Podcast

Kariyerinizi Çöpe Atma Rehberi 3: İstifa Sonrası Hayat

Fularsız Entellik

5 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

"Bir zamanlar Fortune 500 yöneticileriyle tokalaşan bu ellerle şimdi Himalayalarda tezek karıyordum."

Yarı oto-biyografi, yarı felsefi düşünceler. 4 yıl önceki bir yazı dizisinin güncel yorumu. Önceki bölümde garip bir istifa macerasını noktaladıktan sonra nihayet ortada kalmıştım. İstifadan sonraki hayatın ilk günleri, ilk haftaları, ilk ayları, kısacası, İ.S. 1 nasıldı, şimdi buna bakalım. Bu bölümün orijinal blog yazısı: İ.S. 1

***





Konular


(00:10) Duyurular ve Vailllant'la Kafa Rahatlatan Sohbetler


(04:15) Ailenin tepkisi ve belirsizliğin huzursuzluğu.

(07:45) Email boşluğu.

(11:15) Rutin oluşturmak ve entropi.

(12:52) Genetikçi olmadı fırıncı oldu, o da olumlu *

(14:20) Yazmak ve risk.

(19:05) Öğretmenlik.

(21:15) Patreon teşekkürleri



.

Patreon: Aylık veya -indirimli olarak- senelik destek verin, ikimiz de rahat edelim:)

Kitap: Safsatalar Ansiklopedisi (dizgisini bizzat yaptığım 5. baskı çıktı)






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.253 kelime · ~16 dk okuma

Selam flarsızlar, iyisiniz inşallah. Bu hafta geciktik, fark etmişsinizdir sanırım. Umarım, daha doğrusu. Madde krizine girenler oldu, kapıma dayandılar.

Böyle podcast nerede, nerede diye zorluyorlar. Öncelikle gecikmenin telafisi için cumartesi-pazar, belki saat farkına göre pazar-pazartesi, arka arkaya iki bölüm gelecek orası kesin. Ama bu vesileyle bu aralar neler oluyor, neler bitiyor, onun da bir özetini geçeyim. Geçenlerde ilk defa bir sesli kitap anlaşması yaptım.

İlk haberim bu Storytel ile. Yeni bir mikrofon da aldım ve bir deneme kaydı gönderdim. Bu arada ilgilenen olursa mikrofon Shure MV7. Karşımızda inşaat başladığı için artık o eski 50 Euro'luk kondenser tarzı mikrofon kotarmayacaktı o çünkü her yerden ses alıyor.

Transkriptin tamamını oku

İyi bir dinamik mikrofon gerekti. Ona geçtim. Biraz aklım çalışsa gerçi şuradan bedavaya göndermelerini isterdim. Orta Doğu ve Balkanların en fularsız podcastini yapıyorum kardeşim diye.

Ama parasını bastık verdik. Artık Patreon desteğinizi böyle CapEx'e dönüştürdük. Neyse bu sesli kitap işine dönersek Safsatalar Ansiklopedisi'ni ve şu an üzerinde çalıştım çok gizli o kitap projesini seslendireceğim. Bu arada e-kitap bekleyenler de vardı.

E-kitap Türkiye'de şaşırtıcı derecede ufak bir pazarmış. Bu aradan geçen aylarda bunu öğrendim. Üzüldüm. Ama yurt dışında yaşayanlar için büyük kolaylık olacak diye yapıyorum.

Sözleşmemiz gereği Şubat ayından önce çıkaramayacağımı söylemiştim size. Üstünde çalışıyorum hala. Bol imajlı bir kitap olunca bunu reflowable formatta ayarlamak gerekiyor. O zor oluyor işte.

Epey denedim ama beceremedim. Ben de yardım istedim en sonunda. Bakalım mı haber edeceğim. Bu arada Patreon destekçilerine o konuda bir sürprizim olacak bu ay.

Benden haber bekleyin. E-Kitap'ta seslendirmede Safsatalar Ansikloperisi'nin en son baskısını esas alarak yapılacak. Yani nihayet geçen hafta piyasaya ulaşan 5. baskısını.

