Podcast

Nippon Paint ile Değişim: Toplum, Şehir ve İş Hayatının Salgın Sonrası Mimarisi

Fularsız Entellik

5 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Nippon Paint, yaşadığımız değişimin toplum, kentler ve iş hayatı üzerindeki etkilerinin değerlendirildiği "Nippon Paint ile Değişim” etkinliklerindeki bazı fikirleri, “Değişim, Yeni Normalin Mimarlıktaki Yansımaları” başlıklı kitapta topladı. 34 mimar ve iç mimarın değerlendirmeleri yanında etkinliklere konuşmacı olarak katılan Psikiyatrist Prof. Dr. Sibel Çakır, Kentsel Strateji Uzmanı Faruk Göksu ve Harvard Business Review Türkiye Yayın Yönetmeni SerdarTuran’ın deneyim ve söylemleri de yer alıyor. Kitabın üç ana başlığındaki (Toplum, Kentler ve İş Hayatı) fikirleri harmanlayarak bir özet oluşturmaya çalıştım. Araştırmalarıyla yardımcı olan Zuhat Taşer ve Berkan Gültekine teşekkürler.




(00:30) Giriş: Değişim, Yeni Normalin Mimarlıktaki Yansımaları


(02:45) Toplumsal Korku ve Regresyon (podcast: Ortak düşman algısı)

(08:15) Hafıza Kaybı

(10:25) Steril Sosyalleşme

(13:30) Yeni Okullar

(15:30) Eski Evler (podcast: Çocukluğun Değişimi)

(17:05) Gelir ve Servet Adaletsizliği (podcast bölümü ve yazı dizisi)

(19:40) Kentlere İhtiyaç Var mı? (Makale)

(21:40) Kitap: Topography of Wellness

(22:05) Yeni Ofisler: The Six Feet Office

(24:30) Alışveriş Merkezlerinden İlişki Merkezlerine

(27:05) Kent Tasarımına Katılım ve Aidiyet




Bölüm Sponsoru: Nippon Paint



Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!

Bölüm Transkripti

3.985 kelime · ~20 dk okuma

Merhaba flarsızlar. Bugün bir bonus bölümle karşınızdayız. Asya'nın lider boya markası Nippon Paint sponsorluğunda canlı yayında bir kova boya yiyeceğim. Evet, böylece sponsorumuzu daha ilk 30 saniyede kaybettik.

Yok ya. Zaten podcast'a uygun bir iş değil o. Onun yerine bugün onların desteğiyle salgın toplumsal psikoloji ve tasarım arasındaki ilişki hakkında konuşacağız. Şimdi nereden esti bu konu?

Bir arka plan oluşturayım. Pandemi sürecinde birçoğumuzun yaşam alanı daraldı ve o alandaki yetersizliklerle daha önce olmadığı kadar yakından yüzleştik. Neyle yüzleştik mesela? Yürüyerek ulaşılabilecek parklar yetersiz.

Transkriptin tamamını oku

Toplu taşıma yerine bisikletle gideyim desen mesela ortalama yaşam süren 15 dakikaya iniyor. Balkona çıkıp hava alayım desen aşağı düşüyorsun çünkü balkon yok artık. Olan da zaten karşıdaki bir başka beton yığınına bakıyor. Yani bunlar çözülemeyecek sorunlar değiller ama hayat kalitesini epey düşürüyorlar.

Bir diğer önemli gelişme de evin işlevinin değişmiş olmasıyla alakalı. Benimkisi mesela yaklaşık bir buçuk senedir herhalde iki kişinin tam zamanlı çalıştığı bir ofis haline gelmişti. Bunu geçtim, yuvalar ve okullar kapanınca birçok arkadaş çocuklarıyla ne yapacağını şaşırdılar. Kendi aramızda rotasyonlu bir kreş oluşturduk.

Bir iki haftada bir gün ev kreş işlevi de görüyordu. Başkaları da benzer şekilde evlerini ufak restoranlara, kuaförlere, masaj salonlarına çevirdiler. Tabii aynı anda bu kadar vakit geçirince soluklanma ihtiyacından balkonda bahçeciliğe, çiçekçiliğe de başladık. O da ayrı bir mevzu.

Hangi saksıda neler yetişiyor benim hiçbir fikrim yok gerçi. Ama hanım sula deyince suluyorum. Görevim o. Bu değişikliklerin bazısı geçici, bazısı kalıcı olacak.

Ve bir mekanın işlevi zamanla değişiyorsa, ki bu ev olur, daha büyük ölçekte mahalle olur, iş hayatı olur yahut kentin tamamı olur, onun tasarımı hakkında da tekrar tekrar düşünmek şart. İşte bu bağlamda tam 140 yıllık global bir firma olan ve Türkiye pazarındaki ilk yılını kutlayan Nippon Paint, özgün fikirleri ve projelere sahip bir grup mimarı bir araya getirip söyleşiler düzenlemiş. Daha sonra bunları da değişim yeni normalin mimarlıktaki yansımaları isminde bir kitaba dönüştürmüş. İşte bugün bu kitapçık üzerinden gideceğiz.

