Podcast

Betül Kacar ile Astrobiyoloji

Fularsız Entellik

5 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Arizona Üniversitesinde Moleküler Biyoloji ve Astronomi alanlarında çalışan Betül Kacar konuğum oldu. Kendisi aynı zamanda astrobiyoloji alanında NASA'nın yeni fonladığı gruplardan birinin başında. Astrobiyoloji neydi? Astrobiyoloji sevgiydi, emekti. Evrendeki yaşamın gelmişi geçmişi geleceği ve tüm olasılıkları hakkında bir alan. Mikrobiyolojiden, yıldız sistemlerinin incelenmesine kadar geniş bir ölçekte çalışan insanları buluşturan bu alandaki çalışmalar ve genel olarak bilime, hayata bakış hakkında uzun uzun konuştuk. Bazı kaynaklar (timecodelu linklere ek olarak):


Aeon makalesi: Do we send the goo?


Paleontolojinin limitleri

Sentetik biyoloji




***





Konular:


(00:00) Fularsız haberler.

(00:58) Betül Kacar kimdir necidir?

(03:03) ICAR ve NASA Duyurusu.

(06:09) Gezegenlerdeki yaşam izleri.

(08:40) 3.5 milyar yıllık fosil: Jeolojik ve biyolojik kanıtlar.

(11:49) Hücre makinesini bozmak.

(13:39) 2 milyar yıllık davranışlar.

(17:02) Vitalism: Yaşamın sınırı ve hiyerarşisi.

(19:03) Kimyasal ağ yapısı.

(22:00) Küçücük Rubisco enziminin koca atmosferi değiştirmesi.

(27:00) Yeni bir Miller-Urey deneyi: Test tübüne radyasyonu basarsak.

(28:15) Protospermia.

(29:30) Etik.

(31:40) "Prime Directive".

(35:10) Bilim hem yavaş hem hızlı ilerliyor.

(38:31) İyimserlik ve Fermi Paradoksu.

(41:00) NASA etkisi.

(46:00) Patreondan Soru: James Webb teleskobu.

(46:15) Patreondan Soru: Nası bir bulgu önyargılarını zorlardı.

(48:00) Kendine ilham vermek ve survivorship bias.

(55:40) Patreon teşekkürleri.




***

Patreon: Aylık veya hatta YILLIK destek verin, ikimiz de rahat edelim.

Kitap: Safsatalar Ansiklopedisi (4. Baskı çıktı, hem de bu sefer bir kısmı ciltli).






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

8.296 kelime · ~41 dk okuma

Selam fularsızlar, ben İmmanuel Tostoyevski. Fermi Paradoksu bölümünden sonra uzay konusunun devamı için sizi biraz beklettim. Malum Noel zamanı, ben de biraz ara vereyim dedim. Zaten okul da kapanmıştı.

Yani hiçbir iş yapmayacaktım bir hafta, plan buydu. Lakin bizim Patreon destekçi sayısının 390'larda olduğunu gördüm. Gaza geldim. İnsan gibi 400'ü verin, bu iş huzur içinde çözülsün esprileri yapmak yerine... ...dedim ki Twitter'dan,

yıl bitmeden 400 olursak tatil matil yok bana. Ve sağ olsun arkadaşlar da beni yalnız bırakmadılar. Şu anda 411'i buldu. O yüzden tatili yarıda kestim.

Transkriptin tamamını oku

Sadece bugünkü bölümü hazırlamakla kalmadım. Teknik açıdan biraz zordu. Hafta sonu da bir bölüm çıkacak. Duble porsiyon olacak.

Hatta cumartesi de Nevşin Mengü'nün moderatörlüğünde PodB Media çatısı altındaki diğer podcastçilerle oturup laflayacağız biraz. Onu da duyururum. Haberlerimiz bu kadar. Gelelim bugüne.

Uzun zamandır konuşmak istediğim bir konuğum var şimdi, Betül Kaçar. Arizona Üniversitesi'nde moleküler biyoloji ve astronomi alanlarında profesörlük yapıyor ve astrobioloji alanında da NASA'nın fonladığı gruplardan birinin başında. Astrobioloji ne? Evrendeki yaşamın gelmişi, geçmişi, geleceği.

Tüm olasılıkları hakkında bir alan. Dolayısıyla sadece dünya ötesindeki yaşam olasılıklarını değil, dünyadaki yaşamın geçmişini ve gerçekleşmemiş yaşam olasılıklarını da kapsıyor. Mikrobiolojiden yıldız sistemlerinin incelenmesine kadar çok geniş bir ölçekte çalışan insanları buluşturmuş bu alan. Gerçek anlamda bir disiplinler arası alan yani.

