Podcast

Simülasyon Teorisi 6 (Final): Tanrıyı Oynamak

Fularsız Entellik

5 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

İki bölümdür ara verdiğimiz Simülasyon Teorisi dizisine son kez dönüyoruz. Sonradan sizin sorularınıza göre de ek bölüm olabilir tabii ama şimdilik sezon finali budur. Bölüm boyunca 3 ana sorumuz var:


Karşı ahlaki sebepler var mı?

İpuçları görüyor muyuz?

Tüm bunların hayatın anlamı üzerine etkisi ne?


Orijinal Blog Yazıları: Birinci Kısım | İkinci Kısım





***





Konular:


(01:40) Fanteziler.

(04:26) Simülasyon çağı ve integraller.

(07:20) Kötülük Problemi.

(08:09) İyilik Problemi.

(09:37) İntihar çıkış mı?

(11:25) Fişi Çekmek: Sanal Soykırım.

(13:11) Çocuk yapmak.

(14:10) En kötü senaryolar.

(15:15) Bedeninde hapsolmak.

(16:04) İyinin ve kötünün ötesinde.

(18:11) Evren simülasyonları.

(20:26) Bilimsel Kanıtlar (mid)

(23:19) Bizim Matematiksel Evrenimiz.

(25:14) Affirming the Consequent.


(27:00) Anlam.

(31:33) Patreon teşekkürleri.




***

Patreon: Aylık veya YILLIK destek verin, ikimiz de rahat edelim:)

Kitap: Safsatalar Ansiklopedisi






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

4.381 kelime · ~22 dk okuma

Selam flarsızlar. Bugün artık simülasyon teorisi dizisine noktayı koyacağız. Serinin önceki bölümünde Bostrom'un üçlemesinden bahsetmiştik. Yani modern simülasyon teorisinin üç ana ihtimalinden bahsetmiştik.

Çok kısa hatırlatayım. Bunlardan ilki evrendeki uygarlıkların yüksek kalite simülasyon yaratacak seviyeye gelememesi hakkındaydı. Yani bizim gibi varlıkları yaratacak seviyeye gelememesi hakkındaydı. Bu seviyeye gelmelerini engelleyen bir filtreden, bariyerden bahsettik.

Great Filter. Hatta oradan da hareketle ben iki tane ek bölüm yaptım zaten. Fermi Paradoksu hakkında bir ara bölüm yaptık. Onu da Betül Kacar ile olan röportajımla takip ettim.

Transkriptin tamamını oku

Çünkü astrobiyoloji hakkındaydı. O da Fermi Paradoksu ile örtüşüyor. Eğer bunu dinlemediyseniz ya bu konularla benim pek ilgim yok diyorsanız aslında bayağı şey kaçırıyorsunuz bence. Çünkü astrobiyolojinin çoğu uzaylılar hakkında değil.

Daha genel. Yaşamın kendisi hakkında, dünyanın kendisi hakkında. O yüzden dinlemediyseniz bir bölüm geriye gidin derim. Tamam bu ilk ihtimal.

İkinci ihtimal neydi? Belki o seviyeye gelebilen uygarlıklar var ama simülasyon yapmakla ilgilenmiyorlar. Şimdi buna odaklanacağız ve işin sebep ve ahlak boyutuna gireceğiz. Neden simülasyon yapmakla ilgilenmiyorlar veya neden bunu tercih etmiyorlardan önce, neden tercih edebilirleri bir konuşalım.

Yani işi gücü bırakıp niye bizi simüle etmekle uğraşsınlar. Bunların olası sebeplerinden bahsetmiştim hali hazırda ama şimdi üstüme rahat bir şeyler giydim. Bütün fantezileri bir listeliyorum. Mesela komşu uygarlığın bizi işgal hazırlığı için kullandığı bir askeri simülasyonda olabiliriz.

Yani işgali minimum kayıpla atlatmak veya sonrasında bizi daha iyi asimile edebilmek için böyle bir ön çalışma yapıyorlar. Dolayısıyla biz aslında gerçek insanlarla da aynı değiliz. Sadece onların birer yakınsamasıyız. İşgal senaryosunun bir versiyonu bu simülasyonun bir test oluşu.

The Day the Earth Stood Still diye bir film vardı. Bunu da söylemesi ne kadar zor ya, tekerleme gibi yani. Bu filmin yeni versiyonunu düşünün. Belki yaşam çok nadir ve biz de gezegenin yaşamı destekleme kapasitesini bozuyoruz.

Bunu ne kadar bozacağız? Güvenli bir sanal ortamda bunu test ediyor tanrılarımız. Yani biz bu hayvan türünü bırakırsak, ilerlerse bunlar gezegene ne yapacaklar? Buna bakıyorlar.

Yani yayılmak için işgal etmiyorlar da hayat kapasitesini korumak için. Böyle önden bir yok etme girişimi yapıyorlar. Başka başka, kendi geleceğimizdeki bir psikoloji öğrencisinin araştırmasıyız. Kişiye özel simülasyon yapıyordur.

Sadece bizim bilincimizi araştırıyordur. Etrafımızdaki her şey de düşük kaliteli simülasyonlardır. Ben buna simler diyordum hatırlarsanız veya... Felsefi zombiler diyordum.

Yani sadece biz gerçeğiz diyebiliriz. Gelecekteki bir reality şovun parçası da olabiliriz. Milletin bizi izlemekten başka yapacak işi yoktur. Yani öyle sıkıcı bir gelecek vardır.