Oradaki ilginç bulduğum kısımları kendi fikirlerimle harmanlayıp size sunacağım. Her zamanki gibi tüm linkler ve konu listesini podcast açıklamalarında bulabilirsiniz. Kabaca üç ana başlık hakkında konuşacağız. Toplum, kentler ve iş hayatı.

Şimdi bakınca şaşırdım aslında. Bir seneyi geçmiş pandemi hakkında yaptığım podcast miniserisi üzerinden orada toplum psikolojisine biraz girmiştim ve ortak düşman algısından bahsetmiştim hatırlarsanız. Buna benzer bir şekilde bu sefer de toplumsal korku hissi hakkında düşünelim biraz diyorum. Birey olarak hissettiğimiz bir takım korkular var tabii.

Mesela kapalı alanlarda kalma korkusu, örümcek korkusu, ciddi yükseklik korkusu. Bakın 20 kişiden birini etkiliyormuş o da. Bu fobileri ek olarak hepimizin bazı endişeleri de var. Ne olabilir bunlar?

Ölüm korkusu, terör tehdidi, işini kaybetme endişesi, yatırımlarını batırmak yahbusu, varoluş sancısı. Bir sürü var. Fobilerden ziyade işte bu endişelerden bazıları paylaşıldıkça artan cinsten. Bir araya gelip bunları konuştuğumuzda artıyorlar katlanarak.

Tabii fiziken bir araya gelmemize de gerek yok artık onları bulaştırmamız için. 24 saat haber veren kanalların çıkışından beri artık hep bir aradayız. Ben özellikle bunu bir kırılım noktası olarak görüyorum sosyal medyadan ziyade. Zira bu formatın kısa sürede nötr olma iddiası bozuldu.

O formüle duygusal tradlar kattılar, haber sunucuları birer yorumcuya dönüştü, birer TV şahsiyetine dönüştü, reytingler de o oranda arttı. Aynı formülü podcast ve YouTube'da da tekrarlamak çok çok daha kolay tabii. O yüzden her şeyden çok özellikle korku bu yeni çağın peygamberleri aracılığıyla çok kolay yayılabiliyor. Buraya kadarı salgından bağımsız tabii ki.

Salgına özel bir durum da şu, diğer birçok şeyin aksine kontrol edilemeyen ve gözde görülemeyen bir tehlike salgını. Buna alışık değiliz. Her şeyin az çok kontrol edildiği varsayımıyla yaşıyoruz biz. Yani biz kontrolde olmasak bile birileri tırnak içinde illa ki kontroldedir herhalde değil mi?

İyi şeylerde, kötü şeylerde birilerinin bilinçli kararları sonucu yaşanıyordur. Ama salgında o birileri yok. Yani komplo teorisyenlerinin çoğu da tahmin ediyorum ki bunu salgının ortaya çıkışı için düşünüyorlardır. Ama bir kere yayıldı mı kontrol eden yok.

Bu da müthiş bir belirsizlik hissini ortaya çıkarıyor. Hatta yatırımcı terminolojisi ile konuşursak FAD yani Fear, Uncertainty, Doubt, Korku, Belirsizlik, Şüphe hepsi bir arada. İşte bu dönemlerde toplum regresyon denilen savunma mekanizmasına geçiyor. Çocukların büyük korkular sonrası gelişimlerinin daha önceki bir evresine gerilemesini, yeniden altlarını ıslatmaya başlamalarını mesela veya konuşmayı unutmalarını bunları regresyona bir örnek olarak düşünebilirsiniz.

Biz de toplum olarak daha pasif, daha edilgen bir evreye geriledik. Evlerimizde oturmuş birinin aşı bulmasını, ilaç bulmasını, bizi içine düştüğümüz durumdan kurtarmasını bekledik. Kurtarması derken kastettiğim şey illa ölümden kurtulmak değil tabii. Daha genel anlamda aksayan hayatın eski haline dönmesi.

Bu regresif dönemlerde bazı değişik tepkiler verilebiliyor. Birkaçından bahsedelim. Örneğin Çin'de pandemi yasakları kalktıktan sonra lüks mağazaların önünde kuyruklar oluştu ve intikam alışverişi denilen büyük satışlar yapıldı. Aynısını önceden burun kıvırdığınız bazı mekanların yasaklar gevşediğinde ilk hafta sonu dolup taşmasıyla görmüşsünüzdür.

Bir şeyin uzun süre yoksunluğunu çektikten sonra ortaya çıkan bir davranış biçimi bu ve işin komik tarafı ihtiyaçlar için de lüksler için de benzer bir şekilde işliyor. Tabii biz de travma halen tam geçmediği için Türkiye'de bu davranışları kısıtlı olarak görüyoruz. Bu anlık tüketim yüklemelerini görenlerin verebileceği bir başka tepkide sanayiye genel olarak şehirleşmeye yahut belki teknolojiye karşı bir direnç şeklinde tanımlanabilir. Ben bunu demin o bahsettiğim kontrol ihtiyacıyla beraber değerlendiriyorum.

