim hesaplıyor?

Böyle bir bağımsız kuruluş var mı bunları hesaplayan? Türkiye'de biliyorsunuz demokrasi filan olmadığı için bunları kimse söylemiyor. Ama mesela Osman Gazi Köprüsü'nü yapan Japonlar kendileri söyledi. Dedi ki işte yani bizim yapım maliyetimiz 1.2 milyar dolar.

Üzerine finansman maliyeti, proje maliyeti şudur budur ekleyin. Oluyor size 1.6-1.7 milyar dolar.

Hani bizim ülkede Sayıştay Mayıştay görevini adam gibi yapsa öğreneceğiz. Ama bunların çoğunu öğrenemiyoruz maalesef Türkiye'den. Peki şu andaki maliyeti mesela bu 12-13 milyar dediğin maliyeti kim hesaplıyor? Garantisi var diyor ki şu yılda diyor bu kadar geçecek diyor.

Devlet Planlama Teşkilatı gibi Türkiye'nin en önemli kurumlarından birini kapattıkları için de Türkiye'de hiçbir şeyi öngörebilen bir insan yapısı şu an hükümette yok. Geçiş garantisi için verilen para Japon şirkete mi gidiyor? Konsorsium'a gidiyor. Konsorsium'da işte yandaş şirketler var.

O var, bu var. İnanılmaz sistem kurmuşlar. Ve bu sistem üzerinden gerçekten vatandaşın parası çarçur ediliyor. Ve o parayla binlerce fen lisesi yaparsınız.

Binlerce meslek lisesi yaparsınız. Üniversitelere ARGE olanakları sağlarsınız. Havansa'da Pop Quiz. Zafer Havalimanı diye bir havalimanı yaptılar bunlar.

1.2 milyon yolcu garantisi verdiler yılda. Kaç yolcu gitti sence? 100.000.

Sen Türkiye'yi çok seviyorsun ve inanılmaz optimist bir insansın. Bu özelliğini seviyorum aslında. 1.2 milyona ne olur?

Doğru 100.000 olur en kötüsü artık. Dersin ki ben bu işi bilmiyorum bundan sonra karpuzculuk yapacağım başka bir şey yapacağım dersin. O limit bende aslında 200.000.

1.2 demişsen 200.000 olmuşsa karpuzculuk. 100.006 Harakiri.

Peki 7.235 olsa ne olur mesela? İnanılmaz ya. Niye böyle tahminlerde bulunuyorlar ya?

Çünkü geçiş garantisi, hazineden para alıyorlar. Diyor ki her yolcu başına atıyorum 50 dolar diyor, sana para vereceğim. Ve buradan minimum 1.2 milyon yolcu geçecek diyor.

Şimdi 7 bin yolcu geçti ya, 1.193.000 yolcunun parasını devlet veriyor şu an. Yani devlet dediğim biz veriyoruz.

Bu sanırım 2020 rakamlarıydı çünkü 2021 yılı daha da hazin. Mayıs ayına kadar sadece 61 yolcu gelmiş. Uçmayan yolcuların garantileri yüzünden şirketin 50 milyon euroluk yatırımı bu yıl sonuna kadar çıkacak. Sonraki 23 yılda kar edecek.

Böyle bir yap işlet devret modeli olur mu? Yani bu böyle giderse 2044'e kadar şirkete aktarılacak toplam para 200 milyon eurodan fazla olacak. 50 milyonluk yatırım 200 milyon lira gelir. Ve işin kötüsü kimseye de hizmet vermiyorsun.

Havaya uçuyor. Yani devlet kendi yapsa inşaatı, 4 tane havalanı yapacak demek ki o paraya. Boş boş dursunlar. Öyle soyguncu bir hesap var ki.

Yılda 200 küsur iç hat seferi yapılıyormuş. Sözcünün haberini okuyorum. Onlar da CHP Zonguldak milletvekilini alıntılamışlar. 200 iç hat seferi.

Uçakların tümü tıka basa dolu olsa bile yılda en çok 40.000 yolcu uçacak. Hazinenin zarar etmemesi için diyor, her uçakta en az 6.300 yolcu olması gerekiyor.

Vatandaşın hakkını yan anlaşmalara imza atıyor bu hükümet. Muhalefette şey demeye başladı, kardeşim ben bunu ileride bunu ödemem demeye başladı. O tartışmanın şöyle bir güzelliği var, bu işi yapmaya çalışacak olan finansman şirketleri ya da kimse taşeron şirketler iki kere düşüneceklerdir. bunu yaparken çünkü hani böyle bir risk alacağını düşünecek ki iddialara göre birçok politikacının milyarlarca dolar parası var.

Madem bu kadar karlı bir şey bunlar kendileri yapsınlar yani niye başkalarına yaptırıyorlar. Tabii bu da inanılmaz değil mi? Yani bak 10 milyar dolar maliyet var diyorlar ve yıllık 8 milyar dolar gelir. 8 olmasın 1 milyar dolar olsun.

Evet aramızda toplayıp yaptıralım. Evet yani sen dolar bazında %10 kazanacaksan senelik yani ne yap işte devlet. Topla parayı vatandaştan gir bu işe. Böyle bir proje mi var dünyada?