İnteraktif bir oyunda olabiliriz. Tamam, biraz daha hayal gücümüzü kullanalım. Belki de teokratik bir rejimin karma veya tekamül simülasyonuyuz. Bu hayatta başarılı olursak, başarı da artık neyse, daha iyi bir simülasyona geçiyoruz.

Yoksa daha kötüsüne. Yani bu rejim yeterince ilerlemiş teknolojik olarak ve bu karma meselesini, tekamül fikrini bir simülasyon içinde yaratmış. Herkesi de oraya hapsetmiş ve şimdi buradan çıkamıyoruz. Son seviyeye gelmeye çalışıyoruz sürekli.

Belki de insanlık yarattığı makinelere evrildi. Şimdi de bu makineler, bu yapay zeka neyse... ...milyarlarca yıllık yalnızlığından sıkılıp bizi simüle ediyor.

Ya başka ne yapacak aslında düşünürsen? Böyle bizim gibi verimsiz tartışmalara girecek... ...efendime söyleyeyim savaşlarla, politik tartışmalarla zaman harcayacak bir canlı değil.

Her şeyi kusursuz biçimde hatırlayan, kusursuz biçimde akıl yürüten... ...muhtemelen fikir ayrılıklarına da düşemeyen bir medeniyet oluşmuş olacak. Böyle bir şey ömrünü nasıl tüketir?

Zamanı nasıl geçirir? İşte böyle simülasyonlar yapıp bilgi üretmeye çalışıyorlar veya delirmemeye çalışıyorlar. Bunun bir başka versiyonu da şu olabilir. Bizi bir yapay zeka simüle ediyor evet ama bunu amaçsızca yapıyor, bilinçsizce yapıyor.

Kaynaklar tükenene kadar da böyle gidecek. Bu sebepler şimdi saçma olabilirler ama onları yapabilecek uygarlık sayısı arttıkça illaki gerçekleşecekler. Dolayısıyla aslında Bostrom'un ikinci ihtimalini şu şekilde değiştirirsek daha ilginç olur. Bilinç simülasyonu yapabilecek uygarlıklar var ama bunu yeterince uzun süre yapmamayı tercih ediyorlar.

Bu değişiklik önemli çünkü simülasyon olma ihtimalimizi asıl belirleyen şey makul sebeplerin sayısı değil. O sebeplerin başlattığı bir simülasyon çağının uzunluğu. Bu gözle demin saydığım maddelere tekrar bakın. Aslında hepsi geçici sebepler.

Hani Westworld'a benzeyen ama sanal olan bir eğlencenin modası ne kadar sürebilir ki? Böyle bir uygarlık çok daha doğrudan zevk sağlayan eğlence metodlarına geçmez mi? Daha da önemlisi zevkin ve eğlencenin ötesine geçmez mi? O bilimsel araştırmaların ve doktora tezlerinin manası da yitebilir bir gün.

Andromeda galaksisinde ileri bir uygarlık düşünelim. Bunlar atalarını simüle etseler belki 100 sene içinde öğreneceklerini öğrenip fişi çekecekler. Bu noktada zaten serinin başında bahsettiğim ve son zamanlarda da Elon Musk'ın gündeme taşıdığı o basit olasılık hesabı biraz tepetaklak oluyor. Yani evet bir simülasyon mümkünse Andromeda'daki o uygarlık da katrilyonlarca sanal birinç üretebilir.

Ama yaşam süresi kısa. Yani simülasyonun yaşam süresi kısa. Öte yanda Andromeda değil de atıyorum Bandromeda galaksisindeki ilkel bir uygarlığı düşünün. Bunlar hiçbir zaman simülasyon teknolojisine ulaşamayacaklar.

Onun yerine en az 4 çocuk yapa yapa çoğalacaklar. Ve milyonlarca yıl boyunca yüksek bir nüfusta seyredecekler. Bizim şimdi hangi zaman diliminde, hangi galakside olmamız daha olası? Bunu hesap etmek için tüm zamanlardaki toplam bilinç sayısını düşünmek gerek.

Yani bunların bir grafiğini çizip resmen integrallerini alacaksınız. E işte, hocam bu bilgi gerçek hayatta ne işimize yarayacak demiştiniz herhalde. Bu işe yarayacak. Şimdi bu simülasyonun süresini kısıtlayacak veya onu baştan engelleyecek bu sebepleri düşünüyorsak.

Sıkıntıdan bahsettik, ilgisizlikten bahsettik ama bunlara kıyasla çok daha ilginç bir yaklaşım ahlaki gerekçeler olmalı. Bugün garajınızda siz zeki bir robot yarattığınızı düşünün ve birkaç dakika içinde o robotun bunalıma girdiğini düşünün. What is my purpose? You pass butter.

Oh my god. Yeah, welcome to the club pal. Bunu gördükten sonra ikinci bir robot yaratır mısınız? Bizim yaygın dinlerimize bakarsak tanrılarımız da bu seçimle yüzleştiler.

Ve acı çekebilen insanlara bakıp en iyisi bunlardan ben 108 milyar tane daha yaratayım dediler. 108 milyar diyorum çünkü şu ana kadar hayata gelmiş tahmini insan birinci sayısı bu. Gerçek rakam daha da fazla çünkü insan bilinciyle sınırlamamız gayet rastgele olur. Ama sadece insanları düşünürsek 108 milyar üstelik 2100 yılına kadar da fazladan bir 50 milyar daha eklenecek buna.

