Podcast

Kariyerinizi Çöpe Atma Rehberi 1: İkinci El Fordunu Satamayan Bilge

Fularsız Entellik

5 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

"Bir zamanlar Fortune 500 yöneticileriyle tokalaşan bu ellerle şimdi Himalayalarda tezek karıyordum."

Bu başarılı "yükseliş" hikayesinin ilk 2 bölümü bir arada. Yarı oto-biyografi, yarı felsefi düşünceler. 4 yıl önceki bir yazı dizisinin güncel yorumu.

***

Orijinal Blog Yazıları:


#1: İkinci El Fordunu Satamayan Bilge


#2: Bullshit Danışmanlığı



.



Konular:


(00:30) Kariyerinizi Çöpe Atma Rehberi tanıtımı.

(03:22) Awesome vs "abi sorma ya".

(06:33) Rahat batması ve rahata batmak.

(09:36) Dengeyi tutturmak.

(13:56) Bullshit Yasası.

(15:29) Premium, Elit, Gold: Kitlesel ayrıcalık.

(20:41) Memento Mori.

(23:12) Kendini vazgeçilmez sanmak.

(26:00) Seçim bolluğu.

(27:18) Çocuk yapmak.

(30:55) Dönüm Noktaları.

(37:00) Patreon Teşekkürleri.


.

Patreon: Aylık veya -indirimli olarak- senelik destek verin, ikimiz de rahat edelim:)

Kitap: Safsatalar Ansiklopedisi (5. baskı çıktı)








Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

5.297 kelime · ~26 dk okuma

Ben Ferrarisini satan Bilge değilim. Bu hikayede bir into the wild veya eat brehlav veya tavuk suyuna çorba senaryosu değil. O tavuk suyuna çorba serisine de en son bıraktığında bir iki kitap vardı. Artık resmen olabilecek her demografiye özel bir şeyler hazırlamışlar.

Seri üretim ilham yapıyorlar yani. Bu hikayenin sonunda da tek cümlede özetleyebileceğiniz bir ilham arıyorsanız bilin ki sizin de beklentileriniz bu ilham endüstrisi tarafından şekillendirilmiş. Umarım o yüzden bu sizin için bir nevi detoks olur. Şimdi hikayemin kahramanı öyle sistemin çarkları arasında ezilmiş, mutsuz, amaçsız, zavallı biri değil.

Aynı şekilde materyalist, açgözlü ve sonradan aydınlanacak biri de değil. Sıradan, görece rahat biri. Bu noktada herhalde artık aldığınız bu hikayemin kahramanı dediğim benim. Benim hakkımda bir hikaye bu.

Transkriptin tamamını oku

Hatta bazılarınıza tanıdık da gelmiş olabilir bu yazı. Birkaç sene önce blogda yazdığım bir seriden. Kariyerinizi çöpe atma rehberi. Aslında bir rehber falan değil.

Daha ziyade benim kendi yolculuğum, benim kurumsal hayattan çıkışım ve birazcık daha alternatif şeyler yapışım. Şöyle hatta size özetleyeyim. Buraya da yazmışım. Giriş cümlesi bu.

Bak, dramaya bak. Bir zamanlar Fortune 500 yöneticileriyle tokalaşan bu ellerle şimdi Himalayalarda tezek karıyorum. Bu başarılı yükseliş hikayesinin yükseliş de tırnak içinde ilk bölümü. Bu arada bu gerçek.

Hakikaten o sırada tezek karıyordum ellerle. Ama dediğim gibi bu bir aslında anti-ilham hikayesi. Yani ne başarısızlık hikayesi, ne başarı hikayesi. Tam tersinde böyle bu tip hikayelerden, bu tip değişimlerden kolayca ders çıkaran ve insanlara satan girişimler var ya, birazcık onlara karşı yazdım.

Pragmatik sebebi buydu. Bir başka sebebi de tabii ki bu aslında benim kendimle olan bir iç hesaplaşmaydı. Çünkü o sıralarda güzel bir işi bırakmıştım ve gelecek belirsizdi. Biraz o yüzden düşüncelere dalmıştım.

Tabiri caizse felsefe yapıyordum. Bunu podcast'e taşımaya karar verdim çünkü birincisi Çoğunluğusu herhalde okumamıştır. Uzun yazıları pek kimse okumuyor. Okuyanlar da unutmuştur.

İkincisi ise bana da ilginç gelecek bunu tekrar ziyaret etmek. Çünkü o günden beri epey şey değişti. Artık daha görece rutin bir hayatım var. Yani Himalayalarda falan değilim.

Düzenli iş yapıyorum, öğretmenlik, yazarlık ve bu podcast. Üçü de bir dereceye kadar başarılı oldu diyebiliriz. Yani hayattan genel olarak memnunum. Bu yeni perspektifle birazcık yazdıklarımı değerlendirmek istedim.

Aralara yorumlar sıkıştırmak istedim. Biraz da kendimizle dalga geçmiş oluruz işte. Tarzı biraz farklı gelebilir. Çünkü tane tane otobiyografi şeklinde yazmadım.

Yani 6 adımda kurumsal hayatı bırakma rehberi ve başınıza gelecekler. 5. adıma inanamayacaksınız. Böyle şeyler yok.

Biraz daha edebi takılmaya çalıştım. O yüzden aslında kafa dağıtmalık dinlenebilir. Uykuya dalmadan önce dinlenebilir. Böyle elinize not defteri alıp pür dikkat dinlemenize gerek yok ders çalışır gibi.

Rahat rahat birkaç bölüm böyle gitsin. Biz de yeni şeyler deniyoruz işte. Öyleyse ben bu karaktere hikayenin kahramanına geri döneyim. Ne demiştik?

Sıradan görece rahat biri demiştik. Bu rahatlık kısmen benim uzmanlık alanımla kısmen de bulunduğum coğrafyanın iş kültürüyle alakalıydı. O zamanlar bulunduğum coğrafyanın yani ABD'de, akademide veya teknoloji şirketlerinde mühendislik yaparken hiçbir zaman böyle hak ettiğimi vermeyen bir patronum veya egomanya bir yöneticim olmamıştı. Çamur gibi olan insanlar çoktan filtrelenmişlerdi.

Ortam düzgündü. Aslında bu filmde bir kötü adam rolü yok. Yani varsa da onu ben oynuyorum. Bu iş kültürü içerisinde onu bir şekilde en çok istismar eden bendim.