Betül ile de yaptığı deneylerin detaylarını ve genel olarak da bilime bakışı hakkında konuştuk. Bu arada Betül diyorum zira eski arkadaşım. Yoksa Contest derdim, efendim MeLady derdim. Daha aşağı hitap kullanmazdım.

Öyle bir kariyeri var. İnşallah daha da yükselecek. Bu arada bu kayıttan sonra Aeon dergisinde güzel bir makaresi çıktı. Onu da linkliyorum.

Merak eden uzun uzun okur. Betül, bizim podcast'ta böyle konuk tanıtımı diye bir şey yok. Pat diye konuya giriyoruz. Ama cool bir detay var.

Sen şu anda bildiğim kadarıyla hem astronomi profesörüsün, hem de biyoloji profesörüsün. Öyle, evet. Bu konuda da ilk misin, tek misin? Alçak gönüllü davranma.

Dünyada tekim. Ama son değilim. Yani Madame Curie gibi aslında. O da iki alanda Nobel kazanmıştı.

Madame Curie'nin Nobelsizlisini. Böyle bir Madame Curie efekti vardı. Bilim kadınlarının Madame Curie eşiği. Ve başka hiçbir örnek getirilmemesi kadınların önüne.

Ve bunun kadınlar üzerinde yarattığı gereksiz baskı. Yani her bilime, bilim alanına giren erkeğe Einstein kriteri sunulması gibi bir şey. Ama anladım. Hiç yolundan puan veriyorum.

Tamam, sağ ol. Şimdi senin taze taze aslında bir haberin var. Bildiğim kadarıyla geçen hafta, en azından NASA kendi sitesinden geçen hafta yayınlamıştı. Yeni bir astrobiyoloji programı var, ICAR diye.

Bunlar 8 tane araştırma grubu seçmişler. Bunların içinden bir tanesi de seninkisi. Anladığım kadarıyla her araştırma grubunun da böyle bir odak noktası var. Seninkine bakıyorum şimdi.

What life wants, exploring the natural selection of elements. Hayat neyi ister? Elementlerin doğal seçilimi. Diğerlerinde mesela bir tanesi Planetary Systems of Biochemistry mi?

Bir tanesi işte How to Build a Sustained Detectable Biosphere. Ben bunların farkını anlamadım. Bunlar yeni NASA astrobiyoloji merkezleri. Yani bir projeden de daha büyük amaçları olan şeyler.

Her üniversiteye, 8 tane üniversiteye, aslında bizim üniversite 2 tane aldığı için 7 üniversiteye merkez kuruyor NASA. Buna 5 yılda bir devam edecekler önümüzdeki 20 sene boyunca. Yani toplamda 4 seçim olacak. Dışarıdan baktığın zaman aynı görünmesi aslında fena bir şey değil.

Çünkü bütün merkezlerin ortak olarak hizmet ettiği şey aynı. O da hem dünyanın geçmişini anlamak, hem yaşamın başlangıcını anlamak, hem de şu anda kurulan teleskoplar için ve yaptıkları gözlemlerden elde edilen verilerin analizi için insan yetiştirmek. Sen yani şu anda yapılan teleskopların tasarımında ve o programda söz sahibi misin? Bunlar tabii ekip işi.

Bu teleskoplar benden sorulur değil. Biz zaten güneş sistemi ötesindeki gezegenlerdeki yaşamı anlamak için hala hazırda var olan ekiplere üyeydik. Yani toplantıları zaten kaçırıyorduk. Fakat şimdi zaman ilerledikçe ciddileşmeye başladı.

Çünkü gerçekten bu teleskoplar artık sadece tasarım aşamasında değiller. Onaylanma aşamasına yaklaştıkça daha da bu teleskoptaki verileri kullanacak, teleskop datalarını yorumlayacak. İnsanlar sonuçta Kimyagerler, biyologlar olacak. Ve biz de o grup içindeyiz şu an.

Harika. Şimdi o zaman bunun iki tarafı var. Sen de dedin zaten. Bir tanesi dünya dışı yaşamla alakalı.

Teleskop zaten onunla alakalı bir şey. Bir tanesi de dünyanın geçmişindeki yaşamla alakalı bir kısım var. Yani bunların ikisinin birleşimi. Baktığın zaman evrende bir sürü yıldız var.