Şimdi siz kıdemli bir takipçiyseniz zaten şıp diye bunun kötülük problemiyle alakalı olduğunu görmüşsünüzdür. Eğer ben bir simülasyon yaratıyor olsaydım... içindekileri farkındalık ve koalya sahibi yapmazdım. Onun yerine felsefi zombilerden oluşan, sadece davranışları sanki içinde bir hissiyat varmış gibi olan yaratıklardan oluşan bir simülasyon yapardım.

Bu sayede onları sonsuza kadar istediğim şekilde kullanabilirdim hiçbir ahlaki sorumluluk hissetmeden. İlla da farkındalık ve koalya gerektiren bir simülasyon varsa da o zaman da acı hissi bence bir tabu olmalı. Yani ileri bir uygarlık için günün %99'unda zevk ve sadece %1'inde acı duyan bir varlık yaratmak bile bence kabul edilemez olacaktır. Bir başka de işte bizim mevcut tanrılarımızı gayet ahlaksız bulabilirler.

Bu madalyonun öteki yüzü de mutlak bir hedonizm. Yani belki %100 zevk dolu bir simülasyon yaratmak da ahlaksız sayılacaktır. Bunu düşünmek biraz daha zor, o yüzden biraz ağırdan alalım. Çok etkili bir uyuşturucu hayal edin.

Bunları kullanmayı genelde pratik sonuçları yüzünden ahlaksız buluyoruz. Yani bir eroinmanın sağlıksız görüntüsüne, işinden atılmasına, ailesinden para çalmasına, hapislerde çürümesine bakıyoruz. Ama duyduğu o saf zevkin kendisinde bir sorun görmüyoruz. Daha doğrusu onu konuşmuyoruz.

Tam da bu sebeple uyuşturucuyu simülasyonla değiştirmek belki pek çekici gelmeyecektir. Çünkü hayattan çekiliş içeren bir tablo bu ve içgüdüsel olarak bir rahatsızlık yaratıyor bu. O zaman size şöyle bir senaryo sunayım. Hiçbir şey içermeyen bir simülasyon düşünün.

Bu simülasyonda sadece safi zevk var. Sadece onu tecrübe edecek bir sim yani bir yaratık yaratır mısınız? İş, güç, para, aile, sorumluluk, görev bunların hiçbiri yok. Sadece bir bilincin varoluşu ve herhangi bir uyuşturucunun verebileceğinin binlerce katı bir zevk var.

Bunu yapar mıydınız? Benim tahminim bu ikinci tip senaryolarda bir süre sonra yasaklanacaktır. Çünkü bir sime acı çektirirken elinizde olan kontrolün aynısı bu durumda da var. Yani ona sürekli zevk verirken de var.

Ahlaksız olarak görülecek şey, acıdan ziyade kontrol kavramının kendisi aslında. Mutlak kontrol. Tıpkı bizim gibi elimizde olan hiçbir şey yok. Belki aklınıza şey gelir, etrafımı kontrol edemiyorsam en azından intihar bir çıkış yolu olabilir.

Burada tabii tehlikeli sulara giriyoruz. Ben aslında teorik şeylerden bahsediyorum. Hala hazırda intihara meyilli olanlar varsa konuyu başka yerlere çekebilirler. O uyarıyı göz önünde bulundurarak şunu düşünün.

Öncelikle bu pek pratik değil. Yani bu denklemden bir kaçış olarak intiharın yaygınlaşması. Çünkü simülasyonda da olsak, bazgerçeklikte de olsak ortada evrimsel bir geçmişimiz var. Bu süreçte de kendi kendini yok etmemeye programlanmışız.

Ola ki bu programlamayı açtık, o zaman ne oluyor? Serinin başlarına dönün. Bu iş dinlere göre en büyük günah yani cehennem denen daha da acı verici bir gerçekliğe transfer oluyoruz. Veya reenkarnasyon inancı o da kurtarmıyor çünkü o zaman da intihar sonrası aynı gerçekliğe daha kötü bir seviyeden tekrar başlıyoruz.

Hani bir bilgisayar oyununda ölünce önceki level'a geri dönmek gibi. Peki durumda da bir çıkış yok. Zaten dinlerin bunu bu kadar tabu haline getirmeleri de bizim biyolojik programımızın bir uzantısı. Kendi kendine yok etmemeye programlanmış olmamızın bir uzantısı bence.

Velhasıl bir simülasyonda intihar edecek olan bir simin de kaderi benzer. Din örneğini bu yüzden veriyorum. Çünkü yok olması aslında mümkün değil. Kaçıp gidip özgürleşeceği bir alan yok.

Bambaşka bir hapishaneye geliyor. Bilinci sonuçta hafızada depolanmış olacak. Belki hiç çıkamayacak bu işin içinden. Genel simülasyona dönmeden önce belki bir debugging programında yeniden canlanacak.

Hani sanal bir psikoloğa gitmek gibi. Yani ne olursa olsun ileri bir uygarlığın ahlakına göre acının veya zevkin varlığı kadar çıkış hakkımız da önemli olabilir. Ölmeye daha doğrusu programın bitmesine iznimiz olmalı. Bu yüzden de bu tip simülasyonları baştan engelliyor olabilirler.

