Podcast

Kariyerinizi Çöpe Atma Rehberi 4: Wanderlust ve Japonya Günleri

Fularsız Entellik

5 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

"Bir zamanlar Fortune 500 yöneticileriyle tokalaşan bu ellerle şimdi Himalayalarda tezek karıyordum."

Yarı oto-biyografi, yarı felsefi düşünceler. 4 yıl önceki bir yazı dizisinin güncel yorumu. Önceki bölümde işi bıraktıktan sonraki ilk günlerde gelen tepkilerden, uzun vade hedeflerin riskinden ve bir düzen oluşturmaktan bahsetmiştim. Şimdiyse önce biraz seyahat kavramı hakkında konuşuyor, sonra gönüllülük tecrübelerimin bir kısmını paylaşıyorum.

Bu bölümün orijinal blog yazıları: "Wanderlust" (ilk yarısı)| Dağlar Dağlar (ikinci yarısı)

***





Konular


(00:45) Wanderlust: Tatmin edilemeyen bir seyahat isteği.

(03:50) Instagram dervişi.

(06:05) "Kendinize güvenin" öğüdünün saçmalığı


(08:25) Gönüllülük siteleri: Workaway, helpx, hippohelp, wwoof.

(11:45) Cennet vatan Japonya.

(16:35) Malezyada hayatın anlamı

(19:50) Geçmişe Dönüş

(23:10) Nepal'de bir gündoğumu

(24:55) Patreon teşekkürleri



.

Patreon: Aylık veya -indirimli olarak- senelik destek verin, ikimiz de rahat edelim:)

Kitap: Safsatalar Ansiklopedisi (dizgisini bizzat yaptığım 5. baskı çıktı)








Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.660 kelime · ~18 dk okuma

Selam flarsızlar, kaldığımız yerden aynen devam ediyoruz. Önceki bölümde yani üçüncü bölümde işi bıraktıktan sonraki ilk günlerde gelen tepkilerden, uzun vade hedeflerin riskinden ve bir düzen oluşturmaktan bahsetmiştim. Tam da bunu becerdiğim sırada uzun zamandır planladığımız bir seyahat gerçekleşti. Önce biraz şu seyahat kavramı hakkında konuşmak istiyorum genel olarak.

Bir gezi yazarı olan Paul Faro'nun şu sözüyle başlayayım. Turistler gittikleri yeri bilmezler, gezginler de gidecekleri yere. Olur olmadık herkesin dilindeki kelimelerden biridir. Wanderlust.

Tatmin edilemeyen bir yolculuk isteği demek. Söyleyene anında artı 10 cool puanı kazandırıyor. Tabii çoğumuzun bu yolculuklardaki derdi gerçekten bilinmeyeni kovalamak ve yeni bir şeyler öğrenmek değil. Alıştığımız şeylerin az biraz değişik versiyonunu yaşamak istiyoruz.

Transkriptin tamamını oku

Sonra da konforumuza geri dönmek istiyoruz. Hatta alıştığımız konforun içindeyken o yeni şeyleri, yeni varyasyonları birazcık yaşamak istiyoruz. Yani tam ayarında instagramlık gezmeler bahsettiğim şey. Ben de pek farklı değildim.

Hayallerim sorulduğu zaman yıllar boyunca dünyayı gezmek demiştim. Ama bu hayalin altını hiç doldurmamıştım. Hiç düşünmemiştim yani kaç günden sonra bir yeri gezmiş sayılacağımızı. Kaç meşhur binayı gördükten sonra o yeri bitirmiş olacağımızı.

Bu soruları yıllar önce ağırladığım biri sordurmuştu bana. Bu seyahatten çok daha önceydi. O aralar couchsurfing'e sarmıştım. Evim kelimenin gerçek anlamıyla bir yol geçen anı.

Her hafta bir düzine insan kalıyordu. Fakat bu bahsettiğim kişi diğer yüzlercesinin aksine evime yürüyerek gelmişti. Sadece eve değil şehre yürüyerek gelmişti. Ve yine yürüyerek başka bir şehre gidecekti.

Daha önce de aylarca yürüyen sadece acil durumlarda otostop çeken çılgınlar tanımıştım. Ama onlar eninde sonunda normal hayatlarına dönüyorlardı. Bu arkadaşın ise normali buydu zaten. Kendini temizledi, tam bir öküz gibi tabak tabak makarna yedi ve sonra uyudu.

İlk uzun konuşmamızı iki gün sonra gerçekleştirdik. Herkesin ona aynı soruları sorduğunu tahmin ettiğim için de Bambaşka şeylerden konuştuk. Ben hiç istifimi bozmadım. Ama birkaç saatin sonunda da dayanamadım artık patladım.