Yani onun bir devamı olarak insanlar büyük olaylara büyük sebepler arıyorlar ve hepsinin arkasında bir irade arıyorlar. Kimisi bu arayışı komplo teorileriyle sonuçlandırıyor, kimisi dini kehanetlerle, kimisi de doğal yollardan kelimenin tam anlamıyla yani doğa insandan intikamını alıyor gibi tespitlerle. Şimdi bunlar edebi benzetme seviyesinde güzeller de onun ötesinde bu intikam retoriğine mesafeli durmak gerekiyor. Sonuçta veba salgınları da 10 milyonları götürüyordu zamanında.

Şehirleri asırlarca geriye döndürüyordu. Ama o zamanlar doğa katledilmiyordu, iklim değişmiyordu. Tabii ki bizler doğayla muhatabız ama biz doğanın muhatabı değiliz. Bunun altını çiziyorum çünkü doğanın korunması için bir şey yapılacaksa bunu bizim yapmamız gerekiyor.

Doğa kendisini koruyamaz böyle intikam alarak. Hızlı gelişme yüzünden bir haksızlık yapılıyorsa, tahribat yapılıyorsa bunu bizim düzeltmemiz gerekiyor. yoksa adalet öyle sihirli bir şekilde sağlanamıyor. Üçüncü bir toplumsal tepkide bilimsel gelişmeler söz konusu olduğunda meydana gelen sabırsızlıktan kaynaklanıyor.

Sanırım bizim için teknoloji ile bilimsel araştırmanın veya mühendislik ile bilimin bir farkı pek kalmadı. O yüzden de her sene daha hızlısı çıkan elektronik alet edevatın verdiği şımarıklıkla Rekor hızda geliştirilen ve dağıtılan aşıları bile yavaş buluyoruz. Ben bunu satış kotasına benzetiyorum. Hani daha iyi performans gösterip kotanı aşarsan seneye o kotayı arttırıyorlar ve aynı performansı göstermen iyice zorlaşıyor.

Bilim ve teknolojinin de performansı asla beklentileri karşılayacak düzeyde olmaz. Seneye başka bir salgın olursa mesela bu sefer iki sene bile uzun gelir. Bir senede aşılama bitmezse yani aşının keşfedilmesi artı dağıtılması artı yapılması, hepsi bir senede olmazsa başarısızlık addedilecek. Medeniyet dediğimiz şey doyumsuzluk ile kardeştir.

Nasıl laf? Bir başka tepki toplumsal hafıza kaybı. Hayattaki her şey salgın hakkında olduğu zaman, her muhabbet salgın etrafında döndüğü zaman insana gına geliyor ve tabii ilk fırsatta bunu unutmak için elinden geleni yapıyor. Bir müddet sonra da hakikaten unutuyor.

Bu hafıza kaybı akıl sağlığınızı korumak için gerekli bence bir miktar ama gerekli icraatlar üstündeki baskıyı da yok ediyor. O yüzden zararlı. Örneğin geçmişte Ebola gibi salgınların ardından Afrika'da temiz su kaynakları için çalışma yapılmazsa bu salgınların yeniden yaşanabileceği tartışılmıştı. Sonra kim bilir ne oldu?

Keza kuş gribi veya domuz gribi de bir pandemi için uyarıydı sözde ama fazla yayılmayınca unutulup gittiler. Unutuldular derken tarih kitaplarından yok olmadılar ama insanların günlük dertleri ve siyasilerin kısa vade hesapları hep öncelik kazanıyorlar. O yüzden geçmişten ders çıkarabilmek bireyler için ne kadar zorsa toplumlar için katbekat daha zor olmalı. Şimdi geçmiş krizlerde mesela Dünya Sağlık Örgütü'nün aktif rol almaması ve eyleme geçmemesi eleştirilmişti.

İnsanlar bu uluslararası kuruluşların bence çok büyük organizasyonlar olduğunu hayal ediyorlar. Küçükken ben de mesela Birleşmiş Milletleri, İnterpol'ü, şunu bunu gözümde çok büyütürdüm. Bunları devletler üstü bütçe ve irade sahibi kurumlar sanırdım. O yüzden de ne kadar aslında düşük bütçeli olduklarını ve yaptırım güçlerin ne kadar kısıtlı olduğunu tam idrak edemiyoruz.

Şöyle söyleyeyim, dünya çapında silahlanmaya ayrılan bütçenin yalnızca üç yüzde biri Dünya Sağlık Örgütü için ayrılmış durumda. Bu haldeyken başka ne tür bir sonuç bekliyoruz ki? Üstelik bu konuda da bir regresyon yani geriye gidiş var. Birçok insan için DSÖ faydalı ama zayıf kalmış bir kurum değil artık.

Aksine zararlı bir kurum. Trump'ın başkanlığı sırasında DSY'ye ayrılan bu harçlık gibi bütçeyi bile çok gördüğünü belirttiğinde geniş destek görmesi önemliydi. Şimdi bu tek başına yeterli bir argüman değil belki ama Çin'in kontrolündeki Dünya Sağlık Örgütü deyince o söyleyimle birleşince epey etkili oluyor. Atıl bıraktığın bir proje üzerindeki etki kaybını bahane ederek o kuruluşu, o projeyi iyice atıl bırakıyorsun, böyle bir döngüye giriyorsun.

