
5.304 kelime · ~27 dk okuma
Merhaba sevgili flarsızlar. Günlerdir birçok e-mail alıyorum. Yok efendim kredi kartı borcunuzu niye ödemediniz? Yok Nijerya'da 30 milyon dolarım kaldı yardımcı olun.
Sizden gelen e-mailler de var tabii arada. Onlar da çocuk konusuna değinmemi istiyorlardı. Ben de şakasına dedim ki şimdilik daha yeniyim. Hele çocuğun altını bir 100 kez 200 kez değiştireyim de o zaman ahkam keserim.
Valla iki yüzü geçtik bile. Hatta geçen gün Kaan Ertem'in Zıçan Adam karikatürleri vardı zamanında. Onun gibi bir saldırı altında kaldım gecenin bir vakti bez değiştirirken. Ama Matrix'teki Neo misali resmen olan biteni ağır çekimde görüp zamanında müdahalelerle bir faciayı önledim.
Dedim ki ben artık hazırım. Ama ben neden çocuk yaptığımı daha sonra anlatacağım. Biraz tersten gidelim. Bugün antinatalizme, yani çocuk yapmamanın felsefesini konuşacağız.
Hatta daha geniş anlamıyla bilinçli varlıklar yaratmamanın felsefesi diyebiliriz. Çünkü antinatalizme göre varoluş muhtemelen hem o varlık için kötü, hem çevre ve toplum için hem de ebeveynler için. Acı çekmesi ve acıya neden olması kaçınılmaz bir varlığı neden yaratıyoruz ki? Otostopçunun galaksi rehberinde şöyle diyordu.
Her şeyden önce evren yaratıldı. Bu birçok insanı kızdırdı ve kötü bir adım olarak görüldü. Birkaç trendle başlayalım işe. TÜİK'e göre 2020 yılındaki doğurganlık hızımız, yani bir kadının 15-49 yaş arası doğurabileceği ortalama çocuk sayısı 1.76.
Sadece 20 sene önce 2.38 idi. Bir 20 sene daha geriye gidersek, 1980'e yani, 4.4.
Ondan da 20 sene öncesinde 6.3. Bu inanılmaz bir değişim. Yani 1960'lardaki doğum oranı sabit kalsa nüfus bir nesil içinde 3'e katlanacaktı.
1980'deki sabit kalsa 2'ye katlanacaktı. Şu anda ise nüfusu sabit tutmak için gereken 2.1 doğum limitinin altındayız. Sadece Güneydoğu'daki iller bu limitin üstündeler.
Onları çıkarsan herhalde AB ortalaması olan 1.5'u bulacağız ya da çok yaklaşacağız. Başka yerlerde de böyle dramatik değişimler var ve olacak. Bugün mesela Japonya'nın nüfusu neredeyse 130 milyon.
Fakat bu yüzyılın sonunda, yani benim kızın yaşlılığında diyelim, Japonya nüfusu 50 milyona düşecek. Çin de 1.4 milyardan 730 milyona. Nijerya'nın nüfusu Çin'e geçmiş olacak yani.
Dünya genelinde de nüfusun 10-11 milyar seviyesine ulaştıktan sonra düşeceği öngörülüyor. Bu değişimlerin biyolojik bir sebebi yok. Yani yapay yiyecekler yüzünden kısırlık oranı artıyor falan böyle şeyler yok. Olsa bile bu kadar etki etmiyor.
Eğitim seviyesi arttıkça asıl, toprağa bağlı yaşam azaldıkça ve doğum kontrolü yaygınlaştıkça doğum sayısı da her yerde düşüyor. Buna paralel olarak yapılan doğumlar da daha geç yaşta yapılıyorlar. Benim anneannem ilk çocuğunu 15-16 yaşlarında doğurmuştu. Bu sene Türkiye'de ilk doğumunu yapan kadınların ortalama yaşı neredeyse 27.
Şimdi bunları felaket tellallığı için anlatmıyorum. Yani insanlığın soyunun kurumasında daha çok var. Zaten bu trendler de birer kehanet değiller, mevcut gidişatı gösteren şeyler sadece. Ama büyük ihtimalle bazı devletler doğurganlığı teşvik edecek politikaları uygulayacaklarından gidişat da değişebilir.
Mesela Çin tek çocuk politikasını 2015'te tamamen bıraktı. Ondan sonra da baktılar o da yetmiyor, 3 çocuğa kadar izin verdiler. Büyük ihtimalle bu da kurtarmayacak durumu çünkü Çin'de de hayat pahalılaşıyor. Yani bu politikaların da net etkisi belli değil ama her halükarda bariz biçimde insanlık giderek daha az ürüyor ve ürememe sebepleri de değişiyor.
Ama gerçek antinatalizm bu değil. Antinatalizm, çocuk sahibi olmamak değil çeşitli sebeplerle. Çocuk sahibi olmayı ahlaken sorunlu görmektir. Hatta varoluşa negatif değer atar.
Hiç var olmasaydık daha iyiydi der. Bu yöndeki argümanlara geçmeden önce bir dakikalık saygı duruşunda bulunmayı öneriyorum. Çünkü tarih boyunca popüler olmamaya mahkum bir görüş varsa o da bu olmalı. Yine de insanlar korkmayıp bunu savunmuşlar.
Helal olsun. Yani biz bir şey için programlanmışsak o da üremek olmalı. Ve buna karşı bir felsefe oluşturmak gerçekten cesaret işi. Peki kim bu cengaverler?
Valla antinatalist forumlara bakınca bu işin ta Thales'e kadar dayandırıldığını gördüm. Sıkça yapılan bir alıntıda neden çocuk yapmadığı sorulunca çocuklar için endişelendiğimden dediği aktarılıyor. Ama bunu farklı şekillerde yorumlamak mümkün. Zaten bu alıntı da Plutarch tarafından yapılmış ama başka kaynaklarda adamın evlenip aslında çoluk çocuk sahibi olduğu bile yazıyor.
Bizim çağlara doğru biraz daha ileri sararsak bu çevrelerde adı daha da sık anılan bir kişi var. O da Schopenhauer. Schopenhauer, çocuk yapmayı ahlaksızlık olarak gördüğünü açık açık söylemedi. Ama varoluş hakkındaki genel kötümserliği onu alanın öncülerinden kılmış bir şekilde.