Ya hacı Allah aşkına nedir senin olayın? O da tam böyle bir fıçıdaki diyojen gibi cevabı yapıştırdı. Ya asıl senin olayın ne? Niye senin yaşamanın normal olduğunu düşünüyorsun?

Eğer bu noktada bırakıp gitsem diyaloğu gayet klişe bir şekilde adamı bir bilge rolüne oturtmuş olurdum. Ama onun bir bilgi olduğunu düşünmüyorum. Cevaben şunu demek isterdim aslında. Sistemin içinden beslendin.

Onun dışındaymışın gibi atıp tutman kolay. Yattın burada, yıkandın, yedin, içtin. Yarın başka yere gidip aynısını yapacaksın. Yine benim gibi birisinin misafirperverliğiyle yaşayacaksın.

Nereden geliyor kardeşim bu değirmenin suyu? Üç kuruşunda zaten gözümüz yok da. Bana artistlik yapma. Nasıl ukde kalmışsa içimde yıllar sonra.

Bunları demek istedim ama diyemedim. Tabi adamcağıza da haksızlık etmek istemiyorum. O da dağa çıkıp böyle ot yiyerek kendi kendine yetmeyi falan savunmuyordu zaten. Sadece kendi normalimi sorgulamayı tavsiye etmişti.

Çok geçmeden de ekledi. Şuna yakın bir şeyler söyledi. Ben meşhur anıtları fotoğraflamak istemiyorum. Trip Advisor'da gözükmeyen şeyleri istiyorum.

İnsanlardan hikayeyi alıp başkalarına satan bir tüccarım aslında. Ama bundan para kazanamadığım için tüccarların yüz karasıyım. Bunu duyduktan sonra insan düşünüyor. Yani kaç binasını, kaç anıtını gördükten sonra değil, kaç insanını tanıdıktan sonra bir yeri gezmiş sayılırız acaba?

Belki de böyle bakmak lazım. Şimdi biraz ileri saralım. Aradan yıllar ve yüzlerce turist geçtikten sonra bir başka gezgine rastladım. İnternet sayesinde bu işten gerçekten para kazananlardandı bu.

Facebook hesabına bakınca da kıskanmamak elde değil. Bir gün orada bungee jumping yapıyor, ertesi gün şurada güzel bir binanın önünde poz veriyor. Binlerce arkadaşı gibi, tırnak içinde arkadaşı diyorum burada, onu Facebook'tan takip etmek yerine bir gün peşine takıldım. Ne yaptık bütün gün?

Tam tersine o TripAdvisor'da çıkan her anıta, her saraya, her manzara noktasına gittik. İş icabı çekilen selfilerden, Ve çeşitli sponsorlar için yaptığı sosyal medya maymunluklarından arta kalan zamanda biraz bakınabildik etrafımıza. Sonra alelacele bir kafe bulduk, bir sonraki durağına gidişini ayarladık. Hemen her gününü bu tempoda yaşadığını düşündükçe benim başım döndü.

Tüm günde beraber olmamıza rağmen belki 15 dakika konuşmuşuzdur. Hikayeleri arasında Instagram'a sığdıramadığı hiçbir şey yok. Onu fark ettim. Konuştuğumuz o kısa sürede de bana anlatabildiği tek hikaye zaten yaşam stilinin kendisine dair bir övgüydü.

Bir ofiste tıkılıp kalmamanın, özgürlüğün, belirsizliğin, güzelliği falan fiş mekan, o tip güzellemeler. Gerçekten gezmeye ve gördüklerini sindirmeye vakti olmadığından sadece gezginlik hakkında konuşabiliyordu. Gezginlik kavramının kendisi. Bir nevi meta anlamından ibaret bir gezginlik diyeyim.

Yani o bizim yürüyüşçü makarnacı gezgin tüccarların yüz karasıysa bu bahsettiğim kişi de gezginlerin yüz karası bir tüccar olmalıydı. Bambaşka kutuplar. Tahmin edersiniz bu arkadaş bana her günü hayatının son günüymüş gibi yaşa anın tadını çıkar tarzı hedonist klişelerden oluşan reçeteler yazmayı ihmal etmemişti. Şimdi hedonist olmak antik Yunan'da aslında kolay olmalıydı hep bunu düşünürüm.

Evinde yere uzan işte üzüm şarap müzik muhabbet oh yeter. Şimdi ise o kadar çok seçenek var ki insan şaşırıyor. Hepsi de çılgınlar gibi eğlenen genç ve güzel insan imajlarıyla destekli. Yani eskiden insanlar reklam imajı diye bir şey görmüyorlardı, düşünsene.