Her yıldızın etrafında sadece bizim güneş sistemimizdeki kadar gezegen olsa... Ama problem, teleskopları doğrultacağımız yer, gerçekten Kepler'in koca gökyüzünde taradığı yer çok küçük. Buna rağmen hem kendi gezegenimize benzeyen, hem kendi ay sistemlerimize benzeyen bir sürü aday keşfettik. Teleskopların teknolojisini arttırabiliyoruz.

Aslında şu anda zaten hali hazırda 10-20 tane teleskop belki var, belki yok. Bunların içinde belki iki tanesi çok güçlü, belki bir. Büyük projeler bunlar. Yani sadece astrobiyoloji merkezleri gibi değil.

Hem teleskopları nereye doğru uçacağız, bu teleskoplardan gelen verileri nasıl yorumlayacağız, bunlar üzerine düşünüyor şu an NASA. Buradaki sorun şey mi? Yani yıldızın üstünden yaşam olacak hali yok. Gezegende olacak yaşam.

Gezegende de ışık yok. Yani ışık kaynağı değil. Yıldızdan yansıyan ışıkları görmek zorundasın. Hani fotoğraf makinesi gibi düşünüyorum ben bunu.

Bir fotoğraf makinesini nasıl uzun süre tutarsın karanlık bir şey çekmek için? Teleskopu da çok uzun süre belli bir noktada tutman lazım. O yüzden mi çok yavaş tarıyor gökyüzünü? Debex ya da Luar gibi teleskoplar var.

Ve hepsinin kendi farklı teknolojileri oluyor. Biz o kısmına pek bakmıyoruz. Mesela benim buradaki çalışma arkadaşım Daniel Lapine grubu tamamen buna bakacak. Yani gezegenler nasıl doğuyor?

Doğarkenki geçirdiği süreçler o gezegende yaşam olup olmaması etkiler mi? Onların verdikleri dataları yorumlayan ekip olarak dahil oluyoruz bu çalışmalara. Biz daha çok yaşamın kendini gezegen seviyesinde nasıl yorumladığına, nasıl gösterdiğine bakıyoruz. Bu gezegende bir yaşam olup olmadığını anlamak için her şeyden önce gezegenin ait olduğu yıldız sistemine bakmak yeterli olacak mı?

Gezegenin kendisine bakmak yeterli olacak mı? Ve gezegenin kendisine bakmaktan kastettiğim renk olabilir, boyutu olabilir. Ve ötesinde tektonik hareketleri mesela olması gerekli mi? Kimse kimsenin masasında değil.

Ama hepimiz aynı odada yemek yiyor gibiyiz. Astrobiyoloji özellikle disiplinler arası duvarları tamamen bariyerleri yıkmış bir alan. Bu da gerekli. Çünkü dediğim gibi yaşam hikayesi çok kompleks.

Sadece semantik olarak yaşamı tanımlamaktan da öte bir şey. Gerçekten de hipotezlerle kanıtlanabilir bir şekilde tanımlamak ki bilimsel olsun. Dolayısıyla seçilen ekiplerin neredeyse hepsi deneysel çalışan gruplar zaten. Teorik değil.

hepsi de değişik disiplinlerden geliyor. Senin disiplinde kimya, biyoloji... Benim zaten ilgilendiğim alan ilk biyokimya, ilk metabolizmalar. Diğer gezegenlere bakmaktan dünyaya geri çekmek istiyorum.

Biz yani sen, ben, diğer canlılar gözle görebildiğimiz bitkilerle dahil çok büyük şeyleriz. Bizim gibi bu büyük ve kompleks görünen şeylerin yaşamını sağlaması için gözle görülmeyen, sadece bu yaşamsal da olmayan, kimyasal, jeolojik, bir sürü parametre var bizim varlığımızı devam ettirmemize sebep olan. Çoğu da biyolojikse özellikle çok eski kökenlere dayanıyor. Öte yandan hem yaşamın nasıl başladığını bilmiyoruz ve artı ilk adımları, ilk metabolizmalar.

Onlar nasıl evrimleşti, nasıl daha kararlı hale geldiler diyelim hücre içerisinde. Seçilmine sebep olan şeyler nelerdi? Hem çevresel faktörler hem hücre içi faktörler. Bu konulara kaydık.

Benim de merak ettiğim şu aslında, o konuları nasıl araştırıyorsun? Yani şöyle düşünüyorum, hani paleontolojiyle karşılaştırsan, fosil bilimi, somut bir kanıt var. Yani işte mamut dişi buluyorsun, yok bilmem ne ağzı, bilmem ne kıçı buluyorsun, onları araştırıyorsun. Genelde sert kabuklu veya sert iskeleti olan canlılar herhalde fosil bırakıyorlar.