Hatırlayalım ne diyordu? Dünyada gördüğümüz şeyler, tekil olan asıl gerçeğin farklı temsilleridir. Hiçbir zaman algılayamayacağımız, zaman ve mekanın dahi ötesinde bulunan bu asıl gerçekliğe irade diyor. Hiçbir amacı, bilinci, hiçbir şeyi olmayan bir güç bu irade dediği.
Biz aslında onu ihtiyaç, doyumsuzluk, ne bileyim, tatminsizlik olarak anlayabiliriz. Daha anlamlı olur bizim için. Hayat canlıları bir türlü doyuramayacakları ihtiyaçlara mahkum ediyor. Yani hayatınızı güzel sansanız bile her an bu iradenin kölesisiniz.
Sadece sanat bu kölelikten geçici bir kaçış sağlıyor. Başyapıdanın ciddi bir kısmı sanat hakkında zaten. Çocuk yapmak ona göre eksisi artısını geçen bir sürü ekstra iş yığını demek olduğundan sanata ayrılacak vakitten de çalınmış oluyor. Deyim yerindeyse sürekli olarak Platon'un mağarasında kalıyoruz.
Bir türlü dışarı çıkamıyoruz. Bu arada Chopin Ağır'ın çocuk yetiştirmenin zahmetine odaklanmasının ana-babalar için aslında rahatlatıcı bir yönü var. Çünkü sürekli bu işin pozitif yönü pompalanırsa, sürekli bir mucize olduğundan dem vurulursa çocuğun, Kaçınılmaz olarak bezip bıktığınız anlarda bir iç çelişki yaşayacaksınız. Kendinizi kötü veya yetersiz bir ebeveyn olarak göreceksiniz.
Hayır, diyor Chopinar, bu iş bir eziyet. Standardı bu. Bu konuda bir makale paylaştım zaten. Tam da bunları anlatan, oradan okuyup rahatlarsınız.
Diyeceksiniz ki hayatın özü bu kadar mücadele, bu kadar tatminsizlik doluysa, bırak çocuk yapmamayı, niye intihar etmiyoruz? Ki genel olarak ne zaman antinatalizme yakın bir bakış açısı görürseniz, intihar, kürtaj, cinayet üçlüsü hakkındaki yansımalarına bakmanız lazım. Biz de bakacağız birazdan. Schopenhauer, intiharı iradeye karşı bir yenilgi olarak yorumluyor.
Hayatımızı sonlandırmanın iradeye bir etkisi olmuyor çünkü. Ona göre çözüm daha basit, daha münzevi bir hayat yaşayarak bencilliğimizi ve hatta benliğimizi aşmak, aslında her şeyin bir olduğunu anlamak. İrade ancak bu şekilde yenidir, diyor. Bu tabii Schopenhauer'ın doğu felsefelerine düşkünlüğünü yansıtan bir çizgi.
Bütün dinler arasında insanın varoluş acısına ve tatminsizliğine belki de en çok önem veren din olan Budizm'deki merkezi amaç, insanın nefsine hakim olması, mutsuzluğunu azaltması ve sonunda diğer şeylerden ayrı bir şey olduğuna dair yanılsamasını aşması. O zamana kadar hep acı, hep tatminsizlik. Budizm'in dört temel öğretisinden, Four Noble Truths denen dört temel öğretisinden ilki zaten bu acı hakkında. Şöyle diyor, doğum acı çekmektir, yaşlanmak acı çekmektir, hastalık acı çekmektir, ölüm acı çekmektir, sevdiğiniz şeylerden ayrılmak ve sevmediklerinizle buluşmak acı çekmektir.
Her şey acıdır yani. E madem öyle, hiç yaşamasaydık daha iyi değil mi? Benlik algısı baştan oluşmamış olacaktı, varacağımız sona varmış olacaktık ve acı da çekmiyoruz o arada. Ne güzel.
Hatta bu görüşü biz evrene dahi uyarlayabiliriz çünkü evren de ölüyor. Doğduğu andan itibaren ölüyor. Entropi dediğin şey evrenin yaşlanması. Şimdi Budizm'in de Schopenhauer'ın da antinatalist olup olmaması birazcık yoruma kalmış.
Özellikle de Budizm'in çeşitleri olduğu ve değiştiği düşünülürse Ama şunu unutmamak lazım. Budizm'in bir diğer temel kavramı da sürekli doğuştur. Ve bu doğuş döngüsü insanlarla sınırlı değil. O doğuş olmazsa tekamül şansı da olmuyor.
İnsanlık bugün doğum yapmayı durdursa yani, reenkarnasyon döngüsündekiler ne yapacaklar? Kedi-köpek olarak gelip, Şopenaur'un o irade dediği şeyin daha da fazla kölesi olacaklar. Zaten Buda'nın da çocuğu vardı. O yüzden de benim bildiğim kadarıyla Budizm'de çocuk yapmak veya yapmamak hakkında kesin bir görüş yok.
Öte yandan bu bahaneyle biraz da diğer yaygın dinlere bakmak kafa açıcı olacaktır. Hemen her dinde ruhban sınıfının elitleri için çocuk yapmak ya yasak ya da çocuksuzluk yüceltiliyor. Seks kirli bir şey çünkü. Bakire rahibelik diye bir kavram var.
Vestal Virgin bir kurumdu Hristiyanlık öncesi Roma'da. Hristiyanlıkta da Meryem Ana'nın bir bakire olması üstünde ısrarla duruluyor. Sürekli buna vurgu yapılıyor. Ama aynı dinlerin kitaplarında genel halk için üreyip çoğalma emrediliyor.
Be fruitful and multiply der Genesis kitabında mesela. Yani bol bol meyve yiyin ve çoğalın. Arkadaşlar İngilizceyi benden öğrenen bir yakınınız yoktur umarım. Şimdi birçok antik Yunan şehrinde ve sonra Roma'da o rahibeler dışındakilerin evlenmemesi, cinsellikten elini ayağını çekmeleri sebebisi denen şey, bildiğin suç olarak yargılanabiliyordu.
En azından teoride. Yani bunun pratikteki yansımaları pek kayda geçmemiş. Ama böyle bir suç var yasada. Zaten tanım itibariyle çocuksuzluğu tembihleyen bir din veya bir toplum veya bir ideoloji neyse artık o hayatta kalamaz ya da fazla yayılamaz.
Ama ben konuyu buradan antinatalizme bağlamak için daha ilginç bir yol önereyim size. Cehennem. Bu inanca sahip birinin ahlaken çocuk yapmaması gerektiğini öneriyorum. Çünkü o çocuğun hayatı ne kadar rahat içinde geçerse geçsin, öldükten sonra belki uzun bir süreliğine, belki de ebediyen ya cennete gidecek ya da cehenneme iki tane şansı var.
