Podcast

Kariyerinizi Çöpe Atma Rehberi 2: Para ve İstifa

Fularsız Entellik

5 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

"Bir zamanlar Fortune 500 yöneticileriyle tokalaşan bu ellerle şimdi Himalayalarda tezek karıyordum."

Bu başarılı "yükseliş" hikayesinin 3. ve 4. bölümü bir arada. Yarı oto-biyografi, yarı felsefi düşünceler. 4 yıl önceki bir yazı dizisinin güncel yorumu.

***

Orijinal Blog Yazıları:


#3: Para Para Para


#4: İstifa Macerası



.





Konular


(01:00) Hayal tacirliği.

(03:30) 1 milyon dolarım olsaydı ne yapardım?

(07:45) Cehalet x cesaret katsayısı.

(08:45) Kimse maaşla zengin olmaz.

(10:00) Kaliteli boş zaman az.

(12:00) 2008 krizi.

(15:20) İstifa sebepleri.

(20:40) Sertifika tavsiyesi.

(22:15) Danışmanlık ve antropoloji.

(25:00) Blöf.

(31:15) Yan Proje: Nilay Örnek ile beraber Vailllant'la Kafa Rahatlatan Sohbetler


(32:00) Patreon teşekkürleri



.

Patreon: Aylık veya -indirimli olarak- senelik destek verin, ikimiz de rahat edelim:)

Kitap: Safsatalar Ansiklopedisi (5. baskı çıktı)








Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

4.836 kelime · ~24 dk okuma

Önceki bölümde farklı farklı tatminsizliklerden ve tuzaklardan bahsetmiştik. Neydi bunlar? Rahata batmak, statümüze bağımlılığımız, egonun kendini vazgeçilmez görmesi, çocuklarımızı bahane ederek hayatımızı sorgulamaya ertelemek. Peki madem böyle tuzaklar var doğru yol ne?

Yani her şeyi bırakıp dağlara kaçmak mı? Bir balıkçı kasabasına yerleşmek mi? Veya TED konuşmaları düzenleyip balıkçı kasabalarına yerleşmekten bahsederek para kazanmak mı? Herkes için hatta çoğunluk için bile doğru olan tek bir yol yok.

Olduğunu iddia eden de %99 size bir şey satmaya çalışıyordur. Bu arada tamamen alakasız ama Patreon'a üye oldunuz mu? İnsanın en savunmasız olduğu an bir batağa battığını düşündüğü ve ona ilk yardım eli uzatıldığı andır. Ne denirse inanır.

Transkriptin tamamını oku

Dolayısıyla ben de size çeşit çeşit tuzaklardan, tatminsizliklerden bahsedip sonra da elimi uzatıp ama sizi çekip çıkarmamı istiyorsanız 24 TL 99 kuruşluk programıma kaydolun gibi bir şey demeyeceğim. Neden doğru bir yol olmadığını anlatmak için en basit seviyeden başlayalım. Çoğunluk için hayat, maddi ve gündelik bir mücadele olarak başlayacak ve öyle de bitecek. Hareket alanı kısıtlı.

Bu düzen içinde bir anlam bulmalı insan. Ve onlara da, bu tip insanlara da ilk bölümde değindiğimiz konularla alakalı olarak, ya sen niye bu kadar materyalisin? Niye bu kadar statüye önem veriyorsun? Niye çocuğun illa özel okulda okuması lazım?

Böyle şeyler söylemenin alemi yok bu insanlara. Üstelik bunu diyen de var zaten. O rolü organize dinler üstlenmiş vaziyetteler. Fazla materyalist olmayın diyorlar.

Statün ne olursa olsun Tanrı karşısında bir hiçsin diyorlar. Yani seni hayatta duyduğun maddi tatminsizliklere karşı daha dayanıklı, daha kaderci hale getiriyorlar. Merak etmeyin, ödülünüzü bir sonraki hayatta alacaksınız. Mesaj bu.

Kişisel gelişim guruları ise biraz daha gerçek dışılar. Onlar diyorlar ki merak etmeyin, ödülünüzü bu hayatta alacaksınız. Yeter ki isteyin, yeter ki inanın. Bir nevi hayal tacirliği bana kalırsa.

Yani insanları yanlış yönlendirmekle kalmıyorlar. Yanlış insanları yanlış yönlendiriyorlar. En risk almaması gereken insanları riske sevk ediyorlar. Birçok genç henüz farkında olmasa bile hayallerimin peşinden gideceğim deme lüksüne sahip değil.

Onları parıltılı hikayelerle büyülemek kolay. İşlerini ve güvencelerini kaybedip saçma yerlere sürüklendiklerinde ne olacak? İlla aç ve açıkta kalmalarından bahsetmiyorum. Ama bir hayalin peşinden gitmek için risk alıp kaybederlerse çocuklarına nasıl bir gelecek verecekler veya etrafındaki muhtaçlara nasıl bakacaklar?

Sonuçta hayatta hem kendinizi taşıyabilmeniz lazım hem de size bağlı olan insanları. En azından bu potansiyeliniz olmalı. Bir yardım simidi görebilecek potansiyeliniz olmalı. Bugün olmasa bile ileride böyle insanlar olacak, sizden yardım bekleyecek.

Belki anneniz babanız en basitinden. Benim hayattan beklentilerim farklı diye öyle basıp gitmek sadece sizi ilgilendiren bir karar değil yani. Peki biraz daha hata yapma, biraz daha risk alıp kaybetme, zamanını çarçur etme lüksü olanlar için konuşalım madem. Yani o azınlık için konuşalım.

Onlar için doğru yol nedir? Bu dizinin de böyle kariyerimi bıraktım, bütün bu yollardan geçtim, doğruyu buldum ve şimdi size Facebook profilinize koyabileceğiniz bir formatta sunacağım gibi böyle bir hap şeklinde bitmeyeceğini söylemiştim. Onun yerine klasik bir egzersiz yapalım biz. Bugün 1 milyon dolarım olsaydı ne yapardım?