Hele ki 8 milyar, yani %80 senelik getirecek. Yani bunlara kim inanıyor Allah aşkına? Piyasada iş yapan, herhangi bir iş yapan, ya kripto alıp satan insan bile inanmaz bunlara. Mesela Boğaziçi Köprüsü'nü kendimiz yaptık ve de şu an geçiyorsunuz 13 liraya, 13,5 liraya geçiyorsunuz.

Osman Gazi Köprüsü'nden geçiyorsunuz 140 liraya. Biz şu an kendi ülkemizde kiracı olarak yaşıyoruz. Normal vatandaş bunu bilmiyor. Ama bizim değil, devletin değil.

Biz kiracıyız onun üzerinde. Geçiyorsunuz Avrasya Tüneli'nden, her geçiş başında 46 lira para alıyorlar sizden. Ya gidiş dönüş 92 lira. Ya buradaki saçmalık şu.

Bu insanların aldığı risk nerede yani? Sonuçta kapitalizm dediğiniz şey... Eğer çok fazla para kazanmak istiyorsan çok fazla riske girersin ki... ...avaraj gelirleri belki şeyden bir tık daha fazla olur.

Tahvilden alacağın garanti kardan, faizden bir tık daha fazla olur. E ben düşünüyorum bu şirketlerin garanti para alıyorlar... ...ana paralarını da geri çıkarıyorlar.

Peki burada aldıkları risk ne? Niye biz kendimiz yapmıyoruz o işin bunu? Onun için bunu zaten insanlar şey diyorlar, bu tahkime gidecek. Çünkü burada hükümetin art niyetli olarak yaptığı bir borçlandırma var.

Bu yani vatandaşın çıkarına aykırı. Onun için bu anlaşmalar sayılmaz gibisinden de bir düşünüş var. Bunu ödemiyoruz kardeşim, ödemeyeceğiz. Bu tehdidi yaptınız ve hakikaten de gerçekleştirecek aşamaya geldiniz.

Böyle bir şeyin etkileri ne olur peki? Eksisi şu, anlaşma yapan şirketlerin hiçbiri Zimbabwe'li şirketler değil, hepsi Avrupalı-Amerikalı şirketler. Bunlar da eşeğini sağlam kazığa bağlamaya çalışıyorlar haliyle. İngiltere'deki tahkim falan.

Orada da şöyle bir acı bir şey var, Türkiye'deki yargı kurumumuza Kendi devletimizin güveni ne kadar azsa ve uluslararası yatırımcıların güveni ne kadar azsa gidip bunu Londra mahkemelerinde çözmeye çalışıyorlar. Bu bir. İkincisi İngiltere özelinde konuşacak olursak İngiltere dünyanın taciri ve de onlar kendi paralarını almaya çalışıyorlar. Onun içinde orada bir şey var.

Kendi içinde dönen bir çark var. Orada kimse demokrasi bayrağını alıp da aman Allah'ım bak Türkiye'yi soymuşlar onun için biz bu parayı ödemesek de olur demeyecektir. Bu bir kredi skoru gibi düşün. Mesela kredini ödemezsen kredi skorun çok düşer, faizlerin artar vs.

vs. doğru. Ama eğer vatandaşların adına başka biri senin adını taklit ederek kredi aldıysa onu ödememe hakkın vardır. Kanuni argüman da şu.

Bunu imzasını atanlar vatandaşı temsil etmiyorlar. vatandaşın haklarını korumak için yapılmış bir anlaşma değil. Çünkü bunun ekonomik bir fizibilitesi yok. O zaman da kredi skoruna, ülkenin güvenilirliğine çok da fazla sıkıntı olmayacağı yönünde de düşünceler var.

Göreceğiz ne olacak. Söke söke sizden bu paraları uluslararası tahkim yoluyla da alırlar. Bunları da öğren. Bir de şöyle bir dengesizlik var.

Ülkede bir demokrasi kültürü olmadığı için Cumhurbaşkanı diyor ki sizden söke söke alırlar diyor. Hani şey de demiyor, bilinçaltı nasıl bir durumsa bizden söke söke alırlar dese hadi bir derece anlayacağım. Yani cümle bence Cumhurbaşkanı'na yakışmıyor ama orada ortak bir duygu var. Sizden alırlar demek o mesela beni inanılmaz üzüyor.

Diğer taraftan muhalefet diyor ki kardeşim biz bunu ödemeyiz. Siz yurt dışından bakan bir insan olsanız Hangisi haklı olursa olsun. Ben şimdi muhalefet şapkamı çıkararak söylüyorum. Ne dersiniz?

Ya bu ülkede bir stabilite yok. Daha borçların ödeyip ödenmeyeceği konusunda ülkenin siyasetçileriyle arasında bir mutabakat yok. Demez misiniz? Bu ne büyük bir risktir.

Türkiye fakir bir ülke değil. Türkiye soyulan bir ülke. Arada fark var. Hani nakit akışımız olmasa deriz ki nereden bulacağız bu parayı?

Sıkıntı para değil. Dünyada kamu ihaleleri alan 10 tane şirkete bakıyorsunuz. En fazla kamu ihalesi alan 10 tane şirkete. 5'i Türk şirketi.

Bu kadar mı inanılmaz bir süreç yönetimleri var? Bu kadar verimli iş yapıyorlar? Yani hani sonuçta yaptığınız şey liman, otoban filan. Öyle bir inovasyon yapmış olmalısınız ki burada.