İşte belli tür canlılar fosil bırakıyorlar. Şimdi sen onlardan da geriye gidiyorsun. Yani ilk 2 milyar yılda fosil var mı? Tam da güzel bir yere dokundum.

Çünkü iki tane metot var geçmişi anlamamız için. Biri jeolojik kayıt, diğeri de biyolojik kayıt. Şimdi jeolojik kayıt, işte kayaçlar, artık ne kaldıysa, gezegende ne varsa, hangi kısımlar anlaşılmaya müsaitse onları çalışıyoruz. Tektonik hareketler neyi elverdiyse aslında.

İlk 2 milyar yılın fosili 3,5 milyar yıl öncesinde şu an tam kabul görmüş. Yani kabul görebileceği kadar görmüş diyelim. Kuzey Avustralya'dan gelen bir fosil var. Siyonobakterinin fosili.

Senin bahsettiğin türde fosiller Cambrian döneminde bolca bulabiliyorsun. Gezegende oksijenin artmasından sonraki dönem yani 2,5 milyar yıl önceki dönem sonrasında özellikle Cambrian'a doğru yaklaştıkça bu tarz fosillerin miktarı da artıyor. Fakat özellikle oksijensiz dönemde yani ilk 2 milyar yılki dönemde çok az veri var. Biyolojik kayıtta tamamen hem doğal seçilim özellikle hakim olduğu için kayıt silinmiş bir şekilde ya da tekrar tekrar yazılmış gibi düşünebiliriz.

Yani bizim genomumuz en az 3.5 milyar yıl yaşında, muhtemelen 4.1 diyelim. 3.5-4.1 milyar yaşında DNA sekansı var hepimizin içinde,

bütün yaşananların. evrimleştiğini. Çünkü hem filogeni analizleri yani soy oluş ağaçları yani evrimsel modellemeler hepsinin kaynağı günümüz yani türler arasındaki DNA değişimi hızını alıp geçmişi tahmin etme üzerine. Yani bunun tamamen kaynağı tahmin diyebilirim.

Belki şu an dinleyenlerden bazıları ait buzluların içindeki mikroplardaki DNA'lar gibi belki düşünenler olabilir. Yani onların yaşları da çok genç oluyorlar. Bizim istediğimiz şey, dediğim gibi, milyarlarca yıl öncesi. Aslında imkansız gibi olan bir şey.

Aynı zamanda çok önemli. Çünkü bütün yaşamın mimarisinin temelinin atıldığı bir dönemden bahsediyoruz. Yani şu anda da tabii ki gezegende her kimyasal döngü biyolojiye dönmüyor. Abiyotik dediğimiz, yani biyolojik olmayan döngüler var, kimyasallar.

Bizim asıl ilgilendiğimiz şeyler zaten bakteri. Çünkü gezegenimizin zaten neredeyse bütün tamamı bakteri düzeyinde. Bizim yaşamdan anladığımız zaten, önemsediğimiz bitkiler de değil. Çünkü bunlar da çok yeni.

Daha çok bakteri. Çünkü dışarıda ya başka gezegende bir yaşam bulacaksak muhtemelen mikrobiyel düzeyde bir canlının yarattığı bir kimya ya da bir imzadan kaynaklı olduğunu düşünüyoruz. Örneğin bu üç buçuk milyar yıl yaşındaki fosilin bir cyanobakteri atası olduğunu anlama sebebimiz. Onun içerisinde bir metabolik faaliyet olduğunu bize gösteren kimyasal bilgiler.

Gördüğümüz morfolojinin bir canlı olduğunu bize gösteren şeyler var. Öte yandan elimizdeki tek bilgi de bu. Şunu söylemiştim hani biyolojik bilgiler silindi. ...jiyolojik bilgiler tamamen rastlantısal.

Peki nasıl anlayacağız? Yani şey demek istemedik tamamen... ...bunu hiçbir zaman anlayamayız demek istemedik.

Ve daha sentetik yapay sistemlere yöneldim. Madem zaten her şey tamamen tahmin üzerine oluyor... ...şu anda biyoloji de inanılmaz bir devrim yaşıyor.

Virüs tanımlamasından altı ay sonra aşı üretilmeye başladık. Yani bunlar inanılmaz şeyler. Acayip bir biyoteknolojik güç var şu anda elimizde. Ve ben bunu yaşamın kendisini anlamak için uygulanmak istedim.

O yüzden daha çok biyoloji departmanlarında vakit geçiriyordum. Çok eskiye dayandığını, hatta ilk yaşama dayandığını düşündüğünüz genlere odaklandım. Bunlardan en önemlisi örneğin hücrenin DNA, RNA, protein döngüsünü sağladığı makine. İlk yaptığım şey bu makineyi bozmak oldu.