Velhasıl bu hafıza kayıpları da, intikam alışverişleri de, çaresizlik belirtileri de sanki düdüklü tencerede sıkışmış buharın kaçmaya çalıştığı yerler gibiler. Ve kişisel görüşümce birçok zaman ve mekan koordinatında bu tencere gereğinden fazla sıkı, fazla tutarsız bir şekilde kapatıldı. Çeşitli toplantılara izin varken parklarda, bahçelerde, plajlarda gezen insanlara yazılan cezalarla dolu videoları hepimiz görüyoruz. Halbuki insanların doğaya ve sosyalleşmeye ihtiyaçları var.

Bu bir lüks değil. Yani insan buna ihtiyaç duyan bir hayvan. Özellikle de travmo sonrası buna ihtiyaç duyuyor. Örneğin 2.

Dünya Savaşı'nın yıkımı ardından 1950'lerde yani çok da geçmemiş bir Belçikalı geliyor, Club Med adında bir tatil köyü kuruyor. Elektriksiz, basit kulübelerden ve çadırlardan oluşan bir köy o zamanlar. Burada insanlar özgür bir şekilde kalabalıktan uzak, doğayla iç içe, hatta bazen çıplak olarak vakit geçiriyorlar ve savaşın yarattığı o yılgınlıktan kurtuluyorlar. Türkiye'nin ilk tatil köyü de bu arada Foça'da açılan Club Med.

Tarih 66-67. Bizim bugünkü problemimiz tabii biraz farklı. Yaşadığımız yıkım bununla karşılaştırılamayacak kadar daha az ama hayattan beklentilerimiz de o zamanla karşılaştırılamayacak kadar yüksekler ve insanların bir araya gelmeleri sorunun çözümü olduğu kadar sorunun kaynağı da. Yani görece steril bir sosyalleşme nasıl olur ve negatif anlamlarından arınarak hayatımıza nasıl sokulabilir?

İşte bu psikoloji ve mimarinin birleştiği nokta. Çok basit bir örnek vereyim. Litvanya her vatandaşına ücretsiz Club Med üyeliği verdi dermişim. Yok, şöyle yaptılar onun yerine.

Pandemi sürecinde caddeleri ve meydanları ücretsiz olarak restoran ve kafelere açtılar. Eskiden izin gerekirken, harç ödemen gerekirken neyse, kullanın bunları, insanlar kullansın dediler. Yani başkenti dev bir açık hava kafesine dönüştürüldü. Yani kamusal gözüken normalde ama kamunun oturup da keyfine varamadığı bazı alanları bu şekilde kullanıma açmak.

Şimdi bu neden önemli? İnsan bir kere böyle şeylere alıştı mı sormaya başlıyor. Ya neden bunu sürekli yapmıyoruz? Neden şehrin bu güzelim köşesini insanlara yasaklayıp mesela otomobillere açmışız?

Aynısı bizim de başımıza geldi. Şehrin en güzel binalarından bazılarının olduğu bir bulvara yakın oturuyoruz ve şu ana kadar hiç o bulvarın trafiğe kapanabileceğini düşünmemiştik. Salgın süresince sık sık bu yaşanınca ortalık bir anda o binaların arasında yürüyüş yapan ailelerle, bisikletlerle doldu. Biz de dedik ki, ya niye her gün bunu yapmıyoruz?

Şimdi bu yaz o bulvar tamamen kapanacak bu baskılar sonucu. Şehir merkezlerinden araç trafiğinin kademe kademe temizlenmesi trendine bir katkısı olacaktır muhtemelen bu beklentilerdeki değişimin. İyimser bir gözle bakarsak, salgın açık alanların varlığı, büyüklüğü ve kalitesinin önemini hatırlatarak bu alanda eleştirel bir bilinç oluşturdu. Tabii bu her yerde mümkün değil.

Sonuçta bahsettiğim bulvarın altında metro hattı geçiyor hali hazırda. Yani yaratıcılık her zaman diğer şeylerden önce gelmiyor. Altyapının da yaratıcılığa izin vermesi lazım. Sosyalleşme ihtiyacını tetiklediği benzer bir yerinden tasarım okullar içinde mümkün.

Şimdi salgının ilk günlerinde uzaktan eğitim için epey heyecanlanmıştım ben itiraf edeyim. Yarı zamanlı bir eğitimci olarak benim için çok ilginçti değişik formatlarda ders anlatmak. Ama buradaki sınırlayıcı faktörün teknoloji olmadığını fark ettim. Yani amacınız sadece oturup ders anlatmak veya dinlemekse Bunun için Zoom veya Google Classroom gibi araçlar yeterli.