Hah, şimdi bu sorunların aynadaki aksi de şu. Eğer bir kez bir simülasyona başlamışlarsa, belki bu konuları düşünmeden önce aynı bizim gibi böyle haldır haldır gittiler. Bilimsel gelişmeler yaşandı, etik kısmı birazcık daha arkadan geldi. Bir takım simülasyonlar hali hazırda devam ediyor veya bu teknoloji yayıldı etrafa.

Devam eden simülasyonları bir gün kapatacak zorunda olmamız gerçekliği var. Hiçbir kontrol sahibi olmamaları bir yana günün birinde fişi çekecek olmak demek oradaki bilinçler üstünde sonsuz kontrol sahibi olmak demek. Biz daha şimdiden bakın şempanze haklarını mahkemelerde tartışıyoruz. Efendime söyleyeyim Suudi Arabistan reklam için dahi olsa dandik robotlara vatandaşlık veriyor.

Bunların çok daha ayrıntılı versiyonlarını ileride yaratacağımız simülasyonlardaki bilinçler içinde yapacağımız kesin. Yani koca bir sanal gezegenin fişini çekebilir misiniz deney bitti diye? Çünkü buna bir kez müsaade edersek gerçek hayatın değeri de azalacaktır. Farkındalık sahibi simlerin trilyonlarcası çat diye böyle ölebiliyorsa, o bilincin bir benzerine sahip gerçek insanları öldürmek de bir tabu olmaz.

Hayatı değersizleştiriyorsun. Hatta eminim kendi gerçekliklerinin de acilen kapatılması gereken bir simülasyondan ibaret olduğunu savunan dini kültler ortaya çıkar, takipçilerini intihara veya katliama teşvik ederler. Onların inanışına göre ancak dini bir törenle ölen simler baz gerçekliğe yani esas gerçekliğe ulaşacaklar. Yaratıcılarıyla yüzleşecekler ve gerçek bir ruh ile ödüllendirilecekler mesela.

Johnstown'da zamanında topluca intihar eden 918 kişi gibi özgürleşmek isteyecekler. Sonuçta simülasyonların fişini çekmek bir kere normalleşti mi bu tip senaryoların da sonu gelmez. Epey bir yan yola sapacağım da bu bana şunu da hatırlatıyor. Aslında çocuk yapma kararımız da biraz buna benziyor.

Yani fişi çat diye çekmiyoruz ama geciktirmeleri olarak çekmeyi bana hatırlatıyor. Şöyle düşünün, az veya çok bir şekilde acı çekeceğini bildiğimiz bir varlık var. Hadi onu geçelim. Günün birinde kesin olarak öleceğini bildiğimiz bir varlık var, bir bilinç var ve bunu biz hayata getiriyoruz çocuk yapınca.

Sadece biz onun öleceğini bilmiyoruz. Kısa bir zaman içinde o da kendisinin öleceğini bilecek. Biz bunu bile bile ona hayata getiriyoruz. Ve günü geldiğinde onlar da bizim şu anda düşündüklerimizi düşünecekler.

Yani sadece kendilerinin değil çocuklarının da bir gün öleceğini bile bile bu döngüye devam edip etmeyeceklerini düşünecekler. Bizim bu işe başlamamız sorunlu değil mi? Belki de bunun bir çözümü olmadığını gören her ileri uygarlık kendi çocukları olarak gördükleri bu simleri de bu korkunçlukla yüzleştirmeyi ahlaksız bulacaklar ve tüm simülasyonlara genel bir yasak getirecekler. Şimdi bütün bu sorunlar aslında normal operasyon parametreleri içinde olan sorunlardı.

Bir de gerçekten problemli olan, anormal olan simülasyonları düşünün. Atıyorum. Yıl 2050. Torunumuzun bilgisayarında 1 trilyon sim yaşıyor.

Hepsinin bir dereceye kadar da özgür iradesi olsun, hisleri olsun, planları olsun neyse. Sonra bu gerçek torun günün birinde yeni Nijerya gezegeninde zengin bir general olduğunu iddia eden birinden gelen bir e-mail'e tıklıyor ve bir virüs indiriyor. Bu virüsün ilk versiyonları zamanında bilgisayarı çat diye yok ediyordu yani fişini çekiyordu. Ama yeni versiyonları çok daha tehlikeli.

Simülasyon içindeki bilinçlere maksimum işkence çektirmeye programlanmış. Belki bu virüsü yazanlar bir grup psikopat. Belki de simlere karşı ırkçılık yapan bir organik bilinç yanlısı militan grup. Belki de simülasyonu tanrıya şirk koşmak olarak gören dini fanatikler.

Neyse artık, eylemlerinin sonucu ise belli. Tahmin bile edilemeyecek bir acı. Ve bunun için işin içine fiziksel acı hissinin girmesine bile gerek yok. Şöyle versiyonları düşünün mesela 23 sene boyunca komadayken bilinci açık olan ve diğerlerinin bunu fark etmediği bir insan var.

Bunun haberini linkledim. Vücudunun içinde hapsolmuş ve etrafındakiler bunun farkında değil. Simülasyonun zaman ayarını yavaşlatarak herkesi buna benzer zindanlarda milyonlarca sene yaşatmak mümkün. Dolayısıyla bu işin kırılganlığı fazla.

Yani ilk kesintide, ilk kod hatasında, ilk virüs saldırısında neyse artık koca bir sanal soykırıma veya dayanılmaz işkencelere uğraması çok olası olan trilyonlarca bilinçten söz ediyoruz. Böyle bir durum varsa bunun riski %0.0001 bile olsa fazla gelecektir. Yani sırf bu gerçek bile gelişmiş ırkları simülasyon yaratmaktan tamamen alıkoyabilir.

