Podcast

Yeniden Diriliş 2: Sinema Bölümü

Fularsız Entellik

5 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Dünyanın en organize podcast yapımcısı olarak, Yeniden Diriliş temasıyla başladığımız mini seriye, sadece 3 bölüm Blockchain arası verdikten sonra devam ediyoruz. Çoktan unutmuş bile olabilirsiniz, bunu Paskalya bayramı zamanı konuşmuştuk ilk, İsa'nın yeniden doğuşundan, Cehennemin katlarından, Dante'den, Mehdi'den, Reenkarnasyondan bahsetmiştik. Peki şimdi Ramazan Bayramı'nın hemen ertesinde bunlarla ne işimiz olacak?

***





Konular:


(01:00) Doğum esnasında aklıma gelenler. Patreon Özel bölümü.


(03:21) Monte Kristo Kontu.

(06:42) Gladyatör.

(07:50) Ben Hur.

(09:04) Robocop.

(10:53) Idiocracy.

(11:18) Zaman Makinesi.

(12:43) Abre Los Ojos.

(13:24) Matrix.

(14:04) Sürpriz: Patreon Teşekkürleri.

(16:16) Zombiler.

(16:57) Frankenstein.

(19:59) I Am Legend.

(25:13) Yaşayan Ölülerin Gecesi.

(27:03) The Thing.




Patreon: Aylık veya -indirimli olarak- senelik destek verin, blogun ve podcastin patronu olun.

Kitap: Safsatalar Ansiklopedisi E-Kitap çıktı!






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠podbeemedia.com⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.915 kelime · ~20 dk okuma

Merhaba flarsızlar. Dünyanın en organize podcast yapımcısı olarak yeniden diriliş temasıyla başladığım mini seriye sadece 3 bölümlük blockchain arası vermiştim. Şimdi devam ediyoruz. Tabii çoktan unutmuş bile olabilirsiniz.

Paskalya bayramı zamanı konuşmuştuk ilkin. İsa'nın yeniden doğuşundan, cehennemin katlarından, Dante'den, Mehdi'den, reenkarnasyonlardan bahsetmiştik. Peki şimdi Ramazan bayramının hemen ertesinde bunlarla ne işimiz olacak diye soracaksınız. Aslında diriliş temasına devam için en azından benim açımdan çok iyi bir zamanlama oldu.

Çünkü bayramın ortasında bizim çocuk doğdu. Mira isimli bir kız, yani o şekilde çıktı rahimden. Kimlik kartını ve HES kodunu uzattı. Ben Mira dedi, biz de hay hay dedik, anlaştık.

Transkriptin tamamını oku

Şimdilik her şey iyi gidiyor, herkes sağlıklı. Bunun hakkında Patreon için kısa bir kayıt yapmıştım geçen hafta. Özellikle de doğum sürecinde aklıma gelen bazı rastgele düşünceler üstüneydi. Bunları tabii sırf Patreon'a hapsetmek istemiyorum.

Şöyle bir kısa özet geçeyim size. Birincisi, ben insan ırkının hayatta kalmış olmasına inanamıyorum. Yani bu iş böyle ormanda, mağarada, çayırda falan yapılacak iş değilmiş. Zaten o yüzden de insanlardaki bebek ölümleri oranı ta 1900'lere kadar şempanzelerinki ile hemen hemen aynı.

İkinci düşüncem, kadınlar daha iyi bir sistem mühendisliği örneği. Daha verimli, daha uzun ömürlü bir şase içine daha fazla fonksiyonellik sığdırılmış. Yaşam destek ünitesi var, bağışıklık transferi yapıyor, süt çiftliği kurmuş, köy enstitüleri, ağır sanayi hamlesi her şey var. Yani oda büyüklüğündeki ilk bilgisayarlarla şimdiki cep telefonları arasındaki farka benzer bir fark var bence aramızda.

İşte bu yüzden çoğu kültürde kadının erkeğin eksik bir versiyonu olarak görülmüş olması bana inanılmaz geliyor. Resmen psikolojik yansıtma bu ve toplumsal ölçekte yaşanmış. Bu arada bugünkü sponsorumuz Uluslararası Kahrolsun Erkekler Örgütü. Anlamışsınızdır.

Üçüncü düşüncem de şuydu. Bu kızın, bu doğan kızın büyük ihtimalle 22. yüzyılı görecek olması acayip bir durum. Hatta bir ihtimal onu ortalarına kadar yaşayacak olması acayip bir durum.

Aklım hayalim almıyor bunu. 22. yüzyıl yahu. Yani Mars'a tatile gidip gelebilir veya nükleer savaş sonrası zombilerden kaçabilir yapacaklarının sınırı yok.

Potansiyelinin sınırı yok. Şimdi doğum odasındaki düşünceler bunlardı. Yani millet bağırıp çağırırken orada kan gövde götürürken benim aklıma bunlar geliyordu. Bayılmamak için böyle şeyleri düşünüyordum.