Şimdi insan tabii bu soruya genelde pragmatik veya yüzeysel cevaplar veriyor. Yani gidiyor yarısıyla gayrimenkulü alırdım, 3 bölü 5'iyle fındık fıstık alırdım, sonra ailemi tatile çıkarırdım gibi şeyler diyorlar. Sorunun ardındaki amaçtan kaçıyorlar. Halbuki soru yeterince maddi güvencen olsaydı hayatında ne yaparsın?

Belki de şöyle sormak lazım aslında. Paradan ziyade zamana odaklanıp önünüzde sağlıklı geçirebileceğiniz 20, 30 veya 40 seneniz var. Neyse artık. Hal böyleyken günün 24 saatini nasıl doldurursunuz?

Bu soruyu sorunca aklıma gelen cevaplar da gayet rutin şeyler oluyor. Resmen belgesel izlemek, podcast dinlemek gibi şeyler ilk sırada yani. Tam klişe. Biraz daha çabalarsam ne aklıma geliyor?

Spor yaparım, iyi yemek yapmasını öğrenirim, doğada vakit geçiririm, yazarım, gönüllülük yaparım, seyahat ederim. Veya gönüllülük yaparak ve yazarak seyahat ederim. Dahi yani fikirlerin artı arkası kesilmiyor. Genel tema aslında baktığınız zaman ağır yaşamak, zamanı kullanabilmek.

Hani şu yürüyüşü yapana kadar kaç tane e-mail cevaplardım, kaç tane tatil rezervasyonu yapardım gibi şeyler düşünmekten ziyade ağır ağır hiç başka bir şeyle uğraşmadan yürüyebilmek. En büyük lüks acele etmemek olmalı. Bu listeye bakınca da, bu yapılacak eylemler listesine bakınca da veya edinilecek alışkanlıklar, Office Space filmindeki replik aklıma geldi. Orada diyordu ki, bir de bunları yapmak için 1 milyon dolara ihtiyacın yok ki.

O kadar paraya ihtiyaç olmasa bile biraz paraya ihtiyacınız var. Yani sizin hayattan beklentinize bağlı, güvenceden anladığınıza bağlı. Yeterince güvence demiştim ya, o yeterince kısmı tam olarak nedir? Ben birazcık bunu düşüneyim dedim, kendimce bir cevap vereyim dedim.

Zira en müthiş felsefeler, böyle en baba sözler dahi basit matematiği yayıp bükemezler. Geçen bölüm bahsettiğim o otel kahvaltısı hikayesini hatırlıyorsunuz. Onun üzerinden en fazla birkaç şehir ve birkaç başka otel geçmişti ki. Bir müşteri toplantısı sırasında hesaba kitaba dalmıştım.

Diyorum, ABD'de ne kadar harcıyordum? 1000 dolar kira ve faturalara gidiyor. Toplam 2000. Ama standardımı daha da düşürebilirdim.

İstanbul'da yaşasam ne kadar harcarım? Hiçbir fikrim yok. Yani konforuna bağlı herhalde biraz daha az harcardım. Peki seyahat edersem?

Yine hiçbir fikrim yok. Yani 250 euro mu 2500 euro mu ne olacak bilmiyorum. Dedim anlaşıldı bu böyle olmayacak. Oturduğum yerden bunları tahmin edemem.

İlk iş bir minimum hayat standardı belirlemek. Ana giderlerim ne? Kira, yiyecek, sigorta. Son ikisi fazla değişmiyor zaten ama ilkini azaltmak için ucuz bir şehre taşınmak lazım.

Bu şehirden beklentilerim ne? İnternet, sıcak su, toplu taşıma, biraz az nüfus, zengin bir kültür ve tarih, doğaya yakınlık belki, mümkünse dini sektör arasında savaş olmasın. Paket olarak alacağım, bu kadar basit. Bu kriterlere uyan yerlerde lüks içermeyen ama rahat bir hayatın etiketini biraz araştırdım ve aylık 1000 dolar olarak tahmin ettim.

Geleceği de düşünmek lazım. Zira yaşlandıkça konfor isteği artıyor insanın. Her sene giderleri %10 arttırdım. Belki bir çocuk olacak.

Benim çocuğum en iyisine layık kafasıyla böyle giderlerimi %5000 arttıracak değilim ama ne yaparsan yap en azından %50 artacaktır. Bunları düşündüm artık Excel tablom bir şeylere benzemeye başlamıştı. Giderleri biraz anladık, peki gelir tablosu nasıl olacak? Daha boş olacağı kesin.

O yüzden de bir birikim şart. Yoksa değil kariyerinizi bırakmayı, bir iş değiştirmeyi bile düşünmek stresli olur. İnsan anında evrim çizelgesinde 2 milyon yıl geriye gidiyor. O Maslow piramidinde 7 kat dibe vuruyor.

Yarın karnım doyacak mı moduna giriyor. Hadi o olmasın en iyi ihtimalle ne var? Ailem hayatıma çok üzülüp verem olacak mı endişesi var. Bu seviyedeki sorunlar hayata bakışınızla ilgili değiller, objektif gerçeklikle ilgili sorunlar.

O yüzden de çözüm böyle TED konuşmalarında veya kitaplarda değil, banka hesaplarında saklı. Hint fakiri gibi yaşamayı göze alamayacaksanız, ki bence almayın, özgürleşeceğim diye daha da büyük bir esarete, yani bu temel endişelerin esaretine, bu Maslow piramidinin dibinin esaretine girmiş olursunuz. 18 yaşındayken tabii ki bu tip değişimlerin riski az. Hem sefalet çekebilirsiniz belli bir süre hem de başkasına karşı sorumluluğunuz az.

Yani kimse size bağlı değil. Gelecek kaygısı da yok pek. Bir başka deyişle cesaretinizin ve cehaletinizin çarpımı varacağı en yüksek noktada. Oysa kariyerinin ortasındaki bir insanın böyle bir rahatlığı yok.