Tabii tüm bunları bir ahlak anlayışının varlığı ön kabulü üstüne inşa ediyorum. Matematiğin evrenselliği bile tartışma konusuyken ahlakın evrenselliğini varsaymak sıkıntılı olur. Simülasyon kabiliyeti olan bir tür artık iyinin ve kötünün ötesinde olabilir Nietzsche'nin deyimiyle. Her ileri uygarlığın benzer bir ahlak anlayışı olsa bile... Herhangi bir simülasyon yasağını pratikte uygulayabilmek için iki şart var aslında.

Bir, simülasyon çok masraflı bir teknoloji olarak kalmalı. İki, merkeziyetçi bir ekonomik ve siyasi yapı olmalı. Neden bunlar böyle? Örneğin bugün insan klonlamak hemen her yerde yasak.

Peki bu yasakların delinmeden sonsuza kadar böyle sürebileceğine ne kadar ihtimal veriyorsunuz? Hatta hali hazırda delinmediğine ne kadar güveniyorsunuz? Önümüzdeki 50 sene boyunca hiç insan klonlanmayacağına bahse giren var mı aranızda? Eğer herkes kendi garajında klonlama teknolojisini geliştirirse... ...ve benzer şekilde herkes kendi garajında bir bilinç simülasyonu yapabilecek duruma gelirse... ...kol saati içindeki bilgisayarında bile olabilir bunlar.

Bu kadar yaygınlaşırsa teknoloji, en sıkı ahlaki normlar ve kanuni yasaklar bile %100 uygulanamaz. Dolayısıyla bizim de simülasyon olma ihtimalimiz artmış olur. Bu nedenle simülasyon teknolojisinin ucuzlamaması şart bunun engellenmesi için diyeyim. Hatta kaynakların ve karar mekanizmalarının tek elde toplanması bile gerekebilir.

Nitekim bugün çok pahalı olan bir teknoloji düşünün. ...nükleer silahlar gibi ama bunları yapabilecek aktör sayısı aslında epey fazla. Yüzlerce devlet var, yerel hükümet var, uluslararası şirket var hatta.

Bill Gates mesela istese hobi olarak bir muz cumhuriyetine gidip kitle imha silahları geliştirebilir. Bu nedenle herhangi bir ahlaki normu %100 uygulayabilmenin tek gerçekçi yolu... ...hani Star Trek'teki Borglar gibi bir sürü aklı yani hive mind lazım veya... ...tek bir süper yapay zeka lazım hani tek bir bilinç olarak.

Belki de her ileri uygarlık ister istemez totaliterizme kayıyordur zamanla. Ancak o sayede de herhangi bir olası simülasyon yasağına sadık kalmış oluyordur. Bu ahlaki muhasebelerin ve pratik engellerin ötesinde benim aklıma epey yatan bir senaryo var ki bunu sizle daha önce paylaşmıştım. Bu da evren simülasyonları.

Niye sadece atalarımızı veya bildiğimiz ırkları simüle ediyor olalım ki? Simülasyonun hedefi bilinçler veya kültürler değil çok daha temel seviyede olabilir. Sadece belli fizik kanunlarını ve matematiksel sabitleri belirleyip 15 milyar yıl süren bir galaksi simülasyonu yapılabilir mesela. Biz de bu basit kurallardan doğan karmaşık, yansanayi ürünleri gibiyiz.

Ve kendimiz dışında kimsenin umurunda değiliz. Demin bahsettiğim ahlaki engeller de böyle bir projeye kalkışanlara belki çok yabancı kalacaktır. Olası bilimsel buluşlarının değeri karşısında bizim çektiğimiz acılar veya hayatı anlamsız bulmamız önemsiz görülecektir. Sonuçta orada kara deliklerin sırrını çözüyor olabilir veya bizim akıl edemediğimiz şeylerin sırrını çözüyor olabilir.

Biz neyiz ki? Ama belki anlamışsınızdır burada benim asıl dikkat çekmek istediğim şey böyle olasılık hesapları, aman şu kadar ihtimalle simülasyondayız, onlar bunlar değil. Daha ziyade bu ahlaki muhasebeler hakkında biraz kafa patlatmak. Çünkü onlar bizim için bir bahane oluyorlar.

Bunlar hakkında düşündükçe aslında kendi hayatımız hakkındaki ahlaki değerlerin farkına varıyoruz. inançlarımızı sorgulamış oluyoruz çünkü bir bizim inançlarımızdaki tanrı da aynı rolde daha önemlisi ikincisi biz bu rolde olacağız kısa bir süre içinde yani bir simülasyon teknolojisine ulaşmamıza bile gerek yok ve yapay zeka sahibi bir robot yapmak bir program yapmak da aynı şey yani tam bir insan bilincini simüle etmemiz şart değil başka bir bilinç yaratmak da çünkü bu konularla alakalı O yüzden ben bu kısmı biraz daha çok seviyorum. Ama şunu soracaksınız illaki, diyeceksiniz ki Nick Bostrom'un bahsettiği iki ihtimali de inceledik. Yani bir, uygarlıklar ya bu seviyeye gelemiyorlar, iki, simülasyonla ilgilenmiyorlar veya onu engelliyorlar.

Üçüncü şıkkımız neydi? Ya da kesinlikle bir simülasyondayız. Durum hakikaten öyleyse bunu nasıl anlayabiliriz? Yani bir simülasyonda olduğumuzun sağlamasını somut yollardan nasıl ararız?