Doğumdan beri düşüncelerimi ise başka zaman konuşuruz. Çocuk yapmak ile ilgili bir bölüm olabilir mesela. Şimdilikse bu konu hakkında diyeceğim çok basit. Şöyle.

Evet, bugün yeniden diriliş temasının popüler kültüre yansımalarından konuşacağız. Hatta temaydı, yansımaydı. Bunlar biraz fularlı oldu aslında. Arkadaşlar, film konuşacağız bugün.

Rahat olalım. Öyle Potemkin Zırhlısı falan da değil. Gayet basit filmler. Monte Cristo Kontu ile başlamak istiyorum.

30'a yakın film adaptasyonu var ama buna rağmen genelde herkes filmlerden şikayetçi. Yani işte budur diyebileceğimiz bir adaptasyonu yok. O yüzden bir defalına mahsus entellik kartımı kullanıyorum, Dakka1 Gol 1 ve diyorum ki kitabını okuyun, filmini izlemeyin. Zira tarihin en popüler hikayelerinden biri, benim de en çok sevdiğim hikayelerden biri.

Bu böyle değeri sonradan anlaşılıp klasik olan eserlerden değil, ilk gününden beri popülerdi. Çünkü çoğumuzun paylaştığı bir fantezi yaşatıyor aslında. Esası olan Edmond Dantes, Mutlu Mesut sıradan biri. Tam da hayatında yükseleceği bir noktada en yakınları tarafından bir ihanete uğruyor, sevgilisi dahil her şeyini kaybediyor, kaydı bile tutulmadan zindana atılıyor ve ölüme terk ediliyor.

Fakat hapis onun için bir mezar değil, bir eğitim merkezi oluyor. Uzun yıllar sonunda zindandan kaçmakla kalmıyor, bir de hazine buluyor ve Karun kadar zengin olmuş bir şekilde Monte Cristo Conti isminde yeni bir kimlik altında eski hayatına dönüyor. İşte yeniden diriliş kısmı bu. Düşmanları da aradan geçen yıllarda zenginleşmişler ve çok sevdiği babasına da zulmetmişler biraz.

Sınırsız kaynaklarıyla yapacağı belli. Kendisine iyi davranmış olanları ödüllendirmek, İhanet etmiş olanları da dünyanın en uzun ve soğuk intikam yemeğine veze etmek. Tabii kahramanımız bir erkek olduğu için hikayeyi daha da dramatikleştiren bir unsur var. Eski nişanlısının artık kendisine ihanet edenlerden biriyle evlenmiş olması.

Yani artık işin olmazsa olması o da. Peki bu hikaye neden evrensel olarak popüler? Bahsettiğim o 30 tane filmi ek olarak neredeyse iki asırdır birçok dilde aralıksız basılmaya devam edilmiş. E mağdur saftirik vatandaş Edmond Dantes'in ölüp de kurnaz ve kültürlü bir aristokrat olarak hatta sınırsız kaynaklarını düşünürsek neredeyse bir tanrı olarak yeniden doğmuş olması çok çekici.

Benim teorim şu, gerçek hayatta Dante's gibi ezildiğimizi hissettiğimiz durumlar oluyor ama elimizden bir şey gelmiyor. Bunların bazısında hakikaten biz haklıyız, bazısında ise işler biraz karışık, kendimizi kurban olarak görüyoruz. Dante's kendi gözümüzdeki saflığımızı, haklılığımızı temsil ediyor. İçimizde biriken öfkeyi gerekçelendirmek için lazım olan ahlaki cephaneyi bize sağlıyor.

Kontun kendisi de bu öfkenin nihayet eyleme, cezaya dönüşmesini sağlayan bir araç. Kontun iyi insanları ödüllendirmesi, yapacağı zalimlikleri daha kabul edilebilir kılmak için atılmış adımlar gibi geliyor bana. Zira o sadece düşmanlarını yok etmeye çalışmıyor, onların kendi kendilerini yok edecek noktaya gelmelerini sağlıyor, ölmeyi isteyecek noktaya gelmelerini sağlıyor. Eski hayatındaki neredeyse kimse de onu tanımadığı için tıpkı görünmez adam gibi onların arasına rahatça dolanıp intikamını ince ince planlıyor.

Hatta bu planların bazıları düşmanlarının masum çocuklarını da kapsar da kitabın ilerleyen noktalarında o konudaki fikri birazcık değişir, neyse. Bu karanlık fantezilerimize ahlaken kabul edilebilir bir kalkan bulduğu için bu hikaye kalıbının çok popüler olduğunu düşünüyorum. Mesela bu kalıbın bazı türevlerinde hazinenin yerini yani Dante'sin bulduğu hazinenin yerini bilinmeyen bir akrabadan kalan bir miras alır veya bir piyango alır ama sabit olan kısım yeni biri olarak doğuştur ve ertesinde esen intikam rüzgârlarıdır. Yine bu intikam geleneğinden gelen gladiyatör filmini de hatırlayacaksınız.