Yani 20'sinde sefil olana toplum maceracı der belki ama 40'ında sefil olana ahmak der, başka bir şey demez. O yüzden biraz birikim lazım diyorum. Şimdi kendi birikimlerime bakıyorum. Borç yok, hastalık yok, ailenin bir ihtiyacı yok çok şükür.

Çoğu insan zaten daha bu noktada batıyor yani. Hayata negatiften başlamışlar. Ben şanslıymışım. Tamam, devam.

Başka? Evim yok, arabam yok, mobilyam yok. Tamam, epeyde hafifmişim. Başka?

Mücevher, kıyafet, kol saati hiçbiri yok. Ulan neyim var benim? E parasal bir birikimim var. Tamam, en azından bir şeyler varmış.

Bunu da sihirli bir yoldan elde etmedim. Yani iyi maaşlı ve hisse veren işlerde yıllarca çalıştım. Aptal gibi de para harcamadım, o kadar. Bu maaş biriktirme ve aptal gibi harcama konusunu biraz açayım.

Yanlış anlaşılmaya müsait çünkü. Benim zenginlikle ilgili duyduğum en basit, bence de en geçerli kural şu, kimse maaşla zengin olmaz. Avukatlar mesela maaşla değil, ortaklıkla zengin olurlar. Doktorlar yine maaşla değil, özel muayeneleriyle zengin olurlar.

Yöneticiler hissedarlıkla, sanatçılar prodüksiyonla, öğretmenler dershanelerle. Eskiden belki böyle değildi. Yani Türkiye'de emekli ikramiyesiyle mütevazı bir daire alınabiliyordu mesela. Aradan geçen zamanda bu işler artık kalmadı.

Paradoksal biçimde çoğunluğun yaşam standardi yükseldi ama bu tip bir finansal güvence de zorlaştı. Ücret karşılığı emeğini satan biri şanslıysa belki yagasının rengini değiştirebilir o kadar. Bunun bir istisnası var tabii. Buna entelcede arbitraj diyoruz.

Yani mesela Dubai'de çalışıp biriktirdiğin parayla gidersin Pakistan'da zengin olabilirsin tabii ki. İkincisi maaşın artsa bile. Yani hakikaten Dubai'ye gitsen bile, bunun ciddi bir kısmı işin kendisiyle birlikte değişen hayat stilini finansi etmeye gidiyor. Bunu sadece artan sabit giderler manasında düşünmeyin.

Yani daha iyi bir mahalleye taşınacaksınız veya daha pahalı bir yerde daha fazla kira ödeyeceksiniz. Bunlar da var tabii ama kastettiğim asıl şey böyle hayatlarda genelde her zaman olmasa bile kaliteli boş zamanın ender oluşu. Dedim ya hani başta ağır yaşamak önemli diye. İşte genelde öyle olmuyor.

Sistem size diyor ki bak sen şanslısın. Piramidin biraz tepesine yükseldin. Seni eşekler gibi çalıştıracağım ama karşılığında da eşek yüküyle para vereceğim. En azından o bir noktaya kadar böyle gidecek.

Yani orada bir tepe noktası var. Orayı açtıktan sonra biraz rahatlıyorsun belki. Daha az çalışabilecek duruma geliyorsun. Ama o zamana kadar uzun süre böyle gidecek.

Burada kaliteli boş zamanı şöyle düşünün. Ellerimin ve kafamın işle meşgul olmadığı, bana bir şeyler katacak aktiviteleri ayrılan zamandan bahsediyorum. Çoğu işte buna imkan olmadığı için temel ars talep mekaniği işliyor. Yani insan giderek küçülen bu zaman diliminden maksimum fayda sağlamaya bakıyor.

Bunu da bildiği tek yolla yani o zaman dilimlerini büyük paralar gömerek yapıyor. Arkadaşlarla yemeğe mi çıkacağız? O zaman en baba yerde yiyelim de zevkini çıkaralım diyorsun. Whisky mi seviyorsun atıyorum?

En pahalı whiskyyi al. Çevrendeki herkes böyle kolayca para harcayınca da sen de bundan etkileniyorsun zaten. Yani onlar iyi bir restorana giderken sen herhalde evde oturup Skype'la bağlanacak değilsin. Sana iyi bir doğum günü hediyesi almışlarsa, düğün hediyesi almışlarsa neyse artık onların sırası gelince ya ben bu işleri fazla materyalist buluyorum diyecek değilsin.

O girdaba gireceksin. Bir süre sonra da bu, geçen bölüm bahsettiğim o statü tüzağıyla el ele gidiyor. Pahalı şarap seçemeyeceksem ne diye o kadar çalışıyorum? Madem o kadar çalışıyorum, o zaman en iyi şaraba layık değil miyim?

Halbuki o şaraptan zevk almanı sağlayacak kültürü edinmek için zaman gerekiyor ve bu gereken zamanı satın alamazsın. Onun bir kısa yolu yok. Kültür ve zevk zamanla edinilirler. Parayla da tüketilirler.

Çok çalışarak kazanılan parayı az boş zamanında harcayarak hayatı hacklemek ve kaliteli yaşamak mümkün değil. Öyleymiş gibi gözüküyor dışarıdan ama bu bir yanılsama. Velhasıl tüm bunlar şu demek, çalışıp da ciddi boyutlarda para biriktirmek zor iş. Bankaya her ay şu kadar para koyup da sonra trink diye araba alayım, ev alayım böyle bir dünya kalmadı.

Belki de hiç yoktu zaten çok az vardı neyse. Bugün dünya kredi borcu dünyası. Zaten bakın birikimler de durduğu yerde durmuyor ki. 2008-2009'u birçoğunuz hatırlıyorsunuzdur.

