Podcast

Pro-Natalizm: Çocuk Yapmanın Felsefesi

Fularsız Entellik

5 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

"Fark ettim ki kürtaj yanlısı olan herkes doğmuş." -Ronald Reagan.

***





Konular:


(01:20) Ben neden çocuk yaptım: Pişmanlık asimetrisi.

(02:57) Video: Jordan Peterson, çocuk yapmak üstüne.

(03:15) Kitap: Happy Ever After, Paul Dolan.

(04:10) Zorluklardan anlam çıkarmak (sublimation).

(06:26) Yeni tecrübeler peşinde.

(09:05) Anlamlı bir iş sahibi olmanın fiyatı. Araştırma.

(11:37) Çocuk yetiştirmenin maliyeti. Makale.

(15:41) Bencillik. TED konuşması.

(16:40) Evlat edinmek. Kaynak.

(18:26) Kendi kopyanı yaratmak.

(19:15) Sosyal güvenlik iflası.

(20:37) Dysgenics.

(23:00) Çıkarılacak dersler.

(25:00) Pişman mıyım?

(27:00) Patreon teşekkürleri.




***

Patreon: Aylık veya senelik destek verin, hem podcastin reklamsız dönemlerde de devam etmesini sağlayın hem de bonus içeriklere ulaşın.

Kitap: Safsatalar Ansiklopedisi E-Kitap çıktı!








Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.943 kelime · ~20 dk okuma

Başkan Ronald Reagan'ın kürtaj tartışmaları sırasında yaptığı bir espri vardı. Fark ettim ki kürtaj yanlısı olan herkes doğmuş diyordu. Biz de bunu konumuza uyarlayıp, fark ettik ki antinatalizmi savunan herkes doğmuş diyerek çocuk yapmayı savunabilir miyiz? Bugün hiç tatava yapmadan önceki bölüme devam edeceğiz ve bu sefer çocuk yapmanın felsefesine geçeceğiz.

Önceki bölümde nelerden bahsetmiştik bir hatırlayalım. Schopenhauer, felsefi kötümserlik, cehennem ihtimali, David Benatar'ın acı asimetrisi, kürtaj ve zorunlu kısırlık senaryoları, iklim krizi, tahminlerin şaştığı nüfus patlamaları, soyumuz kurusun hareketleri, ve donma tarifleri. Bu konular antinatalizmin üç ayağından ikisini kapsıyorlardı. Üçüncü ayağı olan ebeveynlere yönelik argümanları da bu bölüme bırakmıştık çünkü kendi tecrübelerimi bunların arasına serpiştirmek istemiştim.

Ama size bir güzellik yapacağım ve normalde bugün en sonunda söylemeyi planladığım ben neden çocuk yaptım sorusunu en başta cevaplayacağım. Güzellik yapacağız derken o kadar da değil. Araya bir jingle koyalım, tansiyon artsın. Ben neden çocuk yaptım?

Transkriptin tamamını oku

Bir kere birine bir eylemin sebebini sorduğunuzda aslında iki şey soruyorsunuz. Bir, o kişinin size veya kendine anlattığı sebepler. İki, olaya yol açan asıl sebepler. İlk tipteki sebepler, benim dışarıya yansıtmak istediğim imajı ve hatta kendi gözümdeki imajımı destekleyecek sebepler olacaktır.

hayatımın kontrolünde olduğum sanrısını devam ettirecek sonradan bulduğum sebepler bunlar. Benim kendime anlattığım sebep de pişmanlık merkezliydi. Son bölümde Benatar'ın ileri sürdüğü acının asimetrisi fikrine benzer olarak bir de pişmanlığın asimetrisi var. Yapmadığınız şeylerden dolayı duyulan pişmanlığın, yaptıklarınızdan dolayı duyduğunuz pişmanlıklara ağır basması.

Ben de ileride çocuk yapmadığım için duyabileceğim olası pişmanlığın, çocuk yaptığım için duyacağım olası pişmanlığa ağır basabileceğini düşündüm. Niye peki böyle bir pişmanlık duyabilirim? Mutsuz olacağım için mi? Hayır değil aslında.

Yani çocuk yaparak net mutluluğumu arttıracağımı zaten düşünmüyorum. Büyük ihtimalle tam tersi olacak. Dünya kadar emek verdiğin, zamanını harcadığın birisi var ve bu kişi bu emeklerinin sonunda hastalanabilir, kazara ölebilir, aklını kaybedebilir, aptal olabilir, iflas edebilir, itli, serserili, kumarbazlığı öğrenebilir. Kötü senaryoların sonu yok.

Ve ben sürekli hayal kırıklığı ve endişe karışımı bir duygu duyacağım. E peki en iyi ihtimalle ne olacak? En iyi ihtimalle çocuk düzgün bir insan olacak ve ben de mütemadiyen gurur ve endişe karışımı bir duygu duyacağım. Endişe bu işin sabiti sonuçta.