Hem ciltte hem de karton kapak çıktı. Bu en çok değişiklik içeren baskıydı. Ve bundan sonra da fazla değişeceğini sanmıyorum. Yani biraz da fazla bastık zaten bu yüzden.

O yüzden şu ana kadar beklemedeyseniz 5. baskı bence iyi bir giriş noktası. Bu sefer dizgisi ve mizan paje üstünde bizzat çalıştım. Epey zahmetli bir işmiş.

Sıfırdan öğrenecek bir şey değil bu arada. Ama işin profesyonelleri zaten yapmışlarsa en azından onun üstünde oynamayı öğrenecek kadar bir şeyler bilmek lazım, bence değer. Çünkü kitabın tam olarak sayfada nasıl gözükeceği önemli bir iş. Ve metne gereken herhangi bir eklemeyi çıkarmayı yazar olarak istediğin gibi yapabildiğinden bu tasarımı yüzde yüz kontrol edebiliyorsun.

Bu sayede yeni basımda tam 50 sayfa tasarruf ettik. Metne fazla dokunmadan bu arada. İçerik konusunda yaptığım tek değişiklik, birçoğunuzdan gelen yorumlar uyarınca... ...bazen arka arkaya geyik yaptığım yerler vardı,

oralarda dozu ayarlamak oldu. Kitap hala geyik ve absürt. O benim tarzım sonuçta değişmeyecek. Herkes mi beğensin diye de bunu tıraşlamam.

Ama geyik de bir ritim işi. Arka arkaya yapınca insan kolundan kopuyor, onu ayarlamam gerekti. Bu arada sık duyduğum bir geri dönüş de şu oldu. İlk 200 sayfa yağ gibi akıp gitti.

Şahaneydi işte sana Nobel vermeyen ölçsün. Ama ansiklopedi kısmı başlayınca zorlandım ve kitabı yerine bıraktım. Evet bunu anlıyorum. Çünkü içeriğin akışının tutarlı olması için mantık ağırlıklı olan biçimsel safsatalarla başladım o ansiklopedi kısmına.

Onlar da birazcık fazla soyutlar. Fakat yavaş yavaş ilginçleşiyorlar. Eğer yarıda bırakmışsanız en azından son 20-30 safsateye bir daha bakın da öyle kaldın rafa. Son olarak bir yan projemiz vardı.

Violent ile Kafa Rahatlatan Sohbetler. Onun 3. sezonu devam ediyor. İlk 6 bölümü yayında bile.

Üçü Nilay Örneğin röportajları, üçü de benim monologlar. Şu ana kadar ki konularım yoga, sinema klişeleri ve hedefler idi. Sonuncusu da müzik olacak. Bir tane bile enstrüman çalmayan biri olarak müzik konusunda ne diyeceğimi ben de çok merak ediyorum valla.

Haberler bu kadar. Şimdi kariyerinizi çöpe atma rehberi serimizin üçüncü bölümüyle devam ediyoruz. Önceki bölümde garip bir istifa macerasını noktalamıştık hatırlıyorsanız. İstifadan sonraki hayatın ilk günleri, ilk haftaları, ilk ayları nasıl?

Kısacası İS1 nasıl geçti? Şimdi buna bakacağız. ''Oğlum kafayı mı yedin, ne yapacaksın? Ah bunu ilk sen gönderdin Amerikalara Süleyman, sonra çocuk böyle oldu.'' Böyle diyaloglar yaşanmadı.

Merak etmeyin, ailem pek bir şey demedi benim. Zaten bu podcasti de dinledikleri için artık istesem de ailemin dedikodusunu yapamıyorum. Ama hakikaten de bizimkiler biraz endişe duymuş olsalar da bunu bana fazla yansıtmadılar. Gerçi ben de yangına benzinle gidip bir ara, ya en kötüsü ne olabilir ki beş parasız kalırsam ve iş bulamazsam gider ABD'de bir yerde McDonald'sta kasiyerlik yaparım demiştim.