Tatillerim herkesinkinden uzundu, iş saatlerim herkesinkinden esnekti. Böyle plaj, nehir, park, müze, ofisim dışında neresi varsa oradan çalışıyordum. Ama bir şekilde işimi yaptığım sürece bu egzantrik iş ahlakıma tahammül ediliyordu. Yani sonuçta bunları yapıyorum da madalyanın öteki yüzünde 80 saatlik çalışma haftaları var.

Gecenin bir yarısında kalkıp ofise gidiyorsun, yangın söndürüyorsun. Yani hem mecazi anlamda yangın söndürüyorsun, sorunları çözüyorsun hem de gerçek anlamıyla. Satış kotalarının stresi var, proje takvimlerinin stresi var. İşe yeni adam alacaksın.

Aslında adam dememek lazım da herkes adam doğdu artık ne yapalım. Eski adamı işten atacaksın, bir sonraki eski adamın kendinin olacağını fark ediyorsun, onun stresini yaşıyorsun. İnsan bazen etrafını kandırmak için işte kendini acındırıyor, bazen de kendini kandırmak için etrafını acıyor. Çok büyük bir laf ettim şimdi ama açıklayayım.

Demin yaptığım gibi dışarıya kendini biraz fazla parlak bir tabloyla yansıtıyor. İşte mesela nasıl gidiyor? Vallahi idare ediyoruz işte zar zor senden ne haber? Ah bir sorma ya ne olsun.

Bizdeki muhabbet hep böyle. Bireyler ezilmiş. O yüzden hakkında zengin olabileceğine inanmıyorsun. Başarılıysan da bunu saklamaya çalışıyorsun birazcık.

Diğer tipi düşünün, biraz daha gelişmiş piyasalarda geçer Akçaoğlu. Kendini pazarlıyorsun çünkü ürün gibi, sen de bir ürünsün aslında. Kendini olduğundan daha iyi göstermeye çalışıyorsun. Mesela orada nasıl gidiyor dedikleri zaman, İki tane cevap var.

Awesome veya great. Çok böyle vasatsa işler, kötüyse veya fine. En kötüsü fine yani. Kimse sana abi sorma ya falan demez.

Sen de sormazsın zaten. Orada dediğim gibi kendini pazarlıyorsun. Daha iyi bir iş için, eş için, çevre için rekabet etmen lazım. Bu ikisi arasında bir sanki kümeye dairiz.

Hani devletin, mahallenin ve ailenin bizi ezdiği bir toplumda yetişiyoruz. Ama küreselleşme dalgasıyla kendimizi başka kıyılara atabilmişiz. Bazen geçici süreliğine, bazen kalıcı. Hatta bazen fiziken bile değil ama kafaca.

Etrafımızı mı yoksa kendimizi mi daha çok kandıracağımız konusunda o yüzden de kafamız karışık. Acındıracak mıyız, pazarlayacak mıyız kendimizi? Birçok üçüncü dünya ülkesi görmüş bir ikinci dünya çocuğu olarak suçluluk hissi yüzünden yani o imkanlarla yaşayıp bir de yakınmaya kendimi acındırmaya gönlüm el vermiyordu işin açıkçası. Ama yine de bu iki davranış biçimi arasında diyeyim, iki pazarlama biçimi arasında bir yerlerde böyle derinlere gömülmüş bir genel tatminsizlik vardı.

Biz buna aslında çok güzel bir isim koymuşuz, rahat batması diye. Şimdi bazı insanlar var, rahata ermek için piramide tırmanıyorlar ve tepedeki manzaraya dalıp geldikleri yeri unutuyorlar. Yani gördükleri şeyler, edindikleri imkanlar onları oyalıyor. Aslında kıçına o piramidin ucu batıyor.

Yani bunlara işte rahat batıyor. İlk grup ise rahata batıyorlar. Bu gelgitin kaynağını geçmişimizde aradım ve şöyle bir düşünceye vardım. Her hayvan gibi güvence arıyoruz biz de.

Yani ertesi gün aç kalmamak için, o ihtimali engellemek için vücut şeker depoluyor. Ertesi yıl aç kalmamak için aileler tarım yapıyor. Ertesi 30 sene boyunca aç kalmamak için de devletler sosyal güvenlik fonları oluşturuyorlar. Her ölçekte güvenceye dair bir takım girişimler var.

Ama bu güven arayışının bir sonu yok. Hele ki rekabete dayılı bir ortamdaysak. Şimdi bir düşünün, Rahat'ın batmadığı ilk insanlar çayır çimene uzanmış yıldızları seyrediyorlardı belki. Kazandıkları onlara yetiyordu.

Kim bilir kaç nezir böyle devam ettiler. Mutluydular, mutsuzdular onu bilmiyorum ama en azından rahattılar. Eninde sonunda ama komşularının çayırları kurudu ve yeni yerler aramaya çıktılar. Onların rahatı bozuldu yani.

Ve bizimkileri uzandıkları yerde boğazladılar. Daha sonra bir dakikalığına da olsa, ya aslında her şeyi bırakıp şöyle bir sahil kasabasına yerleşmeli diye düşündüler belki. Ama sonra kendilerine gelip bir sonraki çayırı istilaya koyuldular, bir sonrakine bir sonrakine. Ve her çayırın, her sahilin eninde sonunda kuruyacağını anlamışlardı.

Dolayısıyla biz çayıra uzananların ve rahat edenlerin torunları değiliz. Rahatın en çok battığı insanların torunlarıyız. O yüzden bir yanımız tembelleşip rahata batsa da eninde sonunda bu doğal seçilimci çerçeve içinde kendisine rahat batanlar ya daha çok üretiyorlar ya daha çok savaşıyorlar. O rahatsızlık bunlara bir itki sağlıyor.

Yaşadığımız çağda aslında bu açgözlü bu rahatsız doğamızı törpülemek yerine onu istismar eden bir çağ. Şimdi düşünün bir, her şeyin en iyisine layık olduğumuzu söyleyen reklamlar var. Niye en iyisine layığız? Hani iyisine layığız tamam, orayı kurtarırsın belki de, niye en iyisi?

Kazandığımızdan fazlasını harcatan kartlar var. Böyle bir şey niye normalleşti? Retinaların algılayabileceğinin ötesinde çözünürlükte ekranlar var. Saçmalığa gel.