Hatta onlara da gerek yok. YouTube'da var işte bir sürü güzel ders. Grade Courses gibi sesli kitap serileri var yahut. Ama amaç hocayı dinlemek değil de hocanın yönlendirmesiyle konuşarak, yanlış yaparak, çalışarak öğrenmek olmalı.

Genel olarak yurt dışında eğitim de üst düzey eğitim dediğim öğrenciyi böyle birey olarak gören ve herkesin farklı ihtiyaçlarının olduğunun bilincinde olan bir modele geçiyordu. En azından bunun gerekliliği üzerinde herkes mütabıktı. Şimdi ise pandemi ile beraber bunun tam tersi yönüne gittik. Öğretmen odaklı, öğrenci çoğunlukla pasif dinleyici konumunda.

Karşılıklı etkileşim azaldı yani. Dolayısıyla yeni sınıf tasarımlarında öğrencileri birbirinden izole etmeyen, hocaya değil de birbirine yönlendiren çözümler kullanmak bence önemli olur. Daha da önemlisi okulların sadece ders anlatılan binalar olmamaları gerektiğini artık herkes anlıyordur umarım. Yani okul bir bakıma askerlik gibi, görece farklı gruplardaki insanların birbiriyle etkileşime girdiği sosyal bir alan.

Bu da olmazsa ne olacak? Zaten sokakta sosyalleşemiyorlar artık. Hani çeşitli kurslara yazdıracak durumun varsa o zaman dahi zaman kısıtı var ve çocuğun sosyalleşecek kesimdeki çeşitlilik de azalmış oluyor. Bence okul illa haftanın beş günü tüm günü olmasa bile belli bir oranda gerekli.

ve yeni okullarda sadece mimarlar değil, farklı disiplinlerden insanlar tasarıma katkıda bulunabilirler. Mesela biraz fantastik olabilir ama nanoteknoloji sayesinde fazla kirlenmeyen, virüs tutmayan, kendi kendini temizleyen cephelerin ortaya çıktığını görebiliriz. Okulların geçirdiği veya geçireceği değişimleri yavaşlatan bir bürokrasi var her yerde. Ama evlerimizde biraz daha hızlı bir değişim yaşandı.

Yine geçen seneki çocukluğun değişimi podcast bölümümüzden hatırlayacaksınız. Biz okul ve akşam yemeği arasında tamamen sokaklarda top koşturarak büyümüştük. Herkesin birbiriyle balkondan sohbet ettiği, dedikodu paylaştığı, kavga ettiği sokaklarda büyüdük. Ve bu dediğim büyük şehirlerin tam ortasında oluyordu, öyle cennetten köşe bir mahallede değil.

Daha sonra giderek balkonların salon tarafından yutulduğu, sembolik bir hale geldiği rezidans kültürü hakim oldu, daha baskın oldu. Sonuçta ekranlar büyüyor, o ekranın karşısındaki kanepeler büyüyor, salonlar da büyüyor. Masraflı olmasına rağmen buna katkı yapmayan balkonda, mekanı büyütmeyen balkonda bu işe kurban ediliyor. İnsanlar dışarıyla iletişimi azaltılmış bu küçük krallıklarında mutlular veya kendilerini öyle sanıyorlar.

Şimdi ise bir öze dönüş çabası gözlemleniyor biraz. Çevreyle daha kolay entegre olabilen temelsiz hafif yapılar, yatay yapılaşma, kapalı balkonu açma gibi hamleler var. Bu sayede nefes alınacak alanlar yaratılmaya çalışılıyor. Benim hiç tahmin etmediğim bir başka trend de ev içi atölyelere talepteki artış.

Bizim dairemizin ofise dönüştüğünden bahsetmiştim ama gerek iş gerekse hobi olarak yapılan bazı işler için garaj gibi böyle görece geniş alanlar gerekiyor. Tabii bir atölyeye ihtiyacı olan çoğu insan zengin değil. Ama özel garajlı ev imajını düşünce aklıma ister istemez böyle zenginler geliyor ve konuyu şuraya bağlamaya yelteniyorum. Pandemi sırasında zaten hali hazırda artmakta olan gelir ve servet adaletsizliği iyice coşmuş.

Sadece ABD'deki 719 dolar milyarderinin pandemi sürecinde Nisan ayına kadarki süreçte servet artışı tam 1.6 trilyon dolar. Yani toplam 3 trilyondan 4.6 trilyona çıkmış.

Bunu şöyle bir perspektife oturtalım. Bu 719 kişinin toplam serveti, halkın alttaki yarısının yani 165 milyon kişinin toplam servetinin 4 katı. Şimdi bunu normal sanıyorsanız veya şaşırmadım ki diyorsanız, Sadece 1990'la kıyaslayın, öyle yüzlerce sene geriye gitmenize gerek yok. 1990'da dolar milyarderlerinin toplam serveti nüfusun alttaki yarısının servetinden azdı.

Yaklaşık üçte ikisiydi. Yani normalize edersek altı katlık bir değişim var burada. Şimdi daha da çılgın bir istatistik vereyim. 1990'dan beri geçen 31 sene boyunca milyarderlerin tüm kazançlarının tam üçte biri bu pandemi esnasında gerçekleşti.