Dalgasına demiştim gerçi ama. Yani düşünüyorum, benim çocuğum onca yaptığım fedakarlıktan sonra bana böyle bir şey dese herhalde doktora götürürdüm. Hani o filmlerde vardır ya, ne olursa olsun senin yanındayız diyen ebeveynler. Onlar kartondan karakterler, yok öyle bir şey gerçekte.

Koşulsuz sevgi diye ambalajlıyorlar böyle şeyleri. Bir aile içi ilişkisindeki tek parametre sevgi değil halbuki. İnsanların birbirlerine karşı sorumlulukları da var. O yüzden böyle garip garip kararlar verdiğinizde aileniz sizi gülücüklerle karşılamıyorsa atarlanmayın.

Herkesin hayatı öyle tv'lerdeki ideal sitcom ailesi rahatlığında değil olmamalı da bence. Benim için daha ilginç olanı ama ilk günlerdeki tanıdıklarla olan muhabbetlerimdi. Genelde şöyle başlıyor. İşi bıraktım Mir'im diyorum.

Ben hep arkadaşlarıma böyle hitap ederim ya, elimde viskiyle. Onlar da hayırlısı Mir'im, şimdi ne yapacaksın derler. Bu noktada bekledikleri cevaplar şunlar, olası cevaplar. Bir, işte Dubai'ye taşınıyoruz hemen, ex şirketinde mülakatı ayarladım.

İki, biraz bizimkilere yardımcı olmam lazım, aile işleri vs. Sonra bakarız. Üç, vallahi bilmiyorum, bakınıyorum, senin tanıdığın birileri var mı? Bu üç olasılığın dışına çıktığınız an biraz huzursuzluk başlıyor.

Ben işi değil de kariyeri bıraktığım için, hem de gayet alternatif bir alternatif uğruna, diyalog zaten daha baştan şarampole yuvarlanıyor. Diyorum ki, işi bıraktım arkadaşlar. Aa süper, tam da yapmak istediğim şeyi ne yapacaksın? Bundan sonra başka biri olacağım.

Ya sen mühendis adamsın. Başka ne iş bilirsin ki? Ama öğreneceğim. Kumarbazlığı, itliği, hergeleliği öğreneceğim.

Panik başlar bu arada karşı tarafta. Ya hocam yeme bizi. Sen ayarlamışsındır bir şeyler. Ayarlamadım işte.

Bir bıraktım, pir bıraktım. Vallahi mi oğlum? Deli misin? Ne olacak onca iş tecrübene?

Bizim patrona sorayım sana bir şeyler ayarlasın. Böyle bir türlü ikna edemiyorsun. Belirsizlik o kadar rahatsız edici bir duygu ki. Bırak kendini.

Başkasının bile bu durumda olmasından rahatsız oluyor insan. Belki öyle de yaşanabileceğini kabul edersek kendi seçimlerimiz biraz daha şüpheli gözükecek. Fakat ben bu kanaldan devam edip karşımdakileri böyle şaşkın ördekler olarak betimlemek istemiyorum. Zira aldığım riski rasyonalize etmek için bilakis etrafımdakileri korkak olarak görmeye meyilli olan benim.

Kendimi Matrix'ten uyanmış bir böyle aydınlanmış Neo gibi hissetmek isteyen benim. Kısacası bu muhabbet de iki tarafında psikolojik çıkaritersyonda ama benimkisi özellikle. Sanırım büyük bir karar ertesinde zaten insan kendi sesi dahil pek kimseninkine kulak vermemeli. Bir tavsiye diyetine girmemiz lazım.

Eşek yükü parayla plazma tv almış birinin, onu sürekli arkadaşlarına gösterip karşılığında da ''Aa süpermiş, iyi de fiyata almışsın'' demelerini beklemesine benzer bir durum var ortada. Ah süper yapmışsın işi bırakmakla. Keşke ben de senin kadar cesur olabilsem. Bunu duymak istiyoruz.

Yani objektif bir analiz duymak filan istemiyoruz. Başka bir şey istemiyoruz. O yüzden kendimi de çok ciddiye almamaya gayret ettim bu süreçte. Bu ilk günlerin koşuşturmacası içinde işten ayrıldığımı neredeyse fark etmemiştim bile.