Devasa kanepelere yayılan, devasa bedenlerin izledikleri böyle devasa TV'lerle doldu her yer. Bu sistemi devam ettirmek için haneler ödeyemeyecekleri borçları alıyorlar, iktidarlar da kendi ödeyemeyecekleri borçları alıyorlar. Hesabı da onun gelecek nesillere yıkılıyor. Uluslararası piyasa balonları patlayana kadar şişiyor.

Gezegenin kendisi de sanki sonsuz bir kaynakmışçasına kapasitesinin üstünde sömürülüyor. Böyle bir zamanda tatminkar biçimde yaşamak bence tam bir mucize. Ben de bu çelişkiler içinde dengeyi tutturabilenleri gıpta ediyorum. Hani burada bahsettiğim şey hayalindeki işi yaparak para kazanan o mutlu azınlık değil.

Onlar böyle unicornlar gibi, ejderhalar gibi, mitolojik varlıklar, onlardan çok az var. Ben daha ziyade işini yeterince seven, ona aşık olan değil de yeterince seven, konforu yeterince yaşayan, Yeterince planlı bir hayatı olan ama o hayatta da yeterince sürprize yer bırakmış, o şanslı azınlıktan bahsediyorum. Ben bu insanlar gibi bir denge tutturamayacağımı hissettim. Yani kendi işimde kalsaydım, kariyerimde kalsaydım, tam da böyle her şeyi yeterince yapabileceğimi sanmıyordum.

O hissi yaşadığımdan da direttim zaten. Nasıl direttim? Mesela belli bir noktadan sonra insanlar banliyolere taşınıyorlar, orada danalar gibi evler alıyorlar. Böyle bir şey yapmadım.

Merkezdeki böyle grup evlerinde kiracı kaldım. Bilmiyorum kaç taneniz hayatınız boyunca bir ev arkadaşıyla oda arkadaşıyla yaşadı. Belki bunu üniversitede yaptınız. Çalışma hayatı başlayınca yapmadınız.

Ben yıllarca böyle yaşadım. Çok da severek yaşadım bu arada. Benzer bir şekilde her sene derisini döken bir yılan misali biriken eşyalarımdan kurtuldum. mal varlığım bir arabanın bagajına asabilmeli diyordum.

Düsturum buydu. Bu arada arabanın kendisi de komedi. Klimasını böyle kanete darbelerinde çalıştırdığım emektar bir Ford. Camlar bile otomatikteydi.

Hayatımda sahip olduğum tek araba. Onda ikinci el almışım. Ölene kadar onu kullandım ya. Araba ölene kadar.

Ben değil. Hani bu yaşam tarzı bana şeyi hatırlatıyordu bir noktada. Bazı kızılderili kabilelerinin uyandıktan birkaç saniye içinde savaşa ve harekete hazır olabildiklerini okumuştum bir ara. Benim çevremde de böyle kızıl deliler doluydu işte.

Yani her an kalkıp gidebilirmiş ve her gittikleri yere de anında uyum sağlayabilirmiş gibi duran insanlar. Ben de onlardan biriydim. Bu yetmezmiş gibi hobi olarak da seyahat eden yabancıları ağırlıyorum. Bunlar da köpek balıkları.

Yani bu ağırladığım insanlar arasında o kadar sık seyahat eden insan var ki. Onlar artık bunu bir seyahat olarak da görmüyorlar. Yaşamları bu. Bunlar köpek balığı çünkü nefes alabilmek için sürekli hareket etmek zorundalar ya dururlarsa ödüller.

Onlara benzetiyorum. Hobi olarak uğraştığım insanlar bunlar. Çevre bu. normal hissettiğim çevrede her an pılıpırtı toplayıp gidebilirmiş gibi olanlar.

Böyle bir çevreden tabii ki bir çapa olmaz. Olsa olsa yelken olur, seni alır uzaklara götürür. O yüzden de böyle banlyolerde, pembe panjurlu bir evde, orta üst sınıf hayat, 30 senelik borgı çal, yani bilinçaltında bir takım rahatsızlıklar var ki o hayata seni yaklaştırmayacak bilakis işte o yelkenin içini rüzgarla doldurup o hayattan seni uzaklaştıracak ne varsa yapmışım. Bazıları işte böyle fırtınalı açık denizlerde doğuyorlar, karıyı göremeden boğuluyorlar.

Yani hiç imkanlara ulaşamıyorlar. Zaten hiç şansları olmamış onların. Bense sakin bir nehirdeydim. Çok rüzgar yoktu ve kıyıda beni bekleyenleri gayet net görebiliyordum.

İşte demin dediğim gibi bir evlilik, 30 senelik morgıç, fayansını kendim seçtiğim bir banyo, bir emeklilik fonu, o dandik Ford araba yerine makul bir BMW belki, aptal bir köpek, 16'lık bir şarap kadeh hisseti. Ne zaman bunlara yaklaşsam, ne zaman böyle mayışıp o Amerikan rüyasına dalacak gibi olsam, yelkenin içi rüzgarla dolup beni uzaklaştırdı. Günün birinde tatminsizlik iyice büyüdü, yelken iyice şişti ve daha önce de yaptığım gibi her şeyimi, her şeyim derken de pek de bir şey etmiyor aslında, toplayıp gittim. Görünürde beni kımıldatan rüzgarın ismi bir kadındı ama ben biliyordum o olmasa başka bir şey olacaktı.

Çapa atmayı reddeden her gemi eninde sonunda ya bir limana ya da bir kayalığa sürüklenecek sonuçta. Biz de bir yerlere sürüklendik. Gitmeden önce kitaplarımı dağıttım, kıyafetlerimi, çadırımı, teleskopumu ilk isteyene verdim. Elimde bir tek o emektar araba kalmıştı.

Epitop'u 500 dolar değer biçmişlerdi ona da. Satmaya kıyamadım, eski bir arkadaşıma bıraktım beni iyi hatırlasın diye. O da daha bir hafta geçmeden bozulup yolda kalmış. Astarı yüzünden pahalı oldu tabii, tamir ettiremedi.

Ne yapalım ne yapalım dedik, bir hafta sonra o arabamı yani son kalan gönülsüz çapayı bir hayır kurumuna vermiş. Bunlar gelip hurda değeri için çekip götürmüşler. Ben ise tam o sıralarda yeni limanımda eskisinden de derin bir rahatlığa batmak üzereydim. Eski mühendislik hayatımız bitti, uluslararası danışmanlık hayatımız başladı.