31 senelik birikiminin 3'te 1'i 10 sene almalı, 10 ay değil. Dolayısıyla tarihin en büyük servet transferlerinden biriyle karşı karşıyayız. Kapanan her dükkan başına Amazon daha çok satış yapıyor. Borca batan her kobi başına uluslararası devler pazar paylarını arttırıyorlar.

Aslında bunlara bile bakmaya gerek yok. ABD borsaları pandemi krizinden bu yana, o çukurdan bu yana %80-90 artmış vaziyette. E kimler hisse sahibi? Yani kimler bundan yarar sağlıyorlar?

Toplumun tepedeki yarısı. Peki kimler hisselerini krizde panikleyip ucuza satıyor? Çünkü risk alacak lüksleri yok. Orta ve orta üst sınıf.

Kimlerin risk almaya, uzun sürede piyasada kalmaya ve başkalarının paniğinden istifade etme imkanları var? Tepedeki yüzde birin. Yani milyarderleri bir kenara bırakalım. Onlar zaten ayrı bir dünyadalar ama milyonerler de geri kalanlara fark atıyorlar.

Tüm bunların konumuzda şöyle bir alakası olabilir. Şehir merkezlerinden kaçan, çünkü uzaktan çalışabilen veya çalışmak zorunda bile olmayan insanların zevkine göre tasarlanmış ilginç mimari projeler artabilir. Yani şöyle bir ikilem oluyor. Eline bir oyun hamuru ve yüksek bir bütçe veriyorlar.

Yaratıcılığını konuşturacaksın. Ama yaptığın şey kamusal alanda olmuyor. Kapalı kapıların ardında, yüksek duvarların ardında sadece bir kişi veya bir aile tarafından beğeniliyor. Hani o da eğer yılın 2-3 ayını o evde geçirmeye tenezzül ederlerse.

Hep merak etmişimdir bu yüzden. Yaratıcı insanlar böyle fırsatlarla karşılaştıklarında ne düşünürler diye. İlginç bir ikilem çünkü. Evet, Nippon Paint'in destekleriyle salgının okul, ev ve şehir yaşamına etkisini konuşuyoruz.

Tabii şehirden kaçış, servet adaletsizliği bu kadar artmadan önce de bir trendti zaten. Eğer sanayi üretimi, kültürel üretim ve hatta sosyal ilişkiler kısmen temassız olabiliyorlarsa, kentler cazibelerini nasıl koruyabilirler? Hatta daha da temel bir soru soralım. Kentlere halen ihtiyacımız var mı?

2020 sanırım bu sorunun en çok sorulduğu yıl olmuştur. Birçok makale görebilirsiniz. Kendimizi çok hayale kaptırmadan önce mevcut durumu bir anlayalım. Bugün nüfusun yarıdan fazlası, yüzde 55'i sanırım şehirlerde yaşıyor.

Birleşmiş Milletler'e göre 2050 yılında dünya nüfusunun üçte ikisinden fazlası şehirlerde yaşıyor olacak. Ki o zamana kadarki nüfus artışını düşününce bu muazzam bir değişim. Bu merkezlerden bazıları mega şehir statüsünde yani 10 milyondan fazla insan yaşıyor. Hali hazırda Birleşmiş Milletler'e göre böyle 30 küsur şehir var.

2050 yılında bu tip merkezlerdeki yaşam çoğunluk için sizce nasıl olacak? Ben insanı duası itibariyle şehirli bir varlık olarak görüyorum ve genelde şehirler hem çevreye etki açısından hem de kültürel bilimsel birikim açısından daha verimliler. Daha çok üretiyorlar kişi başına. Bir de daha verimsiz olsalar dahi oturmuş bir düzen var sonuçta.

Bunu değiştirmek çok çok zor. Fakat salgın şehirleşmenin en kötü yanlarını azaltacak gelişmeleri hız kazandırabilir. Umut bu. Düşünün, salgın öncesinde milyonlarca insan sadece merkezde değil, güzel banyolarda dahi oturamadığı için tamamen şehir dışına yerleşip her gün bir saat, iki saat yol teperek işe gidip geliyorlardı.

Hala da öyleler. Şimdi bu 2050 yılının mega şehirlerinde de benzer bir durum olacak. Bu demektir ki giderek daha çok kişiyi taşıyacak bir altyapı lazım. Genişleyen otoyollar lazım.

Şehri yutan araba park yerleri lazım. Merkezdeki en pahalı yerleri kaplayan ofisler ve tabii tüm bunları desteklemek için de yıkılan eski mahalleler. Şehir dışından seyahat eden işçilerin sayısında yarı yarıya bir düşüş olduğunu düşünün. Bu bile büyük bir etki yaratır.

Zaten bu ilk defa olmuyor. Meraklısı varsa Topography of Wellness kitabında tarihteki büyük epidemilerin şehir planlamacılığına ve mimariye etkileri anlatılmış. Bu seferki salgın tabii belli bir teknolojik olgunluğa erişmiş iken bizi vurduğu için hepimizin aklına gelen değişimlerden bir tanesi kalıcı dev ofis binalarının manasızlığı oluyor. Oraya biraz yoğunlaşmak istiyorum.