Zira artık birçok iş gibi benimkisinin de bir rutini yoktu. Yani her gün aynı servise binip aynı ofise gitmediğim için bir anda kendimi boşlukta hissetmedim. Ama çok alakasız bir yerden vuruldum. E-mail kutusu.

Bomboştu. Bir hafta geçti. Ulan gelen giden bir şey yok. Yıllar boyunca her gün yüzlerce e-mail almaya da alışmışım.

Tatil günleri dahi bunları okuyup cevaplamaya alışmışım. Ondan sonra bir anda e-mail kutusunun boş olduğunu görmek, nasıl diyeyim, bir cumartesi akşamı istiklale çıkıp kimsenin olmadığını görmeye eş bir his. Rahatlama falan getirmiyor, ondan ziyade bir şeyler yanlış ya, bir bad trip oldu sanırım, yanlış mal aldık, o hissi uyandırıyor. Hayatındaki sabitlerden biri bir gece ansızın gitmiş.

Bunun şokuyla ben de tam Pavlov'un köpeği gibi işle alakalı tüm sitelere girip şifrelerimi tek tek denedim. Tabii ki çalışmıyorlardı. Ama merak ediyorum bugün ne toplantılarım vardı acaba diye. Her başarısızlıkta daha da şaşırıyorum.

Bir yandan da kendi aptallığıma gülüyorum. Artık kimsenin bana ihtiyacı yok. Bana gelen onca e-mail başka birilerine gidiyor veya okunmuyor ama dünya dönmeye devam ediyor işte. Ben de e-mail'lerimde geçirmediğim zamanı ailemle geçirmeye başladım.

Zira bu ilk günler evdeydim. 18 yaşından beri yemek, çamaşır, bulaşık, fatura, iş, vergi neyse o işlerle kendi uğraşan biri olarak ana evinde böyle birkaç gün geçirince bütün o disiplin yıkılıp gidiyor. Yere attığım kıyafetlerin mucizevi bir biçimde temizlenip ütülenmeleri, her öğün yoktan beliren yemekler vs. sanki bu evde fizik kanunları işlemiyordu.

Öğünler arasında girdiğim o şeker komasında da suçluluk hissiyle kendime tekrarlıyordum. Unutma Sezar, bunlar geçici, sen de bir ölümlüsün ve bulaşıklar kendi kendilerini yıkamazlar. Sanırım bu ekonomik krizler artı gayrimenkul fiyatlarındaki orantısız artışlar dünya genelinde artı yeni kuşakların da iş güvencelerinin azalmış olması gibi faktörlerin bir toplam sonucu olarak ana baba evine dönmek zorunda olan genç profesyonel sayısında ciddi bir artış var. Yani bir kere çıktın mı o evden dışarıda kalmıyorsun.

Birçok insan geri dönüyor. Bu arada tabii zaten hiç çıkamayanlar da var da çıktıktan sonra geri dönmek iyice değişik bir his. Onlar için bu hikayenin şirin bir tarafı yok. Çünkü bu işi zorunluktan yapıyorlar.

Ve bunu zorunluktan yapınca bir sonu da gözükmüyor. Öyle olunca gerilim yaşanmaması imkansız. Yine bunun da sevgiyle bir alakası yok. Bakın sonuçta doğada da yuvadan uçan kuş aynı yuvaya dönmüyor.

Hele erkekler böyle gerilimleri daha çok yaşamaya müsait diye düşünüyorum. Ben böyle şeyler yaşamadım çünkü çıkıp gideceğim yer daha belliydi. Bu sadece bir tatildi. Sonunda da gittim zaten.

Bende zaten kalıcı adres diye bir şey yoktu. Değişik şehirlerdeki bazı evlerde kıyafet dolu ufak çantalarım duruyordu. Tam bir ajan hayatı aslında. Çekmeceyi açıyorsun, pasaportlar, ülkelerin değişik değişik para birimleri, değişik şehirlerden metrokartları, sim kartlar.

Yani o çekmece kısmı baya heyecanlı. Ama ötesinde bir şey olmuyor. Kapayınca gayet düz adam hayatıma geri dönüyorum. Neyse bu sebeple taşınma diye tek bir olay olmadı bende de.

