Podcast

Yeniden Diriliş 1: Paskalya Tavşanları ve Cehennemin Katları

Fularsız Entellik

5 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Muhterem kardeşlerim, size hayırlı Paskalyalar diliyorum. Bu bayramın merkezinde yatan "yeniden diriliş" temasına odaklanacağız. Bu şekilde biraz dini inançlar üstüne atıp tutarız, biraz edebiyattan ve sinemadan bahsederiz, biraz bilimden konuşuruz, böyle ortaya karışık güzel bir salata olur.

***





Konular:


(01:20) Tavşan belası.

(03:09) Paskalyanın önemi.

(04:24) Dirilme vs Fedakarlık.

(07:59) Dini motiflerin yaygınlığı.

(13:37) Mevsimsel Döngüler: İnanna.

(15:30) Reenkarnasyon.

(18:47) 2050'ye kadar İsa döner mi? Pew anketi.

(21:40) Zombilik farz mı?

(24:00) Patreon Teşekkürleri.


.

Patreon: Aylık veya -indirimli olarak- senelik destek verin, blogun ve podcastin patronu olun.

Kitap: Safsatalar Ansiklopedisi E-Kitap çıktı!






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.478 kelime · ~17 dk okuma

Merhaba Sayın Flarsızlar, bugün günlerden 4 Nisan. Neşe doluyor insan. Çünkü bugün Paskalya Bayramı. Hani milletin boyalı yumurtalarla, çikolatalarla özdeşleştirdiği o bayram?

Ben de bugüne özel Paskalya nedir, ne değildir? Tarihi nasıldır? Çeşitli ülkelerde kutlanış şekilleri nasıldır? Böyle bir bölüm yapayım demiştim.

Ve bunu dedikten takriben 15 dakika içinde de sıkıntıdan patladım. Böyle Wikipedia'dan copy paste bölüm yapmayı bünyem kaldırmıyor gerçekten, sıkılıyorum. Efendim işte yumurta eskiden beri yeniden doğumun bir sembolüymüş. Hristiyanlar bunu İsa'nın ölüp dirilmesiyle özdeşleştirmişler.

Transkriptin tamamını oku

Sonra işin içine Alman bir tavşan karışıyor. Evet, hani bizim güney sahillerinde 40 derece sıcaklıkta terleyen San Nikolas var ya, o asırlar sonra karlı, geyikli, kızaklı İskandinav mitleriyle birleşiyor. Hediye getiren Noel Baba figürüne dönüşüyor. Bu yumurta ve İsa ikilisi de bir şekilde Almanların hediye getiren tavşan karakteriyle birleşmiş.

İşte şeker sepetleri yapılıyor, yumurtalar bahçeye gömülüyor, filan fiş mekan. Bunların hepsini zaten okuyabilirsiniz. Yalnız ilginç bir şey öğrendim, onu unutmayayım. Avustralya'da tavşanların tarihsel bir bela olduklarını bilirsiniz.

O yüzden onlardan o kadar nefret etmişler ki başka bir hayvan Paskalya sembolü olmuş, tavşana benzeyen bir hayvan. Bu arada bunu ilk defa duyanlar için söyleyeyim. Şimdi böyle bilirsiniz dedim ama kendinizi kötü hissetmeyin, bilmek zorunda değilsiniz. Tavşan Avustralya'ya özgü bir hayvan değil.

Bunu ilk 1800'lerde Avrupalılar getiriyorlar yemek için. Arada sırada kaçan kuçan da oluyor ama pek bir sorun yaşamıyorlar epey bir süre. 60 sene sonra Salah'ın teki avlanabilsin de yurdunu, işte vatanını fazla özlemesin diye 24 tane tavşan salıyor doğaya. Ama bunlar muhtemelen öncekilerin aksine hibrit bir tür oluşturmuşlar.

Oranın koşullarına daha uygun. Ayrıca onları avlayacak hayvanlar da iyice tükenmişler o noktada. Dolayısıyla bunlar kontrolden çıkıp her şeyi talan etmeye başlıyorlar. Ve bütün ekonomiyi batırıyorlar resmen.

Yani ülke, ülkede demek gerçi haksızlık olur. Koca kıta tavşanlar yüzünden batacaktı. Şöyle söyleyeyim inanılmaz bir istatistik. 24 tavşan demiştik ya.