Bütün ihaleleri siz alıyor olmalısınız. Doğru mu? Rakiplerinize göre. Evet.

Yani normal piyasa ekonomisi işlese böyle bir şey olması lazım. Kaldı ki öyle bir inovasyonunuz varsa dünyadaki bütün ihaleleri sizin alıyor olmanız lazım. Atıyorum karbonfiberi onda biri fiyatına yaptın. Çok daha hafif oldu, ucuz oldu nakliye maliyeti.

Sen böylece çok daha ucuza yapıyorsun. Ucuza da yapmıyorlar. Temelde sorun iktidarın bu kadar büyük paraları özel şirketlere dağıtabiliyor olması. Hani sen ABD'de hiç duydun mu mesela bu seviyede bir işi devletten alan?

Lockheed Martin falan var. Artık ABD silah sanayisi. Ama onun dışında başka bir şirket duydun mu? Devlet ihalesiyle dünya rekoru kıracak.

Kendi lafımı balla keseyim, buradaki ihale şampiyonluğu verilerini ve ABD ihalelerini biraz açıklamak gerekecek. Öncelikle bahsedilen 5 Türk şirketi Limak, Cengiz, Colin, Kalyon ve MNG. Bunlar arasında bence en iyisi Cengiz. Çünkü adam direkt kendi ismini koymuş.

Diğerleri gibi özentilik yapmamış. Bütün firma isimlerinin böyle olması lazım aslında. Hatta inşaat kısmını da çıkar. Sadece Cengiz olsun, Ahmet, Mehmet böyle olsun şirketler.

Hayalimdeki kapitalizm bu. Şimdi Dünya Bankası'nın yaptığı sıralama tüm ihaleleri değil aslında, public-private partnership'leri yani kamu özel işbirliklerini kapsıyor. Bir altyapı projesi var. Bu projede en az yüzde 15 hissesi olacak şirketlerin aldıkları ihaleleri hesaplayıp karşılaştırıyorlar.

Raporda her sene güncelleniyor. En son baktığım 2002-2020 arasını kapsıyordu ve bu şekilde alınan ihalelerde Türkiye ilk ona beş şirket sokmuş. Birinci de Limak. Bu beşliğe verilen miktar 200 milyar dolar civarı.

Birkaç sene önceki raporda ülke bazında bu tip projelere yatırılan toplam miktarda Brezilya, Hindistan ve Çin'den sonra dördüncüydük. Başka bir kritere göre de 6.ydik galiba. Belki bu 2020 raporunda daha da yükselmişizdir.

O detayları boşverin, beni ilgilendirmiyor. Mühim olan burada 3 tane nokta var sadece. Bakın, Brezilya'nın gayri safi milli hastası bizden kabaca 2,5 kat. Hindistan'ınki 4 kat, Çin'inki 20 kat büyük.

13-14 tane daha ülke var dünyada, ekonomisi Türkiye'den büyük olan. Onlar listede bile yok zaten. Dolayısıyla ilk gözlemimiz şu, büyük ekonomiler için de oransal olarak kamu özel işbirliklerine en fazla parayı gömen ülkeyiz. İkinci nokta, bu kadar büyük projenin de bu kadar az sayıda şirkette yoğunlaştığı başka bir ülke olmaması.

Hani oligarkların ülkesi Rusya'da bile yok. Daha dandik ülkeler vardır tabii yani ama onlarda da o kadar kaynak olmuyor zaten. Finansman bulamıyorlar. Ben bunu yamyamlık çarpı gelişmişlik katsayısı olarak düşünüyorum.

Bu konuda birinci olmalıyız. Üçüncü noktada bu beş şirketin hiçbiri vergi rekortmeni değil. Yüzlerce kez vergi borçları indirildi veya silindi. Bunu da yamyamlıkhanesine yazın.

Hadi bir tane de bonus madde ekleyelim. Demin Taylan'ın dediği kapitalizm ve risk konusuna geri dönüş yapmak istiyorum çünkü. Bu şirketler gidip kredi çekiyorlar döviz üstünden. Hazine bunlara garanti veriyor.

Borçlarına kefil oluyor yani. E alacaklarını zaten garantiliyor. Üstüne bir de vergini siliyor. Yani olası en kötü kombinasyon aslında.

Komünizm daha iyi bundan. Halk için halk adına yapıyorum diye milleti gaza getir. Ondan sonra yolsuzluktan, verimsizlikten, para kaybet, cebine at, neyse. Yine daha iyi çünkü en azından ilk gününden itibaren kamu malı oluyor işletme.

Öyle 20-30 sene beklemiyorsun. Gelelim benim bahsettiğim örneğe. Listede Amerikan şirketleri yok. Çünkü Trump'tı, Biden'dı.

Bunlar kendisine yakın bir grubu çağırıp da onlara bu kadar orantasız bir altyapı ihalesi veremezler. Çok ahlaklı insanlar olduklarından değil. Kaynaklar o kadar merkezlileşemiyor. Özel sektör kuvvetli, belediyeler vergi topluyor, eyaletler vergi topluyor.