Zamanında Jordan Peterson hakkında iki bölüm yapmış olmamıza rağmen çocuk sahibi olma konusundaki görüşlerine pek bakmamıştık sanırım. Kısa bir röportajını koyuyorum açıklamalara. Mutluluk konusundan bahsediyor burada ve şunu diyor, hayatlarının farklı dönemlerinde olan çiftleri karşılaştırırsanız, çocuksuz çiftler hep daha mutlular. Benim çevremde de çocuksuz bir şekilde devam eden çiftler en az diğerleri kadar stabiller ve hayatları daha güzel aslında.

Herkes için geçerli değil bu tabii ama her yaş grubundaki ortalama sonuç bu. Paul Dolan isimli bir yazarın Happy Ever After kitabında da bununla ilgili bir dünya istatistik verilmişti. Dolan'ın argümanı şuydu, hayatımıza yön veren baskın bir mutluluk anlatısı var, işte evlenin, eşinize tamamen sadık yaşayın, çocuk yapın, kariyerinizde yükselin, çok para kazanın, sağlıklı beslenin gibi şeyler. Ve Dolan diyor ki bunların hepsi yanlış.

Eğer amaç mutluluk maksimizasyonuysa evlenmemek, çocuksuz kalmak, hatta yağlı yemek ve şişmanlamak, finansal olarak öyle çok hırslı olmadan ABD için konuşursak senelik bürüt 75 bin dolar civarında kalmak, ötesi için zorlamamak. Bunlar gerekiyor. Üstelik eğer amacın bilakis para, kariyer ve sağlık ise çocuk yine zaten iyi bir seçenek değil. Onca uykusuz ve endişeli geçen gecenin aklımız ve bedenimiz için bir maliyet olması kaçınılmaz. Şimdi bunları akıl etmek çok zor değil.

Biraz önce Peterson'ı referans göstermemin asıl sebebi şuydu. Mutlu etmeyecekse niye çocuk yapalım sorusuna benim romantik olarak nitelendireceğim bir cevap veriyor. Çocuk yapmak ve daha önemlisi onu iyi yetiştirebilmek zor ve asil bir girişimdir. Böyle bir girişimi başarıyla tamamlamak için gereken fedakarlıklar da hem insanın karakterini geliştirir hem de hayatına anlam bulmasını sağlar.

Sanki biraz döngüsel bir mantık var gibi. Bu zor şeyi neden yapıyoruz? Zor olduğu fedakarlık gerektirdiği için. Zorlukta anlam ve asalet bulmak.

Bu arada arkadan da bebek sesleri geliyor. Bunları çıkarmayacağım. Hiçbirini kesmiyorum. Günümüzün anlam ve ehemmiyetine uygun olarak çocuk ağladıkça arkada kalacak.

Şimdi geçen bölümde Zapfel diye bir arkadaş vardı. Onun ismini sadece bir kez zikretmiştim. O yüzden kaçırmış olabilirsiniz. Ama varoluş acısıyla bahşetme yöntemlerimize sıralarken bahsettiği en son yöntem, çektiğimiz acıyı asil bir mücadelenin bir parçası olarak çerçevelemekti.

Epey benziyor Peterson'ın yaklaşımı buna. Ebeveynler sanki birer trajik kahramanlar. İşte yan odada bağırırken burada podcast kaydediyor, kahraman ebeveyn. Açıkçası bu yaklaşım hakkında kuvvetli hislerim yok.

Hayattaki tek kıstasın mutluluk olmadığı bariz. O konuda hemfikirim. Bu, bir ülkenin ekonomisini yalnızca gayri safi milli hasıla ile ölçmeye benziyor. Evet, genel olarak GSMES'i yüksek toplumlarda yaşamak daha iyi.

Genel olarak da mutlu hayatlar yaşamak daha iyidir. Ama denklemde başka şeyler de var. Başarı, anlam, çevremize hizmet. Dahası mutluluk dediğimiz şey de, özellikle huzur anlamında konuşursak, önemli ölçü de bu anlam arayışına bağlı.

Eğer hayatınızı belli değerler üstüne inşa ederseniz, mesela geleneklerimiz böyle, dinimiz böyle emrediyor, neyse artık, bunları diyerek bir takım zahmetli projelere kalkışırsanız bir anlam bulmuş olursunuz. Keza kendinizi bir trajedinin başrolünde görürseniz de acılarınıza, eziyetlerinize anlam bulursunuz. İnsan kendi anlamını yaratabildiği ölçüde acılarından kurtuluyor. Daha zevk dolu, daha rahat ama kendi içinde daha az anlamlı bir hayat, zahmetli olan ama iyi anlamlandırıldığı içinde huzur veren bir hayatı ye midir, değil midir?

Bunun kesin bir cevabı yok. Varsa da ben bilmiyorum. Benim pişmanlık argümanımda, aklımda olan şey mutluluktan ziyade yeni tecrübeler ile alakalı bir şeydi. Biliyorsunuz Soros'tan aldığım talimat gereği kimliğim saklı.