Bu kader tamamen size bağlı da değil. Sonuçta ne kadar iyi bir anne baba olursanız olun çocuğun kendi seçimleri oluyor. Dahası siz ölene kadar son derece erdemli bir hayat yaşayan bir çocuk, siz öldükten sonra kötü yola sapabilir. Bu şartlar altında gelecekte cehenneme gideceğini bildiğiniz bir çocuğu dünyaya getirir miydiniz?
Herhalde çoğunuz hayır diyecektir. Ben hayır diyorum en azından. Aslında bu senaryonun bir benzerine hali hazırda hayır diyoruz. Yani şöyle düşünürsek, genetik bir bozukluğu olduğu için hayatı boyunca acı çekecek bir çocuğu kürtajla aldırır mıydınız?
Bunu sorunca çoğunluk aldırırdım diyor. Üstelik kürtaja evet demek çocuk yapmaya hiç girişmemekten çok daha sorunlu bir nokta alaken. Ve o çocuğun potansiyel olarak çekeceği acı da hayatıyla sınırlı yani cehennem acısının yanında pek lafı geçmez. Yani demek istediğim bu senaryoda çocuğu aldırırdım diyorsak önceki soruma hayli hayli hayır cevabı vermeniz lazım.
Bir tane daha fark var tabii iki senaryo arasında. Genetik bozukluğun çocuğun suçu olma ihtimali yok ama dinlerde günahlardan insanlar sorumlu. Tabii bu sorumluluk meselesi apayrı bir tartışma. Yani genetikti, epigenetikti, yetiştirmeydi, sosyokültürel şartlarda o ülkenin şanstı.
Bu tip faktörler dururken çocuğu cehennemde cezalandırmak zaten sorunlu bir başlangıç noktası birçok din için. Ama burada o çocuğun o cezayı hak ettiğini varsayalım. Benim asıl odaklanmanızı istediğim nokta haktan hukuktan ziyade acı. O çocuk kaderinden yüzde yüz sorumlu olsa da olmasa da tartışılmaz gerçek şu ki, eğer siz onu dünyaya getirmezseniz geleceğindeki bu acıları yaşamayacak.
Dünyadaki toplam acıdan birazcık olsun azaltma şansınız var. Bu şansı kullanır mısınız? Evet, bunu bilsem o çocuğu yapmazdım diyenlere sorayım. Tek çocuk ve %100 cehennem senaryosunu birazcık sulandıracağız.
Diyelim iki çocuğunuz olacak ve bir tanesi cehenneme gidecek. Hangisi bilmiyorsunuz ama biri kesin gidecek. Şimdi o iki çocuğu da doğurmamazlık eder misiniz? Yani biri akıl almaz acılar çekmesin diye cennete gidecek olan kardeşinin elinden ebedi mutluluğu ve huzuru alır mıydınız?
Eğer cehennem inancım olsaydı benim böyle elli elli bir durumda ben yine çocuk sahibi olmamayı seçerdim. Birinin sonsuz mutluluğu çünkü diğerinin sonsuz acısını dengelemiyor içimdeki ahlak pusulasına göre. Ama şimdi biz argümanı iyice sulandıralım. Erkek olduğunuzu ve dahası bir padişah olduğunuzu hayal edin.
Hayatınız boyunca 100 çocuk yapacaksınız. Hiçbiri bu dünyada açlık, hastalık çekmeyecek. Hatta varoluş acısı bile çekmeyecekler çünkü biraz yüzeysel olacaklar diyelim. Öldükten sonra da 99'u cennete gidip bal akan ırmaklarda rafting yapacaklar böyle kaymaktan yapılma botlarla.
Ama elinize alıp sevdiğiniz o bebelerden bir tanesi cehennemde akıl almaz acılar çekecek. Kaçışı yok. Şimdi nedir cevabınız? Aslında bir padişah olma varsayımına da gerek yok.
Zira yukarıdaki sorunun kapsamını bir nesille sınırlamak zorunda değiliz ki. Tek bir çocuğunuz olsa dahi o çocuğun torunları olacak, onların torunları olacak. Birkaç nesil içinde en azından bir kısmının akıl almaz acılar çekeceği bir soy ağacı yaratmış olacağız. Hatta bununla da kalmıyor.
Şu an yaptığımız muhasebenin de sorumluluğunu o çocuklara yıkmış oluyoruz. Tüm dertlerini yanında bir de antinatalizm yüküyle uğraşacaklar. Evlat ben gereğini yapamadım. Sana kalmış artık bu şanlı şerefli fularsız ailesinin soyunu kurutmak.
Tüm bunları oku, dinle ve kararını ver. Hadi aslanım beline zayıflık. Omelas'ı bırakıp gidenler kısa hikayesini herhalde bu podcastta en az beş kez referans vermişimdir daha önceden. Yine vereyim çünkü tam oradaki muhabbet.
Tüm şehrin refahı ve mutluluğu cumhurbaşkanlığı köşkünün Bodrum katında bir yerlerde işkence gören bir çocuğa bağlı. Herkes bu ihtimali bile bile kendi çocuğunu doğuruyor ve piyangoya katılıyor. Yine bunun herhalde kürtaj versiyonu şöyle olurdu. Hamilelik sırasındaki testlerde genetik bir soruna rastlamıyorsunuz.
Doğuracaksınız yani. Ama testlerimiz de %100 isabetli ve kapsayıcı değil. En ideal hamilelikte bile bir risk var. Tüm olası ciddi sorunların riskini toplasan, işte deminki gibi 100 bebekten birisi ikisi kötü bir kadere mahkum olmuş olacak.
Her seferinde piyango çekiyoruz. İşte bu belirsizlik, bir ihtimal cehenneme gidecek bir bilinci dünyaya getirmenin belirsizliği çok acayip. Mantıken durum kötülük probleminin bir benzeri. Sadece Tanrı yerine biz varız.
Yani eğer iyi bir Tanrı anlayışı ve bunca acı dolu bir yaratılış çelişkili ise, iyi bir ebeveyn anlayışı da bunlarla çelişkili olur. Fakat şu da var ki, biz tür olarak iki önemli etki altındayız. Birincisi polyana etkisi yüzünden yaşlılığımızda kendi hayatımızı gözden geçirdiğimizde geriye bakıp onu gerçekte olduğundan çok daha pozitif olarak hatırlıyoruz. İkincisi de belirsiz durumlarda geleceğe dair anlamsız bir imsahlık duyuyoruz.