Çocuklar da öyle öğrenir ya hani oyuncağı kırarlar. Biz de bunu kırmak istedik. Makineyi alalım ve bu makinenin temel olarak 100 tane, 150 tane farklı molekül bu makinenin işlevi için gerekli. en önemli olanını tanımlayalım ve o moleküllerin milyarlarca yıl önceki hallerini bu makineye entegre edelim.

Ve sonra hücreye geri koyalım ve bakalım hücre ne yapacak gibi böyle bir soru sorduk. Bu benim ilk aslında biyolojik mühendisliğimdi. 2012'de NASA'nın ödül verdiği çalışma buydu. Bizim şu anda geldiğimiz yer gerçekten benim 8-10 sene önce hayalini kurduğum yerde diyebilirim.

Çünkü bu çok küçük bir başlangıçtı ve hani bir proof of concept gibi. NASA da gerçekten bu tarz çılgın fikirleri destekleyen ender kurumlardan. Tabii kolay olmadı. Öncesinde deneysel olarak göstermem gerekti.

Sonrasında bunu biraz daha paleontolojik olarak, paleobiolojik olarak, gezegenin atmosferini etkilemiş diğer sistemlere kaydırdık. Örneğin karbon dördüsü ve azot dördüsü. Ve bu döngülerde işleyebilen diğer sistemleri bozmaya başladık. Yani hani bozdum dedin ya mekanizmayı.

O benim çok ilgimi çekti aslında. O herhalde bu sentetik biyolojiye giriyor. Herhalde eskiden şugen şöyleydi diye bir şey yarattın. Ondan sonra onu bugünkü bir bakterinin içine koydun.

Sanki bir arabanın böyle motorunu çıkarıp yerine yeni bir motor koymak gibi. Daha dinamik bir sistem tabii. Ama evet, benzer. İşte Jurassic Park analojisi yapan oluyor ama orada tam tersi aslında.

Çünkü orada sanırım eski bir organizmaya yeni bir DNA koyuyorlardı biz. Yeni bir organizmaya eski DNA koyuyoruz. Tamam, yeni organizmaya eski DNA'yı koydun. Bu DNA ne yapacak?

DNA durduğu yerde durmuyor. DNA durduğu yerde durmayacak ve seçtiğimiz DNA'nın hücre üzerinde etkisi çok yüksek boyutta olsun istiyoruz ki hücredeki etkisini jeolojik kayıt ile bağdaştıralım. Bunun için fosil datasına geri döndük ve dedik ki, jeologlar 2 milyar yaşında bir fosil bulduğu zaman bu fosilde yaşam olduğunu nereden anlıyor? Hangi metabolizmalara bakıyorlar?

Hangi dışa vurumu okuyorlar? Sonra bu onların okuduğu dış avrumun şu anki günümüzdeki haline baktık. Ve o baktığımız haldeki en önemli DNA'ları tespit ettik. Örneğin 2 milyar yaşında bir DNA'yı hücreye klonlayarak 2 milyar yaşındaki davranışı tekrar canlandırmak istedik.

Üretilen proteinlere mi bakıyorsunuz? Örneğin atmosferdeki farklı izotopları o organizmanın nasıl yediğine bakıyoruz. Mesela atmosferdeki karbon tamamen aynı izotopa sahip değil. Farklı izotoplar var ve bakteriler bu izotopları farklı şekillerde sentezliyorlar.

Biz bunlara bakıyoruz. Yani kaya kayıdını tekrar canlandırıyoruz. Oha bu çok ilginç ya aslında. Yani bu tekniği mi bulmuş oldun?

Evet, başka kimse yapmıyor bunu. Yeni bir alan olduğunu ben düşünüyorum. Diğer çalışma arkadaşlarımız da benzer şeyleri adapte etmeye başladılar. Zaten şu an NASA'nın da seçtiği ekip, yani benim kurduğum ekip hepsi profesör aslında.

Yani hepsinin kendi grupları var. Bu benim için çok güzel bir şey çünkü hani sadece biz değil, bunu şu andaki gerçekten çok büyük bir takım olarak odaklanacağız. Bu müthiş bir şey. Çünkü literatür dolu yani müthiş fikirlerle bir türlü hani adapte olamamış ya da kendini bulamamış bir sürü güzel fikir var.

Bu benim için çok güzel bir şey. Bu sistemin büyüdüğünü göreceğim. Başka sistemlere de uygulandığını göreceğiz şimdi. Azot da bunlardan biri.