Dolayısıyla yaşımı da söylemiyorum ama genç yaşta çocuk sahibi olmadığımı tahmin etmişsinizdir. Bu yaşta artık hayatı da kendimi de az çok tanıyorum. Dolayısıyla çocuksuz kalsaydım hayatımın geri kalanının da nasıl olacağını az çok tahmin edebiliyordum. Gayet de güzel bir hayat olurdu.

Gönüllülük yaparak seyahat etmeye ve entelektüel üretime devam ederdim. Olası bir çocuk özleminde zaten öğretmenlik yaparak kısmen gideriyordum. Rahat olurdu yani. Bu yaştan sonra büyük değişikliklerin de ihtimali azalıyor zaten.

Madagaskar'a yerleşip kavuşuk ticaretine girecek halim yok. Çocuklu bir hayatı ise bu şekilde tahmin edemiyorum. Yani dışarıdan görülen şeyleri tahmin edebiliyorum. Demin de saydık birkaçını zaten.

Daha az para, daha az zaman, daha az sağlık. Ama o hayatı yaşamanın kişisel tecrübesini tahmin edemiyorum. O derece endişe duymayı, o derece gurur duymayı, o derece hayal kırıklığı yaşamayı bunları tahmin edemiyorum ve bunları merak ediyor insan. Sadece yeni şeylerin tecrübelerini değil, eski şeyleri de yeni bir açıdan tecrübe etmeyi merak ediyorum.

Çocuk hayatı ilk defa tanırken siz de onunla birlikte çoktan alıştığınız şeyleri yeni bir gözle tecrübe ediyorsunuz. E bunlar çocuk yapmak için tek başlarına yeterli sebepler mi? Değiller tabii. Arada bir sürü gizli varsayım da var.

Mesela ailemde ciddi bir akıl hastalığı geçmişi olsaydı iki kez düşünürdüm. Basit bir genetik test yaptırmıştım. Orada kalıtımsal bir bozukluk ihtimale çıksa aynı tereddütü yaşardım. Keza iyi bir eş bulamamış olsaydım, emin olmasaydım yani ondan.

Ama dedim ya bunlar kendime anlattığım sebepler. Neden çocuk yaptım acaba deyince aklımın tam kapasiteyle çalışıp sıraladığı sebepler. Sanki oturdum bir gün sakin sakin bu işin fayda-maliyet analizini yaptım, fizibilite raporlarını çıkardım, sevdiğim filozofların dünya görüşleriyle harmanladım, sonra da en optimum kararı verdim. Yok böyle bir şey tabii ki.

İnsanlar bazı rotalara giriyorlar bir şekilde ve o rotada azıcık sağa sola sapabiliyorlar diye tüm rotayı seçtiklerini sanıyorlar. Muhtemelen benim çocuk yapmama yol açan asıl şeyler de düşünebileceğiniz en basit sebeplerdi. Bir, biyolojik olarak buna programlıyım. İki, etrafımdaki hemen herkesi yapıyor.

Üç, yapmamam için önümde ciddi bir engel yok. Doğa ve kültür bir olmuşlar, nature nurture, beni bu rotaya sokmuşlar. Bu kadar basit işte. Bunu aradan çıkarıp rahatladıysak, birkaç adım geri atalım ve antinatalizmin hem toplumu hem de ebeveynleri ilgilendirecek bir sebebinden devam edelim, kişinin kendini gerçekleştirmesi veya potansiyelini sonuna kadar kullanması.

Düşünün ki çok iyi yaptığınız bir iş var. Kurumsal kariyer muhabbetlerine hiç girmek istemiyorum, herhangi bir işten bahsediyorum. Yani Orta Doğu ve Balkanların en iyi boya badanacısı, en iyi viroloğu, en iyi köpek eğitmeni fark etmez. Sonuçta yaptığın işte iyisin.

Ondan tatmin duyuyorsun, karnını doyuruyorsun ve çevrene bir değer yaratıyorsun. Dolayısıyla işini anlamlı buluyorsun diyebiliriz. Bu dengeye sahip olmak o kadar nadir bir şey ki. Amerikalı işçiler arasında yapılan bir araştırmada hemen hemen herkes işinin daha manalı olması için daha az para kazanmayı tercih etmiş.

ne kadar az sorusunu da ölçmüşler ve ortalama bir çalışanın hayat boyu kazanç potansiyelinin çeyreğinden vazgeçmeyi göze aldığını bulmuşlar. Bu ne demek biliyor musunuz? Yaklaşık 1,5 ile 2,5 milyon dolarlık bir kazanç potansiyelinin çeyreği demek. Yani insanlar 500 bin dolar fiyat biçiyorlar bu lükse.

Şimdi siz bu dengeyi niye bir çocuk uğruna bozma riskini alasınız? Niye Mastow'un piramidinin en tepesine çıkmışken tepetaklık olasınız? Ve bunların hepsi bireysel şeyler. Bunun ötesinde toplumu da niye kendi üretkenliğinizden ve yeteneğinizden mahrum bırakasanız?