En merkezdeki federal hükümetin elindeki kaynaklar da non-discretionary dedikleri ve sosyal güvenlik gibi borç faizleri gibi harcanması zorunlu olan harcamalar çıktığında o geride kalan miktar başkanın emrine kalmıyor. Yüzlerce senatör var, vekil var. O pastadan pay alıp kendi eyaletlerindeki projelere finansman için lobi yapıyorlar. Bunlar yeterli parayı getiremezlerse seçim bölgelerine, Bir dahaki dönem onları fonlayan şirketler, destekleyen sendikalar veya tekil seçmen başka bir alternatif bulur.

Orada da lidere yalakalık ettiği için mükafatlandırılıyor tabii insanlar. Ama denklemin asıl büyük kısmı o değil. Asıl büyük kısmı para getirebilmek. O yüzden siyasiler birbirleriyle rekabet içindeler.

Herkes birbirleriyle rekabet içinde. Şimdi tüm bunlar demek değil ki orada ihale yok. Var. Hem de kralı var.

Dünya Bankası listesinin şampiyonu Limak 18 senede 50 milyar dolar almıştı. Bahsettiğim Lockheed Martin ise sırf bu sene 75 milyar dolarlık ihale almış. Yani ortada devasa bir ölçek farkı var. ABD'de en fazla ihale alan ilk 10 şirketin aldığı senelik toplam 200 milyar dolar.

Kimler bunlar bakalım? Lockheed'den başka ne var? Raytheon, General Dynamics, Boeing, Northrop Grumman. Bu ilk beş zaten alay-savunma sanayi ve havacılık.

Sonra Analytic Services diye bir şirket var. Duymamıştım daha önce. Ulusal güvenlik şirketiymiş. Daha sonra McKesson, Leidos ve TriWest Health.

Bunlar sağlık ve IT hizmetleri veriyorlar. Sonuncusu da Huntington Ingalls. Bu askeri gemi yapımcısı. İlk 10 bu.

Yani yerli savunma, sağlık ve bilişim hizmetleri. Ve bu şirketler zaten iktidarlar değişse de bu tip ihaleleri alıyorlar. Bizde böyle bir şey yok. İktidarları aşabilen, iktidarlar ötesi bir sermaye birikimi yok.

Var da saf dışı bırakılmış. Hani dersin ki, aydınlanmacı despot modeli, tamam bütün kaynakları merkeze bağlayalım, oradan dağıtsın ama nereye dağıtsın? İşte biyoteknolojiye dağıtsın. Ne bileyim, lazer atsın, füzyon tutsun.

Varsa yoksa inşaat. Beşte beş. Bir ihale kanunu var. Bu ihale kanunu son 20 yılda kaç kere değiştirmiştir sence?

Yağını suyunu koyu gider bu böyle hani çok fazla değiştirilecek bir şey değil normalde takdir edersin. Ama devletin ihtiyacı olur sonuçta kaç kere değiştirilmiştir? 5 kez diyelim. Ya en son baktığımda 196 idi.

Bak abartarak 100 diyecektim de hani belki senin şeyini... Balonumu söndürme diye vardı. Şimdi durum bu. Hatta çok önemli bir eksperden duydum dedi ki Taylan Bey dedi siz Avrupa Birliği'ne biz aslında o süreçte niye artık aday değiliz biliyor musunuz dedi.

Avrupa Birliği'ne girerseniz 5 milyon euro galiba onun üzerindeki bütün ihalelerde Avrupa Birliği'nden şirketle davet etmeniz gerekiyormuş. Stanford'da doktora yaparken, Goldman, Sachsen, Morgan, Stanley'nin falan oluşturduğu bir STK gibi bir şey var. Bu adamların derdi, devlet tahvil verirken, işte atıyorum köprü yapacak, borçlanmak istiyor. Borçlanmayı en verimli nasıl yapabilir falan diye araştırma yapıyorlardı.

Ve ben de onun matematik kısmına katkıda bulundum. Hani piyasa koşulları şöyleyse, işte bir adamla git anlaş, el sıkış, ondan sonra al takya vergiyle pazarlık yap. Ya da piyasa koşulları başkaysa, kapalı zarf usulüyle herkes şey yapsın. Desin ki ben 1 milyonu yaparım kardeş, ben 5 milyonu yaparım falan.

Onları yaptık. Bu inanılmaz önemliydi çünkü. Hatta Paul Milgram ile Bob Wilson, bunlar benim hocalarımdı Stanford'ta, Nobel aldılar. Nobel almaların sebebi de devlet hangi koşullarda nasıl ihale yaparsa en verimli olur.

Devlet en minimum nasıl para harcar? Yani bizde de hani devlet malı deniz yemeyen domuz gibi bir söz var ya, o söz herhalde şeyden işlemiş. Daha önce imparatorluklar vardı. Onlar ailelerin saltanatıydı ve devlet ailelerin malıydı.

Onlardan alınan herhangi bir para da sonuçta bir kazançtı. Ama şimdi biz demokrasiye geçtik. Oradaki para hepimizin parası. Yani biz hala bence bu vergi kültürünü hazmedemedik.

Hatta Ozan Bingöl hocamız var. Türkiye'de vergi konusundaki en önemli isimlerden bir tanesidir. Hatta buradan da söylemiş olalım. Son kitabını çok şiddetle tavsiye ederim.