Sadece 10 sene içinde her sene 2 milyon tavşan öldürülüyormuş ve tavşan nüfusu tık demiyor. Daha önce hiçbir memeli hayvan bu kadar hızlı bir yayılma yaşamamış. Aslında bu hikayeyi ben üstel artış hakkında bir bölümde kullansaydım daha iyi olurdu. Yazık ettik şimdi.

Neyse ben bulurum başka şeyler. Satranç tahtası ve pirinç hikayesi var mesela onu kullanırız. Bizim bugünkü konumuz ise Paskalya'nın merkezinde yatan şu yeniden diriliş teması olsun. Bence daha ilginç.

Bu şekilde biraz dini inançlar üstüne atıp tutarız. Biraz teknoloji üstüne atıp tutarız. Bu bölüme sığdıramazsak bir sonraki bölümde. Biraz da edebiyattan ve sinemadan konuşuruz.

Ne güzel işte ya. Böyle ortaya karışık bir sentez olur. Pazar pazar kafanız açılır. Muhtemelen çoğunuzun bilmediği ama öğrenince de şaşırmayacağı bir konuyla başlayalım.

Hristiyan ülkelerdeki en önemli tatil genelde Noel'dir. Ama Hristiyanlar için yani dini açıdan en önemli tatil Noel değil. En önemli dönem o değil. İsa'nın doğuşu çünkü çok önemli bir an değil Hristiyanlık tarihi açısından.

Aslında İslam'da da benzer bir durum var. Peygamberin doğumu o kadar önemli değil. Asıl dönüm noktaları nedir? Mesela ilk vahiy, miraç, hicret ki takvim bile ona göre düzenleniyor.

Peygamberin doğumuna göre düzenlenmemiş. Ama Müslümanlık'ta peygamberin ölümü de çok önemli değilken dini açıdan tabii konuşuyoruz yoksa politik açıdan gayet önemli. Hristiyanlık'ta bu ölüm merkezi öneme sahip. Paskalya'da bunun kutlanması, daha doğrusu anması demeliyiz.

Ramazan'a benzer bir şekilde Lent denen kırk günlük bir oruç ve arınma dönemi var. Onun sonunda İsa'nın çarmıha gerildikten üç gün sonra dirilişi kutlanıyor. Diriliş de öyle alelade bir olay veya alelade bir mucize değil. Hristiyanlığın nirengi noktası.

Başka dinlerde de ölen ve dirilen tanrılar var ama bu kadar merkezi bir öneme sahip değiller. İsa'nın çünkü peygamberliğinin ve söylediği her şeyin kanıtı oluyor dirilip göğe yükselmesi. Şimdi burada bir itirafta bulunayım, hemen yorumlara başlıyoruz. Ben oldum olasa bu dirilme olayını tam anlamıyorum.

Yani yanlış anlamayın, insan 3 gün sonra dirilir mi ya ne saçma manasında söylemiyorum. Tabii ki dirilmiyor, orası basit. Zaten İsa'nın dirilme hikayesinde kimse olaya tanıklık etmez. Sadece mezarını boş buluyorlar.

Sonra bazı havaalilerine kısaca gözüküyor. ''Ya gördünüz mü bak nasıl uçuyorum.'' falan diyor. Onlar da ''Sen hakikaten Tanrı'nın oğluymuşsun.'' diyorlar.

Ve İsa milletin arasına hiç dönmeden, kendini kalabalıklara hiç göstermeden şıp diye göğe yükseliyor. Belli ki adamın cesedini mezarından taşımışlar. Sonra da 3-5 kişi bir araya gelip böyle bir hikaye uydurmuşlar. Zaten bu hikayelerin ilki de değil, sonuncusu da değil.

Bazen tutuyor işte. O kadar tutmuş ki bu arada bugün bile Hristiyanların çoğu İsa'nın hem ruhen hem de bedenen tekrar dirildiğine ve o bedeniyle cennete ışınlandığına inanıyorlar. Şimdi benim merak ettiğim kısım bu değil, anlamadığım kısım. Daha merkezi bir şey benim sorunum.

Çünkü İsa'nın ölümü aslında bir fedakarlık hikayesi. İhanete uğrayacağını ve öldürüleceğini önceden biliyor. Ama Tanrı'ya diyor ki, onları affet ne yaptıklarını bilmiyorlar. Günahkar insanların cezasını üstlenerek bir nevi veresiye defterini sıfırlıyor.

Bu anlatıyı daha da karıştıran bir şey var. Tanrı'nın kendi kendini öldürüyor olması. Zira özü aynı olan ama üç farklı şekilde tezahür eden bir Tanrı kavramı var. Baba, oğul, kutsal ruh.