Hayatları boyunca görmüyorlardı. Sıfır. Biz her gün binlercesini, hadi tamam biraz abarttım da, dizinelercesini görüyoruz. Bunları aşmak ve kendine güvenle ayaklarını yere sağlam basmak çok zor hakikaten.

Zaten ben bu kendinize güveninin ne kadar boş bir öğüt olduğundan bahsetmiştim bir ara hatırlarsanız. Hatırlamayanlar için link koyuyorum açıklamalara. O yüzden şimdilik benim gençlere tavsiyem şundan ibaret. Aslında ben neyi tavsiye edersem edeyim, sizin aklınız belli şeylerde olacak zaten.

Dolayısıyla şunu diyeyim, imkan bulur bulmaz gidin gezin, planlı plansız fark etmez hevesinizi alın. Her gördüğünüz şey yeni olacak zaten, her tanıştığınız insan ilginç gelecek belki. O yaşlarda ucuza da getirirsiniz. İki kuruş vermemek için tren istasyonlarında sabahlama koymaz.

Ben bu süreci şuna benzetiyorum. 18 yaşındayken bira sarhoş olmak için kullanılan bir araçtan ibaret. Zevk alacağın bir şey değil. O yüzden zaten hayatın tadını çıkaracağım derken aslında ertesi sabah midenizde ne varsa onu çıkarıyorsunuz.

Ama insan bu sahfadan geçecek ki sonradan biranın kendi zevki için içilecek bir şey olduğunu keşfetsin. İlla alkole gerek yok, bu bir analoji sonuçta. Kısacası dış dünyadan gelen baskıyı, seyahat konusunda hayatınızı, yaşama çeşidi konusunda neyse artık bu baskıları insanüstü bir iradeyle yenmek zor iş. Onun yerine kontrollü biçimde ona kapılıp, hevesinizi alıp o evreyi kapamak ve başka evrelere geçmek bence biraz daha gerçekçi bir yaklaşım.

Seyahat konusu da böyle. Şimdi bu gençlere tavsiyeydi tabii. Benim yaşlarımdakilerin ise derdi biraz farklı olabiliyor. Bu yaşlarda olan ve hayatına ara verip seyahat etme gibi imkanı olan birçok kişi nasıl diyeyim böyle umutsuzca, biraz delice bir arayış içinde yola çıkıyorlar.

Zamanında bu satırları ilk kaleme alırken Hindistan'daki kutsal ad edilen şehirlerden birindeydim ben mesela. Ta oralardaki gurulardan, babalardan, medet umanlarla doluydu etraf. İki adım ötesindeki boku temizlemiyorlar. Yani bunlardan da neyi öğrenecekseler artık onu da bir türlü anlamadım.

Ama işte insan görmek istediğini görüyor. O umutla yola çıkmış zaten. Her köşe başında aradığın bir şeyi de yeterince köşe sonrası illa ki göreceksin. Ama kaçıncı turist kazığını yedikten sonra o peşinde koştuğun egzotik yerin burası olmadığını da anlayacaksın, onu Allah bilir.

O yüzden böyle büyük beklentilerle de seyahat etmemek lazım, yola çıkmamak lazım. Ben ne Instagram'a böyle hashtag Carpe diem fotoları koymak için, ne ucuz bira ve macera için, ne de en son bahsettiğim gibi hayatın anlamını bulmak için seyahat etmek istiyordum. Bunlar değildi amacım. Yıllar önce ağırladığım o makarnacı arkadaşın insan hikayelerine olan yaklaşımı hoşuma gitmişti.

Ama kendisi sürekli yolda olduğu için o hikayelere fazla yaklaşamıyordu. Aslında dışarıdan gözlemliyordu. Ben o hikayelerin yeşerdi hayatları da tanımak istedim. Onların içinde olmak istedim.

En azından geçici bir süreliğine. Bu yüzden gönüllülük yaparak seyahat bizim için en iyi çözümdü. Yani kimsenin gönüllülükle dünyayı kurtaracağına inandığı falan yok da merak ettiğim hayat kesitlerine ulaşmak için bu yolu seçmiştim. Bunu yapmanın da tek bir yolu yok.

Şimdi bazen insanlar soruyor gönüllülük mü, nasıl oluyor bu diye. Şöyle söyleyeyim, benim eski hayatımdaki halime yakın insanlar, yani parası zamanından bol olan insanlar, böyle değişik bir şeyler yapmak istediklerinde volunteerism denen şeye dalıyorlar. Yani volunteering ve turizmin karışımı bir kelime, portmanto kelime denir ya. En fazla 1-2 haftaları var bu insanların.