Yani hem size hem topluma zarar. Antinatörist argüman bu. Ben buna şöyle bakıyorum. İşini en iyi yapabilen %0.01'lik kesim için belki geçerli olabilir.

Çünkü o seviyede artık olay biraz takıntıya dönüşüyor. Gece gündüz kafanı ve bedenini yoruyorsun bir şeylere. Rekabet çetin. Çocuk yapabilir misin?

Yaparsın ama enerjini ve zamanını fazla ayıramazsın. Ama bunlar en tepedekiler, biraz daha altlara geldiğinde bizim gibi ölümlüler için durum bence daha ortada. Ben de mesela düşündüm, bebek varken kitap yazmaya, podcast yapmaya ve öğretmenliğe devam edebilir miyim diye. Sonuçta bizim bakıcılarımız, hizmetkarlarımız yok.

Böyle Rajasthan'da kolonyel bir hayat yaşamıyoruz. İki kişi her şeyi halletmemiz lazım. Arada sırada da aileler yardım ediyor. Dedim ki kesin benim işler mahvolacak.

Ama şöyle bir etkisi de oluyor çocuğun, onu yeni fark ediyorum. Biraz daha odaklı yaşıyorsun. Mesela şimdi bizimki emziriyor, o halde kalacağı zaman belli. Bir saat diyelim ki, hah diyorsun işte o bir saatte fırsat bu fırsat full çalışıyorsun.

Eskiden aynı işi belki iki saate yayacaktım. Bu birinci seviye motivasyon. Henüz bende olmayan ama başkalarında gördüğüm ikinci seviye bir motivasyon da çocuğa daha iyi bir gelecek sağlamak için sürekli çalışmak veya daha odaklı çalışmak. Bu iki etkiyi toplayınca kişinin iyi olduğu ve anlam bulduğu şeyleri ayırdığı vakitte net bir düşüş olmayabilir.

Belki artış bile oluyordur. Öte yandan biraz daha basit ve objektif bir meseleye yani para durumuna bakarsak çocuk net bir şekilde negatif. Kariyerinizi çöpe atma rehberi serisinde anlatmıştım hatırlıyorsanız. Dubai'ye kısa süreliğine taşınan iş arkadaşlarım orada kalıyorlardı temelli.

Çünkü bebelerin her birini seneliği 10 bin 20 bin dolardan özel okula yazdırmışlar. Oraya ve o maaşa bağlı kalmışlar. Çocuğa iyi bir gelecek sağlayabilmek zaten birçok kişinin imkanı dahilinde değil. İmkanı olan da işte bir noktada bakıyor ki kolu bacağı kaptırmış, çocuğum iyisine layık demiş ve fedakarlıklar yapmaya başlamış.

Bugün ABD'de doğan orta sınıf bir çocuğu, bakın orta sınıf diyorum altını çiziyorum, 18 yaşına kadar yetiştirmenin ortalama maliyeti neredeyse 300 bin dolar. Hele hele 18'inden sonra da çocuğu özel üniversiteye göndereyim desen masrafların toplamı senelik 50 bin dolar olacak. Yani 200 bin dolar daha bayılacaksın. Etti 500.

Biraz önce bahsettiğim şeylerle bunu birleştirelim. Hem daha manalı, daha esnek bir işte çalışmak için neredeyse 500 bin dolardan feragat etmeyi göze alıyorsun, hem de çocuk başına 500 kağıdı, iki çocuk için 1 milyonu gözden çıkarıyorsun. Türkiye'deki istatistikleri bilmiyorum ama dolar bazında çok daha düşük olsalar dahi alım gücü bazında pek farklı olacaklarını sanmam. Eskiden en azından yaşlanınca çocuğum bana bakar diyordu insanlar ama o ailelerin bilmem kaç kuşaktır aynı yerde oturduğu zamanlar için geçerliydi.

Şimdi ne olacak? Şimdi belki dünyanın öte yanından 3-5 bir şeyler havale ederler yaşlılığında. Hani devlet hastanesine değil de özele gidebilesin diye. Bakma dediğimiz bu.

Ve tabii bu işe yatırım penceresinden bakacaksak, paradan da önce konuşmamız gereken şey zaman. Asıl harcalarınız kaynak bu, para sadece onun bir ölçütü. O zamanı kullanarak yaptığın işte ilerlemeye değinmiştik ama üretkenlik de şart değil. Gezip tozmanın ve hobi edinmenin de bir değeri var.

Çocuk yapınca bunlar da kısıtlanmış oluyorlar. Ben senelerce 30'lu yaşlarında olan ve iş güç sahibi çocuksuz insanlardan müteşekkil mahallelerde yaşadım. Sürekli bir aktivite oluyordu, sürekli bir parti, üniversite hayatı gibi ama onun üstüne paran ve zevkin var. Bunlar yakın zamana kadar önemli faktörler değildiler belki ama artık en az bir nesildir yığınlar yani 100 milyonlar Ucuza seyahat edebiliyorlar, uzaktan çalışabiliyorlar, en alakasız şeyden dahi bir hobi üretmenin yolunu buluyorlar.