Yani somut bir tehlike varsa ona aşırı duyarlıyız, evet. Ama mesela küresel ısınma gibi belirsizliği yüksek olan, uzak hissedilen riskleri pek umursamıyoruz. Cehennem inancı da bundan nasibini alıyor. Bir sürü insanın cehenneme gideceğini biliyoruz, inananlar açısından konuşuyorum ama bunun kendi başımıza ve özellikle de çocuklarımızın başına gelme ihtimalini hiçe sayıyoruz.
Ve bu acı ihtimalini ortaya koyan aynı inançlar bir yandan da işte be fruitful and multiply diyor veya kadınlar tarlalarınızdır, ekin toprağınızdır, öylece girin diyerek üremeyi salık veriyorlar. Dolayısıyla bir bilişsel çelişki var ortada. Meseleye dinler açısından bakmak faydalı çünkü modern argümanları anlamayı kolaylaştırıyor bu. Yani cehennem-cennet belirsizliğini çıkarıyoruz, onun yerine hayatımız boyunca yaşayacağımız acı ve mutluluk dengesinin belirsizliğini koyuyoruz.
Aynı soru ahiret inancı olmayanlara da çok ufak bir değişiklikle sorulabiliyor. Bu noktada işi Budizm'den ve Schopenhauer'den de kötümser bir noktaya çekmek mümkün. Naturalist bir bakış açısıyla denilebilir ki. Bilinci fazla gelişmiş varlıklarız.
Bu evrimin bir kazasıdır. Bir gün öleceğimizin farkında olmamamız lazımdı. Bu yeterince moral bozucu değilmiş gibi, hiç tanımadığımız bireylerin de acılarına ve ölümlerine üzülmek kapasitemiz var. Yakınlarının ardından yas tutan hayvanlar da var.
Ama belki de sadece biz, büyük harfle başlayan ölümü, yani her canlının kaderi olan o kavramı anlayabiliyoruz. Hadi diyelim ki kendi köşemizde sessiz sakin münzevvi bir hayat yaşadık. Akşamları kafamızı göğe kaldırdığımızda o manzara bize neyi hatırlatacak? Evrenin akıl almaz büyüklüğünü.
Zamanın akıl almaz genişliğini. O kadar büyük ölçeklerden haberdarız ki evren şimdikinin binde bir yaşında ve binde bir büyüklüğünde olsaydı bile yine akıl almayacak kadar yaşlı ve büyük olacaktı. Bu da insana bir huzursuzluk veriyor. Biz anlamsız bir evrende anlam, adaletsiz bir dünyada da adalet arıyoruz.
Bunları bulamadığımız için de toplumsal ve bireysel ölçekte bazı savunma mekanizmaları geliştirmişiz. Ya bunları fazla konuşup düşünmüyoruz ya tutunacak başka değerler inşa etmişiz işte dini inançlardır, ideolojilerdir. Ya dikkatimizi dağıtıyoruz eğlenceyle, sporla, hatta bilimsel keşiflerle ve sanatın estetiğiyle. Bazen de hayatın bu anlamsızlığına karşı dramatik direnişlerde bulunanların kahramanlık öykülerini yazıyor, onları bir nevi varoluş şehidi ilan edip o şekilde bir anlam yaratıyoruz.
Kendimizi bunlarla kandırmayı bırakmalı ve çocuk yapmayı bırakarak yavaşça ve asilce soyumuzun kurumasına izin vermeliyiz. Bu kabaca, Schopenhauer'dan etkilenmiş olan Peter Zapfer'in görüşleriydi. Siz belki de bu aynı görüşleri True Detective dizisinin ilk sezonondaki Rustcall karakterinden hatırlıyorsunuz, onun pesimist felsefeyi dile getiren monologlarından. Ailemizin yapmak için şerefli bir şey, programlarımızı yasaklamak.
Yerleştirmeyi durdurmak. Yerleştirmek için el almak, el almak. Son bir akşam, kardeşlerimiz ve kardeşlerimiz, ırkçılığa sahip olmak. Antinatalizm, soyun tükenmesi fikriyle doğal olarak ilişkili.
Ama bunu şart koşmuyor. Şu anda hayatta olanların ömrünü uzatmak isteyen bir antinatalist olabilir. Birçok bilim kurgu hikayesinde yakın gelecekte ölümsüzlüğe ulaşıldığı ama buna karşılık nüfus patlaması olmaması için doğumların yasaklandığı, işte ancak kazara biri ölürse onun yerini alacak biri için doğum izni çıktığı bir dünya resmediliyor. Bu da olası yani.
Bahsine edeceğimiz son önemli karakter, Modern Antinatalizm Hareketi'nin en görünür ismi olan Güney Afrikalı Felsefe Profesörü ve Better Never To Have Been kitabının yazarı veya Rusçası Better Never To Have Been. Her dilde var bu kitap. Bunun yazarı David Benatar. Benatar bu fikirleri biçimsel bir argüman haline sokmuş ki bunun ne olduğunu safsatılar ansiklopedisini okuyanlar bilirler.
Şeklen doğru olan argümanlardır bunlar ve onun ortasına da acının asimetrisi diye bir fikir yerleştiriyor. Şimdi bunu biraz benim uzattığım bir akışla takip edelim. Normalde dört adım ama ben aralara başka adımlar koydum. İlk adım yani ilk varsayım şu.
Hayat ekseriyetle acı içerir. En rahat hayatlar bile bu acıyı içerirler. Başka birilerine zarar vermeden yaşamamız imkansız. Yani varoluşumuzun kaçınılmaz bir sonucu bu.
Ya bir kaynağı gasp ediyoruz ya ölümlere yol açıyoruz. Nötür bir varlığımız yok. Üçüncü varsayım, toplam acı giderek artmakta. Basit bir örnek olarak, 1500'lü yıllarda savaşlar yüzünden ölen insan sayısı tahminen 1,5 milyondu.
Bu rakam sonraki her yüzyılda katlanarak artıyor. 6.1 milyon, 7 milyon, 20 milyon ve 20. yüzyılda 110 milyon.
Dördüncü adım, hayatta olan bizler için acı kötüdür, zevk ve mutluluk iyidir. Bu acıyı vermek de daha kolay. Mutluluğu yaratmak biraz daha karmaşık veya subjektif. Şimdi kritik noktaya geliyoruz.