Bunlardan oğul ölüyor. Ama ben işin bu kısmını bir tarafa koyuyorum zaten. Bu iyice karıştırmasın diyeceğimize fedakarlık temasını deşmek istiyorum. Ortada Tanrı'nın koyduğu kurallara uymadıkları için mutlaka cezalandırılması gereken bir sürü günahkar var.

Başlangıç noktamız bu. Ama Tanrı bu günahkarları o kadar çok seviyor ki, o kadar merhametli ki, onlara yönelteceği gazabı kendi çok sevdiği oğluna yöneltiyor. Ve bir şekilde de bu adalet sağlanmış oluyor, fatura kesilmiş oluyor. Genel anlatı bu.

Bunu tabii birçok şekilde eleştirmek mümkün. Yani özgür irade tartışması üstünden yapabilirsin veya suçun transferi kavramı üstünden yapabilirsin, suçun mesuliyetinin transferi diyelim. Buradaki asıl strateji ama sevgi ve fedakarlık kavramlarına vurgu yaparak insanlarda birazcık suçluluk hissi uyandırmak ve onları kiliseye borçlu çıkartmak. Benim yorumum bu en azından.

Bunda hemfikir olmayabilirsiniz. Ben öyle olduğunuzu varsayarak yola devam ediyorum. Diyelim ki hemfikirsiniz. Madem maksat bu, İsa'nın yeniden dirilmesi tüm bu fedakarlık anlatısını dinamitlemiyor mu?

Belki çarmıhta çektiği işkence asıl fedakarlıktı diyebiliriz ama o da anlamsız olabilir. Çünkü acı çekmiyordu diyebiliriz. Zaten Tanrı'nın oğlu işte. Yani şöyle bir durum var ortada, İsa'yı efsaneleştirmek için neredeyse şart olan bir hikaye var önümüzde, bir diriliş hikayesi.

Bu dine yarıyor, dinin avantajına bir şey. Ama o dindeki genel anlatının temasını çürütüyor. Ben aslında dinlerin başarılı olmaları ve yayılmaları için hikayelerinin tutarlı olmalarını şart görmüyorum. Başka faktörlere göre yayılıyorlar ve çöküyorlar.

Anlatılarda ona göre geriye dönük olarak yeniden şekilleniyor zaten. Belki de bu ''Tanrı sizi çok sevdiğinden oğlunu öldürdü'' kısmı sonradan eklendi. Eskiden kimsenin umrunda değildi o kısım. Ama işte bu uyumsuzluk ortaya çıktığında da Hristiyanlık yeterince baskın olmuş zaten çoktan.

O yüzden de değişmemiş. Yani benim teorim bu. Siz de bir düşünüp taşının. Bana haber verirsiniz.

Aranızda zaten dinlerle, özellikle bu dinlerle ilgilenen uzman olanlar vardır. Ben de ikinci bölüme ekleme yaparım. Interaktif podcast bizimkisi ya. Sadece ben konuşmuyorum.

Şimdi başka kültürlerde de ölen tanrılar olduğundan bahsetmiştik. Biraz oradan devam edeyim ben. Bu yaygın bir dini motif aslında. Özellikle de bizim coğrafyalarda yaygın.

Ama genel olarak ne kadar yaygın olduğu epey tartışma konusu olmuş. Mesela Zeus'un oğlu Dionysos da böyle. Ki kendisinden Safsatara ansiklopedisinde bahsettiğimi hatırlarsınız. Orada tanrısal ve insani iki ayrı yönü olmasına odaklanıyordum.

O da yeniden doğuşla mümkün oluyor. Hatta oradan kısa bir alıntı yapayım size. Orfeus'a atfedilen şiirlerin bir tanesinde alemin kralı Zeus, oğlu Dionysos'u varisi yapmaya karar verir. Ancak Dionysos gayrimeşrudur.

Kocasının da diğer kadınlardan olan çocuklarına eziyet çektirme konusunda yüksek ihtisas sahibi olan Hera, bu haberi duyunca Titanları kışkırtır ve küçük Dionysos'u oyuncaklarla kandırıp kaçırmalarını sağlar. Titanlar bununla kalmazlar, çocuğu parçalara ayırır, pişirir ve yerler. Bu ziyafete son anda yetişen Athena da Dionysos'un en azından kalbini yenmekten kurtarır, ziyafetin ayrıntılarını hemen Zeus'a yetiştirir, Zeus da oradan fırlattığı yıldırımlarla Titanları küle çevirir. İşte insan bu karma küllerden doğmuştur.