Elle tutulur bilimsel kanıtlarımız var mı? Sanırım en büyük ipucu herhangi bir simülasyonun analog değil, dijital olması gerektiği ile alakalı. Çünkü analog demek sonsuz veri demek, sonsuz kaynak demek. Mesela bir sayı doğrusunda sıfır ile bir arasındaki sayıların hepsini saymaya kalksak öğrene kadar bitiremeyiz.

Ama o sayı doğrusunu dijitize edersek yavaşta olsa ilerleyebiliriz. Evrende de böyle örnekler var. Mesela minimum mesafe var, Planck uzunluğu. Minimum enerji var, kuanta.

Maksimum hız var, ışık hızı. Maksimum değişken sayısı var, temel parçacıklar ve matematiksel kanunlar var. Mesela plank uzunluğu kimsenin gözlemlediği bir şey değil ama teoride ondan daha ufak bir mesafeden bahsetmek imkansız. Çünkü o boyutlarda mesafe ve mekan kavramları anlamlarını yitiriyorlar.

Eğer plank uzunluğundan daha kısa bir şey yaratmaya çalışırsanız kesin olarak kara deliklere sebep olacak ve ev sahibinizle büyük kavgalar yaşayacaksınız. Bu uzunluk 10 üzeri eksi 35 metre. Bu rakamın size bir şey ifade etmediğini biliyorum ama şu senaryoyu gözünüzde canlandırınca imana geleceksiniz. Çıplak gözle belli belirsiz görebileceğiniz en ufak noktanın içine tam 100 bin tane atom sığıyor.

Eğer plank uzunluğu bir kum tanesi kadar olsaydı bu atomlardan biri de koca birer ne olurdu? Galaksi. Yani o görebildiğiniz noktacık 100.000 galaksi kadar büyük olurdu eğer plank uzunluğu bir kum tanesi olsaydı.

Tabi bir galaksiyi de tam hayal edemediğimizden alternatif bir yol deneyim şöyle. Diyelim iyice küçüldünüz. Tek bir atomun bir ucundan diğer ucuna yürüyeceksiniz. Her bir adımınız da plank uzunluğu kadar ve bir saniye sürüyor.

86400 adım sonra bir gün geçmiş olacak. Çünkü bir günde o kadar saniye var. Atomun diğer ucuna ulaşmanız kaç gün sürer? Burada bahisleri alayım.

Yaklaşık 10 milyon yıl. Bunu uzun uzun anlatıyorum çünkü plank uzunluğu diye bir şeyin olması simülasyona dolaylı bir kanıt iken bu kadar ufak olması aslında ona karşı bir kanıt gibi duruyor. Yani ne gereği var bu kadar yüksek çözünürlükte olmasının? Evrenin minimum uzunluğu şimdikinin 1 milyon katı olsaydı da bizim için gayet ufak olacaktı.

Sadece mesafeler değil, enerjinin kendisi de dijital. Zira parçalar halinde, yani kuanta halinde salınıyor. Mesela bir elektronun enerjisi düşerse o enerji atomdan ışık olarak salınacak. Bu salınımın enerjisi de rastgele bir rakama olmuyor, hep belli miktarlarda oluyor.

Yani atomlardaki enerji hesapları dijital. Ve salınan bu enerjinin bir hız limiti var, ışık hızı. Bu aynı zamanda simülasyonun da genel hız limiti. Hani CPU clock speed misali, hiçbir işlem bu limitten daha hızlı olamıyor.

Parçacıklar da öyleler. Yani şunu düşünün, o kadar alışmışız ki sınırlı sayıda parça olmasına dönüp de niye her maddenin, her atomunun, her parçası bambaşka bir şey değil diye sorgulamıyoruz. Ancak bir simülasyondaysak sınırlı sayıda böyle kategori olmasının ve parçacık çeşidi olmasının bir manası olabilir. Pratik bir yarar olur diyelim.

Tabi bu atom altı parçacıklar hayal ettiğimiz gibi fiziki, minik, bilye benzeri şeyler değiller. Parçacık lafının kendisi yanıltıcı zira. Kimse aslında bir parça görmüyor, onun yerine bunun etkilerini görüyor ve bunu matematik modelleri oturtuyor. Kısacası bunlar matematiksel yapılar.

Her şey bu temel parçalardan oluştuğu için de Max Tegmark evrenin aslında tamamının sadece matematikten ibaret olduğunu iddia ediyor. Bunun ayrıntısını bizim matematiksel evrenimiz kitabında görebilirsiniz. Bir başka deyişle matematik onun için bir icat değil, tam tersine fizik dediğimiz şey matematiksel bir yapı olan bilincin daha da büyük bir matematiksel yapı olan evrenin kalanını algılama biçimi. Bu görüşün iyimser bir sonucu var.

Her şey matematik ise evren tutarlı olmak zorunda ve evrenin tamamı akıl ve gözlem yoluyla anlaşılabilir. Tegmark kadar ileri gitmeseniz bile şu soru hala geçerli oluyor. Evren niye matematiksel kanunlara dayalı? Neden milyarlarca yıldız ve gezegenin her birinde Newton mekaniğine göre davranıyor en azından kaba olarak?