O yüzden de her şeylerini organize eden şirketler aracılığıyla gelip, atıyorum bir köy okulu inşasına yardımcı oluyorlar. Sonra bir sürü fotoğraflar yüklenmiş ve birkaç bin dolar hafiflemiş şekilde eve dönüyorlar. Ya bu işler ucuz değil hakikaten. Kendi çapında ufak bir endüstri olmuş bu.

E bunda ben çok sorun görmüyorum aslında. Yaptıklarını çok ciddiye almadıkları sürece, kendilerini etrafa birer melek gibi tanıtmadıkları sürece bu işlerde sıkıntı yok bunu yapanlarda. Üstelik verdikleri paraların büyük bir kısmı da o programları desteklemeye gidiyor sonuçta. Ama onlar yerine zamanı parasından bol olanları ele alırsak, bunun biraz daha az endüstriyelleşmiş bir şeklini yapabilirler.

Bazı yerlerde sivil toplum örgütleri sizi yönlendiriyorlar zaten. Bazı yerlerde ise sistem gerçekten kişiler arası işliyor tamamen. Workaway, HelpX, HippoHelp, WUF gibi programların sitelerine bakabilirsiniz. Bunların hepsinin isimlerini yazdığım açıklamalara.

Çoğunda cüzi bir üyelik ücreti var senelik. Onun karşılığında insanlar birbirlerini bulup haberleşiyorlar. Biz mesela ilkin Japonya'nın, şimdi önüme haritayı koysan hiç hayatta bulamayacağın bir köyündeki bir ailenin profilini beğenmiştik. Onlara mesaj atarak işe başladık.

Bu insanlardan bazıları diyorlar ki gelin biz size iş buluruz. Bazıları ise belli yetenekleri olan insanlar arıyorlar. Yani onlarınki biraz daha düzenli, disiplinli. Ama her halükarda taraflar arasında hiçbir para değiş tokuşu olmuyor.

Gidip biraz iş yapıyorsun, günde birkaç saat karşılığında kalacak yer yemek ve bazen bir takım ekstra güzellikler öneriyorlar. Bu anlaşma tabii kişiler arasında gayri resmi bir şey olduğu için uçak biletleriydi, vize işlemleriydi bunları sen halledeceksin. Ve ortada bir kontrat falan da yok yani baya komikti. Mesela biz bu Japonlarla e-mailleştik.

İki ay sonra şu gün şu saatte şu kasabanın tren istasyonunda buluşacağız dedik. Ve hakikaten de iki ay sonra orada buluştuk. Yani gelmesek etmesek, yolda kaybolsak kimsenin haberi olmayacak. Cep telefonları öncesi biriyle buluşma ayarlarsın ya onun gibiydi ama dünyanın öbür ucunda.

Tabii bu iş gri bir bölge biraz. Yani senin için maksat kültürel seyahat olabilir, onlar içinse ucuz iş gücü. Makul bir orta noktada buluşuyorsun işte. Zaten eski yorumlardan belli oluyor o profilin yorumlarından.

Kimin sistemi istismar edip etmediği. Ona göre birini buluyorsun. Biz baya şanslıydık. Hep düzgün insanlarla kaldık.

Japonya'da 3 ay boyunca değişik değişik hayatlar yaşadık. İlk birkaç hafta mesela sabahın 5'inde uyanıyordum. Bambu ormanına gidiyorduk. Orada bambu filizleri topluyorduk.

Bunların özel bir mevsimi var. Birkaç hafta içinde topladın topladın bu filizleri. Yoksa çok acı oluyorlar. zamanında topladıklarınsa ki aşağı yukarı bir Hindistan cevizi kadar büyük olabiliyorlar.

Verdiğim ölçü birimine bak ya. Ufak bir kavun diyeyim. Bu filizleri şimdi soyuyorsun özel bir şekilde zarar vermeden. Çiftçilerden topluyorlar bunları öğlen.

Sonra hemen Tokyo'ya yolluyorlar ve o gün akşamı taze taze çorba yapılıp restoranlarda dünya kadar paraya satılıyor. Yeterince büyük bir filizin çiftçiye getirisi 20 dolar diye hatırlıyorum. Yani bayağı ciddi bir rakam aslında. Ormanın arazisi de bizim ev sahibinin değildi bu arada.

Yaşlanmış biri ama çocukları ilgilenmiyorlar o işlerle. Şehirdeler. Gayet tanıdık bir hikaye. Kimse köye gelmiyor.