Yani insanın bir parçası Dionysos'tur, bir parçası da Titan'dır. Ki Titanlar dünyanın oğludur, toprağın oğludur. Tarihi kazananlar yazar misali tabii ki Dionysos ilahi tarafımızda, Titanlar da dünyevi, daha yabani, daha kirli, günahkar tarafımızla özdeşleşmişler. Hikayenin devamı da bu ikiliğin altını iyice çiziyor.

Athena'nın kurtardığı kalp sayesinde Dionysos tekrar doğuyor ama bu seferki annesi Semele adında bir ölümlü. Yani Dionysos da yarı insan olmuştur. Elbette Yunan mitolojisi denen noterden onaylı böyle tek bir senaryo değil. Tek bir hikayenin çelişkili birçok versiyonu oluyor.

Mesela bunda da durum farklı değil. Horfeus'un mitlerinden de eski bir mite göre. Semele zaten Dionysos'un ilk annesi fakat Hera'nın entrikaları sayesinde hamileyken ölüyor. Zeus da önceden doğan, primatöre doğan bu bebeği kurtarmak için onu alıp kasıklarının içine dikiyor.

Ona ikinci bir anne oluyor yani. Velhasıl ayrıntılar değilse de Dionysos hep iki kez doğmuştur. Biri insanlığını, biri de tanrısallığını temsil eder. Ben de buradan zaten hikayeyi alıp işte insan zihninin çift taraflılığına bağlıyorum.

Bir kısım biraz daha böyle yavaş çalışan, daha akılcı, daha insani, bir kısım da daha sezgisel, daha hayvani. Neyse şimdi bu bir versiyonu yeniden diriliş hikayelerinin. Bazı kültürlerde ise ölen tanrılar var ama tekrar dirilmiyorlar. Yahut dirilenlere aslında gerçekten ölmemiş oluyorlar.

Yahut bazı hikayelerde ölen bir insan var ama yeniden doğumu tanrı veya yarı tanrı şeklinde gerçekleşiyor. Savaşçı aşil gibi mesela. Şimdi tüm bu tanrı ölümleri çeşitleri arasındaki farklar benim o kadar da ilgim çekmiyor aslında. Bu hikayelerin hepsini aynı sepete atıp, evet yeniden doğuş motifi gerçekten global bir motif demek birazcık daha ilginç bir tartışma konusu.

Çünkü benim gibiler için fazla çekici bir seçenek. Yani bunu gerçekte olduğundan daha yaygın bir motif olarak görme eğilimindeyim. Benim gibilerle kastettiğim şey kabaca şöyle düşünenler olsun. İnançlar dünyevidir.

İnsanın kısıtlı bilgiyle etrafındaki hayatı anlamlandırma çabasından ve ek olarak bir gün öleceğinin bilincinde olmasından kaynaklanıyorlar. Bu inançlar da bir nevi doğal seçilime uğruyor. Yani bireylerin ruhani ihtiyaçlarını yeterince cevaplamakla kalmayıp, onları yeterince iyi örgütleyebilen inançlar hayatta kalıyorlar ve yayılıyorlar. Çünkü o toplumlar daha başarılı oluyor.

Tabii o toplumların başarılarını etkilen başka faktörler de var. Yani yayılmak için en iyi tasarlanmış din illa kazanır diye bir kural yok. Eğer bir inanç yeterince baskın olmuşsa bir şekilde, kendi özellikleri yüzünden olsun veya o diğer faktörler yüzünden olsun, değerler sistemini şekillendirmeye başlıyor. Çünkü baskın oluyor, kültür oluyor ve başka bir sebebe gerek olmaksızın ayakta kalmaya başlıyor.

Tıpkı yeterince başarılı bir türün, bizim gibi, bir noktadan sonra kendi çevresini değiştirerek artık çevresel değişimlerin kölesi olmaktan kurtulması gibi. Tabii buna rağmen yine de uzun vade değişimden muaf değil dinler. O yüzden 500 sene öncesinin ortalama Hristiyanı, ortalama Müslümanı Budisti ile şimdikinin inançları ve yorumları farklı. Şimdi benim kabaca görüşüm bu.