Acının yokluğu hayatta kimse yoksa bile iyidir. Zevkin yokluğu ise ortada kimse yoksa illa kötü değildir. Dolayısıyla acı-zevk muhasebesi yapıyorsak ortada birilerinin olmaması senaryosu daha iyi gözüküyor. Başa sarmanıza gerek yok.
Bu asimetriyi anlamak için Benatar bazı alternatif versiyonlarını sunmuş. Şöyle diyelim, mutsuz olan veya acı çeken insanlar yaratmamakla yükümlüyüz. Zaten hayata gelmiş mutsuz varlıklar da bize üzüntü veriyorlar. Yani birinin acı çektiğini görmek bize üzüntü veriyor.
Şimdi bu asimetrinin bir tarafı. Diğer tarafında ne var? Mutlu insanlar yaratmakla yükümlü değiliz. Hayata hiç gelmemiş varlıkların kaçırdıkları mutluluklar bize üzüntü vermiyorlar.
Örneğin komşu bir ülkedeki savaşın yarattığı vahşete üzülüyoruz ama her gece Mars'a bakıp da orada hiç hayata gelmemiş olan ve gelmeyecek olan trilyonlarca zeki canlının eksikliği yüzünden, onların mutluluğu tadamaması yüzünden depresyona girmiyoruz. Dolayısıyla ortada bir denge yok. Acı bizim için çok daha yıkıcı. Acı azaltma yükümlülüğü de mutluluğu çoğaltma yükümlülüğüne daha baskın.
İşte bunun da en iyi yolu çoluk çocuk yapmamak. Bu argüman bana en başta ikna edici gelmişti ama biraz düşündükten sonra ve Benatar'la ilgili birçok video izledikten sonra iki tane zayıf noktasını görüyorum. İlkin, hayatta olmayanların açısından acının yokluğunun iyiliği veya zevkin yokluğunun kötü olmayışı gibi şeyler söylenemez. Çünkü onların açısından diye bir şey olamaz.
Kimse yoksa acının olup olmaması pozitif veya negatif bir değer alamaz, bu anlamsız olur. Aslında bu muhabbetin bir benzerine rıza bazlı argümanlar da yol açıyorlar. Yeri gelmişken onu da açıklayayım. Bu dünyada giderek sonuçta birey hakları ve rıza önem kazanıyor ama çoğu insanın hayatındaki en önemli girişimi olan doğum ve çocuk yetiştirmede bir tarafın rızası tamamen eksik.
Çocuğun rızasını alamıyorsun. Rıza almanın imkansız olduğu durumlarda default seçenek bir şey yapmamak olmalı. Ancak istisnai durumlarda eyleme geçmek ahlaken kabul edilebilir. Mesela bilincini kaybetmiştir biri, yani onun rızasını almayı beklemezsin kalp masajı yapmak için, hastaneye götürmek için.
Ama, diyor antinataristler, daha var olmayan bir bilinç üstünde kararlar almak bu istisnalara girmez. Orada yaptığımız yanlış, diyorlar. Şimdi bu bana kalırsa sarhoş felsefe muhabbetlerinde gayet kafa açan ama pratikte de zerre etkinliği olmayan bir argüman. Ben vergisini veren bir vatandaşım, tamam mı dostum?
Haklarımı ihlal edemezsin. Seni dava edeceğim. Replikleriyle ite kaka öğrendiğimiz bireysel hak anlayışının varabileceği en absürt nokta sanırım doğmamış çocuğun rızasını alamayacağımız için soyumuzun tükenmesi gerektiği anlayışı olmalı. Benatar'a dönelim.
İkinci zayıf nokta da şuydu gördüğüm. Bizim acıya zevkten daha fazla önem vermemiz evrimsel bir adaptasyon. Hatta bilişsel psikolojide de loss aversion yani kayıptan kaçınma olarak bilinen kavramla yakından alakalı. Kayıptan ve acıdan kaçınıyoruz çünkü aşırı riskli hareketlerden kaçılmayanların soyu çoktan kurumuş.
Bu gerçeklikten de, ahlaken acıyı azaltmalıyız, zevki çoğaltmama pahasına dahi olsa gibi bir yargıya atlayamayız, bu is out safsatası oluyor. Bir başka deyişle, mevcut durumu anlatan dirli dırlı cümleler, ahlaki yargı içeren melilli malılı cümlelere gerekçe olamazlar. Mars'ta yaşamıyor olan trilyonlarca canlının kaçırdıkları tecrübeleri düşünmemek, bundan yeterince üzüntü duyamamak bizim türümüzün sınırlarıyla ilgili bir şey. Yani bir sosyopat sizinle empati kuramıyor diye sizin hayatınızın değersiz olduğunu iddia etmek gibi bir şey oluyor Benatar'ın argümanı.
Ama benim onunla ilgili temel derdim, gelecekten de kesin olarak umudu kesmiş olması. Yani bugünkü yaşamın yaşanmaya değer olmadığını bir şekilde kabul etsek bile, 100 sene sonra çok daha iyi hayatlar yaratılabilir. Gerek gerçekte, gerekse sanal ortamlarda. Sırf zevkten ibaret olan hayatlar yaratılabilir yani.
İlla jacuzzilerde buzlu bademlerle takılmak değil kastettiğim. Mesela anlamlı bir hayat yaşadığına inanan biri de bundan mutluluk çıkarıyordur. Herkesin hayatına anlam bulduğu ve kendi potansiyelini gerçekleştirdiği ama fiziksel veya ruhsal bir acı çekmediği bir dünya yaratabilirsek, niye gelecek nesilleri bundan mahrum bırakalım şimdi çocuk yapmamayı seçerek? Benatar yakın zamanda Sam Harris'in podcastine konuk olup bunları konuşmuştu uzun uzun.
Harris de gelecekte sonsuz mutluluk veya sonsuz acı dolu sanal dünyalar yaratabileceğimizden bahsetmişti. Ama Benatar herhangi bir şart altında hiç var olmamaktan daha iyi olabilecek bir varoluş senaryosu hayal edemiyor. Öte yandan bu kötümserlik derecesinde bile o da intiharı savunmuyor. Zaten savunsa muhtemelen ismini bilmezdik, görevden alınırdı.
Ama Schopenhauer kadar aşkın bir sebebi yok. Biraz daha pragmatik bakıyor. Madem bir kere hayata geldik, yakınlarımız, dostlarımız bulunuyor. Bunlar bizi seviyorlar.