Ve bu bereketli topraklarda aslında boşa gidiyorlar. Öyle olmasın diye köye dönmeye artık yavaş yavaş başlamış bu tip idealist insanlara yaşlılar neredeyse yok bağısına kiralıyorlar bu arazileri. Onlar işlesin bari diyorlar. Bizimki de benim gibi birini yanına alıyor her sene.

Bu mevsimde çıkarabildiği kadar filiz çıkarıyor. İşte girişimci ruh bu. Şimdi bunlar rüya gibi yerlerdi. Yani kaldığımız ev geleneksel bir Japon evi.

Altından çay akıyor. Böyle şırıl şırıl su sesiyle uyuyorsun. Onun hemen öncesinde birkaç gün Osaka ve Kyoto'daydık. Zaten büyük şehirlerde geçirdiğimiz tek vakit oydu.

Şansına kiraz çiçeği festivali mevsimiydi çünkü. Biz de binlerce, on binlerce turistten biri olarak haldır huldur ağaç görmeye çalışıyorduk. Bunlar bir kere açınca en fazla 1-2 hafta hayatta kalıyorlar. Belki biliyorsunuzdur.

O yüzden böyle pik zamanı çok kalabalık oluyor. Yani her halükarda çok güzeldi tabii. Kyoto özellikle harika bir yer. Ama bu köy evinin arka bahçesinde aynı ağaçlardan vardı.

Yabani yetişiyor hem de. Ve tam bizim vardığımız günlerde açmışlardı çiçekleri. Yorgun argın mesela bu ormandan eve geliyorsun, ev sahibi çifte dünyanın değişik yerlerinde aşçılık yapmışlar, şahane yemekler hazırlıyorlar, o sıcak yemeği yiyorsun sakuralara baka baka, çayını içiyorsun, uykuya dalıyorsun bahçede. Akşamüstü de ağaçların arasındaki onsenlerden birinde yani açık hava termalleri bunlar.

Dağ manzarasına baka baka rahatlıyorsun. Etrafta sıfır turist var. Böyle yaşlı başlı Japon amcalar çıplak onlarla işte termaldesin. Cennet resmen yani yaşlı başlı amcaların çıplaklığı cennet değil de tablonun geri kalan kısmı cennet.

Bunu bu şekilde tecrübe etmek için, yani düşünün, Japonya'da mesela geleneksel bir evde kalacaksın, sonra böyle neredeyse kişiye özel sakura ve onsen turları olacak. Herhalde böbreğine satman gerekir. Çok pahalı bir yer çünkü. Vizeydi, sigortasıydı, biletlerdi, boş zamanlarında hatta biraz turistik geziydi.

Yani her şeyi işin içine katınca bile bizim aylık harcamamız 500 dolardan azdı. Ki biz çok da dikkat etmedik. Hani uçak biletlerini aslında düzgün ayarlasan veya karadan ziyaret etsen daha ziyade bu masraf daha da düşecek. Hiç işime yaramayan dandik bir takım toplantısı için zamanında, efendim Katar'da, Bahreyn'de, şurada burada 3 gün kaldığım otele şirketin verdiği o çılgın paraları hatırlayınca dellenmemek elde değil.

Neyse ben bu bambu işinden sonra başka yerlere gittim. Oralarda koyun gittim, ekmek yaptım, tatlı yapıp hiçbir turistin uğramadığı böyle bir pazarda Japonca bağıra çağıra bunları sattım. İngilizce öğrettim, web sayfası tasarladım. Sera'da çalıştım, ufak tefek inşaat işleri yaptım.

Bir sürü şey. Tokyo'ya hiç gitmedim bu arada. Bunların hepsi kırsaldaydı. Bizi ağırlayan insanların çoğuyla da hala yazışırız.

Bazen bu gönüllülük tecrübelerinin yüzeysel kaldığı da oluyor tabii. Mesela bir çiftlikte alt tarafı bir haftalığına çalışan düznelerce turistten biri olabiliyorsun, yerel hayatla pek kaynaşamıyorsun, ev sahibini zar zor görüyorsun. Bu tip durumlarda benim büyük bir şansım vardı. O da yazarlığın ve gönüllülük bazlı seyahatin birbirlerini tamamlamaları.

Yazarlık derken hatırlarsanız bunun içinde asıl büyük kısmı araştırma, okuma şu bu. Yani o işler bana uzun dönem bir amaç getiriyordu, gönüllülük kısmı ise gündelik hayatı anlamlı kılıyor. O yüzden mesela gün içinde sıkılmak diye bir şey yoktu veya işte trende 3 saat mahsur kaldık, ay ne yapacağız, bütün günü harcadık. Böyle şeyler yok.