Harika. Şimdi aslında ben de ölçeyi büyütmek istiyordum. Azot deyince aklıma geldi. Demin zaten bu karbonizotoplarından bahsettin.

Hani biz küçük ölçekten başladık. Sen bu sentetik biyolojiyle işte genleri değiştirdin, kurcaladın. Fakat bunların aslında atmosferi ve gezegen çapındaki neredeyse sistemleri etkisini anlamak istiyorsun anladığım kadarıyla. Gezegen sistem etkisini anlamak istiyoruz.

Bir bir. İkincisi şanslıysan bir tane fosil buluyorsun. Biz bunu biraz da değiştirmek istiyoruz. Alternatif biyoloji imzaları oluşturmak.

Yani gerçekten ne olduğundan da ziyade olma ihtimali olup da olamamış şeyleri laboratuvarda yaratmak. Yaptığımız şu anda bu gidişat. Aha bu süper, çünkü bu sayede sen aslında nerede yaşam olabiliri anlamış oluyorsun. Ayrıca paleontoloji için uygulaması da şu.

Gerçekten de bu gördüğümüz fasilleri doğru mu algılıyoruz? Yani tamamen modern biyolojiye kıyaslıyoruz bunları. Çalışmalarımızda örneğin, geçmişe ait canlıların ya da oluşturduğumuz yarı, geçmiş yarı, şu an birimize ait mühendisliğin yaptığını diyelim, organizmaların farklı davrandığını bulursak, demek ki aslında bütün geçmişi tahmin etme skalamız tamamen değişmeli. Alanın tekrardan kendinin böyle bir çekiciden vermesi gerekiyor.

Bizim işte oluşturmaya çalıştığımız en birincisi bu. Bu biraz daha ilk biyoloji. Artık karbon döngüsü örneği oluşmuşsa artık o canlı hani olmuş. Tamam.

Heyecanlı kısım bitmiş aslında çünkü yaşam oluşmuş. Aynı zamanda bu biraz daha top down diyoruz buna. Biraz daha tepeden inme. Şu andaki günümüz virüsünü alıp bunu biraz sadeleştirip daha basit adımlara indirgeme.

Aynı zamanda da tamamen kimyasal olan mekanizmaların nasıl biyolojik mekanizmalara geçiş yaptığını anlamaya çalışmak. hani düz kimyasallardan diyeyim, bir yaşama geçişin sınırını nerede tanımlıyorsun bir kere? Vitalism görüşü var. Bak, onu da referansını çakarım böyle.

Kesin biliyordum, gelecek arası diye bekliyordum bak. Şöyle özetleyelim aslında, hani çok detayına girmeye gerek yok da, katı bir sınır çiziyor yani organizmaların. Hayatta olmayan şeylere göre kendi içlerinden gelen çok temel farklılıkları var diyor. Ya bunları ayrı kategoride der.

Birinden birine evrilemezsin. Daha doğrusu şöyle diyorlar, o şey eğer yaşam değilse, hiçbir zaman yaşam olamaz. Yok eğer yaşam varsa, o zaten hep yaşıyordu. Çünkü arada böyle bir sınır var ya, birbirleri arasında geçemiyorlar.

Şimdi senin yaptığın iş ise benim anladığım kadarıyla, hayır kardeşim böyle bir sınır yok, bunlar birbirlerine geçebilirler. Biz bunu anlamaya çalışıyoruz. Biz bir kere Ayşe'ye dönünce, Aristo'nun hem vitalizm hem bu hierarşik olarak da tanımlaması aslında bayağı ilham verdi bu çalışmalara. Ekosistemin kendi hiyerarşisi var zaten.

Yani senin içindeki moleküller, moleküllerin hücreleri, hücreden popülasyon, sonra popülasyon oluşturduğu ekolojik gruplar, biosfer... Tamamen zaten katmanları ayrılmış. Bir düzen var. Ve bu her katmanın kendi içerisinde etkileşimi var.

Her katmana özgü de ayrı bir kural var. Ama temelde tamamen inmeye çalıştığımız şey hücre, hücrenin de içerisi. Anlattığım kısım yani üstten yukarıya çıkma dediğim yani tam olarak kimyasaldan yaşama dönüş kısmından bahsettiğim şey de gerçekten artık molekülündeyiz alt kısmı. Biz oradaki hem kuralları anlamak istiyoruz hem de bu kuralların kendini bir üst kademeye nasıl yorumladığını anlamak istiyoruz.