Yeni işim olan uluslararası danışmanlık aslında uluslararası ajanlığa epey benziyordu. İkisi de aynı miktarda pasaport, uçuş mili, vodka martini, lüks otel, yalan dolan ve özellikle de finansal çeyrek sonlarında aynı derecede gerilim içeriyordu. Tek fark danışmanlıkta yüzde yüz daha sex var. Aslında üniversitedeyken tam da hayalini kurduğum gibi bir işti.

Seyahatin ötesinde önemli olan kısmı şuydu, ben dahil kimsenin anlamadığı ama kimsenin de anlarmış gibi yapmaya cesaret edemediği bir teknik tarafı vardı. Bu da bana bir saygınlık kazandırıyordu. Bir yandan da herkesin anlarmış gibi yaptığı ve benim bullshit ilimler diye tabir edebileceğim satış pazarlama eğitim gibi kısımları vardı. Bu arada bullshit dediğim şey yani saçmalık artık neyse Türkçesi.

İngilizcesi çok güzel onu karşılıyor çünkü o yüzden onu kullanıyorum, seviyorum. Bullshit böyle ağza dolu dolu geliyor. Bu tabii ki her işte bulunuyor. Yani teknik işlerin de %50'si en azından bullshit.

Kalan işlerin de çoğu bullshit. Bunlar da tabii taban rakamlar. Yani proje teslim tarihi yaklaştıkça teknik işlerde de yükseliyorlar. Size hemen burada bir yasa vereyim.

Tostoyevski'nin bulşit yasası. Bu iş kazancın karesiyle doğru orantılıdır. Yani yetişkin C seviye bir yönetici günde 300 e-maillik bulşit üretebilir. Fakat sekreterinin işinde o kadar bulşite rastlanmaz.

Çünkü o hata yaparsa suçu atacak bir başkası yoktur. Benim işim bunların arasında bir yerde yani saygınlık kılığına girmiş makul düzeyde bir yığın bulşit diyelim. Zaten asıl tehlike bu saygınlıkta yatıyor aslında. Şöyle düşünün insan sigaranın kendisine değil de içindeki nikotine bağımlıdır ya sigara içme fiili alt tarafı mekanik bir alışkanlık yani.

Elini götürme ağzına ondan sonra kul kul gözükme. İşte bence bizim işimiz ve harcamalarımız da böyle mekanik alışkanlıklar. Aynı arabalar, aynı restoranlar, aynı tatiller. Asıl bağımlı olduğumuz şeylerden biri ise saygınlık ve statü.

İşin nikotini bunlar yani. Kazancımızdan yüksek kredi kartı limitleri istememiz gibi hepimiz hak etmediğimiz bir saygınlığın peşindeyiz aslında. Makam mesela, düşün o iğrenç kelimeyi düşün. Bu devizyonun en somut hali.

Yani statünün yetenekle beraber arttığı sistemlere meritokrasi deniyorsa, Yalakalıkla arttığı sistemleri de makamokrasiden verir bence. Büyük odalarda, büyük masaların ardında oturan küçük adamlara yıllarca evet sayın genel müdürüm demek zorunda kalmışsın. Elbette günün birinde sırf bu istikrarın yüzünden artık o koltukta oturmaya hak ettiğine inanırsın ve bu döngüyü sürdürürsün. Bu çürük devlet kurumlarına makam peşinde koşanları aşağılamak tabii ki kolay.

Ama statü bağımlılığı bize daha sinsi yollarla da bulaşıyor. Şirketim mesela bir süre sonra bana danışman yerine efendim senior professional zarf zırt demeye başlamıştı. Maşallah yani kart vizitinde sonu gelmiyor. Ama iş aynı, insanlar aynı, maaş aynı.

Tek değişen şey kart vizit. Öyleyse benim niye göğsüm biraz daha kabarıyor? İsteklerim niye biraz daha emrivaki oluyordu? Bullshitlerin en büyüğü olan o statue masalına ben de inanmaya başlamıştım.

Hani ünvanımı güncelleyen şey sadece şirket olsa yine neyse. Ama herkes bu gazı veriyor sana. O yüzden zaten delüzyon diyorum yani kurtulamıyorsun çünkü. Mesela Türk Hava Yolları'na göre artık Elite Plus idim.

Nasıl bir kandırmaca ki bu? Elite bile avam kalıyor yanında, yani onun da plusu var. Bu Starbucks gerizekalılarının küçük boy kahveye tol demeleri gibi. Bir şeyin küçüğü uzundan mı başlar?

Ne kadar böyle gözüne soka soka saçmalık yapıyorlar, bu da öyle. Elite plus. Ondan sonra otele gidiyorsun, en dandik oda premium. Yani çalışanların kaldığı odalar dışındaki her şey premium galiba.

Herkes kafadan her şey gold kartla başlıyor. Çünkü silver çok avam. Gold, platinum. Ondan sonra ne var?

Adamantium mu artık? Bir yerlere gidiyor oradan. Platinum, plus plus. Ama alışıyor işte insan zamanla.

Yani kanıksıyor daha doğrusu bu sistemin yalanına. Sen de inanıyorsun, hak ettiğini sanıyorsun. Sonra havaalanı salonlarına giriyorsun. Mesela İstanbul'daki o THY'nin salonuna.

Tıka basa yiyen diğer yüzlerce, binlerce elit ile, elit plus ile, elit kare ile... Elitoğlu elit ile koltuk kapmaya çalışıyorsun. Bu kadar elit olabilir mi bir yerde? Ama işte o yalana inanmışsan onları aldırmadan kendi ayrıcalığına inanıyorsun.

Yani binlerce insanı bir salona tıkıştırıyorlar ve siz ayrıcalıklısınız diyorlar. Ondan sonra o insanların arasında gezen masörlere mal bulmuş mağribi gibi atlıyorsun. Bana da gel bir omuzumu beş dakika masaj yapsana. Yani ayrıcalıklıyım ya bu şekilde onu onaylıyorum.

O köfteyi alamazsam o masör gelemezse o deli koltukta oturamazsam, bir beş dakika öyle geçsin boşlukta, o zaman belki uyanacağım bu rüyadan. Ben ayrıcalıklı elit melit falan değilim. Bunların hepsi bir saçmalık. Ama işte o hengameye girince çıkamıyorsun.