Şimdi benim bunlardan fedakarlık yapmam kolay oldu çünkü yeterince tadını aldığımı hissettim. Ama bu imkanlar varken erken çocuk yapsaydım muhtemelen birçok şey içimde ukde kalırdı. Bu tek başına kötü değil belki. Herkesin içinde bir şeyler ukde kalıyor sonuçta.

Ama başka tetikleyici unsurlar da işin içine girerse, sonra ne oluyor? O huzursuzluğu, o tatminsizliği ailene yansıtıyorsun. Sonra da orta yaş krizine giriyorsun. İşte parayı bir Porsche'ye gömüyorsun.

20'lik gold diggerlarla arka koltukta koko çekiyorsun falan. Tecrübe ettimden söylemiyorum. Bir arkadaşım anlattı. Bir arkadaşım ekolü.

Velhasıl seyahat ve çalışma şekillerindeki değişimin bu kadar kısa sürede sindirilmesi zor. O yüzden de hayatımı yaşamak istiyorum diye çocuk yapmaz veya çocuğu ertelerseniz müthiş bir dirençle karşılaşırsınız. Bu direncin en yaygın tezahürü de bencillik suçlaması. Ailem dahil kimse bu yaşıma kadar çocuk yapmamamı fazla sorgulamadığı sebeplerime de burun kıvırmadı.

Ama bu rahatlığa sahip olan neredeyse hiçbir kadın tanımıyorum. Geç çocuk sahibi olan veya hiç olmayan her tanıdığım kadın sürekli bu seçimini açıklamak zorunda kalıyor. Ve onlara sorulan her sorunun alt metni de, hey dostum senin problemin ne ha? Yoksa lanet olası bir federal misin sen?

Ya sürekli bir suçlama altındalar. Kadınların çocuk yapmamaya karar vermelerini ailelerine açıklama tecrübesini düşünün. Bunu gay olduğunu aileye açıklamakla kıyaslayan bir yazı okumuştum. Birçok yönünü benzettikten sonra şu farka odaklanıyorlardı.

Gay olduğunu söylemek çok daha kısa sürede ve çok daha fazla kolaylaştı diğerine kıyasla. Ama ben özellikle bu insanlara getirilen bencillik suçlamasına odaklanmak istiyorum. Çünkü epey ironik. Bunun ardındaki sebep ne?

Yani niye bencil diyorlar? Aklıma gelen bir açıklama şu. Çocuk yapmak bir sinyal aslında. Ben de sizin gibiyim, ben de normalim, payıma düşeni yapıyorum, fedakarlık gösteriyorum.

Yarın öbür gün bana işiniz düşerse bana güvenebilirsiniz. Böyle bir sinyal yolluyorsun. Doğal yollardan çocuk sahibi olamayanlar bile yakınlarının çocuklarının yetiştirilmesine yardım ederek bu sinyali veriyorlar. Ama gönüllü olarak çocuksuz kalanlar, ha bunlar da bir gariplik olmalı, bizim topluluğumuza uymazlar diyorsun.

Bunu böyle açık açık düşünmüyorsun da delinlerde yatan hissiyat bu diye düşünüyorum. Bir de daha kişisel ölçekte bir tehdit unsuru oluyor sanırım bu. Çocuk isteyen ama yapamayan biri acıma hissi uyandıracakken, çocuk yapabilen ama istemeyen biri size kendi hayatınızı sorgulatacaktır. Eğer kendi hayatınızla ilgili pişmanlıklarınız da varsa, bir özgüven eksikliği varsa ortada, Onlarla yüzleşmek yerine bu insanları bencil olarak görmek bir savunma mekanizması.

Ama bence bu sıfatı çocuk yapanlar için, benim gibiler için yani kullanmak daha uygun değil mi? Ortada dünya kadar kimsesiz çocuk var. Bunlar dururken onlara evlat edinmek, yetimhanelerden daha iyi imkanlar sunmak onlara, dolayısıyla toplam acıyı hafifletmek yerine yeni bir bebek dünyaya getirmek bence bencilce bir davranış. Ve bu o kadar normalleşmiş ki evlat edinmiş biriyle karşılaşınca şaşırıyorum ben hala.

Yani yetiştiricilerden kedi köpek almayalım, onun yerine barınaklardan evlat edinelim diye kampanyalar yapılıyor ve sanırım çoğumuz bunu destekliyoruz. Ama konu çocuk olunca evlat edinmeye destek epey düşük. Erkekte de, kadında da yüzde on beş altı. Sizce Türkiye'de her sene kaç çocuk evlat ediniliyor?

Binden az. Birkaç bin tanesi de evlat edinilmeden koruyucu ailelerde yaşıyorlar. Ama koruma altındaki 20 bin çocuğun çoğu ailesiz. Özellikle de erkek çocukları.