Yani doğal, naturalist bir görüş. Doğal açıklamalara meyilli olduğum için de bambaşka coğrafyalardaki dinler arasında yaygın olan motifleri görmeye daha meyilli olacağım. Çünkü bu benim teorimi doğrulamış olacak. Yani Hristiyanlar kendi hikayelerini fazla da ciddiye almasınlar.

Çünkü bu yeniden diriliş hikayesi aslında her yerde, neredeyse kaçınılmaz olarak ortaya çıkıyor. Demek ki bunun sebebi öyle doğaüstü falan değil, bizim psikolojimizin kökenlerinde bir yerde olmalı. Bu yoruma meylediyorum. Mesela Jung da buna benzer bir şeyler söylüyor.

Bunlar bilinç dışımızın dışavuru mudur, diyor. Ama bu bireysel bilinç dışının değil, kolektif bilinç dışının, yani türe ortak bir hafızanın. Yeniden doğan Tanrı arketipi, kendi özümüzün genişlemesi gibi düşünülebilir, diyor mesela. Gerçi bu arada Jung kendine has bir öz tanımı yapmış, onun hakkında konuşuyor.

Ayrıntılarına fazla dalmayalım. Ama önemli olan, türün bütün bireylerine ortak olan, bütün bireylerince paylaşılan bir ihtiyacın dışa vurma olması. Bu fikir. Tabii yeniden doğum motifinin bu kadar yaygın olmasının daha basit bir yorumu da var.

Zira ölen ve dirilen tanrılar kümesinin bir kısmı bu işi periyodik olarak yapıyorlar. Nedir yani? Tahmin edebileceğiniz gibi mevsimsel döngülerle özdeşleşmişler. Sümer tanrısı İnanna var mesela veya onun Babil versiyonu Iştar.

İkisi de aynı. 4000 sene öncesine uzanan bir hikayesi var bunun. Iştar kendi ikiz kardeşinin yönettiği yeraltı dünyasına gidiyor. Orada ne yapacağını unuttum şimdi, çok önemli değil.

Ama orada yakalanıp, yargılanıp öldürülüyor. Bu arada kendi kardeşiyle yüzleşmeden önce de yedi kapıdan geçiyor. Bizim yedi katlı cehennem tasvirine paralel olarak. Neyse, öldürülüyor.

3 gün ölü kaldıktan sonra tıpkı İsa gibi yeryüzündeki yardımcıları diyorlar ki bunun başına bir iş geldi. Yardım etmeliyiz, dua ediyorlar tanrılara, başka tanrılara. Ve sonuçta bir Delta Force operasyonuyla kurtarılıyor. Tekrar da canlandırılıyor büyüyle.

Fakat yeraltı dünyası diyor ki illa bu Iştar'ın yerine birini göndereceksiniz, böyle olmaz. Sonunda kurban olarak Iştar'ın kocası ve çobanların tanrısı olan Dumuzid seçiliyor. Çünkü o diğer karakterlerin aksine Iştar'ın arkasından yas tutmamış. Iştar da diyor ki, vay sen misin ben gider gitmez kendini alemlere atan, yolluyor bunu cehenneme.

Yeraltı dünyası diyelim, cehennem değil de. Ama sonra pişman oluyor ve yine bir Delta Force operasyonu sonucu Dumuzid'e ulaşılıp şöyle bir anlaşma yapılıyor. Deniyor ki yılın yarısında yer altı dünyasında kalacak Dumuzid, yarısında ise yeryüzüne çıkacak ve yerini kız kardeşe alacak. Böyle dönüşümlü olacak bu iş.

Peki aslen kim bu Dumuzid? İşte plot twist geliyor. Daha sonraki dönemlerde bir adı da Temmuz. Bizim ay isminin kaynağı yani.

Yani o yaşamı simgeliyor, yer altına gittiğinde ise kış oluyor. Böyle bir periyodik ölüm ve yeniden diriliş var yani böyle bir alegori. Fakat yeniden diriliş motifi sadece tanrılar için kullanılmaz dinlerde. Evet Hristiyanlıkta odak noktası bu İsa'nın dirilişi ama bir de insanların dirilişi konusu var.

Bunu kabaca reenkarnasyon ve kıyamet olarak ikiye ayırabiliriz. Reenkarnasyon Hint dinlerinin merkezi inançlarından biri biliyorsunuz. Ama ufak farklar var. Mesela Hinduizm'de ruhun sabit kalıp bedenden bedene geçmesi fikri varken Budizm'de böyle sabit bir öz yok.