Belki genel olarak intihar karşıtı dini değerleri dahi var. E bizim de en azından bir hayatta kalma içgüdümüz var. İntihar etmeye çalışmak demek hem ölene kadar, ölüm noktasına kadar iç çekişmemizi ve acımızı arttıracak hayatta kalma içgüdümüz yüzünden, hem de öldükten sonra çevrimizin acısını arttıracak. O yüzden madem hayata geldin, çok çok çok acı çekmiyorsan, dayanılmaz değilse hayat devam et diyor.
Peki daha da ileri gidersek cinayet mesela şunu diyebilir miyiz? Cinayet kötü bir şey ama zaten eninde sonunda ölecek birini öldürüyorsun. Yani cinayet toplam ölümü arttırmıyor. Doğumsa bunu arttırıyor.
Benatar sanırım buna intihar için söylediği şeyleri beş ile çarpıp söyleyecektir. Toplam ölüm sayısının artması toplam acıyı da biraz arttırıyor, evet. Ama cinayet herhangi bir ölüm değil. Onun topluma negatif etkisi çok daha büyük.
Bu basitti. Asıl ilginç olan örneklerse kürtaj ve zorunlu kısırlık. Benim anladığım şu, mevcut toplum değerleri sabitken bunları yaparsan büyük acılara, korkulara sebep olursun. O yüzden doğumu engellemek için her şey mübah diye bir yaklaşım olamaz.
Ama eğer devletin bireylerin üreme seçimlerine karıştığı ve eugenicsin mesela normal görüldüğü bir paralel evrene ışınlansaydık, bizim modern antinatalistler de Nihayet ya, şimdi rahat rahat konuşabiliriz. Tüm mevcut hamilelikleri sonlandıralım, tüm kadınları da kısırlaştıralım. Ahlâken bununla yükümlüyüz." diyeceklerdi.
Yani Benatar'ın yaklaşımı açısından insanları kısırlaştırmanın özünde bir sorunu yok. Bu hareket toplumun değerleriyle yarattığı çatışma oranında yanlış veya doğru oluyor. Belki bu çok soyut oldu. Biraz daha somutlaştırmak için konuyu hayvanları düşünelim.
O daha doğru olur. Doğadaki birçok hayvan daha yetişkinliğe ulaşamadan ölüyor. Ölüyor deyince de o gereken etkiyi yaratmıyor aslında. Çünkü bizim için ölüm daha steril bir süreç.
Hayır, bu hayvanlar canlı canlı yeniliyorlar. Yahut acayip acayip parazitler tarafından içten içe tüketiliyorlar. Ya da açlık ve susuzluktan çok yavaşça, çok eziyet çekerek ölüyorlar. Dolayısıyla bu acı silsilesini engellemek için yabani hayvanları, en azından memelileri diyelim yani hamam böceğinde değil de, bunları kısırlaştırmak belki de et tüketimi için hayvan beslemeyi durdurmaktan bile daha öncelikli olmalı.
Belki daha fazla acıyı önlüyorsun bu şekilde. Ama bunun uygulamasını hayal edince içiniz bir garip oluyordur herhalde. Yani ne haddimize bizim doğaya bu kadar karışmamız? Birçok türün soyunu tüketeceğiz bu şekilde.
Böyle şey mi olur? Karışmayalım diyorsun. Ama bir vahşeti önleme gücün varsa ve karışmıyorsan bu seninle tür yapmıyor. Ne yapacağız?
Şimdi bu hayvan muhabbeti aslında önemli. Çevreye etkilerimiz konusuna iyi bir geçiş noktası. Hatırlayın, en başta üç çeşit antinatalist argüman var demiştim. Doğan çocuğa zarar, çevreye yahut topluma zarar ve ebeveynlere zarar.
Şu ana kadar kötümserliğe, rıza eksikliğine ve acı muhasebesine odaklandığımız için genelde ilk tipteki argümanlardan bahsettik. Şimdi kısaca ikincisine bakalım. Endüstriyel hayvancılığın dehşetine ara ara değiniyoruz zaten bu podcast'te. Hem bunları hem de genel olarak küresel ısınmayı azaltmak için atabileceğiniz açık ara en büyük bireysel adım çocuk yapmamak.
Açık ara derken öylesine söylemiyorum bakın. Gelişmiş ekonomilerde her doğmayan çocuk senelik neredeyse 60 tonluk karbon salımı tasarrufu demek. Ben arabasız yaşıyorum kaç senedir. Arabasızlığın bu tasarrufa net katkısı ne kadar dersiniz?
Yani kullandığım toplu taşımanın ve bisikletin şunun bunun etkisini çıkardık. Net olarak ne kadar tasarrufum var? Senelik 2,5 ton. 60 ton yerine.
Türkiye-ABD arası uzun bir uçuştan feragat etmenin getirisi ne? 1.6 ton. Peki et yemek yerine bitkilere yönelmek?
0.82 ton senelik. Her yaptığınız çocuk başına gidip 75 kişiyi vegan-vejeteryan yapacaksınız. Böyle bir denge.
Tabii şunu netleştirelim, karbon salımı yahut çevreye zararlı diğer süreçlerin oluşumunu böyle nüfusa bölüp pay edince sanki herkesin eşit katkısı varmış gibi anlaşılabiliyor. Ama ilkin bu iş ekonomik sınıfa çok bağlı. Çünkü tepedeki %1 karbon salımının %15'inden sorumlu. Daha çarpıcı olanı işin üretim kısmında görülüyor.
1998-2018 arasındaki karbon salımının %71'i sadece üst şirketten kaynaklı. Hatta daha da çarpıcısı, 1965'ten beri bugüne kadar yapılan karbon salımının üçte birinden sadece 20 şirket sorumlu. Yani bunlara odaklanarak bu karbon işini çözmek daha mantıklı değil mi? E ama şirketlere bakınca insanın ihimserliği azalıyor biraz.
Tepeden sayıyorum bakın. Saudi Aramco, Chevron, Gazprom, ExxonMobil, Iranian Oil, BP, Shell, Pemex, PetroChina. Böyle gidiyor. Bunlara gidip üretiminizi azaltın demek, yani Kolombiya'daki koka tarlalarına gidip, zararlı şeyler bunlar arkadaşlar, siz domates ekin bunun yerine demek gibi bir şey.