Şimdi artık herkesin ofise aynı anda gelmeyeceği belli oldu birçok iş kolu için. Birçok şirket de ofislerinde küçülmeye gitti. Yapılan araştırmalarda aşağı yukarı %20-25 civarında insanın iş yerine uzun süre gelmeyecekleri ortaya çıkıyor. Bir grup insan da her gün olmasa bile sadece ara ara gelmek istiyor.

Belki haftanın bir iki günü. Bu gelecek olanlar için de ofislerin iç tasarımları değişebilir tamamen. Önceden insanlar daha çok bir araya gelsin, daha interaktif olsunlar diye ortak çalışma alanları tasarlanıyordu. Şimdi bunun tam tersi bir ihtiyaç doğmuş durumda.

Fakat eski cubicle formatı da pek iç açıcı değil. Açık ofis ortamını koruyarak, insanları korkutmayarak salgın sonrası ofisleri nasıl işlevsel kılabiliriz? Soru bu. Hollandalı bir şirkette Six Feet Office adını verdikleri bir projeyle tüm çalışma alanlarını ve ofis içindeki yaya trafiğini arada 1.8 metre mesafe bırakacak şekilde yeniden tasarlamaya çalışmışlar.

Mesela hiçbir yere dokunmadan masanızdan kalkıp gereken yerlere kadar gidebiliyorsunuz. Böyle sistemler var. Mesafeler ihlal edildiğinde uyarı veren uygulamalar var. Bu ne kadar sürdürülebilir bilemiyorum.

Ayrıca her yere yapıştırılan mesafe uyarılarına, işaretlerine de insanların tepki göstereceklerini düşünüyorum. Ama yine de salgın geçtikten sonra bile açık ofiste özel alan gibi bir oksimoronun, böyle bir kalıbın pratiğe dönüşmesine katkıda bulunabilirler. Tabii genel olarak sadece ofislerin içi veya dışı değil, o binalar değil, herhangi bir yapının tek bir işlev için ayrılması kötü bir şey. Hem doğada yarattığı tahribat, hem şehrin yürünebilir olmasına karşı yarattığı engel, hem de gayrimenkul piyasasının sıkıştırması ve fiyatları yükseltmesi, tüm bu sebeplerden ötürü epey maliyetli bir seçim bu.

Kent merkezindeki dev plazaları düşünün, yalnızca 9-6 arası mesai için tahsis edilmişler. Okul binalarını düşünün, yılın yalnızca 8-9 ayı açık kalıyorlar. Bunu şuna benzetiyorum. Herkesin özel aracının olduğu bir şehirde bir aracın kullanılma oranı ortalama nedir sizce?

Yani rastgele bir zamanda o araca baksak belki yüzde 90 oranda boş boş park edildiğini göreceğiz. Daha yüksek kullanım oranlarına sahip paylaşımlı ulaşım bu yüzden yayınlıkçı oluyor. İşte benzer bir değişimin bu tip mekanlar içinde olabileceğini düşünebiliriz. Yani önümüzdeki dönemde daha hibrit yapıların birden fazla şekilde kullanılabilen yapıların öne çıkacağını düşünebiliriz.

Basit bir örnek olarak otel lobilerindeki o devasa boş alanları düşünelim. Bunlar kafe şeklinde veya galeri şeklinde otel müşterisi dışındaki kişilere de açılabilir. Yahut AVM'leri düşünün. Bunlar bu arada zaten her halükarda değişecekler.

Zira salgın sonrası dijital entegrasyon iyice önem kazandı. Birçok kullanıcı e-ticaret hizmetlerinin pratikliğini keşfetti. Örneğin Londra'daki devasa Westfield Alışveriş Merkezi bir süredir fiziksel alışveriş deneyimini dijital ile zenginleştiriyor. Gerçek zamanlı verileri kullanarak AVM içerisindeki marka karmasının ürünlerinden oluşan bir pop-up mağaza deneyimi yaratıyor.

Yani AVM içindeki markalar arasında en çok tercih edilen ürünlerden oluşan bir pop-up mağazası. Bu rafları günlük olarak değişiyor. En çok satılan ürünler de köşeleri oluşturuyorlar. Yine bu entegrasyona ters yönden bir örnek olarak 2019 yılında açılan Amazon 4 Star mağazalarını gösterebiliriz.

Dijitaldeki deneyimi fiziksele taşıyorlar bunlar da. İnternet mağazasında müşterilerinde en çok talep ettiği ürünler yeri alıyor. İlerleyen zamanlarda işte müşterilerin satın alım verileriyle, satış sonrası müşteri deneyimleriyle de işlenerek oluşturulacak bir mağaza konsepti bu. Yani alışverişin doğası zaten değişiyor.