Bir ihanet sonucu bir anda her şeyini kaybeden başarılı bir erkek. Klasik arketip. Ama Dante's'in zindanı yerine gladiyatör arenalarına atılıyor. Yani çürümesi yerine eğlence için parçalanması bekleniyor.

Dante'si eğiten yaşlı adam rolünde burada kendi özgürlüğünü kazanmış bir gladiyatör olan Proxima oylar ve esas oğlanı yeniden yükseliş yoluna koyar. Başarıları sonucu da Herkül'ün yeniden doğmuş hali olduğu bile düşünülürken, bir noktada ezeli düşmanı İmparator çıkar, o ana kadar gizli kalmış kimliği açıklanmaya zorlanır ve arenanın ortasında Miefer'ini çıkarır, üç numaralı bakış eşliğini de çıkarır ve meşhur repliğini söyler. Adım Maximus Decimus Meridius. Orta Ordu ordularının kumandanı.

Felix Legion'un generali. Gerçek İmparator Marcus Aurelius'a saygı duygulandı. Öldürdüğü oğlanın babası. Öldürdüğü eşinin kocası.

Ve ben, bu hayatta ya da bir sonraki hayatta tepki vereceğim. Of be helal olsun. Bundan biraz daha geriye gidersek bu kalıbı Ben Hur'dan da hatırlayabilirsiniz. Yani biraz daha geriye derken 1880 tarihli romanından bahsediyorum.

Çünkü onun yazarı Monte Cristo kontundan ilham aldığını saklamamış. Açık açık yazmış. Ama ben size poz kesmeyeyim. Romanını okumadım.

1959 yapımı filmini izlemiştim. Şimdi biraz komik kaçıyor ama o zamana kadar çekilmiş en büyük bütçeli filmdi. Bayağı devasa setler var. Bir itiraf daha söyleyeyim.

Senelerce ben esas oğlan Ben Hur'un gerçek bir tarihi karakter olduğunu düşünmüştüm. Halbuki tamamen hayali. Nasıl bir hayali karakter? Çocukluk arkadaşının ihaneti sonucu Romalılara tutsak düşen bir Yahudi prens bu.

O tutsaklıktan sonra at arabası sürücüsü oluyor. Chariot sürücüsü oluyor yani. Gladyatör olmaya benzer bir şekilde evine dönüyor. Fakat burada bir sürpriz var.

Çünkü aynı zamanda İsa'nın hikayesiyle paralel gidiyor bu. İsa da bir karakter filmde. O yüzden bir intikamdan çok af ve kurtuluş hikayesi, kendinle barışık olma hikayesi. Şimdi intikamla bu kurtuluş ve kendinle barışık olma arasında bir yerde güzel bir yapım var.

Ben Hur'dan gayet doğal bir şekilde geçeceğiz buna. Nereye geçeceğiz? RoboCup'a geçeceğiz. 35 senelik olduğuna halen inanamıyorum.

Robocop'un birincisinden bahsediyorum. Tamamen şirketleşmiş, polis dahil her şeyin özelleşmiş olduğu ve silahlanmış bir ABD var. Ki o zamanlar Başkan Reagan döneminin işte bu sol kanatta yarattığı korkuları resmediyor. Onun parodisini yapmışlar bir nevi.

Bizim kahramanımız bir polis memuru. O da bu şiddet ortamında bir gün yanlış yere yanlış zamanda gidiyor ve yaklaşık 200 kurşun yedikten sonra resmen ölüyor. Ama polis şirketinin bir projesi olarak ufak bir kısmı robot bir vücutla tekrar hayata dönüyor ve yeniden programlanıyor. Bu noktadan sonra biraz aksiyon var, biraz cyberpunk var, biraz böyle kör gözüne toplum eleştirisi var.

Ama filmi bence asıl ilginç kılan kısım, RoboCop'ın kaybettiği hayatını ve güzel hatıralarını bölük bölçük biçimde hatırlamasıyla başlıyor. onu bir eşya olmaktan çıkarıp, şirketin bir eşyası olmaktan çıkarıp intikam yoluna koyan bu oluyor. Şimdi diyeceksiniz ki, sonunda işte klasik biçimde insanlığını hatırlayacak, eski karısıyla barışacak, işte robot çocuklar yapacaklar, mutlu olacaklar. Öyle değil.

Çünkü o artık ne robottur ne de insan. Hatırladığı anılar bence kendisine bile ait değil. Yani o kendini insan sanan, öyle sanmak isteyen, buna çabalayan apayrı bir yaşam formu aslında. Tam da bu yüzden kendisine ait olmayan bir intikamın peşinden gitmesi bana çok ilginç gelmişti.