Başka bir gezeneğe baktığımız zaman yani güneş sistemine çok uzaklarda bir yere baktığımızı düşünelim. Buradaki atmosferi okuduğumuz zaman orada gördüğümüz şeyler kimyasallar olacak. İşte fosfat olsun, nitrojen olsun. Bunların spektral analizini biz yapabiliyor olacağız.

Bu analizi aldığımızda biz şunu sormak istiyoruz. Bu kimyasallar kendi içerisinde network gibi bir ağ yapısı oluşturabilirler mi? Ve bu oluşturdukları ağ yapısı herhangi bir biyolojiye altyapı oluşturabilir mi? Kimyasalların arasındaki ağ yapısı ne demek tam olarak?

Zaten gelmek istediğimiz yer de bu. Biz bunu deneysel olarak yapıyoruz. Yani kimyasalların kendi arasındaki etkileşiminin kompleks bir düzeni var mı? Örneğin, sosyal network düşün.

Senin arkadaşların, dış arkadaşların, arkadaşların orada belli bir network var. Fakat bu sosyal network canlı mı? Dünyamız hakkında hiçbir bilgi sahibi olmayan başka bir grup gelse ve buradaki ağa baksa bunun bir canlı olduğunu düşünür mü örneğin? Sadece Facebook'taki ya da Twitter'daki arkadaşlarının iletişiminin.

biyolojik bir imzası var mı? Yoksa biyolojinin takip ettiği başka kuralları mı var? Yani hücrelerin, popülasyonların kendi içerisindeki etkileşimlerini gerçekleştirdikleri başka kurallar mı var? Biz bunu anlamak istiyoruz çünkü sorduğumuz soru bir kimyasal karışımı, bir hücresel karışımdan ayıran şey nedir?

En tepe düzeyde. Yaşamı aslında tamamen abstrakt bir hale getirmek istiyoruz. Yani tanımlanabilecek. Fakat bu tanımlamaktan kastettiğim Aristo gibi değil.

Hem kimyasal düzeyde hem belki de matematiksel düzeyde tanımlamak ve böyle bir şeyi geliştirmek istiyoruz. Yaşam kataloğu. Önünüzde imkansızca yakın bir problem var, o da şu. Bildiğin bir sistem var, o da dünyada yaşamın nasıl oluştuğu.

Buradan hareketle ki bu yaşamın da bir sonucu olarak, bir yan ürünü olarak sen oturup düşünüyorsun. Ya bu yaşam başka ne şekillerde olabilir? Öncelikle bu yaşamdan ne kastettiğimizi bir konuşalım. Bizim aslında tanımadığımız şey belki sizin için yaşam bile olmayabilir.

Bu da hayat mı be? Evet. Bir kere önce şöyle yaşamı insan olarak tanımlama şeklimizden bir kurtulalım. Uzaktan nasıl bir karınca kolonisine bakarsın ve oradaki davranışlarını incelersin.

Ve bu davranışlarını incelemeden buradaki baktığın şey karınca kolonisi mi yoksa birkaç tane yaprak birbirlerine çarpıyor ve aslında sen çok uzaktan baktığın için gördüğün şeyler yaprağın toplum rejisi mi? Eğer bu tamamen kimyasal topolojiden, yani kimyasal iftiraşımı kurmuş bir sistemden biraz daha yaşama yakın davranışlar sergileyen bir sisteme geçişini anlarsak bu çok büyük güçlü bir şey. Çünkü yaşam yapıyorsun. Yaşam gibi ama aslında hayatta değil.

Bu kimyasal bilgisayarlar konusuna geri dönecek olursak yaşamın dış dünyayı proses etme hızı çok yüksek. Biz şu an seninle konuşurken şu anda bana göre saat öğleden sonra iki. Bir avuç fıstıkla bu konuşmayı yapıyorum. Ben böyle bu kadar şeyle hem seninle konuşuyorum, hem şu an dışarıdaki işte gökyüzüne bakıyorum, hem işte markete çıksam mı, maske taksam mı, ne olsa diye bir anda kafamdan bunlar geçiyor ve bunların hepsini üç tane fıstıkla yapabiliyorum.

Ve aslında kimyasal olarak da yaşayan bunun çok daha fazlasını yapıyor ve farkında dahi olmadan. En iyi bilgisayar bile bunu yapamıyor. Ölçeyi tekrar gezegen seviyesine çekersem bir şey aklımda kaldı. Kimyasal ağlardan bahsetmiştin.