Zira herkes ufak kız çocuğu istiyormuş. Yani ben kimseye niye evlat edinmiyorsunuz diye parmak sallamıyorum. Benim de yapmayı düşünmediğim bir şey. Ama bu şartlar altında çocuk yapmayana bencil demek ironik.

Evlat edinme konusu tek konu da değil. Bizim çocuk isteme sebeplerimiz de cömertçe değil ki. Yani çevreye, gezegene, insanlığa faydalı olsun diye yapmıyoruz. Kendi çevremize uyum sağlamak için, cemaatlerimize kabul edilmek için yapıyoruz çocuğu.

Aile büyüklerini mutlu etmek için ki bu da onların bencilliği veya yaşlanınca bize bakacak birileri olsun diye veya daha da garibi ve belki de en yaygını malımız, mülkümüz yabancıya gitmesin diye. Halbuki çocuksuz bir hayırsever olsan, yaşın ilerledikçe ben bu mal mülkle ne yapacağım sorusunu daha anlamlı bir biçimde düşünmeye zorlanacaksın ve birikimini kan bağına göre değil de yeteneğe veya ihtiyaca göre dağıtmaya özen göstereceksin, hak edene gidecek. Çocuğun olunca böyle bir süreç olmuyor. Bu saydıklarımın hepsi bencilce sebepler.

Ama hepsinin ötesinde de bir sebep var. Yeniden diriliş serisinde ölümsüzlük temasından bol bol bahsettik. Çocuk, insanın ölüm korkusuyla baş etmesinin en eski ve en yaygın yolu olmalı. Kendinden bir kopya yaratıyorsun, sonra kafasının içini seninkinin içindekilerle dolduruyorsun ve dünyaya salıyorsun.

Yani hardware'de donanım da kopya, software'de yazılım da kopya. Çocuk yapma eylemi en temelinde kendinin bir versiyonunu yetiştirmek. Bu da tanımı itibariyle bencilce bir davranış. Bilincinde olduğumuz bir bencillik değil tabii.

Dawkins'in kastettiği gibi gen seviyesinde bir bencillik daha ziyade. Peki diyelim ki çocuk yapmakla ilgili bencilce birçok sebep var. Terazinin öte yanında ne oluyor? Çocuk yapmamayı bencillikle özdeşleştirebilir miyiz?

Bunun için iki tane sebep geliyor aklıma. İlki, modern sosyal devletin temelindeki anlaşmaya ihanet. Yani herkesin vergisinin bir kısmı sosyal sigorta sistemine gitsin, karşılığında zamanı gelince bize bakasın. Anlaşma budur.

Ama sizin yaşlanınca yapacağınız sağlık harcamaları enflasyona kıyasla hızla arttığı için bilmem kaç sene önce ödemiş olduğunuz vergiler yetmiyor. Siz yaşlıyken çalışan nüfustan alınan vergilerle bu karşılanıyor. Ekonomiyle ilgili bölümlerden birinden aklımda kalmış bir istatistik var. İdealde 4 çalışana 1 emekli düşmeliyken, Türkiye'de bu aktif-pasif sigortalı oranı 1.7'ye 1 civarında.

Korkunç bir fark. ABD gibi nüfus kaybetmeyen bir yerde bile. 10 sene öncesine kadar 3'ün üstünde olan bu oran 2040 yılında 2 olacak, 2.1.

Bu muazzam bir değişim ve çalışanın sırtına binecek ekstra yük demek. Şimdi tabii kimse 50 sene sonraki sosyal güvenlik sistemi düzelsin diye çocuk yapma kararı almıyor. Ama devletler insanları teşvikle bu yöne ittirebilirler. Macaristan'da ilk çocuk sayesinde alabildiğin faizsiz kredi, üçüncü çocukta yaklaşık 30 bin euroluk bir hibeye dönüşüyor.

Ki bu bonus, yani standart çocuk yardımları buna ek. 30 bin euro sınırın öte yanındaki Avusturya'da para etmez belki ama Macaristan'da ciddi bir teşvik. Neyse bu sosyal güvenlik meselesi ilk sebep. İkinci sebebi ise ben ideokrasi argümanı diyorum filme hitaben.

Ama asıl kullanmamız gereken terim Eugenics'in zıttı olan Dysgenics. Yani kötü, zararlı özelliklerin seçildiği, evrimin o yönde işlediği durumlar. Çocuksuzluğun çoğu yerde eğitim seviyesiyle Koreli olduğundan bahsetmiştik. Ama antinatalist veya pronatalist argümanları dinleyecek insanlar, yani ahlak felsefesiyle ilgilenecek tipteki insanlar hayli hayli bu gruba giriyorlardır.

Yani eğitimlinin de eğitimlisi artık. Dolayısıyla bu insanların ürememeleri sonraki nesiller için kötü olmaz mı? E ne olacak sonraki nesiller? Hiç bu konuları düşünmeyen kas kafalılardan oluşacaklar.