Temamızla alakalı bir diğer bilimkurgu türü de cryogenics veya benzeri teknolojilerle ilgili yani uzun süre uykuda kalıp yepyeni bir dünyada uyanıyorsun. Bir nevi yine yeniden diriliş. İyi bir aksiyon filmi olan Demolition Man bu kategorideydi mesela. Yahut toplumun gidişatının bir belgeseli olan, bizim toplumun bir belgeseli olan 2006 yapımı İdiyokrasi.

Akıllı insanların fazla çocuk yapmayıp aptal kesiminse kontrolsüz biçimde üremesi sonucu 500 sene sonraki dünyayı ve orada uyanıp ortamların en zeki insanı olan birini anlatıyordu. Bence kağıt üstünde güzel olup da perdede izlemeniz gerekmeyen filmlerden biriydi. Başlangıç sahnesini izleseniz yeter YouTube'dan. Eğer bunun gibi yüzlerce sene değil de yüzbinlerce sene ileri gitmeli bir hikaye istiyorsanız, Wells'in zaman makinesi buna bir örnek olur.

Normalde zamanda yolculuğu yeniden diriliş olarak görmüyoruz biz ama Wells'in kahramanı o kadar büyük sıçramalar yapıyor ki yani bir noktada 30 milyon yıl ilerisine gidiyor, bozulan yörüngeyi görüyor, giderek devleşen güneşi görüyor, dünyanın son demlerini gözlemliyor yani. Bu kadar büyük sıçramalar yapınca burada artık hakikaten yeniden dirilmek diyebiliriz. Bildiğimiz her şey kaybolmuş. İnsanoğlunun tüm başarıları uçsuz bucaksız ormanlar tarafından yutulmuş.

Öyle bir ortam. Bu ormanların içinde insanımsı bir türe rastlıyor zaman yolcusu. İlk bakışta da Wells'in idealindeki sosyalist toplum gibi gözüküyor. Bolluk ve barış içindeler.

Fakat kısa sürede bir şeylerin ters gittiği belli oluyor. Öncelikle bu topluluk hiç çalışmıyor ve zaman yolcusuna karşı bile hiçbir korku veya merak duymuyor. Kısa bir süre sonra yer altında yaşayan ayrı bir tür ile tanışıyorlar. Sosyalizm odağı bu sefer buraya kayıyor.

Yani burada bir sanayi var. Yeryüzündeki o ilkel cenneti bu sanayi ve emek ayakta tutmakta. Tepede yaşayanların hayatlarında bir mücadele olmadığı için de kafaları da hiçbir şeye çalışmıyor. Gerçek bir dayanışmadan da yoksunlar.

Yani organize de olamıyorlar. Daha fazla ileri gitmeyelim. Üşenip yeni filmini izleyecekseniz, uyarı yapayım, kitaba pek sağlık değil. Bunun yerine tavsiye edeceğim bir film var ama.

Amerikan versiyonu da Vanilla Sky'dı. Çünkü burada odak noktası uyku sonrası uyanılan zaman değil. Uyku esnasında tecrübe edilen bir sanal dünya. Ölüm anında dondurulan bilinçler var, hiç bitmeyen bir rüyanın içine taşınıyorlar.

Güzel bir hatıra noktasından başlayarak ikinci bir hayat yaşanıyor yani rüyada. Ama bu hayatın ayrıntıları nerelere gideceği size ve bilinçaltınıza kalmış. ve bilinçaltınızın yarattığı hayali karakterler o kadar gerçekler ki bir noktada simülasyonun bitmemesi için, uyanmamanız için ellerinden geleni yapıyorlar. Bu da benim ilgimi çekmişti.

Son bir örnek, bunlara benzer bir uyanış-diriliş içeren Matrix filmi hakkında. Yeni öğrendiğim bir şeyi paylaşayım. Caka satarsınız ortamlarda. Bu Matrix'te Neo gerçek dünyada dirilmeden önce bir takım sağlık sorunları yaşıyor, kalbi duruyor falan ya.

O noktada tam 72 saniye boyunca ekranda ölü kalıyormuş. 72'nin özelliği ne? Şimdi buradan Kur'an'daki saklı şifrelere falan geçiş yaparmışım. Yok, çok da farklı değil aslında.

72 saate gönderme, yani İsa'nın 3 gün ölü kalıp sonra göğe yükselmesine. Şimdi biraz vites değiştireyim. Tam olarak bilim kurgu değil ama yeniden doğuş deyince aklımıza gelen ilk kavramlardan birinden bahsedeceğim zombilerden. Arkadaşlar zombilere geçmeden önce eski bir şey yapacağım.

En son 50-60 bölüm önce yapmıştık galiba. Patronculara ve özellikle de Fullarsız Fatihlere bölümün ortasında teşekkür ediyorum. Zira onları epey beklettik. Birazcık suçluluk hissettim.