Çalışma hayatımdan biriktirdiğim her şey bilgisayardan gerçek zamanlı izlediğim sayılarla ölçülüyordu. Portfolyo dedikleri günün birinde hepsi gözümün önünde saat başı erimeye başladı. Ne olmuştu yani? Kimsenin önceden tahmin edemediği ama olduktan sonra da herkesin uzundan kesildiği piyasa krizlerinden biri daha.

O sayılar tık tık tık düşüyor. Şimdi bu sanal strese yenilip panikleyerek kalan varlığımı da o düşen fiyattan satmış olsaydım bitmiştim. İyi ki bunu yapmadım. Birkaç aya da her şey eski haline döndü.

O arada tabii volleyyi vuran vurdu. olan da piyasayı yenebileceğini sanan ufak yatırımcıları oldu veya panikleyenleri oldu. Yani Wall Street'te doğup büyümüş o kodomanların bile milyarlar kaybettiği bir dünyada senin benim gibilerin piyasa ortalamasını yenmeye çalışmaları zaten bir rüyadır. Ama bu maceranın, ufak maceranın psikolojik etkisi büyük oldu bende.

Zira kariyerimi bırakma planları somutlaştığından beri birikimimi dolar cinsinden değil de bu özgürlük cinsinden, bu zaman cinsinden hesaplamaya alışkanlık haline getirmiştim. Ne kadar param vardı? Mesela Fransızcayı sökene kadar. Kitabımı, o bir türlü bitmeyen kitabımı o zamanlar için tabii yazana kadar.

Böyle şeyler yani. Dolayısıyla gözümün önünde azalan ve artan o rakamlar rahat ve üretken biçimde geçireceğim bu günlerin sayısıydı benim için. O yüzden zaten insan da strese giriyor. Benim de kendime koyduğum hedef şuydu, ucuz bir yerde, konforlu, güvenli ama lüks içermeyen şartlarda beni birkaç seneliğine idare edebilecek kadar finansal güvence.

Eğer bu birkaç senelik zaman dilimi içinde bir balta hesap olamamışsam eski hayatıma geri dönmeye çalışacaktım. Ki bakın, bu da çok büyük bir lükstür. Yani şu kısa cümlede bir baltayasap olamamışsam eski hayatıma dönerim cümlesinde ne tür lüksler saklı. Bakın, diplomam bir, sağlam.

İki, pasaportum da sağlam. O noktada artık ABD vatandaşıydım. Sicilim sağlam, bir numaram yok. Sağlığım sağlam, en önemlisi.

Ve çevrem de fena değil. Bunların toplamı bana B, C ve D planı yapmama olanak veriyordu. Gençlere ilham satanların çoğunun da böyle bir B planı C planı vardır. Bugün zaten kesin vardır da yola çıktıklarında da muhtemelen vardır.

Ama çaktırmıyorlar, bahsetmiyorlar o işte. Ben de bu planlarıma güvenerek zaten istifa etmeyi kafaya koydum. Yoksa bir anda böyle tekmeyi basıp da komutanın odasına girip, siz beni kovmuyorsunuz, ben istifa ediyorum diye bağırıp ondan sonra da kara kara düşünmeye başlamadım. Planlı programlı oluyor bunlar.

Ve dedim ki, tamam tüm sistem çökmediği sürece, tüm finansal sistem çökmediği sürece kafam rahat olacak. Böyle bir plan yapacağım. Gerçi bazı insanlar var, böyle milyonlarca dolar olsa bile yetmiyor. Çünkü işte bu sistem çöker mi acaba, ne olur?

O korkuyla yaşıyorlar. Ben de tam tersiyle anlıyorum ki tüm sistem çökse de kafam iyice rahat olur. Zira öyle bir Mad Max dünyası olacaksa zaten yaşamak istemem ben. Yani bir gıdımlık çamurlu su içmek için bir düzine adam öldürmeye uğraşacağımı pek sanmıyorum.

Çocuğum olsaydı farklı düşünürdüm herhalde ama o sırada durum böyleydi. Şimdi ben şu istifa işinin arkasını biraz doldurayım o zaman. Halihazırda bahsetmiş olduğumuz tatminsizliklerin ötesinde ABD'den Türkiye'ye gelmemle değişen çalışma şartlarının da büyük etkisi oldu bu istifa macerasına. Biraz onlardan bahsedeyim.

Bir kere benim Türkiye'ye dönüşüm de tam dönüş değildi aslında. Şirketten ev bulup taşınmak için iki hafta istemiştim. O iki haftayı da İsrail'de geçirdim. Hatta Türkiye'ye ayak bile basmadım.

Yani İstanbul havaalanından aktarmaya geçip aynen Tel Aviv'e gittim. Hayatımda ilk defa görüyorum, o fırsatı kaçırmayayım dedim. Orada arkadaşlar bizi gezdirdiler, yedirdiler, içirdiler. Güzel iki hafta geçirdik.

Ondan sonra döndüm. Döndüğüm gibi de havaalanından elimde bavulla, ki bakın hala ABD'den getirdiğim bavul bu, ilk iş toplantıma gittim. Oradan çıkışta elimde bavul, İstanbul'a fiilen taşınmayı bekliyordum hala ben. Ondan sonraki zamanları arkadaşlarımın evinde, bazen salonda yatarak geçirdim.

Gündüz böyle janti danışman, gece salonda yatan üniversite öğrencisi modu ya düşünsene. Bir türlü vaktim de olmadı ev bakmaya işin açıkçası ama gönlüm de olmadı. Çünkü bu işlerin geçici olduğunu biliyordum. Zaten toplasan ayda 3-4 gün İstanbul'da duruyordum.

Kalanı hep sağda solda iş için seyahatle geçiyordu. O yüzden de uğraşamadım. Bu yeni iş hayatının, bu temponun, danışmanlık temposunun önemli farkları vardı. Her şeyden önce ABD'deki sistem işinle alakasız şeylere kafa yormanı biraz önlüyor.