Yani bunların üzerinde kalmak da böyle bir matah bir şey değil. Hani oraya gidip cık cık cık diye herkese yargı dağıtıp bak kafa sallamak da bir olay değil. Sen de onun içindesin çünkü. Ama en azından şunun komedisinin, absürtlüğünün farkında varabiliriz.

Hani kitlesel eğitim diye bir şey var, kitlesel üretim var, kitlesel ölüm de var savaşlarla. Bunların hepsini anladık da kitlesel ayrıcalık fikri tam bir oksimoron. Buna kendimizi bu kadar çabuk inandırmamız inanılmaz. Bu ayrıcalık tabii gold kartlarla, premium bilmem nelerle bitmiyor.

Uçaktan iniyorsun, iş için seyahate gitmişim ya, toplu taşımayla falan uğraşamam. Toplum binsin toplu taşımaya. Ben toplu değilim. Toplu herhangi bir şey olmadığıma inanıyorum.

Beni ismimle karşılayan böyle komik şapkalı adamlar olacak. Onlar götürecekler beni otelime. Resepsiyona gideceğim. Orada da bir sihirbaz gibi cüzdanımdan bambaşka bir kart çıkaracağım.

Üstünde işte elmas üye yazıyor. Onu da unuttuk ya gold, platinum falan diyorduk ama elmas ya. Böylece daha büyük bir oda, daha da ısıtılmış havlular, daha da buzlanmış bademler herhalde verecekler. Ya bakın kıç kadar resepsiyon var.

Bir gözünüzün önüne getirin. Oraya ayrı bir kulvar koymuşlar, kordonla böyle ayırmışlar. Halı da koymuşlar oraya, ufaktan dik bir kırmızı halı. Sadece elmas üyeler için yazıyor orada.

Hani oradan girince senin check-in'ini, check-out'unu daha mı çabuk yapıyorlar, neyse. Onlar da manasız tabii artık, hepsine aplikasyonlar yapabiliyorsun da. İşte o ilüzyonun bir parçası. O halıda durup artık ne yapacaksan çok kaliteli statik elektrikle yükleneceksin herhalde.

Ertesi gün iş yemeği için şehrin en iyi ikinci, bilemedin üçüncü lokantasına gidiyorsun. O girişteki bakışların soracağı tek soru da şu, senin burayı kaldıracak bir cüzdanın var mı, bir statün var mı? Kimse de demeyecek ki senin burayı kaldıracak bir yemek kültürün var mı? Hadi tamam, başkasının soramamasını anlıyorum.

Piyasa ekonomisi sonuçta ama ben bunu kendime sormayı da bir noktada bıraktım. Ben niye buraya gidip bu güzel yemekleri yiyeyim yani? Birkaç bin sene geriye gidelim. Ufak bir parantez.

Antik Roma'da muzaffer komutanları seferden döndüklerinde Triumph denen bir törenle ödüllendiriyorlardı. Lejyonlarıyla gelmişler. Tabii lejyonların silahlarını bırakmışlar şehre girmeden ama ganimetlerini sergiliyorlar. Bu gururlu lejyonlarının başında bir savaş arabası üstünde coşkulu kalabalıkları selamlıyordu komutan.

Her muzaffer komutanın da nasip olmazdı bu yani, istisnai bir olur. Dolayısıyla gaza gelip kendilerini Herkül veya savaş tanrısı Mars sanmasınlar diye, sivilleri ve senatoyu küçük görmesinler diye, arabadaki bir köle kulaklarını sürekli şunu fısıldardı. Memento mori yani ölümü hatırla, unutma sen sadece bir ölümlüsün. Bunun Osmanlıcası da var.

Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var. Halbuki bize hiç böyle şeyler diyen yok. Sen elit, platinum, elmas falan değilsin. 8 milyar insandan birisin.

Sahip olduklarının da herhalde hepsini hak etmedin. Bunu diyecek kimse yok bize. Ayaklarımız bir Roma İmparatoru'nunkiler kadar yere basmıyor. İnanılmaz değil mi?

Kulağımıza fısıldanan tek bir ses var, o da televizyondan geliyor. Nedir? Harcadıkça kazanın, yedikçe zayıflayın, yaşlandıkça gençleşin. Bu paradoksal sloganlar birer kontrol aracı.

Tıpkı savaş barıştır, özgürlük köleliktir, cehalet güçtür sloganları gibi. Fakat biz Orwell'i çoktan aştık. Bizim çift düşünlerimiz özgür seçim kılığına girmiş bağımlılıklar üzerinden çalışıyorlar. Harcadıkça kazanın tabii ya.

Bu tuzaklara ben ne kadar düştüm bugün bile emin değilim. Yani bunları böyle sanki hepsinin her zaman farkındaymışım gibi anlatmaya çalışmıyorum. Bunlar sonradan farkettiğim şeyler. O an içinde neler hissediyordum onu bilmek zor.

Aslında tuzağa düşmekten bahsetmek de komik. Zaten bu tuzakların içine doğduk biz ve hep orada yaşıyoruz. Yani yapı itibariyle gösteriş meraklısı olmasanız bile böyle bir akıntıya karşı yüzmek çok çok çok zor. İlginç bir şekilde bu akıntının farkında olmak bazen ahmaklıktan bile daha tehlikeli olabiliyor aslında.

Herkesin aksine bunlara bağışıklıymışız sanıyoruz. O sanrıyı yaratması çok tehlikeli. E tabii ki ben de platinyum veya başka bir değerli maden olduğuma öyle birkaç dakikadan uzun süre inanacak kadar ahmak biri değildim. İş yemeğinde masayı donattım diye babam yaşındaki garsona hizmetçi muamelesi yapacak kadar ahmak değildim.

Ama kendini vazgeçilmez sanma hastalığına karşı bağışıklığı olacak kadar da bilge değil. Bu kendini vazgeçilmez sanma kısmı aslında iş dünyasına girdiğimiz döngülerin de kökünde yatan bir şey. Eminim özel sektördeki çoğunluk da bunu yaşamıştır. Belki de şu anda yaşadığınız bir tablo size anlatayım.

Her şirket gibi bizim de büyüme hayallerimiz vardı ve gerçekçi imkanlarımızın ötesindeydi bu hayaller. Yani herkes 80 saat çalışırsa ve bazı şeyler de şansına rast giderse anca varılabilecek hedefleri, efendim, zoru başarırız, imkansızsa zaman alır gibi aptalca sloganlarla yedirmeye çalışıyorlardı. Ben bunları yiyecekteydim. Ama Egom'un başka planları vardı.