Zaten Budizm'in amacı kendi benliğinin olmadığını anlamak. Nirvana'ya öyle erişiliyor. Ama bir ruhun, bir benliğin yoksa tekrar doğuşta biraz manasız olmuyor mu? Yani farklı doğumları birbirine bağlayan şey ne o zaman?

Bu kısmını ben de anlamıyorum. Zaten Budizm'de de öyle standart bir açıklama yok okuduğum kadarıyla. Farklı yorumlar var sadece. Reenkarnasyonun asıl ilginç tarafı, cennet cehenneme göre biraz daha yüksek çözünürlüklü olması.

Bu da ne kadar zor bir kelime. Çözünürlüklü, çözünürlüklü ya da. Neyse araya birkaç tane lü'yü koyalım. Bunun da nedeni, karmana bağlı olarak bir sürü farklı hayat yaşayabiliyor olman.

Ve reenkarnasyon sadece insanlarla sınırlı değil, hayvanlar aleminde de tekrar hayata gelebilirsin. Hatta insanlardan daha üst veya hayvanlardan daha aşağı alemlerde de hayata gelebilirsin. Yani çok daha farklı şartlarda çok daha sık bir şekilde yargılanıyorsun ve aldığın ödül ceza da çok daha çeşitli. Bizim İbrahimi dinler bu işe kısmı bir çözüm bulmuşlar gerçi.

İslam'da cehennem yedi kat mesela. İlk katı Müslüman günahkarlara adanmış, manzarası biraz daha güzel. İkinci kat Hristiyanlara, üçüncü Yahudilere. Yahudiler yine kazık yiyorlar yani çaktırmadan.

Sonra dinden çıkanlara, münafıklara vesaire öyle gidiyor yedi kat. Bunu siz kesin biliyorsunuzdur. Ben bilmiyorum da öyle sorayım aklıma geldi. Acaba Müslüman bir seri katil varsa o ne oluyor?

Halen birinci katta mı oluyor? Veya kendi halinde kimseye zarar olmayan bir pagan mesela hep altıncı, yedinci katta mı takılıyor? Yoksa yatay geçişler mümkün mü? Böyle bir bürokrasi getirmeye çalıştığın zaman, bir hiyerarşi getirmeye çalıştığın zaman Bu işin, bu yargılama işinin sınırlarına çabuk varıyorsun.

Çünkü böyle çok soru sorabiliriz. Ama Budizm'de, Hinduizm'de birazcık kurtarıyorlar buradan. Çünkü diyor ki, ya biz binlerce kez belki geliyoruz hayata. O yüzden bunun ortalamasını alıyorsun bir nevi.

Daha adil oluyor. Yani senin ödül-ceza sistemin ne kadar ayrıntılı olursa olsun, cehennemde ne kadar farklı katlar olursa olsun, yine de tek bir teste tabilsin. Öteki tarafta bir sürü test var. Hristiyanlıkta ise kutsal metinlerde bu soruna hiç çözüm yok.

Yani bahsetmemişler böyle şeyden galiba. Ama işin ilginç tarafı Hristiyan dünyasında yine de bu imaj gayet sabit. Cehennem 7 değil de 9 halkalı olarak düşünülüyor. Bunun da sebebi Dante'nin İlahi Komedyası.

O 9 halkanın her halkası daha ciddileşen bir günaha karşılık geliyor. En feci 3 halka ise kendi içinde farklı bölümlere ayrılmış. Ama bizim değerlerimiz de çok tutarlı değil. Mesela eşcinsellik, intihardan.

İntihar da az bir farkla da olsa cinayetten daha kötü olarak görülüyor. Velhasıl Cehennem'in kaçıncı katında olacağınız veya orada ebediyen mi, belli bir süreyle mi kalacağınız hep yoruma kalmış. Ama bunların öncesindeki o kıyamet, diriliş ve yargılama sekansı İbrahim'i dinlerin bir sabiti. Gerçi Yahudilik biraz farklı.

Orada daha muğlak. Özellikle eski Yahudilik'te. Böyle bir ahiret inancı yok çünkü. Daha sonradan ortaya çıkıyor bu tip yorumlar.

Ama Hristiyanlık ve İslam'da açık bir şekilde tüm insanların yeniden dirileceği düşünülüyor ki bu evrensellik zaten başka dinlerde pek yok. Kıyamet halen güçlü bir imge bu arada. Pew Research'ın 2010 yılında bir araştırması var. Amerikalılar üstünde yapmışlar.