Bu hem kötü bir şey, uyuşuk oluyorsun hem de iyi bir şey, rahat oluyorsun. Ne kadar ölücülük yapacaklar. Dolar kuru fazla oynamadan şu iş bitecek mi? Sattıktan sonra parayı ödeyecekler mi?

Tahsilat sorunu olur mu? Müdüre para yedirmemiz gerekiyor mu? Anlaşmayı imzalamadan önceki gün bizim genel müdürü içeri alacaklar mı ayakkabı kutularındaki paralar yüzünden? Böyle şeylerle uğraşmıyorsun.

Benimse Türkiye'deyken, çevre ülkelerle de iş yapıyorken, dolar kuruyla, ölücülükle, rüşvetle, ödeme sorunlarıyla ve Türkiye için konuşuyorsak bunların hepsi artı siyasi polis operasyonlarıyla kafamı yormam gerekiyordu. Alakasız şeyler yani danışman mıyım, adalet bakanım mıyım belli değil. Bu bir sebep. İkinci bir sebep de işleri biraz zorlaştıran, ABD iş kültüründe insanlar genelde bildiklerini kolayca paylaşıyorlar.

Sektörüne tabii ki çok bağlıdır kesin ama teknoloji sektörü için konuşuyorum, ofis politikası pek gütmeden istediğin şeyler rasyonel olduğu sürece olumlu cevap alıyorsun. Buna ben üniversitedeyken alışmıştım ta. Profesörlerimin her biri 2-3 şirket kurmuş insanlardı, alanlarına öncülük etmiş insanlardı ve ben bir hiç olarak bunların ofisine gidip onları sorularımla rehin alabiliyordum. Bu profesörlerin ve bize gelen konuşmacıların arasında Aya ayak basanlar mı ararsın?

İnternetin mimarisini tasarlayanlar mı ararsın? Onların seni en azından bir süreliğine insan yerine koyması müthiş bir his. Bu alışkanlık yıllar sonra iş dünyasında yönetici olanların bir sonraki nesle karşı davranışını da olumlu yönde etkiliyor. Borçlu hissediyorlar kendilerini çünkü.

Önceki neslinin kendilerine gösterdiği cömertliği bir sonraki nesle taşıyorlar. Bu kültür farkını biraz abartarak da olsa tabii şöyle özetleyebilirim. Ben ABD'de yeni yetme bir mühendisi olarak yöneticimin fikrini eleştirebilirim. Konuya odaklı kaldığım sürece sorun yok.

Türkiye'deki toplantılarda ise bence daha ağır bir hava hakimdi. Bir fikir ayrılığının böyle uzun uzun konuşulduğunu nadir gördüm. Belki en modern kurumlarda bu doğrudur ama onların dışındaki yerlerde patron şirketi kafası hakim oluyor. ABD'ye kıyasla asdüst ilişkisi de çok daha belirgin.

Avrupa'ya kıyasla da iş güvencesi daha az olduğundan millet herhangi bir tartışmanın kişiselleşmesinden korkuyor. Gayet de haklı olarak. Yine de bu konularda Japonlara yaklaşmamız söz konusu bile değil. Oralarda çünkü böyle fikir ayrılığı deyince hayır kelimesini kullanmak anayasaya aykırı.

O yüzden rasyonel bir toplantı yapmak imkansız. Üçüncü bir fark da olgunlaşmış piyasalarda etrafında bir ekip oluyor. Bayi belli, sigorta belli, destek belli, ARGE zaten dibinde oluyor. Gelişmekte olan piyasalardaysa etrafında sana adanmış böyle bir destek ekibi yok.

Her iş ayrı bir macera o yüzden. İsviçre çakısı gibi olman lazım, biraz uyanık olman lazım. Bende de o uyanıklık o kadar yok. Yani öyle biz kaçın kurasıyız falan.

Biraz var tabi Amerikalı'ya göre ama Türk standartlarına göre böyle sudan çıkmış balığa dönüyorsun. Yani aynı gün içinde bodrum katına 50 kiloluk sunucu taşıyorsun, hammallık yapıyorsun, kurulumunu hallediyorsun, mühendislik yapıyorsun, müşterilere teknik destek veriyorsun, sonuçları değerlendirip danışmanlık yapıyorsun, günün sonunda da siyah boğazlı kazağımlı sunumlara giderek böyle Steve Jobs'luk yapıyorsun. Hani gün boyunca o bodrum katından yukarı katlara doğru yükseliyorsun. Snowpiercer diye bir film vardı, sınıf ayrımı işleniyordu böyle katı bir biçimde uygulanan sınıf ayrımı.

Orada kötü adam Ed Harris kahramanımıza şöyle bir laf ediyordu. ''Bu trenin tüm vagonlarını baştan sona gören ilk kişi sensin. Onun sahibi olmama rağmen ben bile görmedim.'' diyordu.

Eminim en son sunum yaptığım yöneticiler de benim yaptığım gibi o bodrum katından terasa kadar ki her katı görmemişlerdir. Mecazi olarak konuşuyorum tabii. Bu garip koşturmaca da uzmanlaşmayı epey zorlaştırıyor. Sürekli yangın söndürürken geleceğe yatırım yapmak imkansızdır.

Zaten yorgun argın eve gelmişsin. Günün belki 4 saatini kendine ve varsa ailene ayırabileceksin. Bir de böyle bilmem ne sertifikası için mi çalışacaksın kendini geliştirmek için. Herkesi iki yandan yakılmış bir mum gibi çabucak tüketen bir düzen bu.

Bu düzende de basit bir tavsiyem var. Bir teknik sertifika almadan önce veya bir tane daha almadan önce diyeyim, belki zorunludur bir tanesi, topluluk yönünde İngilizce konuşmasını öğrenin. Benden teknik olarak çok daha kalifiye olan insanlar bana yaptığım bir şeyi nasıl yapabileceklerini sorduklarında aklıma gelen tek şey buydu. Karşındaki topluluğa göre mesajını ayarlayabiliyor musun ve iletişim kurabiliyor musun?