Her an zamanını değerlendirebiliyorsun. Bir moddan diğer moda geçebiliyorsun. Eğer ben 20 yaşında enerjili, böyle hırslı, fikir dolu biri olarak haritaların unuttuğu bir köyde çalışsaydım, günün kalan saatleri bana bir vakit israfı gibi gelebilirdi tabii. Belki ilk ay değil ama üçüncü, dördüncü, beşinci ay neyse artık.

Bu histen kaçmak iyice zorlaşabilirdi. Ama benim durumumda bu olmadı. Ben halimden her halükarda memnundum. Yani bir trende 3 saat mahsur mu kaldım?

Tamam aç kitabını oku, araştırma. Deliye her gün bayram. Bana her yer ofis. Tüm seyahat tecrübelerimi tek tek anlatmak istemiyorum burada.

Ara ara yeri geldikçe bahsederim bunlardan. Bir ara hatta size Endonezya'da nasıl selebriti olduğumdan. Oradaki bir Java kraliçesinin davetlisi olarak katılıp konuşma yaptığım devlet törenlerinden falan bahsederim. Ama şunu anlatmadan geçmeyeyim.

Japonya'dan aylar sonra Malezya'daydık, Penang Adası'nda. Orada değişik bir yolculuğa çıkmış ve bir türlü geri dönmemiş biriyle tanışacaktık. Bir tanıdığın ufak bir pansiyonunu işletiyorduk normalde. Arkadaşın verdiği tüyü sağ olsun.

Bu adada sahil boyunca uzanan otoyolun bir noktasında eğer oradan inersen ağaçların 20 metre içine girince karşına ayrı bir dünya çıkıyor. Ahşap bir kulübe düşün, muhteşem bir bahçe ve adanın en güzel koyu. Zamanında burası da her yer gibi o tropik ağaçlarla kaplıymış zaten ama tek bir adam ortalığı temizlemiş ve bu cennetten ufak bir köşeyi yaratmış. İşte o adamla tanıştık orada.

Güneşten tamamen yanmış ve buruşmuş bir derinin altında epey sıkı bir vücudu vardı. Yaşını gizleyen bir zindelik vardı. Kulübenin önünde konuşmaya çalışıyoruz. Oradan geldiğimiz yöne yani yola doğru bakıyorum.

Hemen otoyolun diğer tarafında 30 katlı lüks binalar gözüküyor. Yani medeniyetin ortasındayız aslında ama orada görünmez kalabilmiş bir köşe. Bizim arkadaş bu adamın Polonyalı olduğunu söylemişti. Biz de anlaşmaya çalışıyoruz ama tık yok.

İngilizce tek kelime bilmiyor. Böyle yarım saat falan tarzanca konuştuk. Ondan sonra Macarca bir şarkı mırıldanmaya başladı adam. Kız arkadaşımın antenler maksimumda.

Dönüp sen Macarca şarkı nasıl biliyorsun dedi. Bu da bize doğru döndü ve şöyle dedi. Bu koyun sularında yüzen kişiler her gün bir başka dilde bir şarkı mırıldanmaya. Yok yani saçmalıyorum.

Adam Macarmış arkadaşlar, Polonyalı falan değil. Bizimkinin de Macar olduğunu öğrenince zaten sevinçten havalara uçtu. O kadar sevindi ki bizi orada böyle bir ziyafet hazırladı. Bütün hikayesini de anlattı.

Meğer, ev sahibimiz olan bu Robinson Crusoe kılıklı kişi aslında bir biyologmuş. Patentlerinden de büyük paralar kazanmış zamanında. Ondan sonra bir takım yatırımlar yaptıktan sonra ben hayatın anlamını bulacağım diye buralara kadar gelmiş, yıllarca dolanmış. Malezya'ya yerleşmiş, evlenmiş, çoluk çocuğa karışmış falan.

O koydan gördüğümüz 30 katlı binalar vardı ya, o dairelerden biri bunun. Ben adamı evsiz sanıyordum, benim bir lüks kondominyumu var. Zamanla dalışa merak sarmış, öyle diyor ve bu koya taşınmış. Bazen diyor, adanın yerlileri buna acıyıp yemek ve kıyafet getiriyorlarmış.

Bizimki de artık çok uzun zamandır bu devam ettiği için bir şey söyleyemiyor, utanıyor. Alıyor bu kıyafetleri. Ve bu haldeyken bile, yani rolüne bu kadar adanmışken bile bana böyle Martaval falan okumadı. Aynen gayet gerçekçi şekilde şunu söyledi.