Ben olsam diyor, bürüt maaş veririm diyor. Ondan sonra her ay da gidip vergi dairesinde bunu elden yatırttırırım diyor vergisini. O zaman bir aidiyet hissi, yani İngilizce'de endowment effect dediğiniz, yani siz bir insana bir tane kahve bardağı verdiğiniz zaman, o insandan geri satın almak istediğiniz zaman asla aynı fiyatı satmıyor insanlar. Çünkü elinize bir tuttuğunuz zaman onun farklı bir aidiyet duygusu oluyor.

E siz de alın bakalım, size bankaya koysunlar 5000 lira. Ondan sonra gidip de onun 1500 lirasını nasıl ödeyeceksiniz vergi dairesine? progresif vergi sistemlerinde belli bir dereceye kadar geliri olanlardan vergi almıyorlar ya aslında çok minimal de olsa herkesi vergilendirmek lazım bence. Sembolik bile olsa çünkü sırf onun o yarattığı aidiyet duygusu olan benim paramı harcıyor bu devlet duygusu pozitif bir etkisi var.

Kesinlikle katılıyorum ama Türkiye'de maalesef vergi çok hakkaniyetli ödenmediği için oyun teorik açıdan söyleyelim herkes böyle sıfır sıfır noktasında buluşmaya çalışıyor. Çünkü ortamda öyle bir ahlaki bir sıkıntı oluyor ki sen ödemediğin için başkası diyor ki ben enayiyim ben mi ödeyim diyor o çalmaya çalışıyor o çalmaya çalışıyor kimse ödemeyince ne oluyor? O zaman da siz devlet olarak dolaylı vergi alıyorsunuz. Nereden alıyorsunuz?

Kaçamadığınız yerden arabayı 3 katına satıyorsunuz. Benzin istasyonları vergi dairesi gibi çalışmaya başlıyor. Cep telefonunu alıyorsunuz vs. Ama onlar da kısır döngüler çünkü o zaman da ekonominin köküne incir ağacı dikiyorsunuz.

Ülkenin de bu arada vergi gelirinin en son baktığımda %70'i dolaylı vergiydi. İnanılmaz bir şey. Bakın mesela parantez açalım. Asgari ücretliden biz bugün vergi alıyoruz.

Yani tonla vergi alıyoruz. Oransı olarak düşünürseniz. O da benzin aldığı zaman aynı vergiyi veriyor. Bir holding yöneticisi de aynı vergi ödüyor.

Çünkü dolaylı vergiler inanılmaz adaletsiz vergilerdir o anlamda. Türkiye'nin vergi kültürü muhabbetine daldık. Kaptırıp gittik. Ben yalnız köprüden önceki son çıkışı alayım ve Kanal İstanbul'a geri döneyim.

Çevre konusundan konuşacağız. Para, para, para nereye kadar zaten? Bunun geriye alımı yok. Yani bu doğaya tahribat.

Bu sadece İstanbullulara yapılmış bir ihanet değil. Bu bir ekonomik ihanet değil. Bu dünyaya yapılmış bir ihanet. Buna bizim hakkımızın olmuyor olması lazım.

Yani o kadar net söylüyorum. Her şeyi yaparsanız biz şu an 10 yaşında, 5 yaşında olan, gelecekte 25-30 yaşında olan insanlara nasıl bir dizayn hakkı bırakıyoruz? Yani oralara bomboş kalsın. Belki oraya dünyanın en büyük ekolojik parkını yapacak bu gençler.

Açtıkları ben imarı söyleyeyim size. Kuzey Marmara Otoyolu'dur, İstanbul Havaalanı, hepsini topluyorsunuz. 8700 hektar bir alan açmışlar. Burada 36.000 hektar.

36.500 hektar. Yani Bağcılar İstanbul'un en büyük ilçelerinden bir tanesi. Onun 3.5 katı kadar bir alan var burada.

Bu Sazlıdere Barajı var İstanbul'da. 1.3 milyon insanı besliyor. Bu 1.3 milyon insanı besleyen Sazlıdere Barajı yok olacak bir kere.

Hatta şöyle bir sıkıntı var. Deprem olduğu zaman Sazlıdere Barajı'nın altında 16.2 km'lik bir güney kesimi var. Depremde sıvılaşmaya çok müsait.

Çünkü alevyon türü aşırı zayıf zemin ortamından geçiyor. Yani can güvenliği istiyorsanız oraya kullanacağınız parayı İstanbul'daki çürük binaların deprem için güçlendirilmesine harcamamız lazım. Biraz önce konuştuk zaten bu insanların öngörüde ne kadar kifayetsiz olduğunu sayılarla söyledik. Diyorlar ki 500 bin ek insanın orada yaşayacağını biz öngörüyoruz diyorlar.

Neye göre öngörüyorsun? Nasıl bir sosyolojik çalışma yaptın? Bir dakika. Demin bahsettiğim bu resmi sitede en başta belirttikleri sebeplerden biri İstanbul Boğazı'nda çok insan yaşadığı ve tankerlerin şunu bunu çarpışarak... Teşekkür ederim.

...yıkıma sebep olacak. Getiriyorsun orada daha dar bir kanalda, çok daha dar bir kanalın iki tarafında insan koyuyorsun 500 bin kişi. Tabii ve de çoğu yukarıda, kuzeyde artan nüfus da Silivri körfezi ve İstanbul'un kuzey kıyılarını oksijensiz bırakacak.