İngilizcesi görece iyi olanlar bile grup önünde konuşamadıklarından genelde o gereken ufak sıçramayı yapamıyorlar. Halbuki bu öğrenilebilen bir yetenek. Kimse annesinin karnından bunu bilerek çıkmıyor zaten. Öyle inanılmaz bir hatip olmanıza falan da gerek yok.

Derdini müşteriye, yöneticiye veya takım arkadaşına anlatamazsan yani o ayarlamayı yapamazsan Hem sana uygun iş çeşidi azalıyor, hem de o işlerde karşılaşacağın rekabet artıyor. Daha bariz olsun diye şöyle bir itirafta bulunayım. Oldukça teknik ve revaçta olan bir alanda çalışıyordum. Yani krem tabakasına hizmet veriyorsun bir nevi teknik anlamda.

Ve tek bir sertifikam bile yoktu. Hani öyle Cisco Certified, Microsoft Certified. Yok, hiçbir yok. Hayatımda diplomalarım dışında hiçbir sertifikam olmadı.

Bir tane paraşütle atlama sertifikası vardı bir ara ama onu da kaybettim. Ben bu halimle o Cisco Über Nerd sertifikalı zehir gibi insanlara işlerini nasıl yapmaları gerektiğini söylüyorum. Yani o şekilde geçim sağlıyordum. Tabii bu dengesizliğin tek bir sebebi yok.

İngilizce bilince, konuşabilince bir anda her şey güllük gülistanlık olmuyor. Şöyle özetleyeyim, o yeterli sebep değil, sıçrama yapmak için ama gerekli sebep diye düşünüyorum. Bir de sağladığı faydaya kıyasla edinmesi en kolay yeteneklerden birisi. Peki, tamam bunları düşündükten sonra soracaksınız belki, ulan ABD sonrası kariyerinin hiç mi sevmediğim bir yanı olmadı?

Yani her şey mi kötüydü, her şey mi olumsuzdu? Yo, değildi. Pozitif yanları da vardı tabii. İki noktadan bahsedeyim.

İlki, genel olarak mühendislikten danışmanlığa geçmemle alakalı. Bu danışmanlık gibi işlerin biraz antropolojik bir yönü var. Yani insan tanıyorsun, insanlarla çalışıyorsun. Birçok da değişik hayat yaşıyorsun.

Sanki her hafta başka birinin kılığına giriyorsun. Müşterilerin servisleriyle işe geliyordum. Yaka kartlarını takıyordum, masalarına oturuyordum. Öğle tatillerine birlikte çıkıyordum.

Hem iş hem geyik muhabbetlerine ortak oluyordum. Toplantı olalarında osurup suçu onlara atıyordum. Böyle bir çevre yaratıyorsun. Yeterince alçak gönüllü olursan, böyle dışarıdan gelmiş Amerikan kovboyu gibi davranmazsan insanlar sana açılıyorlar.

Türkiye'nin de kültürle alakalı bir şey bu. Yani öküz olmadığın sürece ikili ilişkiler kurabiliyorsun gayet rahat bir şekilde. Ama işte bunun kısa süreli olduğunu da biliyorsun ya yani o projeyle sınırlı bir iş. Neredeyse bana uçakta veya trende bir yabancının yanına oturmayı hatırlatıyor.

O kısa zaman zarfında en yakınında bu insan var ve onunla bir daha görüşmeyeceksin belki. O yüzden de rezil olurum kaygısı gütmüyorsun. Anlata anlatabildiğini. Ben de bu şekilde birçok alternatif hayat tatmış oldum.

Birer ikişer haftalık, birer ikişer aylık neyse değişik ülkelerde, değişik şehirlerde. Sonradan yapacağım gönüllülük bazlı seyahatlerin de temelinde bu vardı aslında. Bu bir artı. Diğer bir artı ise gelişmekte olan piyasalarla alakalı.

İnsanlar buraların çilelerine katlanıyorlar çünkü büyüme potansiyeli de büyük. Bir sene içinde 10-20 kişilik bir takım kurabiliyorsun, kariyer basamaklarını böyle çifter çifter çıkabiliyorsun. Bunu olgunlaşmış bir piyasada yapamazsın. Ama hemen de gaza gelmeyin.

Yani bu fazla sürmüyor. Çünkü satışları, atıyorum %100 arttırıyorsun mesela. Bu başarın sonucu kısa bir kutlama yapıyorlar, sırtını sıvazlıyorlar. Sonra sana bir sonraki senenin kotasını geçiriyorlar.

Yani yeni normali dayıyorlar. Ne tesadüf, o da %100 artmış oluyor. Geçen seneki kadar satabilsen bile o komisyonun yarısını belki alacaksın. Halbuki o kadarını bile başarman şüpheli.

Çünkü piyasa doydu veya sen çok şanslıydın. Hani aynı başarıyı nasıl tekrarlayacaksın? Yani kendi başarının kurbanı oluyorsun bir bakıma. Yedirmiyorlar öyle sana o kadar kolay kolay uzun süre boyunca.

İşte sözde geçici olan bu tempo benim için de hiçbir zaman azalmadı. Sonuçta satıyorsun ama sadece iş komisyon da değil, her satış başına belli bir miktar destek de ayırmalısın. Her iş modelinde böyle aslında. Yani her sattığın otel odası başına belli sayıda tuvalet olması lazım, yemek masası olması lazım, park yeri olması lazım.

Bunları inşa etmiş olman lazım, belli bir planı var. Bu yatırım olmayınca uzun vadede çıkacak sorunların yükü sahadaki çalışana biner. Ben de bu şikayetlerle istifa edeceğim diye biraz blöf yapınca sanıyordum ki şirket bunlara bakacak, diyecekler ki ya sorun sende değil bizde, ev sıkışacağız gideceğiz tazminatımı da verecekler. Böyle bir hayal alemindeyim.