Aynı cevabı alacaksın zaten, talep var diyecekler. E talebi de kim yaratıyor işte, biz yaratıyoruz. Çin'de mesela 2020 yılında, geçen sene dünyanın kalanının toplamından 3 kat fazla kömür santrali kapasitesi inşa edilmiş. Bugün dünyadaki tüm kömür santrallerinin yarısı orada ve yavaşlamıyorlar.
Şimdi bu atılımın arkasındaki talep araba seçimimiz gibi kişisel seçimler tarafından biraz etkileniyor ama sırf varlığımız eninde sonunda herhangi başka bir seçimden en az 20 kat daha etkili. Bu sayıyı ben uydurmadım. 2009 tarihli bir araştırma makalesinden aldım. Açıklamalarda var linki.
Aynı makalede şunu da diyor. Çocuk yapmanızın etkisi sadece o çocuğun kullanacağı karbondan ibaret değil. Tüm soyundan da siz sorumlusunuz. Yani nüfus artışının etkisi de hesaplanmalı.
Bunu ABD için hesap edince her ekstra çocuk ebeveynlerinin hayatları boyunca oluşturduğu karbon ayak izinin 5.7 katını oluşturuyor. Bu açıdan ülkelere tek tek bakarsak, ABD'de doğan bir çocuğun toplam nihai etkisi bugün Çin'de doğan bir çocuğa kıyasla 5 kat, Bangladeş'teki bir çocuğa kıyaslaysa 160 kat. Muhtemelen bizim çocuklarımızın etkisi Çin ortalaması ile ABD ortalaması arası bir yerdedir.
Şimdi nüfus artışının etkisi de demişken, bakın 1-2 nesil öncesinde nüfus artışı, aşırı nüfus, gelecek hakkında düşünme lüksü olan insanlar arasında geleceğe dair en büyük tedirginlikti ve bir anlamda bugün küresel ısınmanın oynadığı rolü oynuyordu insan psikolojisinde. Bir Stanford profesörünün 1968'de yazdığı Population Bomb, nüfus bombası kitabında 70'li yıllarda yüzlerce milyon insanın nüfus artışı yüzünden açlıktan öleceği söyleniyordu. 1970'lerde dünya nüfusu 4 milyarı yeni geçmişti bakın. O boyutta bir felaket tabii yaşanmayınca kitabın sonraki baskılarında editörler bu tahmini 80'ler olarak değiştirdiler.
Yani 80'lerde yüz milyonlarca insan ölecek. Yaklaşık 50 sene geçti. Bugün nüfus 8 milyar. Yine de Birleşmiş Milletler'e göre açlıktan ölen insan sayısı senelik 10 milyon.
Çok fazla tabii ama tahmine kıyaslayınca onlarca kat fark var aralığa. En yaygın global komplo teorileri de bu dönemden kalma endişelerle şekillenmişler. İşte Rothschild'di, Rockefeller'dı, Rottweiler'dı, Bill Gates'di neyse kimi bulursan gizli amaçları dünya nüfusunu azaltmak, az nüfus üstünde de kontrol kurmak. Chemtrails mı dersiniz, musluk suyuna katılan kimyasallar mı, aşılar mı?
Hepsinin amacı bu. Ben de bu kafayı hiç anlamıyorum bu arada. Yani az nüfuslu bir dünyada kontrol daha zor değil mi? Kaç tane isyan olmuş işte antik dünyada, nüfus şimdikinin ellide bir iken.
Dünya üstünde en fazla isyan riski taşıyan olaylar apartman toplantılarıdır. Üstelik az nüfuslu bir dünyada o kadar zengin de olamıyorsun. Sömürü potansiyelini düşürmüş oluyorsun. Ben şeytani bir zengin olsam tam tersine dünya nüfusunun 20 milyar olması için elimden geleni yapardım.
Neyse, yine zamanında birçok bilimkurgu hikayesi de, tıpkı bu global komplo teorileri gibi, toplumdaki nüfus patlaması endişesini yansıtıyordu. Blade Runner'ın estetiğini takip eden sayısız distopyayı düşünün. Devasa binaların arasında sürekli yağın yağmur altında itiş kakış yürüyen sonsuz kalabalıklar. Gelecek buydu.
73 yapımı Soylent Green'de New York şehrinin 2022'deki nüfusu, gelecek seneki nüfusu yani 40 milyon. Şu an şehrin nüfusu 8 milyon. Hani çevresindeki tüm bölgeleri katsam bile Happy Topu 20 milyon. Soylent Green de açlığın hüküm sürdüğü böyle bir dünyada sözde denizdeki planktonlardan üretilen yeni bir mucize yiyecekti.
Ama gerçekler biraz farklı. Soylent Green is people! We gotta stop them! Velhasıl aşırı nüfus artışı antinatalizm argümanları arasında uzun bir süre yer bulmuş ama bölümün en başındaki düşüş trendlerini hatırladığınızda bunun artık biraz demode kaldığını görüyoruz.
Görece gelişmiş ekonomilerde yaşayan bizlerin karbon salımına etkisi orantısızca fazlaysa nüfus artışına katkımız da o kadar orantısız biçimde az. Yani o argümanların hedefi biz değil, Nijerya halkı olmalı. Şimdi tüm bunlar ne anlama geliyor? Sizce çevre için çocuk yapmamak gerçekçi bir yaklaşım mı?
Bilişsel psikoloji merceğinden bakarsak küresel ısınma gibi uzun vadiye yayılmış sebep-sonuç ilişkileri bize net gözükmeyen bir riskin davranışlarımızı değiştirmesi zor. Hele ki oyun teorisi çerçevesinde uzak yerlerdeki insanların da katkıda bulunacağı karbon salınımı yoluyla ve karşılığında da hızlı gelişimle bize karşı avantaj sağlayacağı bir riskten bahsediyorsak. Ve onun da üstüne hele ki, duble hele ki, değiştirmemiz gereken davranış da çocuk yapmak kadar temel bir güdümüzse. Dolayısıyla ben bu akımın çocuksuzluğa ciddi bir sebep olduğunu düşünmüyorum.
Gençler bu sebebi çokça dile getiriyor olabilirler ama onlarla yapılan anketlere de pek güvenmemek lazım. Hayatta çocuk yapmam diyen 18 yaşındaki gençlerin 10 sene sonra ne yapacakları belli olmaz. Onlardan biri de bendim zaten zamanında. Fakat ben bu çevre argümanlarının çocuksuzluk için bir sebep olmasa da güzel bir bahane olduklarını düşünüyorum.