Hatta şöyle diyelim, Kanal İstanbul'u açtığınız zaman Karadeniz'e bir damla su gitmeyecek. Tam tersi, bütün su Karadeniz'den Marmara'ya gelmeye başlayacak. Şimdi böyle bir durum var. Normalde Marmara'ya 2.2 kilometreküp organik yük,

dış gıdırı, şudur budur, gübre atıkları 2.2 kilometreküp de şarj ediliyormuş Marmara'ya her sene. Ve bu açıldığı zaman Kanal İstanbul en az 2.1 kilometreküp ek organik yük getiriyor.

O da ne demek? İkiye katlanacak yani. O neden önemliymiş deniz biyolojisi açısından onu da öğrendik. Şimdi organik yük dediğinin sebebi sonuçta bakterilerin yemeği sevdiği bir şey.

Yeterli oksijen olmayacağı için de bunlar oksijeni sülfattan alıyorlar. Sülfattan oksijeni aldığınız zaman içinden H2S çıkıyor yani hidrojen sülfür. Hidrojen sülfürde çürük yumurta kokusu. Bütün Marmara Denizi böyle mi kokacak yani?

Şimdi orada da bütün uzmanların üstünde uzlaştığı şey şu, alt ve üstü nerede karışıyorsa, mesela İstanbul'da en önemli yerler Kuleli, Askeri Lisesi önü ve Bebek sahili, bu koku direkt hissedilecek ve Lodos'la beraber bütün İstanbul'a yayılacak ve Poyraz'la beraber de Güney Marmara'ya gidecek bu koku diyorlar. Şahane. Milyar dolarlar verip kötü osuruk kokusuna maruz bırakacaklar yani bütün ülkeyi. Ben daha güzel söyleyemezdim.

Yani aynen bu konuşmadan çıkacak başlık budur herhalde. Şöyle bir şey de var. Şimdi siz kanalı yapıyorsunuz ya sonuçta bir şehrin içinden geçiriyorsunuz. Orada bir su oluyor.

O su da buharlaşıyor. Buharlaşınca bölgenin sıcaklığını arttırıyor. Onun üzerine de orada bir sis oluşuyor. Hem asit yağmurlarına yol açıyor hem de İstanbul havaalanındaki uçuş güvenliğini tehlikeye atıyor.

Çünkü orada kuvvetli çapraz rüzgarlara yol açma ihtimali var. Hava basıncını değiştiriyor. Böyle de sıkıntılar var ve ekolojik maliyeti şu an sıfır gözüküyor. Ya bu nasıl iştir?

Şimdi ben CHED raporuna baktım. Biraz çevresel etkiler var diyor. Ama hani yapmadık demesinler diye yapılmış bir rapor gibi. Çünkü hiçbir kritik sorun gözükmüyor.

Şimdi aslında size benim poz kesmeme falan da gerek yok. Yani o CHED raporunu okuyup da anlayacağım da. Efendim, jeoloji raporuydu, barajlardı, bunların hiçbirini bilmiyorum ben. Ama sürecin sakat bir şekilde işlediğini anlayabiliyor insan.

Burada mesela projeyi anons ettikten sonra senelerce bir çalışma yapılmamış, geniş katılımlı. Daha sonra apar topar bir şeyler ortaya çıkıyor. Hatta bu CHED raporunun bilirkişi kurulundan birisi çıkmak istemişti beni tehdit ediyorlar diye. Ondan sonra İstanbul Büyükşehir Belediyesi diyor ki, ya bu bizi ilgilendiren bir şey doğal olarak.

Gelin geniş katılımına, bütün bu STK'ların da katıldığı, vatandaşların da rahatça katılıp soru sorabildiği bir şeyler organize edelim. Bir çalıştay düzenliyorlar. Projenin ortaklarından, projeyle alakalı olan kimse katılmıyor. Elbette katılımcılığın çoğu da zarar.

Ben yıllarca ABD'nin çeşitli yerlerinde yaşadım. Doğru düzgün bir altyapı projesi ilerleyemiyor orada. Herkesin çelişkili çıkarları var ve herkesin de hakkı var, parası var. Ya da parası olan birilerini bulabiliyorlar.

Sonuçta örgütlenip kendilerini savunabiliyorlar. O yüzden de projeler ilerlemiyor. Bu da insanı çıldırtıyor bazen. Bir de tabii kendilerini Çin'le karşılaştırıyorlar.

İşte adamlar 12 ayda binlerce kilometrelik ray döşüyorlar mesela. Çünkü orada öyle hak hukuk yok. Olacak diyor, oluyor. Bu ikisinin arası da işte gidip geliyor insanlık.

Fakat bu öyle bir proje ki. Demir yolu döşemiyorsun, tünel kazmıyorsun, stadyum yapmıyorsun, AVM yapmıyorsun. Coğrafyanın kendisini değiştiriyorsun. Denizleri birbirine karıştırıyorsun.

Dolayısıyla geri dönüşü yok. Her şeyi değiştiren kısım o. Şimdi bu baraj meselesinde mesela proje yanlısı hesaplara bakıyorsun, sadece içme suyunun %3'ünün etkileneceği söyleniyor ve proje kapsamında da yeni barajlar yapılacağı söyleniyor. Öte yandan Greenpeace'in sayfasına bakıyorum mesela, diyorlar ki Avrupa yakasını besleyen suyun %65'i kanal yapıldığında devre dışı kalacak.