Ben bu dalış işiyle baştan beri kaderimde olan ve keşfedilmeye bekleyen bir mutluluğu keşfetmedim. Bir sürü çıkmaz yola saptım tam tersine sonra kendime bir anlam yarattım. Şimdi de yeterince mutluyum. Önceki bölümde hatırlayacaksınız yazmanın bir hedef değil, bir yol olduğunu söylemiştim.

Seyahat için de fikrim benzer. Sonunda ulaşacağınız bir hayat iksiri yok. Yolculuğun kendisi için yoldasınız ve bu süreçte bazı anlamlı şeyler yapabilirsiniz eğer şanslıysanız. Yolculuğumun ilk durağı benim bir düğündü aslında Japonya'dan da önce.

Benimkisi değil bu arada, bir arkadaşınkine bakıp çıkmıştım. Oradaki görece konfordan sonra sıcak suyun olmadığı, diş macununun gayet lüks sayıldığı, hamam böceklerine isim vermenin adet olduğu bir yerlere gelmiştim. O kadar büyük olunca hamam böceği ay bu ne diye hitap etmek ayıp oluyor bağırarak. Alınıyor hayvan.

Böyle bir hayata geçişin zor olacağını düşünmüştüm ben. Ama kısa sürede alıştık. Yani insan kolay kolay beğenmiyor ama gayet kolay alışıyor. Tam da bu yeni hayatın zevkini çıkarmaya başlamışken yakın geçmişimden bir yankı duydum.

Eski bir müşterim onlar için serbest çalışmamı istiyordu. Cazipte bir teklifle gelmişlerdi. Ben de hayır diyemedim. Just when I thought I was out, they pulled me back in.

İnsanın eski alışkanlıklarını bir çırpıda bırakabileceğine bu kadar çabuk inanması acımasız bir şaka resmen. Kariyeri çöpe attıktan sonra bir iki kez çöpten yemenin ne zararı olabilirdi ki? Mantık bu. Tabii benim sorunum şuydu.

Hızlı değişen sektörlerde bilgi birikimi birkaç ayda küflenmeye başlıyor. Son kullanma tarihi geçmeden de o birikimden tek tük istifade etmek aslında akıllıca bir şey. Yani yeni hayatımı ele geçirmediği sürece makul bir yol bu. Normale kıyasla da zor ve ciddi bir proje teklif edilmişti.

Stresli olacaktı biraz ama her şey yoluna giderse alt tarafı iki hafta sürecekti. Yani bir şey değil. Tabii ben buradaki söylediğim şeyleri o sıralar bu kadar net bir şekilde düşünemediğim için bu tuzağa gayet kolay bir şekilde de düştüm. Çünkü bu işin bir numaralı kuralını unutmuştum.

Her şey yolunda giderse ile başlayan hiçbir proje iki haftada bitmez. Ne zamandır ilk defa bu VPN'i açıp eski sistemlerime bağlandığımda o içimde oluşan bulantıyı tarif edemem. O kadar anlamsız geliyor ki o ekranlar artık. Bir de bu işten tatmin almak da birazcık zor.

Yani tamam bazen şöyle şeyler oluyor işte borsa çökmüştü, ben orada gittim kaldırdım. Hastanenin bilişim sistemi çalışmıyordu, telnetle bağlandım, herkesi tedavi ettim. Mini kahramanlıklar yapmak mümkün böyle. Ama çoğu zaman o kadar dramatik değil işler.

Hele ki proje döngüzü uzunsa yaptığınız işin sonucunu aylar sonra görüyorsunuz, o da belki. Bazı işler öyle değil. Mesela inşa ettiğin kulübenin içine ilk defa girip oturduğunda ve başına çökmediğinde hissettiğin bir tatmin oluyor. Başarı kriteri daha somut.

İşler soyutlaştıkça bu tatmin duygusu da belirsizleşiyor. Bir noktada da yok olup gidiyor. Bu büyük bir sorun. Neyse benim de bu iki haftalık işim sonuçta hem uzadı hem de başarılı oldu mu olmadı mı çalıştı mı etti mi belli değil.

Ama tam o sırada şansım yaver gitti diyeyim çünkü proje tepeden askıya alındı. Artık başkasının sorunu olacaktı. Somebody else's problem. Başarı kriteri bu bak.