Öyle eşyam zaten yok. Ama sanırım dönüm noktası desktop bilgisayarımı taşımam olmuştu. Onu taşıyınca ben de taşınmış sayıldım ve kalıcı adresim belli oldu. Gittim mutlu mesut takılıyorum.

Yeni hayatıma başladım. Ama bir tehlike var. Daha ilk haftalarda ortaya çıkıyor bu. Şimdi normalde sen iş zoruyla günü 8 saat uyku, 8 saat iş, 8 saat de iş e-mailleri şeklinde ayırıyorsun.

Çocuğunuz varsa bir 8 saat daha ekleyin. Şimdi ise günü 8 saat efendim içki, 8 saat Europa Universalist ile Avrupa tarihini baştan yazma, 8 saatte Netflix şeklinde ayırmak işten bile değil. Yani kimse sana bir şey demiyor sonuçta. Kimse uyarmıyor seni.

Nice yiğitler bu yolda da helak olmuşlardır. Neyse ki bizim hatun zamanında müdahale etti, durumu kurtardı. Nihayetinde hiçbir kadın böyle yorgun ağırgın işten eve gelip de daha yeni uyanmış televizyon başında pizza yiyen bir erkek görmeyi istemez. Ben kendimi bir madde olarak düşünüyorum.

Maddenin doğal hali de düşük enerjiye geçmektir ya, entropi. Entropi artar, düzensizlik artar. Bizim hatunsa dışarıdan sisteme giren enerji gibi. Sürekli o entropiye karşı mücadele ediyor ve beni düzene doğru döndürmeye çalışıyor.

Bir takım hileler bulduk. Mesela işte her sabah sanki bir işim varmış gibi ben de bir çanta hazırlayıp beraber evden çıkıyorduk. Alt tarafı bir kafeye veya kütüphaneye gidip projelerimle uğraşacağım değişik değişik. Evden de yapabileceğim işler.

Ama bu ritüel bayağı işe yarıyor. Bu sayede iradeni denklemden çıkarmış oluyorsun. Evde oturup dikkatini dağıtacak binbir türlü işle uğraşma imkanı vermiyorsun kendine. Kendinizi yenecek kadar kuvvetli değilseniz, kendinizi kandıracak kadar zeki olun.

Alın bunu da araba arkasına yapıştırın bakın. Hizmette sınır yok. Kısa bir süre içinde etrafımdaki entropiye iyice hakim olduktan sonra yapmak istediklerimi üç gruba ayırdım. Uzun dönem hedeflereme yardımcı olacaklar.

O hedeflerle alakası olmayan ama bana bir şeyler katacaklar. Dil öğrenmek, spor yapmak. Üç de sosyal aktiviteler. Bunlar benim diyetimdi ve dengeli beslenmem gerekiyordu.

Onlara belli yüzdeler atadım. Zamanımı o yüzdelere göre harcayacaktım. Tabii gerçek yüzdeleri falan hatırlamıyorum çünkü bunun hesabını tutan delilerden biri değilim ben. Ama güzel bir fikirdi gayet.

Zaten eyleme dönüşmeyen fikirler bazında değerlendirirsek kendimi çok başarılı buluyorum. İlginç bir şekilde bir süre sonra iş hayatımda olduğumdan daha disiplinli bir hale gelmiştim ama. Tüm günü doldurmak zor bir iş ama omurganın o ana omurlarını doldurmak daha kolay. Bunları ben herkes için üretkenliği ve tatmini arttıracak bir formül olarak sunmuyorum.

Kimisinin işi zaten kendi uydurabileceği herhangi bir sistemden daha üretkendir, daha manalıdır. Şimdi aklıma tabii klişe olarak kanser araştırmacıları geliyor hemen. Ama illa da kansere çağrıyı arayan birer genetikçi olmanıza gerek yok. Atıyorum, fırın açmışsınızdır, şehirdeki en güzel ekmeği yapmaya çalışıyorsunuzdur.