Bu konu aslında geçen bölümde Benatar'ın gelecekten ümidi kesmiş olmasından bahsederken aklımda kalmıştı. Geleceğin daha az acı dolu bir varoluşa müsaade edebileceğine inanmıyorsan ve bu yüzden üremiyorsan, muhtemelen bu mevzuları sallamayıp hababam üreyenlerden ulaşacak bir gelecek de hakikaten daha acı dolu olacaktır. Kendi kendini gerçekleştiren bir kehanet aslında. Ben bu Dysgenics'a argümanını pek tutmuyorum.

Çünkü zaten kalkıp da 4-5-6 çocuk doğuran bir Nijeryalı kadınla rekabet edemeyeceksin. Happy Topu 1-2 çocuk yapacaksın. Ve herhalde çoğunuz, mükemmel genlerim devam etmezse, bu muhteşem IQ'um sonraki nesillere aktarılmazsa insanlık bitecek tarzı bir yaklaşımın filmlerdeki o dahi şeytanlara yaraşacak düzeyde bir ego patlaması olduğunda hemfikirdir. Eğer biri insanlığın ve gezegenin geleceği için faydalı olabilecek bir takım fikirler üretiyorsa, bir takım işler yapıyorsa, bu mücadelesine yeni bir nefer kazandırmak için çocuk yapması verimli mi?

Onu harcayacağı zamanda çok daha fazla insana erişebilir ve onların fikirlerini değiştirir. Yani onlardan nefer yaratabilir. Diyelim ki benim bir davam olsun, şu hayattaki davam veganlık olsun ve hayvan hakları olsun. Benim en fazla 1-2 çocuğum olacak ve onlar üstünde müthiş etkili olacağım.

Muhtemelen onları bu yola sokabilirim. Ki bu da garanti değil bu arada. Ebeveynlerin değerlerine karşı isyan hep revaçtadır. Ama diyelim ki onları ikna ettim.

Alternatif ne peki? Çocukla geçireceğim zamanı podcast'a harcasam ekstradan 100.000 kişiye ulaşabiliyor olacağım ve onların üstünde çok ufak bir etkim olacak. Ama 100.000.

Sadece %1'ini bile vegan yapsam net etkim çok daha fazla oluyor. Bu hesap da şuna benziyor. Ördek büyüklüğünde 100 tane atla mı kavga etmeyi istersin, 1 tane at büyüklüğünde ördekle mi? Biraz düşünün, bakın kolay değil bunun cevabını bulması.

Velhasıl tüm bunları dinledikten sonra ne ders çıkarabiliriz? Aslında özetlenip hap gibi yutulacak bir dersten ziyade bence antinatalist muhabbetlerin öncelikli yararı insanları otomatikman aldıkları önemli kararlar hakkında biraz daha bilinçli yapmak olmalı. Çocuk yapıp yapmama olasılıklarınızı değiştirmez belki ama en azından iyi bir hayat nedir? Ben hayatımdan nasıl anlam çıkarıyorum?

Hangi değerlere yaslanıyorum? Ne için çalışıp didiniyorum? Bu sorulara kendi cevaplarınızı bulmaya zorluyor. Ve bunlar sadece genç çiftler için değil, çocuk sahibi olanlar için de faydalı sorular.

Bunların ötesinde kişisel kararınız açısından değil de genel olarak çocuk yapmanın ahlaksızlığı hakkında ne diyebiliriz? Yani çocuk yapmanın çocuğa, ebeveyne ve çevreye zararlı olduğu argümanlarını incelersek ne görüyoruz? Ben zaten bunlarla derdimi geçen bölümde özetlemiştim ama yeni bir şey daha katayım. Benatar stili argümanlar doğruysa sadece insanlığın değil, hiçbir bilinçli türün ürememesi ve çok büyük ihtimalle yok olup gitmesi gerekiyor.

Bizim yerimize mükemmel bir yapay zeka da geçse, o eziyet, acı bazlı argümanlar sabit kalacaklar, hatta daha da kuvvetliler. O zaman yapay zeka da kendini kopyalamamalı. Fakat hiçbir bilinçli türün, yapay olsun, doğal olsun, bunların hiçbirinin devam etmediği bir evrenin manası ne o zaman? Bilim yok, din yok, sanat yok, felsefe yok.

Oturup güneşin hidrojeni helyuma çevirmesini izleyeceğiz milyarlarca yıl. Onu da izleyemeyeceğiz gerçi çünkü biz de olmayacağız. Yani Benatar'ın ki sadece biz olmazsak dünya daha güzel bir yer olur kafası değil. Yeterince zeki hiçbir tür evrenin hiçbir köşesinde olmamalı düşüncesi.

Ve komik olarak bunun pratikte uygulanması da kötü sonuçlar doğururdu. Tıpkı İdiokrasi filminde olduğu gibi sadece ahlaka ve tartışmaya önem veren türler çoğalmayı keserdi. Galaksinin iti kopuğu serserisi de bize ne kardeşim deyip ortama iyice hakim olurlardı. Yani her halbuki yerde işe yaramıyor bence.