Eğer bundan sıkılırsanız 1-2 dakika ileri atlarsınız. En yeni Fullarsız patronlar Ozan Ulusoy, Bora Demiralan, Aras Erekul ve Bahadır Batır. Bazıları gerçi seviyelerini yükselttiler. Çok da yeni patronlar değiller.

Geri kalanlarını da en eskiden yeniye doğru sayarsam Utku Özdemir, Kemal Akkoyun, Ali Özbek, Refik Şekercoğlu, Mustafa Ayaz, Şaban ve Feza, Can Emrah Yaldız, Seküre, Mehmet Ünsal, Mehmet Han, Enes Çankırı, Aydın Kahraman, Çağrı Özertem, Danyal Arslan, Özgür Elbir, Atilla, Işıl Arıcan, Ulysses, Hüseyin Çalgın, Can Karakuş, Nilüfer Gök, Tunç Mart, Berk, Erdem Gelal, Erman Korkut, Deniz Silaçlar, Ali Can Albayrak, Emrah Öz, Başar Kızıldere, Dumanay Hukuk, Kıvanç Müçek, Doğan Can Bahan, Yannis, Kutlay Dede, Banu Yelkovan, Barış Özcanlı, İlgün Elibol, Umutçıkla, Çağrı Köse, Savaş Günata, Salih Ünal, Merve Yurdagül, Alp Şimşek, Emre Danışan, Furkan Karakaya, Eymen Üçışık, Canberk Ovayurt, Aziz Arif Şanver, Zafer Ünlüer, A.C. Dağlıoğlu, El Adazizli, Tanzer Bilgen, Emel Cet, Sezer Sunar, İlyas Boydak, Batuhan Avcı, Emine Tekerek, Barbaros Sulakoğlu, Ethem Bozkurt, Vedat Kürşün, Adem Çengel, Rıdvan Duran,

Ege Edi Siva, İnanç Onur, Fatih Kodaman, Ege Melekinci, Çağlar Pir, Fatih Karaca, Zafer Faydalı, Bülent Boyacı, Osman Necipoğlu, Mehmet Kanatlı, Serdar Cevher, Eray Ersöz, Cem Karakuş, Bu listeler fazla uzadı benim ismimi okuma bari diyen Mert, sana ekstra teşekkür bir daha da okumayacağım. Uğur Göktolga, Selçuk Ölçüm, Musa Ekiz, Boran Güney, Eyüp Yavuz, Nazlı Gülenç, Hilmi Murat Yıldırım, Ahmet, Sait Ensarioğlu, Demet Topkara, geçenlerde kardeşi Levent'in ismini okumuşuz yanlışlıkla. İkinize de teşekkürler aslında. Semih Kavaklıoğlu, Öner Can Yıldız, Korhan Kaftanoğlu, Demet Sina Hakman, Aydan Lengerli, Ömür Uluaş ve Duygu Algan.

Hepinize tekrar çok teşekkür ederim. Zombi, Haiti folklorundan çıkma büyülü bir yaratık. Bunu da öyle bir söylüyorum ki sanki Haiti folkloru üzerine uzmanım. Yani oralarda işte böyle büyülü varlıklara inanıyorlar.

Aslında birçok kültürde var böyle de. Onlarınki biraz daha yayılmış. Ama bizim anladığımız anlamda zombi, Haiti'den değil. Çok daha sonraları 1968 tarihli bir filmden geliyor.

Yaşayan Ölülerin Gecesinden. Bu filme döneceğiz şimdi. Zombi kavramının popüler kültürdeki bu evrimi ilginç aslında. Bundan bahsetmek istiyorum.

Çünkü bu yaşayan ölülerin gecesi tarzı zombilerin zombilikle alakasız olan iki tane ayrı kökeni var. Birincisi Frankenstein, ikincisi de I Am Legend romanı. Şimdi Frankenstein'ın kendisi de garip bir yeniden diriliş hikayesi zaten. Çünkü romanda ölü hayvan ve insan parçalarından yavaş yavaş bir vücut yaratılıyor ve bir hayat iksiri bu vücuda üfleniyor.

Bizim aklımıza gelen ilk imaj ise biraz farklı. Bir sürü ceset parçası birbirine eklemlenmiş. Yani kiminin kolu, kiminin bacağı. Bunlar kabaca dikilmişler.

İşte çiviler çakılmış enseye. Bu ölü dokularda elektrikle canlandırılıyorlar. Çünkü yine bizim imajımızda daha sonradan çekilen filmler tarafından şekillenmişler epey. Kolay yoldan 10 entel puanı kazanmak istiyorsanız bu noktada şunu hatırlatayım.

Frankenstein doktorun adı, bu deneyleri yapan doktorun, canavarın adıysa yok. Kadının adı yok der gibi. Canavarın adı yok. Canavar olmak gerçekten zor.

Halbuki o bir canavar veya bir zombi olarak doğmuyor. Daha ziyade boş bir levha olarak doğuyor. Tabularasa. Etrafındakileri öğrenmeye çalışıyor.