Yani Egom'un da başka yiyecek şeyleri vardı. Gerçek dışı satış kotaları için uğraştıkça, Kendimi o ufak evrenin merkezinde görmeye başladım. Yani sanki her toplantının olmazsa olmazıydım. Satış, bağy-i eğitime, genel vizyon ve strateji, teknik detaylar, tasarım, her şey.

Yahu bir danışman kod review toplantılarına niye girer? Kimsenin getiremeyeceği bir perspektif getirdiğimi düşünüyordum herhalde. Mesela önemli bir müşteri üründen şikayetçi mi? Karşılıklı konuşuyoruz, herkes bunlara standart bir bullshit açıklama veriyor.

Ondan sonra gelip mikrofonu alacağım, sahneye çıkıp... Geçenlerde Arge bana bunun altı ay sonra alacağı hali gösterdiği mükemmel bir teknoloji olacak. Dişinize sıkın. Hatta dün pazarlamanın rakip analiz raporu da elime ulaştı.

Uzun vadede açık ara öndeyiz gibi aslında benim işim olmayan şeylere bulaşarak böyle kahraman olmanın, efendim yılın liberosu seçilmenin dayanılmaz bir hafifliği var. Bu hafiflik işleri tersine de döndürüyor. Yani egonuzu ezmeye çalışan bir takım sistemler varsa ki bunlar ilkel sistemler oluyor. Bunlar sizi baskılarlar ve size en sonunda şunu dedirtirler.

Eğer ben cumartesileri de çalışmazsam işten atılırım. Ama egonuzu oynayan akıllı sistemler ise size şunu dedirtir. Cumartesi çalışmazsam arkadaşlarım zorda kalır, şirket de batar, her şey bana bağlı gitmek zorundayım. Böylece her seferinde tekrar tekrar ikna edilmeye veya korkutulmaya gerek kalmaz.

Gönüllü olarak çalışırsınız. Kendini vazgeçilmez hissetmek statü merakına kıyasla bence biraz daha rafine bir bağımlılık. Ama yine de bir bağımlılık. Büyük sistemlerde ufak çarklar olmamız gerçeğini kendimize böyle yediriyoruz.

İşin acı tarafı bunu yaptıkça ister istemez organizasyon da hakikaten bize daha bağımlı hale geliyor. Kırılmaz bir döngü oluşuyor. Ancak bu ilişkiden zorla koparsak, mesela ciddi bir hastalık yüzünden, hamilelik yüzünden neyse, anca o zaman gerçek etkimizi görüyoruz. Koca bir göle atılmış ufacık bir taş.

İlk dalgalanmalardan sonra, ilk aksaklıklardan sonra her şey eski haline dönüyor, gölde duruluyor. Şanslıysanız belki sonunda gölün derinliği bir milim oynamış olur. Şirketin hisse değeri bir cent değişmiş olur. Ego ile alakalı ama daha da tehlikeli belki bir başka tuzak var, o da seçim bolluğu.

Bu davranışsal ekonomide de sıkça bahsedilen bir şey. Yani daha çok seçim size mutluluk getirir mi diye soruyorsun insanlara. Çoğu insan içgüdüsel olarak evet diyor. Ama onun da bir sınırı var.

Mesela süpermarketlerde ürüne bağlı olarak 6 ile 10 arasından fazla çeşit olursa herhangi bir ürün için müşterilere sıkıntı basıyor ve daha fazla satış yapmayı bırak, tam tersine inanılmaz bir biçimde daha az şey alıyorlar. Çünkü daha iyisini kaçırdığımız hissi dayanılmaz bir hale geliyor. Bizim şanssızlığımız şu, eskiye nazaran belki ortalamada biraz daha fazla imkana sahibiz. Atıyorum %10 olsun.

Real olarak ulaşabileceğimiz imkanlar %10, %20 daha fazla. Ama 10 kat daha, yani %1000, %2000 daha fazla alternatif olasılığın farkındayız. Ulaşabileceklerimiz kümesi sınırlı, ulaşabileceğimizi sandığımız şeylerin kümesi ve farkında olduğumuz şeylerin kümesi neredeyse sınırsız artık. Her yanlış kararın, korkaklık sonucu kaçan her fırsatın gölgesindeyiz.

Sadece yanlışlarımızın değil, yaşayamayacağımız tüm olasılıkların ağırlığı altında eziliyoruz biz. Bu da beni bahsetmek istediğim önemli bir noktaya getiriyor, çocuk yapmaya. Çocuk yapmak öncelikleri değiştirdiğinden insanı bu seçim eziyetinden biraz kurtarıyor. Bir yola girmiş oluyorsun, kendine bir rota çizmiş oluyorsun.

Benim etrafımda işinden memnun olmayanların yaptığı bir numaralı açıklama şu, ne yapalım çocuk için katlanıyoruz. Bazıları hakikaten öyle. Başka şansları da yok zaten. Ama benim konuştuğum insanların pek azı piramidin böyle en altındaydılar.

Pek azı gerçekten de seçimsizlik yüzünden sevmedikleri işlere, eşlere, şehirlere, çocukları uğruna katlanmak zorundaydılar. 20-30 milyon dolar ciro yapan patronlar tanıyordum. Onlar bile ironi yapmadan buna inanıyorlardı. Her şeyi o saniye bıraksan 7 sülalene yetecek.

Hadi 7 olmasın 4 olsun. O kadar sülalene yetecek paran var. Demek ki bir bahane olarak kullanıyorlar. Peki niye bu kadar kuvvetli bu bahane?

Sanırım zor sorularla yüzleşmek. Adı üstünde zor. Yani ben bu hayatta ne yapacağım? Hayatın manası genel olarak herkes için geçerli bir manası olmak zorunda değil ama benim hayatımın manası ne?

Ben niye buradayım ya da hazır buradayım? Ne yapmam gerekiyor? Basit bir soru ama pek az insan cevabını biliyor. Herkesin kabul edebileceği bahane de işte çocuğum için yapıyorum.

Hem seni sorumluluktan kurtarıyor hem de pozitif puan işte fedakar anne, fedakar baba. Burada bir de denklemin içine ayrı yeten şey de giriyor. Çocuklar üzerinden ego tatmini. Ben hayatımı nasıl yaşayacağımı çözemedim ama bildiğim bir tek şey varsa çocuğum her şeyin en iyisini hak ediyor.