Yani genetikçi olmadı, fırıncı oldu. O da onun. Sonuçta işini iyi yapabilmek ve başarılı olabilmek de sana bir anlam kazandırıyor hayatını. Ben bunları beceremediğim için, bunun bir yolunu bulamadığım için diyeyim, sisteme reset atmıştım.

Asıl hedefim de o reseti attıktan sonra yazmaya daha çok vakit ayırmaktı. Gelelim bu yazı konusuna. Aslında yazmak bir hedef değil tek başına. Yolun kendisi olmalı.

Eğer hayalinizde günün birinde bir dağ evine kapanıp, günde 20 saat çalışarak o hayatınızın romanını yazmak varsa o hayali unutun. Zaten o bir hayal de değil. Bir film karakteri, bir film klişesi diyeyim. Bu pazarlaması kolay bir tip olduğundan meşhur olmuş bir karakter.

Gerçek hayattaki başarılı yazarlarınsa paylaştığı bence tek olağanüstü özellik her gün yazmaları. Yani buna bir iş disipliniyle yaklaşmaları. Dehalar gerçekten seyrek oluyorlar, o anlattığım gibi dehalar. Her zaman da daha iyi işler çıkarmıyorlar ortaya.

O yüzden de o klişe bence gayet zararlı. Ben kariyerimi de bunun bilinciyle bırakmıştım zaten. Yani sadece boş zamanında hobi olarak yazdığı için bir türlü o kritik eşiği geçemeyen sıradan bir trajedi olmak istememiştim. Dedim ki ben bunu yarı zamanda kurtaracak bir dahi değilim, bunu da tam zaman ayırmam lazım.

Zaman iyi olmanın garantisi değil tabii ki ama belki biraz daha çabalasaydım kim bilir ne olurdu. İşte o pişmanlığı duymamak için gerekli. Yani o pişmanlık, enayi gibi güzelim işimi bıraktım şimdi tezek karıyorum pişmanlığına bence daha ağır basıyordu. Başarısız olma ihtimalim yüksek olmasına rağmen bu pişmanlığı yaşamaktan korktum ben.

Şimdi önemli bir tavsiye vereyim. Farkında olmadığınız riskleri almak cesaret değil aptallıktır. Başarı şansının ne kadar düşük olduğunu bilerek bu yeni kariyere yöneldim. Eğer gerçekten inanıyorsan başarısın gibi şeyler düşünmüyordum, öyle şeylere inanmıyordum.

Evren size gerçekten istediklerinizi verecektir. Güneşe doğru dönün ve çakralarınızı açın. Bunlar saçmalık. Evren hiçbirimize bir şey boşlu değil.

Tabii ki her başarılı insana sorarsan, mikrofon uzatırsan kendisine, başarılı olacağına sonuna kadar inandığını söyleyecektir sana. Ama her başarısızlık hikayesi de inançlı insanlarla dolu. Çocukluğunda astronot olmak isteyenlerin kaçı astronot oldu acaba? Survivorship ayesi olarak biliyorsunuz bu bilirsel hatayı.

Bunun altını çizmek için şu soruyu tersten sorayım. Muhasebecilerin kaçı çocukluğunda muhasebeci olmayı hayal ettiler? Yani muhasebeciliği bir başarısızlık olarak gördüğümden değil de... ...insanların hayalleri açısından başarısızlık.

Kimse sonuçta onu hayal etmiyor. Yani başarısızlık hikayeleri başarı hikayelerinden çok daha bol. Ama yayıncısı az. Bu işin denklemi bu.

İnsanın hayalindeki işi yapabileceği fikri epey modern bir kavram aslında. Önceleri kimse işinden mutluluk beklemiyordu. Sadece güvence ve karıntokluğu bekliyordu. Tıpkı evlilikten de mükemmel bir uyum yerine aynı temel şeyleri yani güvence ve karıntokluğu beklemeleri gibi.

Biz 20. yüzyılda inandık hayattan ideal eşi ve ideal işi beklemenin gayet makul bir istek olduğuna. Kendimizi bu şekilde inandırdık diyeyim. 21.

yüzyılda da bunun da ötesine geçiyoruz. Her şeyden maksimum başarıyı beklemenin hayalini kuruyoruz. Bunun makul olduğunu düşünüyoruz. Fakat anladığımız anlamda başarı çoğu zaman bir zero-sum game.