5 milyon insanın suyunun kesilmesi anlamına geliyor ve bu devre dışı kalan su altyapılarını yeniden kurmanın toplam maliyeti de 20 milyar Türk lirasını aşacak. Burada varsaydıkları senaryoda tuzlu su zamanla yeraltı su kaynaklarına sızıyor ve bütün tatlı su kaynaklarını havzalarına etkiliyor. Şimdi bu öyle bir risk ki ya olmaz abi falan diye geçiştirilecek bir şey değil. Çünkü bir kere oldu mu geçmiş olsun.

Yani İBB'nin çalıştığı politik bir manevra olsa bile işin ucunda o kadar büyük hesaplar var ki ve o kadar büyük olası maliyetler var ki gerçekten hiç şüpheye mahal bırakmayacak şekilde bunun herkese anlatılması lazım. Meslek odalarının bunun arkasında olması lazım. Hani bu şeye benziyor, referandumda %50.1 oy alıp rejimi değiştirmeye benziyor.

Bazı şeyleri değiştirmek için çok daha büyük bir ittifak kurman lazım, daha geniş bir taban elde etmen lazım. Bir de şu var İstanbul'un 50 yıllık hafriyatı yani hani bina yapıyorsunuz marmaray şudur budur filan 2.4 milyar metreküp hafriyat bunlar kum çakıl şu bu. Buradan çıkaracağınız hafriyat İstanbul'da gün gören Esenler ve Bağcılar ilçelerini düşünün hayal edin.

Etmiyorsanız Google Maps'e bir bakın orayı 30 metre yükseklikte kaplayacak kum demek bu. Bunlar Marmaray inşaatından çıkan 1 milyon metreküp kafriyat. Bak, 1 milyon diyorum. Yani 2.4 milyar çıkacak bundan.

Marmaray'dan çıkan 1 milyon. Bütün ikazlara rağmen 2013'te çıkarcık çukuruna boşaltmışlar bunlar. Ekolojik dengeyi mahvettiler. Sonra Hurbalı Dere'den, derenin dibinden çıkan 79 bin metreküp şeyi de Yassada ve Sivrad'ın açıklarına taşımışlar.

Oradaki bütün dipteki canlı toplulukluların üzerini halı gibi örtmüşler. Bu hafriyatla ilgili olarak şöyle bir hesap da var. 100 milyon hafriyat kamyon seferi yapılacakmış. Yani bunu taşımak için.

Taşıması 5 yıl süreceği düşünülüyormuş. Saat de 2283 kamyon seferi. İstanbul trafiğinde bunu düşün. Ekstradan her saat 2200 kamyon seferi olacak.

İstanbul'a her yıl kaç araba sence giriyordur trafiğe? Beni de bugün quizlere tuttun valla. McKinsey sorularına benzedi ya. Normalde çıkıyor olması lazım ama ben artan araba sayısını söylüyorum.

Ekstradan giren, bilmiyorum 100 bin. 300 bin. Bu sefer sadece üçte birini söyledim. Son olarak işin siyaset tarafından bahsedelim.

Şimdi bu bir çılgın bir proje. Biz büyük işler başaracağız. Başkaları da bize dışarıdan hayır diyor, olmaz diyor. Onların muhalefeti, onların siyaseti hep negatif.

Biz ise bir şeyler yapmaya çalışan tarafız. Kendilerini böyle konumlandırıyorlar. Muhalefet açısından aslında çok zor bir durum. Bir açmaz bu.

Zaten senin elinde güç yok muhalefet olarak. Bunları engelleyebilecek fazla güç yok diyeyim. Kamuoyu oluşturmak dışında. Fakat bunu oluşturabilmenin de tek yolu bir şeylere karşı olmak.

Sen ne düşünüyorsun bu kodaya? Bu açmazdan nasıl çıkılabilir? En iyi strateji nedir? Hayır partisi ya da hayır cephesi olmamak lazım.

Bizim evet cephesi olmamız lazım ama neye evet cephesi olmamız lazım? Zaten AK Parti dönemi şu an bence insanların kafasında bitti ama insanlarda şöyle bir sıkıntı var. Soruyorsunuz diyorsunuz ki ekonomi iyi mi? Herkes kötü diyor.

Yani AK Parti'si de kötü diyor, İyi Parti'si de, CHP'si de kötü diyor. Peki bu ekonomiyi kim kurtarır diyorsunuz? İnsanların %48'i Recep Tayyip Erdoğan diyor. Yani bu şaka olmalı değil mi?

Ama şaka değil, bu gerçek. Bunun da gerçek bir sosyolojik sebebi var. İnsanlara biz pozitif bir ekonomi senaryosu, ekonomi vizyonu koyabilirsek ancak o insanlar muhalefet cenahına geçerler. Ve onun da cevabı Kanal İstanbul'a hayır demek değil.

O parayla aslında kaç okul açabilirsiniz? Nasıl bir ulusal dijital dönüşüm seferberliği başlatabilirsiniz? Meslek liseleri nasıl geliştirebilirsiniz? AR-VR üzerinden nasıl kaynakçılık öğretebilirsiniz?