Bir şeyi başkasının problemi haline getirmek ve bunu yaparken para kazanmak. Bu hayattan tatmin bulunur mu? Valla benim için bu ufak maceranın getirisi kafamın tas tamamen rahatlamasıydı. İçimdeki o acaba kırıntılarının soykırıma uğramasıydı.

Çünkü artık son projem olduğundan emindim bunun. Öyle de kaldı zaten. Bu olaydan kısa bir süre sonra hala o projenin parasının peşinden koşuyordum bu arada ormanın içindeyken. O ormanları bıraktık ve geceleyin Nepal'in batısında bir köye vardım.

Vardığımız yerde elektrik bir haftadır yokmuş. O haldeyken pek bir şey belli olmadığından akşam yemeğindeyiz, ilk gün diğer gönüllüye buradan memnun olup olmadığını sordum. Şöyle dedi bana, ben valla bir haftalığına geldim, üç aydır buradayım. Allah Allah, yani beklentilerim baya yükseltti.

Neyse o şekilde yattık. Ertesi sabah erken saatte uyandım. Karşımdaki manzarayı görünce anladım onu. Şimdi biz bir tepedeydik, yüksekçe bir tepe.

Önümüz göz hizamızda gezinen bulutlarla dolu. Yemyeşil ve derin bir vadi var o bulutların altında. Vadinin karşı tepelerinde ise pirinç tarlalarının kat kat terasları. Bütün tepeler onlarla kaplı.

Bu zaten güzel bir manzara da asıl bunların arkalarında Himalayaların 6-7 bin metre yükseklikteki o dev karlı zirvelerinin silüeti asılı. Bu güzelliği fotoğraflara hapsetmeye çalışmak nafile. Belki iki saat boyunca oturdum sadece izledim. Bakın e-mail yok, telefon yok, kitap yok, hiçbir şey yok.

Sadece baktım. Sonra millet uyandı. Kahvaltı gibi bir şey ettik. Bir kova sığır tezeyi tutuşturdular elime.

Kurutulması gerekiyormuş. Yani yalan yok, elime en az bir keyboard kadar yakışmıştı. İşte dileklerinizi dikkatli seçin, gerçekleşebilirler. Bu seri orijinalinde aslında bu kadardı fakat ben son bir bölüm olarak bir epilog yapacağım.

Yani bunlar oldu bitti neyse artık. Şu anki halimden perspektifim nasıl? Değişen bir şey var mı? Pişmanlık var mı?

Biraz bunlardan konuşuruz. O zamana kadar fularsız kalın efendim. Emeği geçmese de maddi ve manevi desteği geçen 450'ye yakın Patreon destekçime teşekkür ederim. Selçuk Ölçüm, Uğur Göktolga, Çiğdem Ziyepert.

Aramıza yeni katıldınız, hoş geldiniz. Ve olağan şüphelilerimiz Cem Karakuş, Mert Sakal, Eray Ersöz, Mehmet Kanatlı, Osman Necipoğlu, Melek Güler, Bülent Boyacı, Zafer Faydalı, Fatih Karaca, Çağlar Pir, Ege Menekinci, Fatih Kodaman, İnanç Onur, Ege Edisiva, Rıdvan Duran, Elçin Aksoylar, Adem Çengel, Vedat Kürşün, Ethem Bozkurt, Barbaros Sulakoğlu, Emine Tekerek, Batuhan Avcı, İlyas Boydak, Sezer Sunar, Emel Ct, Tanzer Bilgen, Elad Azizli, A.C. Dağlıoğlu, Zafer Ünlüer, Görkem Uyar, Aziz Arif Şanver, Canberk Ovayurt, Eymen Üçışık, Beybil Iku, Furkan Karakaya, Onur Baysan, Alp Şimşek, Merve Yurdagül, Salih Ünal, Savaş Günata, Çağrı Köse, Umut Çıkla, Nilgün Elibol, Barış Özcanlı, Banu Yüelkovan, Kutlay Dede, Yannis, Doğancan Bahan, Kıvanç Müçek, Dumanay Hukuk, Başar Kızıldere, Emrah Öz, Ali Can Albayrak, Deniz Silahçılar, Erman Korkut, Erdem Gelal, Berk, Tunç Mart, Nilüfer Gök, Can Karakuş, Hüseyin Çalgın,

Ulysses, Işıl Arıcan, Atilla, Özgür Elbir, Danyal Arslan, Çağrı Öz Ertem, Aydın Kahraman, Enes Çankırı, Mehmet Han, Mehmet Ünsal, Seküre, Can Emrah Yaldız, Şaban Lefeza, Refik Şekercoğlu, Ali Özbek, Emal Akkoyun ve Mutku Özdemir. Altyazı M.K.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)