Konuşulan dili öğrenmeye çalışıyor. Yazıyı öğrenmeye çalışıyor. Bunu da beceriyor ama korkunç görüntüsü yüzünden iyi niyetle yardım ettiği tüm insanlardan tepki görüyor. O yüzden de hep böyle gizli saklı bir şekilde gölgelerde yaşamak zorunda ama bir noktada artık canına tak ediyor ve madem canavar istiyorsunuz canavarın kralını göreceksiniz diyor.

Aslında o zaman bile tek derdi yaratıcısına gidip ondan hesap sorup kendisine bir eş yaratmasını istemek. O kadar yani biz bu eşle birlikte ormanlara çekileceğiz, mutlu mesut yaşayacağız diye hayaller kuruyor. Fazla bir şey istemiyor yani. Ama yaratıcısı onu da vermiyor.

İyice deliriyor bizimki ve intikam sürecine giriyor. Valla bence direkt yaratık haklı. Hikayenin kötü adamı bence doktor. Ama bunu anlatmamın daha önemli bir nedeni var.

Çünkü bu romanın yazımının ilginç bir hikayesi var ve o da bizi I Am Legend'a bağlayacak. Lord Byron'ı tanırsınız. Bu bir ara İngiltere'de sağa sola borç takmış, üstüne üvey kardeşiyle takılmış, sonra kaçmış Cenevre'ye. Bir grup arkadaş orada toplanıyorlar ama havada hep yağışlı.

Bunlar da kendilerini eğlendirmek için önce korku hikayeleri okuyorlar, sonra da birer tane de biz yazalım bari diyorlar ve bir yarışma düzenliyorlar kendi aralarında. Bakın güzel bir arkadaş ortamı. Biz olsak hiç böyle şeyler yapmayız. Günlerce bu arada hava yağışlı.

Beş günün sonunda O sıralar sadece 18 yaşında olan ve bir şair sevgilisinin ekürisi olarak yazdıkta bulunan Mary Shelley genelde ilk bilim kurgu hikayesi olarak alınan bu Frankenstein'in ilk halini yazmış bir şekilde çıka geliyor. Ama o yağışlı haftanın tek mirası bu değil. Byron da kendi seyahatlerinde duyduğu bir takım hikayeleri birleştirip bir korku hikayesi anlatıyor. Ve Byron'ın doktoru, Ortamdo da bu sözlü hikayeler üstüne Vampire isimli bir hikaye yazıyor.

Bu da tahmin edebileceğiniz gibi vampir edebiyatının kökü. Yani iki büyük edebiyat akımının başlangıcını bir anlamda Lord Byron'un şerefsizliğine ve Cenevre gölündeki o yaz fırtınasına borçluyuz. Şimdi Vampire hikayesinden hemen sonra ne oluyor bilmiyorum. Yani unutuluyor mu, yoksa hız kesmeden popülerliğine devam mı ediyor?

Ama şunu biliyorum, yaklaşık 150 sene sonra I Am Legend diye bir roman yazılıyor. İtiraf edeyim, yine Enter itirafı, romanını okumadım. Ama Will Smith'in oynadığı filmini izledim. Onun hakkında da diyeceklerim var birazdan.

Romanda bir pandemi sonrası dünyada kalan son insan anlatılıyor. Bakın 1954'te yazılmış yani o tarihlerde artık bu tip hikayeler için yok efendim sihirdi büyüydü bu gibi şeylerin yerini virüs gibi doğal açıklamalar almaya başlamış bile. O yüzden de zaten düşünün hala 2020 yılında, 2021 yılında insanlar çıkıyorlar. İşte Bill Gates 3 sene önceden pandemiden bahsetmiş.

Demek ki bir bildiği var, bu işin içinde bir hinlik var. O organize etmiş. Böyle şeyler söylemesi komik ya. Millet 1950'lerde kitap yazmış bu konu hakkında.

Neyse, böyle bir ortam var, tek bir insan kalmış, bu insanın bağışıklı olduğu hastalık diğerlerini de vampirimsi yaratıklara dönüştürmüş. Aslında bildiğin vampir, hani sarımsaktan korkuyor, güneş ışığından, yok tahtadan, şundan, bundan ama tüm o açıklamaları da yine bilimsel veya yarı bilimsel diyelim, bir çerçevede anlatmaya çalışmış yazar. Bizimki de hikayenin kahramanı olarak bu canavarları beşer onları avlıyor, kaçırdıkları üzerinde deneyler yapıyor, bir ilaç bulmaya çalışıyor. Fakat tabii ki işin içine bir noktada bir esrarengiz kadın giriyor.

Burada bir spoiler uyarısı vereyim daha devam etmeden. Gerçi 70 senelik kitap için böyle uyarılar da acayip ama sonra şikayet ediyorsunuz. Bizimki anlıyor ki aslında hikayenin kahramanı falan değil. Bilakis hikayenin kötü adamı kendisi.