Mesela ben hep şey diyorum, Türkiye tarım, teknoloji, turizmle kalkınır. Hiçbir şey yapmayacaksanız şu üçünü yapın, Türkiye'nin gelecek 15 yılını, 20 yılını kurtarırsınız. Bonus da istiyorsanız taşımacılık belli, tekstilin yeri belli. Bunlar aslında insanların o negatiften çıkıp pozitife doğru geldiği alanlar oluyor.

Ben onu şeye benzetiyorum. Can Selçuk'u geçenlerde söylemiştim. Yerde mesela bir kum tanesi vardır, bir yatak üzerinde. Vurursunuz, o havaya kalkar.

Onlar kararsız seçmen. Bir şey yapmazsanız onlar kalktığı yere geri düşer. Şu an öyle bir seçmen var. Biz o seçmene ancak bir şeyler söylersek onlar bizim tarafımıza geleceğine inanıyorum ben.

O da proje odaklı olması gerekiyor. Buradaki tek tabii ki sorun ve büyük bir sorun bence Türkiye için. Bu projeden arkasından mehteri veremiyor oluşun. Şöyle bir fırsat var bak.

Biz seninle mesela bir parti kursak 2000 yılında gidecektin bir tane şeye. Medya patronuna diyecektin ki abi ne olursun bizi işte gazeteye çıkar. İmmanuel Tostoyevski partisi geliyor, uçuyor. Gençlerde inanılmaz heyecan yarattı vesaire.

Bunu yapmak için Ya sözler verecektin, öyle bir borç olacaktı. Ya da gidip bir müteahhitten böyle çantalar dolusu para bulman gerekecekti, onu gazeteye verecektin. Böyle sağlıksız ve yasa dışı bir sistem vardı. Ama şimdi dijital aslında dünya her şeyi değiştirdi.

Yani bugün bir tweet atıyoruz, 1,5-2 milyon kişi görüyor. Geçen pazar günü dedim ki gençler ben her sabah spor yapıyorum, siz de gelmek istiyorsanız buyurun siz de katılın. Hep beraber spor yapalım, hem Türkiye'nin geleceğini konuşuruz dedim. Yüzlerce kişi geldi.

Ve de Discord üzerinden konuşuyoruz. Binlerce kişi de Rize'den, Trabzon'dan, Artvin'den izliyorlar, konuşuyorlar. Topluma ulaşmanın maliyeti doğru stratejilerle sıfırlandı. Bu çok güzel bir şey.

Fırsat alanımız çok var, çok var. Yani en son onu da noktalayalım. Şimdi artık gençler bir kere ne istiyorsun diye sordukları zaman ifade özgürlüğü istiyorum diyorlar. Ama beni ümitlendiren şey, bana itiraz edenin de ifade özgürlüğünü istiyorum diyorlar.

Yani YouTube'da bir yorum yaptığın zaman altında başka biri hayır sen yanlışsın dediği zaman o yorumun bloklanmasını istemiyor bu çocuklar. Çünkü bu insanlarda gerçekten bir uzlaşı kültürü var, bu insanlarda diyalog kültürü var. Bu çok güzel bir şey çünkü o direkt eski nesil siyasetçileri o anlamda boşa düşürüyor. Yani bu konuda ayrıştırıcı söylem yapanlardan bahsediyorum.

Onları boşa düşürüyor. Yeni nesil siyasetçilerde genelde proje odaklı konuşmak zorunda kalıyor. Gençler bunu beklediğinde. Çok teşekkürler tekrar bu bilgilendirme için.

Ben teşekkür ederim. Trafikten konuştuk, finanstan konuştuk, çevreden, depremden, montreden, pop quizlerine de Türkiye hakkındaki bir sonraki sefer çalışıp gelirim. Sağol. Bu podcastı Patreon'dan aralıksız biçimde en uzun süredir destekleyen Fularsız Fatihler, Kemal Akkoyun, Ali Özbek, Refik Şekercioğlu, Mustafa Ayaz, Şaban Vefeza, Can Emrah Yaldız, Seküre, Mehmet Ünsal, Mehmet Han, Enes Çankırı, Aydın Kahraman, Çağrı Özertem, Danyal Arslan, Özgür Elbir, Atilla, Işıl Arıcan, Hüseyin Çalgın, Can Karakuş, Nilüfer Gök, Tunç Mart, Berk, Erdem Gelal, Erman Korkut, Deniz Silahçılar, Ali Can Albayrak, Başar Kızıldere, Dumanay Hukuk, Kıvanç Müçek, Doğancan Bahan, Yannis, Kutlay Dede, Banu Yelkovan, Barış Özcanlı, Umutcıkla, Çağrı Köse, Savaş Günata, Salih Ünal, Merve Yurdagül, Alp Şimşek, Furkan Karakaya, Eymen Üçeşik, Aziz Arif Şanver, Zafer Ünlüer, Elad Azizli, Tanzer Bilgen, Emel Ct, Bahadır Batır,

Sezer Sunar, İlyas Boydak, Batuhan Avcı, Emine Tekerek, Barbaros Sulakoğlu, Ethem Bozkurt, Vedat Kürşün, Rıdvan Duran, Ege Edi Siva, Fatih Kodaman, Egemen Ekinci, Çağlar Pir, Fatih Karaca, Zafer Faydalı, Bülent Boyacı, Mehmet Kanatlı, Hepinize çok teşekkürler. Yakında görüşürüz.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)