Fakat işin komik tarafı sanki bir skeçteymişiz gibi. Bu istifa blöfüm fazla başarılı oldu ve şirket beni salmak yerine birkaç gün sonra müdürlük teklif etti. Tek şartları vardı Dubai'ye gideceksin 2-3 sene söz vereceksin orada kalmaya. Ben gitmek istiyorum, ağır yaşamaktan, şundan bundan bahsediyorum.

Adamlar bana terfi öneriyorlar. Altımda 10-15 kişi olacak. Cebimde daha güzel bir kart vizit olacak. Temel sorunların hiçbiri düzelmeyecek aslında.

O koşuşturma sorunları, o destek sorunları. Ama kariyerimin ambalajı işte daha parlak olacak. Şimdi bu gerçek bir test. İstediklerimi yapmak için milyon dolarlara ihtiyacım yoktu diyordum, ufak bir birikim yeterliydi diyordum ama insanın iş değişimi yüzünden kazancının düşmesi başka şey.

Benim yaptığım şey, yani terfi teklif edilmiş, eşek yüküyle para teklif edilmiş ve o binlerce dolardan sıfır dolara çakılıyorsun bir anda çat diye, o başka bir şey. Ben en sonunda bu teklifi reddettim. Tabii öyle müthiş, dramatik bir şekilde değil, kemküm ederek baya baya. Zaten eğer çelik gibi sinirlere ve disipline sahip olsaydım şöyle derdim, ya sık dişini 3 sene daha.

Keşiş gibi yaşa, maksimum para biriktir, bu fedakarlığın ileride belki sana 10 sene daha özgürlük sağlayacak, seni finanse edecek. Ama herkes işte bu disiplini gösteremez, bunu yapamaz. Ben de bunu yapabileceğime inanmadım. Çünkü o körfez ülkelerinde çokça gördüğüm o AVM insanlarından birine dönüşüp oraya temelli demir atmaktan korktum.

Birçok iş arkadaşım da zaten onu yapmıştı. Oralarda kalıyorsun, insanlarla tanışıyorsun, çoluk çocuğa karışıyorsun, onlar için sonra 25-30 bin dolar gibi saçma sapan fiyatlar verip okul masrafı yapıyorsun. Üniversite değil ha, normal okul. Öyle yükümlülüklerin altına gelince iyice bırakamıyorsun, oraya demir atıyorsun.

Bu kesinlikle kötü bir hayat değil, yanlış anlamayın. Ama benim istediğim şey değildi, hatta kaçmaya çalıştığım şeydi zaten. İşte tam ben böyle tereddütler yaşarken şirketin satılma dedikoduları başladı. Çalışanların motivasyonunu korumak için şöyle bir şey dediler.

Kovulmadan bu yeni şirkete geçebiliyorsanız büyük bir bonus alacaksınız. Bonus dediğim de şu aslında. Eskiden size verdikleri hisseler, söz verdikleri hisseler genelde uzun bir vadiye yayılırlar. Birinci senede yüzde yirmisini alırsın, ikinci senede yüzde kırkını.

Onlara hak kazanırsın yani. Bunlar da diyorlar ki biz size yüzde yüzünü çat diye vereceğiz. Hepsine hakkınız olacak. Bunu da bonus gibi düşünebilirsiniz.

Şimdi bu tip yemler tabii inanılmaz etkili oluyorlar. İnsanlara ufacık da olsa bir umut verdin mi, kendi şanslarını gerçekte olduğundan epey fazla görürler. Sadece %30'unuz ayakta kalacak dediğinizde herkes kendini o %30'da görür. Hani insanların çoğunluğunun ortalamadan daha zeki olduğuna inanmaları gibi.

O yüzden de kimse 3-4 ay daha dişini sıkmadı diye böyle büyük bir hediye kutusunu kaçırma ihtimaline dayanamıyor. Tamam diyor ben de gireyim bu yarışa. Ama çoğu buna hak kazanamadan kovulacaktı, ben dahil. Zira daha yeni müdürlük teklif etmiş olan şirket bu haberlerin üstüne, benim de kemküm etmiş olmam üstüne beni kötü performans gösterdiğim için mercek altına aldığını açıkladı.

Bu dediğim şey standart bir süreç, biraz da sıkıntılı bir süreçtir. Şirketler işten çıkarılma davalarının riskini azaltmak için kovacaklarını böyle süreçlere sokarlar. İşte her şey dokümante edilir. Ki sen sonradan kalkıp da bana ayrımcılık yaptılar, o yüzden kovdular falan gibi şeyler söyleyemedi.

O bonusu sana yedirmeyeceğiz, belki tazminatını bile yedirmeyeceğiz, seni başkan yaptırmayacağız diyorlardı. Bu işkenceyi çekmenin de manası yok. Sıkıntılara girme, uzatmadan istifa et. Neyse bu saçmalık da uzun sürmedi.

Şansına görüşmeler esnasında bazı ufak usulsüzlükler oluştu şirket aleyhine. Ve bunlar da dediler ki aman bizi dava edip uğraştırın şimdi, riske girmeyelim. Bu süreci de geriye döndürdüler. Ertesi günlerde de olan bitenin iç yüzünü bilmediğimi sanan bir müdür de geldi bana.

Lambacini gibi yanımda biti verdi ve beni çok sevdiğini, çok haklı bulduğunu, tamamen iyi niyetinden kaynaklı olarak ekstra bir tazminat teklifiyle geldiğini açıkladı. Yani anlaşarak ayrılacaktık. Kısacası hepimiz bu tiyatroyu oynuyoruz. Birbirimizin gururunu incitmeden sonunda da makul bir tazminatla ayrıldım.

Kovulmadan savuşturulmuş oldum. Şans o ki anlaşmayı noktaladığımız gün epey önceden ayarlanmış bir iş organizasyonu için Vegas bileti gelmişti şirket kuryesinden. Herkes orada toplanıyor. E tabi benim otel rezervasyonunu çoktan iptal etmişler ama uçak bileti iadesiz.