2050 yılına kadar diyorlar İsa dönmüş olacak mı olmayacak mı? Evet diyenlerin oranı %41. %23 de yani halkın çeyreği de bunu kesin olarak böyle görüyor. Eğitim seviyesi tabii ki önemli bir faktör.

Üniversiteye gitmemiş olanların %60'ı buna evet diyor. Mezunlarınsa sadece %20'si. Bunun İslam versiyonu da var bu arada. İki sene sonra aynısını İslam dünyasında yapmış bir research.

İslam'da biliyorsun sadece İsa dönmüyor, yanında Mehdi de geliyor. Ve Mehdi, Deccal'i yenip kıyametten önceki o son huzurlu dönemi kuruyor. Mehdi'nin de İsa'nın da kendi hayat sürelerinde geleceğine dair inanç oranı nedir? Bunu araştırmışlar.

Nedir sizce? 2012'de bakın. Afganistan'da %86, Irak'ta %72 ve şanlı üçüncülük Türkiye'de %68. 3 Müslüman'dan ikisi yani.

Şimdi bu oranların ne kadar saçma olduğunu anlamamız lazım çünkü cevap verenlerin yaşlarını düşünün. Yani 18 yaşındaki birinin ölmeden önce ben Mehdi'yi göreceğim diye inanması başka şey. 88 yaşındakinin böyle inanması başka şey. Ama herhalde insan yaşlandıkça ''Ulan ölmeden bir göreydim.'' falan diye wishful thinking'e giriyor ya o yüzden belki de daha da fazla evet deme ihtiyacı duyuyor.

Neyse sonuçta işin ortalaması 3 kişiden ikisi evet diyor. Bu arada konumuzla alakasız ama aynı araştırmada gördüm. Meleklere inanç oranı ne biliyor musunuz? %96.

Ortadoğu ve Güneydoğu Asya'da kafadan %95 ve üstü. Daha altında ülke yok. Şimdi bu aslında birazcık hayal kırıklığı yaratan bir istatistik genel olarak. Çünkü Mehdi'nin yakında geleceğine inanıyorsan büyük ihtimalle veya bir ihtimalle diyeyim Deccal'in zaten gelmiş olduğuna inanıyorsun.

Deccal'in gelmiş olması da şu demek, dünyada bir sürü felaket artıyor bundan da Deccal sorumlu. Hani kaç yıldır duyduğumuz, kırk yıldır duyduğumuz o ülkemiz üstünde oynanan oyunlar kalıbını düşünün. Bu insanlar işte bu kalıbı bambaşka bir mercekten görüyorlar. Yani ekonomik krizler yanlış politikalar yüzünden olmuyor mesela.

Deccal yüzünden oluyor. Biz de ona karşı mücadele veriyoruz. Şimdi bu anlatıyı sen Türkiye üzerinde oynanan, düşmanların oynadığı oyunlara yedirirsen... Genelde de zaten kötü adam İngiltere veya İsrail oluyor veya ABD.

Çok kuvvetli bir komplocu zemin ortaya çıkarmış oluyorsun. Komploculuktan da öte kendini değerlendirme, hatalarını arama, öz eleştiri yapma. Baştan yok etmiş oluyorsun. İmkan vermiyorsun bunlara.

Bu insanlardan oluşan bir toplumda sorunlarını akıl yoluyla, demokratikleşme yoluyla çözmeye çalışıyorsun. Allah kolaylık versin. Yani çok zor. Ama çok çok yavaş da olsa, asırlar ölçeğinde bakarsak, hayat modernleştikçe insanların bu tip inançlarında bir düşüş meydana geliyor.

Yani daha esmiyor inançları, öyle diyeyim. Genel olarak diriliş konusuna dönersek mesela, insanların fiziken mezarlarından kalkıp etrafta dolanacaklarına dair inanç eskiden standarttı, bu azalmış. ve onun yerine yeniden dirilişin daha ruhani boyutta olacağına dair inanç ağırlık kazanıyor. Yine Safsatalar Ansiklopedisi'nden hatırlayacaksınız tam bu konuya değinmiştim orada kısaca.

Gazali, filozofların tutarsızlıkları eserinde İbn-i Sinai ve onun öğretmeni Farabi'yi açık açık dinsizlikle suçluyor. Getirdiği 20 ayrı suçlamanın en ciddilerinden biri de mahşer günü bedenlerin değil sadece ruhların dirileceği ve cennetin de fiziki değil ruhsal bir tecrübe olduğu inancı hakkında. Yani ona göre İbn-i Sina zombilere inanmadığı için dinden çıkmış. Bu bin senesinde oluyor yaklaşık.