Tıpkı atom altı parçacıkların düzenli kategorilere ayrılmasının gerekmediği gibi, matematik kanunlarına da sahip olmamız gerekmiyordu. Sanal bir sistem tasarladığınızı düşünün, kabaca iki tane yaklaşımınız olacak. Birincisi, her şeyi en ince ayrıntısına kadar tasarlayacaksınız baştan ve statik olacak bu tasarım. İkincisi ise dinamik olacak, daha doğrusu programlama diliyle procedural yaratılacak bu sistemler.

Önceden tanımlanmış belli algoritmalara göre kendi kendini dinamik olarak büyütecek ve yaratacak. İkinci seçenek büyük sistemler için şart. Kuantum mekaniğinin garipliklerinden bahsettiğim kısımları hatırlayayım. Bu fikre değilmiştik.

Yani baktığımız yerde, gözlemlediğimiz yerde gerçeklik oluşuyordu bir nevi dinamik olarak. Matematik dediğimiz şeyde bu procedural kodlama işinin kanunları olmalı. Bunların hepsi iyi hoş da benim bu yaklaşımlarla derdim aslında 2000 yıllık bir mantık hatasına dayanıyor. Safsatalar ansiklopedisinden bileceksiniz.

Affirming the Consequent diye meşhur bir safsata var. İskeletini şöyle kurabiliriz o zaman. 1. Eğer biz bir simülasyon yaparsak bu analog olmaz, dijital olur.

Yani hız limitine sahip olur, düzenli olur, kanunlara tabi olur vs. 2. Evrenimiz dijital. 3.

Öyleyse simülasyondayız. Daha da basitleştireyim, bir kediniz olsaydı dört ayaklı bir hayvanınız olmuş olurdu. Dört ayaklı bir hayvanınız var, öyleyse kediniz var. Hayır, başka dört ayaklı hayvanlar da var.

Dolayısıyla dijital olmanın tek olası sebebi de simülasyon değil. Belki simülasyon olmayan evrenler de bu özelliklere sahip olmak zorunda. Yahut kurallı kuralsız sonsuz sayıda evren var, hepsi de gerçek. Ama kendi varlıklarını sorgulayabilecek kadar gelişmiş yaratıklar üreten tüm evrenler... ...az çok bizimkisine benzeyen,

yani kurallı olan, dijitize olan evrenler. Ben yine de aslında iyimser bakıyorum. Yani Plank uzunluğu, ışık hızı, matematiksel kanunlar bunların hepsi tek tek belki bu mantığa göre bir simülasyona kanıt oluşturamaz. Bu safsata olur.

Ama bir araya getirince tüme varımsal bir çıkarıma dönüşebiliyorlar. Tabii ki en baştan dediğimiz gibi şöyle bir şey de var. Bu minimum olasılık değeri. Evrenimizde hiçbir simülasyon kanıtı bulmasak dahi, hayalimizdeki simülasyonlar nasıl yapılır diye soruyoruz.

Şöyle şöyle olurdu, böyle böyle olurdu diyoruz. O tip kanıtları bulmasak bile simülasyonda olabiliriz. En basitinden şöyle düşünün, biz hep bu analog-dijital ayrımını hesap kuvveti, enerji gereksinimi vs. gibi kısıtlar yüzünden öne sürüyoruz.

Belki de bu simülasyonun dışarısında enerji sonsuz. Peki madem öyle, yarın sabah uyanınca ne yapacağız? Yani bu bilgi gerçek hayatta ne işimize yarayacak? Simülasyon olmamızın hayatın anlamı üzerine etkisi ne olabilir?

Bizi gerçekten gözleyen birileri var mı? Bundan emin değilsek, bunların varlığından veya yokluğundan emin değilsek ne yapmalıyız? Şöyle diyebiliriz, simülasyonu mümkün olduğunca devam ettirmeye çalışmalıyız. Yani her canlı gibi biz de kendi hayatımızı uzatmak isteyeceğiz.

Bunun için de belki ilginç şeyler yapmaya devam etmemiz lazım. Simülasyonun log dosyalarında yer edinecek kendine. Ama bunları yaparken de bizim fişimizi çekmelerini sağlayacak şeylerden de uzak durmamız gerekebilir. Bence daha ilginç bir senaryo şu, bu noktalara geldiğimizde fişimizin çekilmesi değil de geriye sarılmamız olur.

Yani simülasyonu bozabilecek gibi olursak bizi bir önceki system restore point'e döndürüyorlar mesela Windows deyimiyle. Belki de çoktan defalarca geriye sarıldık. Uygarlığımızı milyonlarca kez sil baştan yaşıyoruz. Ben daha kişisel ölçüye geleyim.

Asıl ikircikli tarafı o bir simülasyondaysak. Ha o zaman hiçbir şey önemli değil ben istediğimi yaparım diyemiyorsun. Hiçbir şey aslında değişmiyor senin için. Ya biz sonuçta neden ahlaklı davranıyoruz?

Neden iyi davranıyoruz çoğu zaman? Çünkü sebebi ne olursa olsun biz bu şartlar içinde evrildik. İnsan olarak bizi mutlu eden şeyler belli. Birliktelik, adalet, çikolata, merak, ateş, geceleyin gökyüzü, güzel anlatılan hikayeler, musiki, Frank Sinatra, Bunların hepsi insanları mutlu ediyor.

İnsan dediğin şey aslında varoluşunun anlamsızlığı altında ki bu konuyu da haftaya Yalın Alpay'la konuşacağız. Evet onu da çok istediniz, getirdik. O da bunlardan bahsedecek. Bu varoluşunun anlamsızlığı altında her sorusunun ebediyen cevapsız kalacak olmasının ağırlığı altında bir kere ezildi mi ve de tekrar ayağa kalkabildi mi ondan sonra onu yıkacak hiçbir şeyle karşılaşmıyor pek.