İşte özel okullar, özel hocalar, özel hastaneler. Kendimiz için çok şey isteyince açgözlü olarak mimleniyoruz. Ama çocuklarımız için sonsuzluğu dahi isteme hakkımız var nedense. O açgözlülük değil nedense.

Sanki gizli bir toplumsal sözleşme yaptık. Bu iştah sevgi olarak görülüyor. E bu iş daha da milyon dolarlar yetmez tabii. Bu kadar özel şu özel bu olunca da o da zaten seni o denklemin içine iyice hapsediyor hakikaten.

O hayatı, o staddartları tutturmak için sevmediğin şeye de mahkum olmuş oluyorsun. Halbuki bakın nesilden nesile ilerleme Böyle sonu olmayan bir zenginlik birikimiyle ve aktarımıyla sınırlı olmak zorunda değil. Şundan örnek vereyim. ABD'nin kurucu babalarından John Adams'ın bir lafı var.

Laf dediğimde bağımsızlık savaşı sırasında karısına bir mektup yazıyor. Orada geçen bir paragraf. Ben savaş ve siyasetle uğraşmalıyım ki çocukların matematikle, felsefeyle, denizcilikle, tarımla uğraşabilsinler. Onlar da bunlarla uğraşsınlar ki onların da çocukları resimle, şiirle, müzikle, mimariyle uğraşabilsinler.

Kendince bir piramit yapmış. Savaş ve siyaset şu an için şart. Ondan sonra daha pragmatik şeyler lazım. Felsefe, denizcilik, tarım.

Onları da hallettikten sonra gerçekten zevk için yaşayabilelim. Yoksa şunu da diyebilirdi. Ben savaş ve siyasetle uğraşıyorum. İnşallah çocuklarım da savaş ve siyasetle uğraşırlar.

Daha da büyük savaşlara giderler. Daha da büyük siyasi yarışlara giderler. Bu böyle yedi göbek aynen devam eder. Ta ki 8.

John Adams isimli şımarık bir zibidi ailenin tüm birikimini kumarda kaybedene kadar. Gelmek istediğim nokta şu, eğer bizim çocuk için katlanıyoruz ne yapalımdan daha iyi bir cevabımız yoksa, imkanlarımız olmasına rağmen, ne yapıyorsak çocuklarımız için yapıyoruzdan daha iyi bir cevabımız yoksa, Onlar büyüyünce onların da bundan farklı bir cevabı olacağını bekleyemeyiz pek. Ne üzücü olmalı yani bir ebeveyn için zamanı gelince aynı soru ve seçimlerle yüzleşen çocuklarının senin verdiğin cevabının aynısını vermeleri? O döngüde takılıp kalıyorsun.

Neyse, John Adams'ı rahat bırakalım. Benim hikayeme dönerim. Bu tuzaklar, rahatlıklar ve çelişkiler arasında yoldan tam olarak ne zaman çıktım ben de bilmiyorum. Öyle belli bir tarih ve saat olduğunu da sanmıyorum işin açıkçası.

Ama kendime anlatabileceğim, derli toplu bir hikayem olması için, belki de sonradan uydurduğum, yani tamamen uydurduğum değil de sonradan tekrar birleştirdiğim diyeyim, iki tane dönüm noktası seçtim anılarım arasında. Bunlardan iyi ki iyi performans gösterenlerin ödül olarak gönderildiği bir şirket tatiliydi. Normalde bu grup içinde olmamam gerekiyordu benim ama bir dizi bürokratik saçmalık sonucu araya kaynamıştım. Şimdi biz bu tatile gittik.

Beş yıldızlı devasa bir çiftlik var. Oraya yerleştirilmiş bir sürü A tipi kişilikli adam ve onları destekleyen hırslı kadınlar. Stereotipimiz bu. Herkes birbirine savaş anısı anlatır gibi son çeyrekteki satış anılarından bahsediyor.

Benim de bu tiplerle alakam yok. Çoğunu zaten tanımıyorum. Dünyanın dört bir yanından gelmişler. Ben de o şirkette yeni sayılırım.

Ama aksi gibi de dikkatler benim üstünde. Çünkü aşırı düşük olan satış kotamı %500 ile aşmış görünüyorum. Ekranlara da yansıtmışlar bunları, böyle sıralamalar var. Yani birinci gözüküyorum ama hesap yanlışlığı yüzünden.

Fakat kimse bunu bilmiyor ve beni de tanımıyor insanlar. Benim de tüm arkadaşlarım böyle A tipi insanlar değil, B tipi bile değiller, C tipi, D tipi kişilikler. Oraya gelmeye hak kazansalar bile zaten uçağı kaçırırlardı kesin. Ben de zamanımı bu kariyer orjisinde geçirmek yerine Onlarla biraz hoş beş muhabbet ettim.

Ondan sonra yakındaki kasabaya gittim. Ortamlara giriyorum. Bu Ales Noces efendiler. Halkın adamı olmaya çalışıyorum.

Yo soy Pablo Escobar falan diyorum. O sırada da millet beni otelde bulmaya çalışıyor. Bu benim efsanem büyümüş çünkü. Beş yüz yüzde beş yüz ne demek ya diyorlar.

Bir noktada CEO'nun dadaşları bana ulaşıyorlar. Otele dönüyorum. Biraz iş biraz geyik konuşuyoruz. Havuza giriyoruz ondan sonra.

Aslında herkes iyi ve rahat. Kimse birbirine artistlik taslamıyor. Ben kaç bin kişilik şirkette alelade bir danışmanım, orada olmamam bile lazım. İki metre ötemde CEO'yla çok normal arkadaş gibi konuşabiliyorsun.

Ama bir yabancılaşma hissi yaşıyorum ister istemez. Böyle ellerinde kokteyllerle suyun içinde dolanan obez vücutlar, güneş altında şişmiş bu suratlar, sanki ben orada değilim de bunlara çok uzaklardan böyle elf gözlerimle bakıyorum. Ve benim o sırada aklıma gelen tek şey işimin zor tarafları. Gecenin bir köründe uçmuşum bir yere, bir saatlik uykuyla toplantıya gidiyorum, ondan sonra o toplantıdan başka birine, ondan sonra gidiyorum, sunucu taşıyorum, onu kuruyorum, sonra gidiyorum birilerini yemeğe çıkarıyorum, geri geliyorum, yoruluyorum yani bir sürü iş, bunların hepsi aklıma geliyor havuzun içindeyken ve her kapı ne yapıyorsak çocuğumuz içine falan çıkmıyor.