Ama dediğim gibi ben antinatalizmi ince eleyip sık dokuyup sonra da çocuk yapalım madem demedim. pişmanlığa ve yeni tecrübelere dayanan bir rasyonalizasyon yapmıştım. Madem öyle, bazı arkadaşlar da soruyordu zaten. Eee nasıl gidiyor, pişman mısın diyorlar.

Valla henüz değil. Şöyle özetleyeyim durumu. Günün 12 saati zar zor uyuyan, 11 saati zar zor yiyip ağlayan, kalan 1 saati de inanılmaz şirin olmakla geçiren bir yaratık var evde. Arada dinozor sesleri çıkarıyor, komik komik hallere giriyor suratı.

İnsanı güldürüyor yani. Ve bu da kalan o 23 saatin zorluğuna değiyor dermişim. Yok canım ne değecek derimişsiniz. Bildiğin hammallık şu anda yaptığımız.

Ama ileride bu oranın artacağını umuyoruz. Kripto paralar gibi uzun vadeye oynuyoruz. Hodılcıyız, hodılcı. Bu arada işin en zor yanı da uykusuzluk değil ha.

Rutinsizlik ve neyin neden olduğunu bilmemek. Eve aldığın en dandik şeyin bile bir kullanma kılavuzu oluyor, sigortası oluyor, bozulsa yenisini veriyorlar. Her neyse ama bunda böyle şeyler yok. O yüzden her daim endişe var.

Üstelik herkes bunlar daha iyi günleriniz diyor. Hele bir de parmağını prizlere sokma yaşına gelsin, o zaman görürsünüz diyor. Başka biri çıkıyor sonra çalılıklardan. Asıl hele bir ergenliğe girsin de ikiniz de görürsünüz diyor.

Biri helikopterden sarkıyor. Asıl üniversite çağına gelip sizi terk edince görürüm ha hayt diyor. Herkes dumur edip helikoptere geri dönüyor. Bu arkadaşlardan anladığım kadarıyla iki seneye kalmaz bitcoin'in değeri sıfıra düşecek.

Çocuk da elimizde patlayacak. Böyle kötü bir yatırım. Sürekli bir tavsiye ve bunlar daha ne ki saldırısı altındayız. Zaten endişeliyiz.

Bir de gelecekte daha da endişelenecek olmaktan endişelenmemiz gerekiyor. Neyse ki Schopenhauer hakikaten yardımcı oldu. Sayesinde çocuklu hayattan beklentileri o kadar düşük tuttum ki bu şekilde böyle birkaç sene gidebilir rahatça. Sıfır hayal kırıklığı.

Sığınağına kapanmış, zombi istilasının geçmesini bekleyen Survivor modundayım resmen. Tek bir fark var, zombiler sığınağın içindeler. Fularsız Fatihler, Kemal Akkoyun, Ali Özbek, Refik Şekercioğlu, Mustafa Ayaz, Şaban Befeza, Can Emrah Yaldız, Zeküre, Mehmet Ünsal, Mehmet Han, Enes Çankırı, Aydın Kahraman, Çağrı Özertem, Danyal Arslan, Özgür Elbir, Atilla, Işıl Arıcan, Hüseyin Çalgın, Can Karakuş, Nilüfer Gök, Tunç Mart, Berk, Erdem Gelal, Erman Korkut, Deniz Silahçılar, Ali Can Albayrak, Başar Kızıldere, Dumanay Hukuk, Kıvanç Müçek, Doğan Can Bahan, Yannis, Kutlay Dede, Banu Yelkovan, Barış Özcanlı, Umutcıkla, Çağrı Köse, Savaş Günata, Salih Ünal, Merve Yurdagül, Alp Şimşek, Furkan Karakaya, Eymen Üç Işık, Aziz Arif Şanver, Zafer Ünlüer, Elad Azizli, Tanzer Bilgen, Emel Ct, Bahadır Batır, Sezer Sunar, İlyas Boydak, Batuhan Avcı, Emine Tekerek, Barbaros Sulakoğlu, Ethem Bozkurt, Vedat Kürşün,

Rıdvan Duran, Ege Edi Siva, Fatih Kodaman, Egemen Ekinci, Çağlar Pir, Fatih Karaca, Zafer Faydalı, Bülent Boyacı, Mehmet Kanatlı, Eray Ersöz, Cem Karakuş, Uğur Göktolga, Musa Ekiz, Boran Güney, Aras Erekul, Eyüp Yavuz, Hilmi Murat Yıldırım, Ahmet, Demet Topkara, Semih Kavaklıoğlu, Önercan Yıldız, Korhan Kaftanoğlu, Demet Sina Hakman, Aydan Lengerli, Ömür Uluaşk, Bora Demiralan, Ozan Ulusoy, Küçük Benli, Anıl Gökmen, Deniz Soyuver, Emre Ersoy. Hepinize çok teşekkürler. Yakında görüşürüz.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)