Ondan bir beş yüz sene sonrasında İngiltere'de şöyle bir kanun geçiyor. Normalde cesetler üzerinde otopsi falan yapılmıyorken, katillerin cesetlerini kadavra olarak kullanmak serbestleşiyor. Yani hem bu dünyada idam ediliyorlar, hem de bedenleri parçalandığı için kıyametteki dirilişten faydalanamayacaklar. Ebediyyen ceza almış oluyorlar.

Bu kararın cinayet suçlarında bir düşüşe yol açıp açmadığını ben bilmiyorum. Bilen varsa söylesin. İlginç bir veri olur. Ama demek istediğim bu işler yavaş yavaş değişiyor.

Ölüleri yakmak mesela bir günah olarak belirtilmemesine rağmen kutsal kitaplarda Hristiyanlığın yükselişiyle bitiyor, azalıyor ya da öyle diyeyim. Ve ta 1850'lere kadar konu kapanmış. Anca o zaman konuşmaya başlıyorlar. İngiltere'de krematoriumların yasallaşması 1902.

1902 nedir? Daha dün. İşin komik tarafı bu fiziki diriliş fikri ruhani dirilişe göre daha da seküler olabilir. Yakın zamanda daha fazla tekrar taraftar toplayabilir diyeyim.

Nedeni de Cryonics. İşte gelecek bölümde artık teknoloji kısmına geçiyoruz bu işin ve Cryonics'e yani dondurmaya, muhafaza etmeye... Ve daha sonra ileriki bir zamanda tekrar çözmeye insanları bu teknolojiye odaklanacağız. Omega noktası fikrine odaklanacağız.

Daha ilginci kuantum arkeoloji kavramına değineceğiz. Ve bunlar bittikten sonra da diriliş temasıyla ilgili birkaç roman ve filmden bahsedeceğim. Bazıları bilimkurgu, bazıları alakasız. Size de ilginç bir okuma ve izleme listesi olur umarım.

O zamana kadar da patronlarıma çok teşekkür ederim. 3 tane Fularsız Fatih aramıza katıldı. Said Ensarioğlu, Ahmet ve The Emre Danışan. Emre aslında eskilerden ama desteğini yükseltmiş biraz.

Bunların dışında Hilmi Murat Yıldırım, Nazlı Gülenç, Eyüp Yavuz, Boran Güney, Musa Ekiz, Selçuk Ölçüm, Uğur Göktolga, Çiğdem Ziyepert, Cem Karakuş, Mert Sakal, Eray Ersöz, Serdar Cevher, Mehmet Kanatlı, Osman Necipoğlu, Bülent Boyacı, Zafer Faydalı, Fatih Karaca, Çağlar Pir, Egemen Ekinci, Fatih Kodaman, İnanç Onur, Ege Edi Siva, Rıdvan Duran, Adem Çengel, Vedat Kürşün, Ethem Bozkurt, Barbaros Sulakoğlu, Emine Tekerek, Batuhan Avcı, İlyas Boydak, Sezer Sunar, MLCT, Tanzer Bilgen, Elad Azizli, A.C. Dağlıoğlu, Zafer Ünlüer, Aziz Arif Şanver, Canberk Ovayurt, Eymen Üçışık, Furkan Karakaya, Alp Şimşek, Merve Yurdagül, Salih Ünal, Savaş Günata, Çağrı Köse, Umut Çıkla, Barış Özcanlı, Banu Yelkovan, Kutlay Dede, Yannis, Doğan Can Bahan, Kıvanç Müçek, Dumanay Hukuk, Başar Kızıldere, Emrah Öz, Ali Can Albayrak, Deniz Silahçılar, Erman Korkut, Herdem Gelal, Berk, Tunç Mart, Nilüfer Gök, Can Karakuş,

Hüseyin Çalgın, Ulysses, Işıl Arıcan, Atilla, Özgür Elbir, Danyal Arslan, Çağrı Özertem, Aydın Kahraman, Enes Çankırı, Mehmet Han, Mehmet Ünsal, Seküre, Can Emrah Yaldız, Şaban ve Feza, Refik Şekercoğlu, Ali Özbek, Kemal Akkoyun ve Utku Özdemir. Hepiniz çok sağ olun, bir sonraki bölüme kadar da flersiz kalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)