Yani birinin başarılı olması için başkalarının başarısızlığı gerekiyor. Atıyorum bir maçta son dakika penaltısını atacak oyuncuyu düşünün. E o da onu kurtarmaya çalışacak kaleci de aşağı yukarı aynı motivasyonla çalışmış, aynı özgüvenle oraya gelmiş. Şimdi de aynı imanla kendi tanrılarına dua ediyorlar.

Evrense sadece birine istediğini verecek ve istatistikler kaleciden yana değil. Ben de durumumu aşağı yukarı böyle düşünüyordum. Yeteneğim, disiplinim, inancım, bunlar kendi çizgimde oynamalar yaratabilir elbet ama istatistiklere bakarsak onlar yazarlık yapmak isteyenlerden yana değiller. Zaten benim denemem de pek başarılı olmadı.

Yani bir kere kitap projesi epey yavaş ilerliyordu. Çünkü çoğu kişinin sandığının aksine kitap yazmanın %90'ı aslında kitap okumaktan oluşuyor. Yazdığınızın bir 5-10 katını okumanız lazım. Ama severek yazdığım blog yazılarının da nereye varacağını göremiyordum.

Okuyan var da evet ama YouTube çağında blog dediğin şey ana medra olarak zor iş. destekleyici bir şey olması lazım veya niş bir alan sahibiyseniz. Bunu birçok insan bir basamak olarak kullanıyor zaten. Fakat ben de öyle aman bir yerlerde köşem olsun, piyasada bilineyim, gazetelere gireyim, şununla bununla tanışayım gibi girişimlerde de bulunmadım.

Bunlar ayıp değil bu arada bu girişimler, yanlış anlamayın. Birçok yazar ve genel olarak yaratıcı işlerde çalışan insanlar kendi işlerini pazarlamayı kirli bir şey olarak görüyorlar nedense. Herkes böyle tesadüf eseri bulunup çıkarılacak bir cevher değil. Benim en sevdiğim alıntılardan birini paylaşayım bu konuyla alakalı olarak.

Ted Turner'a ait CNN'in kurucusu. Yani erken yatıp erken kalkın, deli gibi çalışın ve reklamınızı yapın. Bıldır bıldır hurmalar diye çevireceğimi sandınız her zaman gibi ama bugün gayet ciddiyim ben. Şimdi bunlar böyle bir yandan devam ederken arada öğretmenlik işine de başladım.

Ki bu işi ben zaten yıllardır, ta lisan süslü günlerimden beri seviyordum. O aralar dar gelirli öğrencilere mühendislik dersleri veriyordum, elektronik mühendisliği. O işte iyi olduğumu ve zevk aldığımı fark etmiştim. Benim de şu anki, daha doğrusu birkaç sene önceki CV'me sahip insanlar genelde buralarda öğretmenlik yapmıyorlar.

Ne yapıyorlar? Onun yerine bir Amerikan şirketine girip para kazanmaya çalışıyorlar. O yüzden öğretmenlik sertifikam falan olmamasına rağmen gittiğim hiçbir yerden çevrilmedim. Kendi kafamdaki ders planlarını anlattım.

Dedim ki ben bunu böyle böyle anlatırım. Zaten bunlar da alternatif yerlerdi. Hay hay dediler. Tek yaptığım bir katakulli vardı.

Ben bu konularda kitap yazıyorum veya yazdım dedim. O sırada görüştüğüm başka bir yayıncı vardı Türkiye'de kitap basmak için. Onlara da ben bu konularda Avrupa'da ders anlatıyorum demiştim. Şimdi ikisi de yalan değil ama zamanlamayı tutturunca böyle birbirlerinin sağlaması oldular.

İleride siyasete falan atılırsan bunları skandal olarak kullanırsınız. Yabancıya gitmesin bir köşede bulunsun. Yani anlayacağınız bir yandan yaptığım şeylerin nereye gittiği belli değil ama bir yandan da hayatımdan memnunum. Günlük bir rutin oluşturmuşum.