O yüzden biraz mırın kırın ettim bileti yakmayıp beni gönderdiler yine de. Yıllardır kafamda yavaş yavaş olgunlaşan bu hisler, planlar, hesaplar bunlar dolanırken sadece 1-2 hafta içinde yaşadığım dönemeşler sonucunda resmen işsiz kalmıştım ve o işsiz halimle de şirket beni ABD'ye gönderiyordu. Hani neredeyse kulübüm bana istemeden de olsa bir jübile düzenlemişti öyle düşünüyordum. Ben tabii Vegas'a kadar gitmedim.

Orada garip olur şimdi insanlarla karşılaşmak. Zaten her gelen misafiri oraya götürmekten gına gelmişti bana. Yıllar boyunca Los Angeles'ta da yaşamıştım. Pek kumar da sevmem.

Durduk yere strese giriyorum. Dedim ki ben yolun yarısında pilottan izin isteyeyim, atladım. Doğu yakasındaki eski hayatıma son bir veda turu atmak istedim. Yani Vegas'ta böyle aslanlı kaplanlı partiler yapmak yerine eski rutinlerimi tekrar yaşadım.

Eski evimde kaldım gittim. ki oradaki tüm orijinal ev arkadaşlarım çoktan taşınmışlar ama yerlerine gelenler önceki ziyaretlerimden beni biliyorlar. Hiçbir arkadaşım değil ama yine de kapılarını çalıyorum, gidip onlarda kalıyorum. Böyle garip bir ilişkimiz var.

Sonra uyanıyorum, metroya biniyorum. Eski işyerime gidiyorum. Orada eski ofisimde oturuyorum. Öğle tatilinde her zamanki lokantaya gidiyorum, şömine başında.

Orada bir koltuğum var, onu kapıyorum, kitabımı okuyorum. Dönüşte süpermarketten alışveriş yapıyorum, torbalarla eve geliyorum. Sanki böyle komadan uyanmışım, yıllar süren bir komadan ve o eski hayatıma kaldığı yerden devam ediyormuşum gibi. Birkaç gün bu garip nostaljiyi iyiliklerime kadar çektim ve dedim ki ben bu ABD defterini temelli kapıyorum.

Hiç vakit kaybetmeden artık istifa sonrası hayatımı kurmak istiyorum. İSE 1. İstifa sonrasının ilk yılı başlıyor. Teşekkürlerime geçmeden önce kısa bir haber vereyim size.

Nilay Örnek ile beraber ufak bir proje yaptık. Valiant'la Kafa Rahatlatan Sohbetler isimli bir podcastin üçüncü sezonunu beraber sunuyoruz. Gerçi tam olarak beraber sunmuyoruz. O kendi bölümlerini yapıyor dört tane.

Ben kendi dört bölümü yapıyorum ayrı ayrı. O tabii konuk olarak yapıyor. Ben size monolog halinde. İlk bölümleri çıktı.

Linkini koyuyorum. Byland'da kafa rahatlatan sohbetler. Benim ilk bölümümün konusu yoga. Tam da yani adamına sormuşlar yoga.

Dünyanın yoga başkenti Rishikesh'e gitmiştim bir aralar. Oradaki anılarımdan, onu çağrıştırdıklarından falan bahsettim. Bir bakarsınız ona da. Toplam dörder bölümümüz çıkacak.

Bu sefer Patreon destekçileri arasında, Fularsız Fatihler arasında en eskiden beri beni takip edenlerden başlayayım. Utku Özdemir, Kemal Akkoyun, Ali Özbek, Refik Şekercioğlu, Şaban Vefeza, Canemrah Yaldız, Zeküre, Mehmet Ünsal, Mehmet Han, Enes C, Aydın Kahraman, Çağrı Özertem, Danyal Arslan, Özgür Elbir, Işıl Arıcan, Atilla, Yılisiz, Hüseyin Çalgın, Can Karakuş, Nilüfer Gök, Tunç Mart, Berk, Erdem Gelal. Bu noktaya kadar saydıklarım en az bir senedir desteğe devam ediyorlar. Çok çok teşekkür ediyorum.

Gerçekten sizin sayenizde yapıyoruz bu işleri. Ve bir seneyi birkaç gündür kaçıranlardan devam edelim. Erman Korkut, Deniz Silahçılar, Ali Can Albayrak, Emrah Öz, Başar Kızılderir, Dumanay Hukuk, Kıvanç Müçek, Doğan Can Bahan, Sabahatçil, Yannis, Kutlay Dede, Banu Yelkovan, Barış Özcanlı, Nilgün Elibol, Umut Çıkla, Çağrı Köse, Savaş Günata, Salih Ünal, Merve Yurdagül, Alp Şimşek, Onur Baysan, Furkan Karakaya, Beybili Kuk, Eymen Uçışık, Canberk Ovayurt, Aziz Arif Şanver, Görkem Uyar, Zafer Ünlüer, Hacı Edalıoğlu, Elad Azizli, Tanzer Bilgen, Emel Ct, Sezer Sunar, İlyas Boydak, Batuhan Avcı, Emine Tekerek, Barbaros Sulakoğlu, Ethem Bozkurt, Vedat Kürşün, Adem Çengel, Elçin Aksoylar, Rıdvan Duran, Ege Edi Siva, İnanç Onur, Fatih Kodaman, Ege Melekinci, Çağlar Pir, Fatih Karaca, Zafer Faydalı, Bülent Boyacı, Melek Güler, Osman Necipoğlu, Mehmet Kanatlı, Erat Ersöz, Mert Sakal ve yeni katılan aramıza Cem Karakuş.

Hepinize çok teşekkür ediyorum. Bu serinin 3. bölümüne devam edeceğiz. Daha sonra da Wall Street ve bu GameStop olayları hakkında bir bölüm yayınlayacağım.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)