Yani gerek ekonomik koşullar yüzünden, gerek daha sonradan değineceğimiz kişisel amaçlar yüzünden çocuk sahibi olmayacak insanların, özellikle belli bir sosyoekonomik grup için konuşursak, karşılaşacakları mahalle baskısına çok dayanıklı bir kalkan bu. Yani biri gelip size yargılayıcı bir şekilde niye çocuk yapmadın diye soruyorsa, iklim kriziyle savaşmak için yapmıyoruz. Yoksa sen iklim krizini önemsemiyor musun Berkicim? şeklinde bir kontra yargı dağıtımı yapılabilir.
Child Free Movement denilen hareketin yeni nesiller için en kafa rahatlatan bahanesi bu bence. Tabii sadece dışarıdan gelen yargılara değil, insanın içinden gelen suçluluk duygusuna karşı da koruma sağlıyor. Ama bazı insanlar çevresel hassasiyetleri iyice ciddiye alıp Voluntary Human Extinction Movement diye bir hareket oluşturmuşlar. Bunlar önceden atıf yaptığım Rust Coal'un çevreci versiyonları.
İklim krizinin de ötesinde bizim gezegen için adeta bir kanser olduğumuza ve sırf varlığımızda sayısız türün yok olmasına sebep olduğumuza kanaat getirmişler. O yüzden gönüllü bir şekilde yok olup gidelim diyorlar, soyumuzu kurutarak. Bu tip görüşlere misantropik deniyor bu arada. Yani insan sevmeme veya insanı zararlı bulma üstüne kurulu.
Dikkat ederseniz, önceki argümanlar genelde insanlardaki acıyı hafifletme temellilerdi. Yani bilakis insan için duyulan endişeden kaynaklanıyorlardı. Schopenhauer gibi kötümserlerin de görüşlerinin temelinde bu endişe yatıyor. Ama misantropik yaklaşımda insan toplumları haşeri olarak görülüyor.
Acı çeken bir varlık olarak insana sempati duyulmaz, acı çektiren bir varlık olarak ona antipati duyulur. E tabii bu tip gruplardaki insanlar diğer tüm insanlardan nefret ediyorlar, istisnasız olarak hazretmiyorlar demiyorum. Kişisel duygular önemli değil. Daha ziyade felsefi bir tutum olarak görmek lazım bu bağlamdaki misantropiyi.
Sonuçta çoğumuz, yakınlarımızı sevmeye, empati duymaya programlı sosyal yaratıklarız. O insanlar da aynı şekilde. Ama biyolojik programlama, kazara işte fazla gelişmiş olan bilincimizle varacağımız insanlık karşıtı sonuçlara engel değil. Star Trek'te Mr.
Spock'ın meşhur lafını hatırlarsanız, May you live long and prosper. Vemin sloganı da ona gönderme yapıyor. May we live long and die out. Uzun yaşayalım ve soyumuz kurusun inşallah.
Gerçekten şu dünyada her şeyin bir hareketinin, bir derneğinin olmasına da bayılıyorum. Hepimiz ölelim partisi, Allah belamızı versin vakfı, evimize ateşler salınsın, yuvalarımız yıkılsın, birliklerimiz bozulsun tarikatı. Her şeyi kurabilirsiniz. Evet sayın flarsızlar, burada artık mola verelim.
Çocuklu çocuksuz hepinize teşekkür ediyorum dinlediğiniz için. Antinatalizmin üçüncü ayağı olan ebeveyne zararı olduğu için çocuk yapmama bir sonraki bölüme bırakıyorum. Yani çocuk yapmanın felsefesi bölümüne bırakıyorum. Zira bunları ben neden çocuk yaptım anlatısıyla paralel biçimde ele almak bence daha eğlenceli olur.
Aynı zamanda o bölümde evlat edinme, mahalle baskısı, ötenazi, çocuk yetiştirmenin ekonomisi, bencillik ve eugenics'in zıttı olan disgenics kavramlarından bahsedeceğiz. Beleş dinleyicileri bu podcastı sağda solda yaymaya, iTunes'da, Ekşi'de yorum yazmaya, kendi çapınızda flarsız eylemler yapmaya davet ediyorum. Bu podcastı Patreon'dan aralıksız biçimde en uzun süredir destekleyen Fularsız Fatihler, Kemal Akkoyun, Ali Özbek, Refik Şekercioğlu, Mustafa Ayaz, Şaban Vefeza, Can Emrah Yaldız, Seküre, Mehmet Ünsal, Mehmet Han, Enes Çankırı, Aydın Kahraman, Çağrı Özertem, Danyal Arslan, Özgür Elbir, Atilla, Işıl Arıcan, Hüseyin Çalgın, Can Karakuş, Nilüfer Gök, Tunç Mart, Berk, Erdem Gelal, Erman Korkut, Deniz Silahçılar, Ali Can Albayrak, Başar Kızıldere, Dumanay Hukuk, Kıvanç Müçek, Duancan Bahan, Yannis, Kutlay Dede, Banu Yelkovan, Barış Özcanlı, Umutcıkla, Çağrı Köse, Savaş Günata, Salih Ünal,
Merve Yurdagül, Alp Şimşek, Furkan Karakaya, Eymen Üçeşik, Aziz Arif Şanver, Zafer Ünlüer, Elad Azizli, Tanzer Bilgen, Emel Ct, Bahadır Batır, Sezer Sunar, İlyas Boydak, Batuhan Avcı, Emine Tekerek, Barbaros Sulakoğlu, Ethem Bozkurt, Vedat Kürşün, Rıdvan Duran, Ege Edi Siva, Fatih Kodaman, Egemen Ekinci, Çağlar Pir, Fatih Karaca, Zafer Faydalı, Bülent Boyacı, Mehmet Kanatlı, Eray Ersöz, Cem Karakuş, Uğur Gök Tolga, Musa Ekiz, Boran Güney, Aras Erekul, Eyüp Yavuz, Hilmi Murat Yıldırım, Ahmet, Demet Topkara, Semih Kavaklıoğlu, Önercan Yıldız, Korhan Kaftanoğlu, Demet Sina Hakman, Aydan Lengerli, Ömür Ulu Aşk, Bora Demiralan, Ozan Ulusoy, Küçük Benli, Anıl Gökmen, Deniz Soyuer, Emre Ersoy. Hepinize çok teşekkürler. Yakında görüşürüz.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.