Onun yerine şunu çıkıyor, işte bu adamlar zengin olsunlar diye ben o işleri yaptım. Ben de iyi yaşıyorum, rahat yaşıyorum, konforlu yaşıyorum ama bunların kulübü ayrı. Ben buraya ödül olarak 40 yılda bir geldim, onlar her sene buraya garanti geliyorlar ve her sene daha da fazlası gelsin, daha da büyük bir havuza girsinler, daha da fazla kokteyl içsinler diye ben çalışıyorum. Her kapı buraya çıkıyor.

Bu düşünceyi kafamdan atamadım. Bu bir film olsaydı gururlu bir şekilde kapıyı vurup giderdim herhalde. Tabii havuzun da kapısı olması lazım. Yoksa biraz saçma sapan bir görüntü ortaya çıkacaktı.

Ama bunu yapmıyorum. Bu gerçek hayat. Gerçek hayatta da böyle idealist kapıyı vuran insanlar yok. Bir kokteyl de ben alıyorum.

Kafamın içindeki bu rahatsız yabancıyı uyutmaya çalışıyorum. Bu an cepte dursun. İkinci anımız da ödül tatilinden birkaç ay sonra geçiyor. Orta Doğu'dayım.

Her zamanki gibi gece uçuşuyla saat 3-4 gibi varmışım. Belki 1-2 saat uyuduktan sonra toplantı öncesi kahvaltıya inmişim. O körfez bölgesindeki çoğu şey gibi otelin açık büfesi de aşırı lüks. Çok lüks manasında söylemiyorum bunu.

Hakikaten aşırı lüks. Gereksiz. Uykusuzluktan ölüyorum ama içimdeki o domuz tabakları tepeleme doldurmuş. İşte bunun için çalışıyorsun.

Şimdi uyumak yerine bunların zevkini çıkar diyor. Oturuyorum masaya, önümde laptop açık. Aynı anda e-mail cevaplamadan yemek yemeyi çoktan unutmuşum zaten. Sonra bir an kafamı kaldırıyorum ve korkunç bir şey görüyorum.

Tüm restoran benim gibi insanlarla dolu. Belki de benim gibi o sahneyi tam hakkını vererek yansıtmıyor size. Benim kulonlarımla dolu demeliyim. Çünkü her masada aynı ekranlara bakan aynı uykusuz gözler görüyorum.

Zevkini hiç çıkaramadıkları bu kahvaltıdan sonra gidecekleri toplantılara hazırlanıyorlar. Ortada bir tek aile yok, bir tek turist bile yok, bir tek çocuk veya ihtiyar da yok. Benim gibi yol savaşçılarıyla dolu. İnsanın kendiyle yüzleşmesi zor.

Bir aynaya bakıp kendi kendini tanıması zor. Ama başkasında kendisini görmesi daha kolay. Ben de bu başkalarındaki kendi suretime bakıyorum ve diyorum ki ne kadar sağlıksızmışım. Çökmüş suratlarıma bakıyorum her bir masadaki.

Bu hayata daha ne kadar katlanabilirim diye soruyorum kendime. Lükse katlanmak düşünsene. Bu açık büfeler olmadan da yaşayabilirim. Bir daha bu kadar yalnız ve manasız bir kahvaltı etmek istemiyorum.

Hepsi bu. elde ettiğim ufak avantajlar karşılığında sattığım ya da heba ettiğim diyebiliriz asıl kaynakları düşünüyorum, sağlığım ve zamanım. Bunlar yenilenebilir kaynaklar değiller. Kalan kısımlarını en iyi şekilde kullanmam lazım.

Bunun için de bir plan yapmam lazım. Soruyorum kendime çalışmak zorunda olmasaydım ne yapardım? Hani dünyada büyük bir fark yaratacak kadar değil de Yeterince özgür olacak kadar zengin olsaydım diyelim. Hani milyar dolarlardan bahsetmiyoruz ama mesela 1 milyon dolarım olsaydı ne yapardım?

Bir sonraki bölümde de bu sorunun cevabını vermeye çalışacağız. Umarım bu değişik bölüm hoşunuza gitti. Bir müddet daha böyle devam edeceğiz. Bu bölümü mümkün kılan sizlersiniz, özellikle de patronlar.

Bugün isminizi nasıl okusam? Üç numaralı sesimle okuyayım. Hazır mısınız? Bu ayın sponsoru Erman Çelen ve yenilerden başlarsak Mert Sakal, Eray Ersöz, Mehmet Kanatlı, Osman Necipoğlu, Melek Güler, Bülent Boyacı, Zafer Faydalı, Fatih Karaca, Çağlar Pir, Egemen Ekinci, Şehir Hikayeleri Podcast, Fatih Kodaman, İnanç Onur, Egevi Siva, Rıdvan Duran, Elçin Aksoylar, Adem Çengel, Vedat Kurşun, Ethem Bozkurt, Barbaros S, Emine Tekerek, Batuhan Avcı, İlyas Boydak, Sezer Sunar, Emel Cet, Tanzer Bilgen, Elad Azizli, Hacı Edağluoğlu, Zafer Ünlüer, Görkem Uyar, Aziz Arif Şanver, Canberk Ovayurt, Eymel Üçeşik, Beybiliku, Furkan Karakaya, Onur Baysan, Alp Şimşek, Merve Yurdagül, Salih Ünal, Savaş Günata, Çağrı Köse, Umutcıkla, Nilgün Eli Barış Özcanlı, Banu Yelkovan, Kutlay Dede, Yannis, Sabah Açil, Doğan Can Bahan, Kıvanç Mıçek, Samet, Dumanay Hukuk, Başar Kızıldere, Emrah Öz, Ali Can Albayrak, Deniz Silahçılar,

Erman Korkut, Erdem Gelal, Berk, İsmail Atkurt, Tunç Mart, Nilüfer Gök, Can Karakuş, Hüseyin Çalgın, Ulysses, Işıl Arıcan, Atilla, Özgür Elbir, Danyal Arslan, Çağrı Özertem, Aydın Kahraman, Enes C, Mehmet Han, Mehmet Musal, Seküre, Can Emrah Yaldız, Şaban ve Feza, Ayşe Ece Altunç Aydın, Refik Şekercoğlu, Ali Özbek, Kemal Akkoyun ve Utku Özdenir. Hepinize tek tek teşekkür ediyorum. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)