Evet, avladığı vampirimsi yaratıkların bir kısmı öldükten sonra virüs sayesinde dirilmişler ve bilinçleri yok. Yani aslında tıpkı zombiler gibiler. Vampir zombi ortaya karışık. Ama diğer bir kısmı ise yaşıyorlar, onlar hiç ölmemişler ve virüs onları etkilemiş ama onun etkilerini azaltmayı öğrenmişler ve kendilerince bir medeniyet kurmaya çalışıyorlar.

Esrarengiz kadın da bunlardan biri ve ailesi bizim kahraman tarafından katledilmiş. O yüzden de buna casus olarak geliyor. Neyse, sonunda yakalanıyor ve yargılanmak üzere hapsediliyor bu vampirler tarafından. O noktada işte anlıyor ki bu yaratıkların korktuğu ve nefret ettiği bir şey olmuş kendisi.

Yakında ölecek ve bu yeni medeniyet için bir efsane olacak kendisi, bir mit olacak. Tıpkı vampirlerin insanlar için birer mit olmaları gibi. Zaten o yüzden hikayenin ismi I Am Legend. Bu hikayenin birden fazla filmi adaptasyonu var bu arada.

Ben Hur'daki aktör Charlton Heston'ın oynadığı Omega Man var mesela. Görece yeni olan adaptasyonunda ise, Will Smith'in oynadığı, rezaletler birbirini takip ediyor. Yani tam Hollywood'a sövmelik bir film. Güneş ışığını hassasiyet dışında vampirlik emarelerini silmişler, işin zombi tarafına yüklenmişler.

Burası tamam, benim umurumda değil. Ama filmin sonunda Will Smith, ki spoiler da umurumda değil, zaten filmi izlemeyin diye bunları anlatıyorum, tedavi yöntemini geliştiriyor, buluyor bunu en sonunda ve sonradan tanıştığı bir kadına veriyor. O kadın da kaçıp bunu askeri bir üste ulaştırabilsin diye ve insanlığı kurtarabilsin diye kendini feda ediyor. Yani kadına saldırmak üzere olan zombileri öldürüyor ve dünyada kurtulmuş oluyor.

Yani kitapla hiç alakası olmasa yine bir nebze anlarım ama tam tersi yola girmişler ya, resmen ihanet. İşin daha saçma tarafı da şu, kitaba sadık bir alternatif son çekmeyi akıl etmişler. YouTube'da var, izlersiniz. Hatta daha fazla hit almış zaten.

Burada bu alternatif sonda esası olan en son artık tam doğru ilacı bulmuşken Ve hasta yatağındaki yaratığı insana dönüştürüyorken enjekte etmiş ilacı yani yavaş yavaş insana dönüşüyor. O yaratığın kocası ve dadaşları kapıya dayanıyor. Onu kurtarmak istiyorlar. Üzülüyorlar bir de yani insana dönüşüyor diye.

O anda işte Will Smith'in kafasına dank ediyor. Diyor ki ya bunlar bilinçsiz canavarlar değil. Onun tedavi diye baktığı şey diğerleri açısından cinayet, işkence hatta. Bunu anladığı andaki kamera açısı da öyle ki, arka planda bir duvar var ve o duvarda o ana kadar deneyleri için kaçırdığı ve sonunda öldürdüğü düzinelerce yaratığın polaroid resimleri var.

Yani kendisi aslında bir toplu katil. Biz nasıl karanlıktaki canavarlardan korkuyorsak da, güneş ışığından korkan bu yaratıklar için Will Smith gündüzlere böyle gelip onları avlayan, Esrarengiz deneyler için onları kaçıran ve kendisine benzetmeye çalışan bir canavar, bir efsane. He is legend. Yani adamlar bunu akıl etmişler, bu sonu çekmişler.

Sonra da demişler ki, ya izleyici bunu anlamaz, sevmez. Onun yerine bizimkinin eline verelim el bombasını, gitsin son sahnede kendi dahil her şeyi patlatıp dünyayı kurtarsın. Seyirci dediğin bunu anlar. İntihar bombacılığı legend'i.

Öyle bir efsane bırakıyor. Neyse, biraz sakinleşeyim. Geriye dönüp bakarsak, I Am Legend neleri yapmış? Vampir ve zombi hikayelerine ön ayak olmuş.

Bu bir. İkincisi, dünyanın sonu yahut zombi apokalips denilen fikri öne çıkarmış. Üçüncüsü de hepsini bilimsel veya doğal açıklamalara bağlamış. Yıllar sonra kendi sözleriyle, kendi ağzından diyor, bu romanı çalıp çırpıp kısa bir hikaye olarak yazan ve onun üstüne de film çeken biri var, George Romero isimli.