Kağıt üstünde bir yarı zamanlı da olsa işim var. Pazara gidiyorum, emekli amcalar gibi filelerimi dolduruyorum, geliyorum, faturalarımı ödüyorum. Böyle bir hayata başladık. Tüm bunlar olurken ama bir yandan da madem işsiziz boşa gitmesin bari diye bir seyahat planlıyorduk.

Ama öyle böyle bir seyahat değil. Yani bu bir backpacking macerası gibi bir şey olmayacaktı. O işler için kendimi zaten yaşlı hissediyordum. Yani 18-20 yaşında çektiğim sefareti şimdi tekrardan çekemem dedim.

Ama lüks bir şeye de yönelmedik. Değişik bir plan yaptık. Dedik ki biz gidip sağda solda birkaç haftalığına, birkaç aylığına çalışalım. Gönüllülük yapalım.

Öyle seyahat edelim. Hatta gittiğimiz yerdeki o insanlarla iyice tanıştıktan sonra bir belgesel serisi bile oluşturabiliriz. Böyle değişik değişik fikirlerimiz vardı. Bizimkisi de gitti doktorundan rapor aldı, iş yerinden de uzun bir izin kağıdı kopardı ve bunu yapar yapmaz ben de bu yeni yeni oluşturduğum günlük rutinimi, yeni dostlarımı, yeni işimi, güzel şarapları, temizle içme sularını bunların hepsini bir süreliğine bırakıp tekrar yollara düştüm.

İstikamet Japonya'nın köyleri. Gelecek bölümde görürsünüz. Bu bölümde emeği geçmese de maddi ve manevi desteği geçen, benim oturduğum yerden böyle rahat rahat podcast yapmamın ana sebebi olan 450'ye yakın Patreon destekçime teşekkür ederim. Özellikle de Selçuk Ölçüm, Uğur Gökdolga, Çiğdem Ziyepert'e teşekkür ederim.

Aramıza yeni katıldınız, hoş geldiniz. Ve olağan şüphelilerimiz tekrar yeniden eskiye doğru sayarsak Cem Karakuş, Mert Sakal, Eray Ersöz, Mehmet Kanatlı, Osman Necipoğlu, Melek Güler, Bülent Boyacı, Zafer Faydalı, Fatih Karaca, Çağlar Pir, Ege Menekinci, Fatih Kodaman, İnanç Onur, Ege Edi Siva, Rıdvan Duran, Elçin Aksoylar, Adem Çengel, Vedat Kürşün, Ethem Bozkurt, Barbaros Sulakoğlu, Emine Tekerek, Batuhan Avcı, İlyas Boydak, Sezer Sunar, Emel Ct, Tanzer Bilgen, Elad Azizli, A.C. Dağlıoğlu, Zafer Ünlüer, Görkem Uyar, Aziz Arif Şanver, Can Berk Ovayurt, Eymen Üçışık, Beybili Ku, Furkan Karakaya, Onur Baysan, Alp Şimşek, Merve Yurdagül, Salih Ünal, Savaş Günata, Çağrı Köse, Humutçıkla, Nilgün Elibol, Barış Özcanlı, Banu Yüelkovan, Kutlay Dede, Yannis, Doğancan Bahan, Kıvanç Müçek, Dumanay Hukuk, Başar Kızıldere, Emrah Öz, Ali Can Albayrak, Deniz Silahçılar, Erman Korkut, Erdem Gelal, Berk,

Tunç Mart, Nilüfer Gök, Can Karakuş, Hüseyin Çalgın, Ulysses, Işıl Arıcan, Atilla, Özgür Elbir, Danyal Arslan, Çağrı Özertem, Aydın Kahraman, Enes Çankırı, Mehmet Han, Mehmet Ünsal, Seküre, Can Emrah Yaldız, Şaban Lefeza, Refik Şekercoğlu, Ali Özbek, Kemal Akkoyun ve Utku Özdemir. Hepinize çok teşekkür eder, Fularsız Günler diledi.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)