Hatta varoluşun absürtlüğünden garip bir zevk duymak bile mümkün. Belirsizlikle barışmak lazım. En azından benim için böyle. Beni rahatlatan yaklaşım bu.

Böyle de geldik sonuna işte. Yani uzun bir yolculuk oldu hakikaten. Çok kısa bir hatırlayalım ne yaptık. İlk simülasyonlarımız olan öykülerle işe başladık.

Yalan dünya inançlarıyla başladık. Algımızın oynaklığıyla devam ettik. Bilim kurgudaki sanal dünyalarla tanıştık. Ve simülakra fikriyle geniş bir temel oluşturduk.

Modern simülasyon teorisine geldiğimizde hem simülasyonda olmayı hem de simüle edilmeyi ayrı ayrı konuştuk. Yani kavanozdaki beyin olmayı bir de bilgisayardaki beyin olmayı ayrı ayrı konuştuk. Daha sonra Bostrom'un üçlemini inceledik. Bunun merkezindeki Great Filter kavramını inceledik.

Hatta bunun için ayrı bir bölüm de yaptık. Simülasyonların olası sebeplerini, ahlakını, gözlemlediğimiz bilimsel ipuçlarını son olarak da böyle bir hayatın bizim için anlamını ufaktan irdeledik. Bilerek bu serinin başından beri bu işin doğrusu şudur, işte sizi şuna ikna edeceğim şeklinde ilerlemiyorum ki kendi fikrinizi oluşturun. Ama artık bu noktada yeterince altyapı var.

Ben de düşüncelerimi söyleyeyim veya özetleyeyim. Çünkü ara ara paylaştım aslında. Böylece sizin için de bir eleştiri imkanı olur. Benim için de bir öğrenme imkanı da olmuş olur.

Ben hakikaten de bir simülasyonda olduğumuza inanıyorum. Ama bu simülasyonun amacı olduğumuza, kimsenin de bizi özel olarak gözlediğine inanmıyorum. Onun bir yan ürünü olduğumuza inanıyorum. Çünkü bu tip evren simülasyonlarının yan ürünü olan milyonlarca zeki ırk arasında kendi simülasyonlarını yapabilecekler de olabilir.

Böyle simülasyon içinde simülasyon içinde simülasyonlar olabilir. Tabii ki her seviyede biraz daha az kaynağa hükmedecek, biraz daha kalitesiz olacak diyelim. Belki de biz en dibindeyiz, en kalitesizindeyiz. Yani çözünürlüğü en düşük simülasyon bizimkisi.

Bir yandan bunu umuyorum da aslında, zira alternatifi daha kötü. Yani biz simülasyonda değiliz demek çünkü şu demek, ortada pek simülasyon yok kimse o noktaya ulaşamıyor. E torunlarımızın da o noktalara ulaşamayacağını düşünmek bence daha korkutucu yani o Great Filter kavramı bu işin özündeki asıl korkutucu kavram. Hem mekan hem de zaman boyutunda uzayıp giden bir çölün ortasında olduğunuzu düşünün.

Orada hem yoldaşsız hem de geleceksiz kalıyorsunuz. O yüzden de sadece tahmin değil, bir umut benimkisi. Bilim simülasyonları mümkün olmalı. Biz de bunlardan birinin içindeyiz.

Ve şimdi bu korkunç gerçeği açıkladığım için intergalaktik ajanlar gelip beni... Ne oluyor? Kimsiniz? Ne oluyor?

Fatih Karaca, Çağlar Pir, Ege Menekinci, Fatih Kodaman, Şehir Hikayeleri Podcast, İnanç Onur, Ege Edi Siva, Elçil Aksoylar, Adem Çengel, Yeliz, Vedat Kurşun, Ethem Bozkurt, Barbaros S, Batuhan Avcı, Taha Türkoğlu, Hilyas Boydak, Sezer Sunar, MLCT, Tanzer Bilgen, Elad Azizli, A.C. Dağlıoğlu, Zafer Ünlüer, Görkem Uyar, Aziz Arif Şanver, Canberk Ovayurt, Eymen Üçışık, Beybilik U, Furkan Karakaya, Onur Baysan, Alp Şimşek, Merve Yurdagül, Salih Ünal, Savaş Günata, Çağrı Köse, Umut Çıkla, Nilgün Elibol, Barış Özcanlı, Banu Yelkovan, Kutlay Dede, Yannis, Sabahcil, Doğan Can Bahan, Kıvanç Müçek, Çağrı Özkul, Samet, Dumanay Hukuk, Başar Kızıldere, Emrah Öz, Ali Can Albayrak, Erman Korkut, Erdem Gelal, Berk, İsmail Atkurt, Ece Aydoğan, Tunç Mart, Nilüfer Gök, Can Karapuş, Hüseyin Çalgın, Yulisiz, Işıl Arıcan, Atilla, Özgür Elbir, Danyal Arslan, Çağrı Öz Ertem, Aydın Kahraman, NSC, Mehmet Han, Mehmet Ünsal,

Seküre, Can Emrah Yaldız, Şaban ve Feza, Refik Şekercoğlu, Ali Özbek, Kemal Akkoyun, Utku Özdenir. Hepinize çok çok teşekkür ederim.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)