Fakat bunun ötesinde bu mağazalar alışveriş merkezlerinden ilişki merkezlerine dönüşmek zorunda bırakılacaklar. Yani bu mekanlar da hibrit kullanıma açık olmalılar. Örneğin bir Güney Kore gözlük markası var Gentle Monster isiminde. Gözlük mağazalarını periyodik olarak değişen galeri formatına dönüştürmüşler.

mekanı sunduğu üründen öte bir deneyim alanı haline getiriyorlar. Uzak yerlerden her gün işe gidip gelen sayısı azaldıkça ve bu tip hibrit kullanımlar arttıkça bazı yerlerden, mekanlardan tasarruf edebiliriz ve bugün hızla geçtiğimiz, çabucak tükettiğimiz o kamusal alanlar huzur bulabildiğimiz vahalara dönüşebilir. Hani illa Hyde Park gibi devasa alanlar şart değil ki zaten bunları sonradan merkezde oluşturmak imkansıza yakın gibi. Onun yerine soluk alınabilecek bir park yahu düzayak bir çocuk parkı da çok etkili oluyor.

Bunlar kısmen boş kalan plazaların giriş katlarında veya teraslarında çatı katlarında bile olabilirler. Her uygun köşeyi dönerciyle doldurmamak lazım. Böyle alternatif kullanımlar da var. Tabii bu arada insanların yeşil alanlara gösterdiği yaklaşım kültürel bağlama göre epey değişiklik gösteriyor.

Berlin'in merkezindeki parklarda mesela Türkler Almanlardan farklı olarak piknik ve mangal yapıyorlar. Zaten bir Türk'ün mangal yapabilmesi veya oltu atıp balık tutması için gereken minimum doğal alan bir Alman'ınkinin herhalde onda biridir. Yani olay yeşil alanı yaratmakla bitmiyor, onun kullanımının da yönlendirilmesi gerek belli bir şekilde. Bu da başka bir soruna kafa yormamıza yol açıyor.

Kullandığımız alanları kim şekillendiriyor? Sonuçta kent tasarımında kullanıcıların pek söz hakkı yok. Bana kimse bugüne kadar sormadı, kaldırımı nasıl yapalım, şu cadde ne kadar geniş olsun, trafik ışığı burada uygun mu diye. Her gün kullandığım yerler olmasına rağmen hani toprak oluyor bazı yerlerde, onu ekip bir şehir bahçeciliği projesine dönüştüremiyorsun.

Parka gittiğimizde yürüyeceğimiz yerler belirlenmiş. Ama kim, niye, neye göre belirlemiş? Vardır bir kuralı ama kullanıcı açısından bu belli değil ve buna alışmışız. Halbuki müdahale edemediğimiz bir alanda yaşamak, müdahale etmeyi bile düşünmediğimiz bir alanda yaşamak, o alana dair aidiyet duygumuzu epey zayıflatıyor.

E aidiyet duygun yoksa orayı kiralık bir yer olarak görüyorsun bir bakıma, iyi davranmıyorsun. Bu tabii mahalle kavramıyla da çok ilişkili. Mahalleler çok hızla değişirlerse veya sosyal ilişkileri sağlayacak alanlardan yoksun bırakılırlarsa, İnsanlar da bir süre sonra orayı sahiplenmeyi bırakırlar. Oysa yine salgının sebep olduğu trenlerden biri de şuydu.

Zor durumda kalan komşuları, esnafı desteklemek için alışverişte bilinçli davranmak, yereli tercih etmek. Ki bu hali hazırda iklim değişikliği konusundaki hassasiyetlerle örtüşüyor. Çünkü onda da yereli tercih ediyor insanlar karbon ayak izi azalsın diye. Vallahi 10 milyonluk şehirlerde yaşamak kaçınılmaz kaderimiz mi, orasını bilmiyorum.

Ama o şehirler içinde bu şekilde oluşturulan mikro ekonomileri, bu toplulukları ayakta tutmak gerekir diye düşünüyorum. Zira insan doğası o ölçekteki ilişkileri yaşamaya daha elverişli. ve yeni mimarlığın amacı da o ilişkileri birbirimizden korkarak değil, doğal bir şekilde yaşamamızı sağlamak olmalı. Yani salgından ders çıkaran ama onun travmasını mimariye ve planlamacılığa yansıtarak kalıcı hale getirmeyen, olumlu bir tasarım.

Tabii bana söylemesi kolay, yapması zor ama sanıyorum ki tatmini de büyük olan bir iş. Evet, toplumsal psikolojiden eğitim, ev, mahalle, kent ve iş yerlerindeki olası değişimlerden bahsettik. Nippon Paint'in desteğiyle sunduğumuz bir bonus bölümdü ve bir bonus bölümü olmasına rağmen onların yanında podcast için yorum yazanlara ve Patreon'dan destekleyenlere de topluca bir teşekkür edeyim. Ayrıca araştırmalarıyla epey yardımcı olan Zuhat Taşer ve Berkan Gültekin'e de teşekkür ederim.

Ne diyelim, şöyle güzel vurucu bir bitiriş arıyorum. Daha güzel tasarlanmış bir geleceğe kadar inat edelim. Nasıl? Hepinize teşekkürler, görüşürüz.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)