Çektiği film ise Yaşayan Ölülerin Gecesi. Yani bugün zombi deyince aklımıza gelen o insan eti yiyen ceset imajının kaynağı olan yapım bu. İçinde zombi kelimesi de geçmiyor bu arada ama buna rağmen ilk modern zombi filmi olarak anılıyor. Hikayeyi anlatmak istemiyorum çünkü sinema tarihi açısından önemli olduğundan izlemek isteyenler olabilir.

Bir eve tıkılmış bir grup var, dışarıda da kan gövdeyi götürüyor, bunlar hayatta kalmaya çalışıyorlar. Ama şunu diyeyim ilginç bir ayrıntı olarak, korku filmlerinde genelde ilk ölen zenci karakter oluyor ya, burada öyle değil. Ve 68 yılında başrolde bir zencin olması büyük olay. Bakın adamlar bir sene sonra aya ayak basacaklar.

Ayak basmayı bırak üstüne o ayağın sahibini geri getirecekler. Ama sosyal tartışmanın seviyesi alt tarafı 100 bin dolarlık bütçesi olan bu filmdeki başrol oyuncusunun pigment yoğunluğu. İşin komik tarafı da o rol aslında orijinal olarak alt sınıftan biri için yazılmış. Bir kamyon sürücüsü için yazılmış.

Bütün konuşmalarda kötü, kalitesiz bir dil kullanılmış. Fakat rolü denemeye gelen zenci aktör epey eğitimli biri ve öyle konuşmayı reddediyor. Düzgün konuşmak için ısrar ediyor. Bunlar da etkileniyorlar, senaryoyu değiştiriyorlar.

Başrolde de yine bir beyaz oynayacakmış galiba orijinal olarak ama buna veriyorlar. Yani adam gelmiş ortama risk budur deyip kendi bildiği gibi okumuş ve kazanmış. Bu da size ilham olsun. Ben bu arada böyle zombiydi, vampirdi bu tip filmlere pek meraklı değilim.

Yine bu konuyu kelimenin tam anlamıyla hurtlatan ve tekrar popülerleştiren Walking Dead dizisine mesela hiç bakmadım. Ama Yaşayan Ölülerin Gecesinin Devam filmlerinden 1978 yapımı Downloaded Dead hoşuma gitmişti. Çünkü ilkindeki gibi bir eve tıkılmış karakterleri değil de daha büyük çaptaki bir felakete odaklanıyor. Biraz da toplum eleştirisi sıkıştırıyor işin içine, işte tüketim toplumu eleştirisi.

Fakat bu tip filmler arasında benim favorim 1982 yapımı The Thing. Bunu da yeniden yaptılar geçenlerde ama lüzumsuzsa söndürün arkadaşlar, orijinali iyidir. Gerçi ilk çıktığında çok kötülemişler ama ortamlarda korkmadan önerebilirsiniz çünkü artık kült statüsünde kimse size laf edemez, entelliğinizden puan kıramaz. Burada ölüp de yeniden dirilenler yok.

Daha ziyade hiç ölmemiş gibi yapıyorlar. Çünkü buzuldan yeni çıkmış ve dokunduğu kişileri hücre hücre taklit edebilen, hafızalarına kadar hemen her şeyi kopyalayabilen eski bir yaşam formu var. Bizim grubumuza bu musallat oluyor. Medeniyetten uzak bir yerde tıkılı kalmış grubumuz için de fitne fesat çıkarıyor.

Kimin yaratık, kimin insan olduğu belli olmuyor. İlginç olarak filmde hiçbir kadın karakter yok bu arada. Şöyle bir yorum getirebiliriz. Kadın karakter olmadığı için birbirini yakından tanıyan çiftler yok veya empatiye yaslanan bir karakter yok.

Onun yerine etraftaki sert doğa koşullarını yansıtan bir grup var. Birbirlerini fazla tanımıyorlar. Tanımadıkları için de güvenemiyorlar. Çünkü yaratık onları yeterince isabetli bir şekilde taklit edebiliyor.

Bir noktada kimin taklit, kimin gerçek olduğunun da önemi kalmıyor çünkü kimse hiçbir şeyden emin değil. Tek kazanan var paranoya. Bugünlükte bu kadar olsun Fularsızlar. Bu filmlerin çoğundan zaten bahsetmek için ne zamandır bir bahane arıyordum.

Ama hepsine de böyle ayrı bir bölüm ayıracak kadar ayrıntını incelemeye üşeniyordum. Bu yeniden dirilişlaması çok güzel bir bahane oldu. Belki yine buna benzer bir şey yaparız. Böyle bir tema uydururuz.

Ondan sonra onunla uzaktan yakından alakalı filmleri toparlayıp kısa böyle bir özet geçeriz. Hoşunuza gittiyse söylersiniz. Bir sonraki bölüm için hiçbir planım yok. Size de bana da sürpriz olacak.

Artık hayat böyle kardeşim. Bebekle hayat böyle oluyor. 5 dakika sonrasını bile planlayamıyorsun. Biraz da böyle gitsin bakalım.

Haydi görüşürüz.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)