Yani orada anladığım kadarıyla hani çeşitli kimyasalların, uzaktan da teleskopla bakarak bunların yapısını anlıyorsun. Bir gezegende ne tür kimyasallar var. Ve bunlar nasıl birbirle etkileşime giriyor, nasıl değişiyorlar, belki zamanla nasıl değiştiler, bunu anlamaya çalışıyorsun. Bu işin sadece bir yarısı.

Bir yarısı da mesela bu bahsettiğimiz sentetik biyoloji örneğine dönersek, Rubisco enzimi diye bir şey var. Fotosentes sürecinde herhalde rol alıyor. Bunu da aynı şekilde böyle bir zombi haline getirdiniz değil mi? Ve onu zombileştirdikten sonra da onun ürettiği, yani onun davranışını gözlemleyerek bu dünyadaki oksijen artışıyla ilgili bir takım ipuçları elde ettiniz.

Zaten bu çok ilginç yani. Biyolojide proteinleri zaten bu kadar çok sevmemde de galiba etki bu. Yani sadece hastalık ya da işte herhangi bir proteindeki küçük bir mutasyonun tamamen sistemimizi bitirmesinden de öte. 3 milyar yıl önce tek bir mutasyon geçirmiş bu proteinin bütün atmosferdeki döngüyü bozabilme potansiyeli acayip bir şey.

Bilmiyorum, öyle bir yerde yaşıyoruz ki çok acayip şeyler var bu köselde. Anlatabiliyor muyum? Bu çok çılgın değil mi? Beni anla lütfen, beni keşfetmeni istiyorum diyor sanki geçmiş hayat.

Çok acayip geliyor bana. Ve Rubisco da çok ilginç çünkü her şeyden önce Rubisco'nun da en az 3,5 milyar yıl yaşında olduğunu düşünüyoruz. Öte yandan kocaman bir molekül mücre için çok da ağır. Hem karbondioksitle oksijen arasındaki farkı hemen kavrayamayan bir enzim.

Çok çalışmalar var tabii bunun üzerine, neden böyle olduğuna dair hem kuantum seviyesinde çalışmalar var hem de biyolojik seviyede. Çünkü bu bizim yaşamamız için büyük bir problem bu. oluşumunda en çok katkı sağlayan enzim bu. Dolayısıyla hem yaşlı hem aklı karışık hem de çok önemli.

Anlamaya çalıştığımız eğer karbondioksit ve oksijen arasındaki bağlantıyı çözemiyorsa ve bu enzim 3.5 milyar yıl yaşındaysa demek ki atmosferde oksijen yokken ortaya çıkmış bir enzim. Bir dakika şimdi enzimin modern hali mi yani bugünkü enzim mi karbondioksitle oksijeni karıştırıyor yoksa sizin tahmin ettiğiniz şekliyle 3.5 milyar yıl önceki mi yoksa sürekli mi?

araştırıyoruz, yayınını yapınca görürsün. Ama baktığımız şey, yani düşündüğümüz şey şu oldu. Biyokimyagerler enzimlerin fonksiyonlarını anlamaya çalışıyorlar. İşte bu yönlendirilmiş Evrim, Prenses Arnold hatta Nobel Ödülü aldığı, çok daha yeni yaptığı çalışmalar üzerine.

Biyokimyagerler yaşamın tarihi olduğunu ve şu anda gördükleri ve çalıştığımız şeylerin, o üç buçuk milyar yıllık en az döngünün bir ürünü olduğunu bence fark etmiyorlar. Ne bileyim bakterideki enzimi mayaya koyalım, başka bir organizmanlık buna koyalım diyoruz fakat aslında yaşamın devamlı sample ettiği diyelim, yani devamlı seçtiği en az sekansları var. İnanılmaz bir kütüphane var aslında yaşamın kendisinin seçmeye çalıştığı. Ve biz işte geçmişi bir avantaj olarak görüyoruz aynı zamanda.

Eğer şu andaki bir enzimin karbondioksit, oksijen arasında bir problemi varsa ve bu problem tüm dünya için, bir gezegen için bir problemse, gezegenin tarih açısına bakalım. Oluştuğu ortamda oksijen yok ve bu ortamda 1,5 milyar yıl boyunca yaşamış bir enzim. Ve aynı zamanda oksijen arttığı zaman, özellikle ilk defa arttığı zaman, 2,5 milyar yıl önce, var olan bir enzim. Yani beni anla diye bakıyor sana.

Biz de buna önerdik. Çok aslında basit ve her zaman gözünün önünde olan fakat çok nedense göz ardı edilmiş bağlantılar bunlar. Şöyle bir reverse engineering yapabiliyor musun? Geriye dönük mühendislik.

Teleskopu aldın, o teleskopu illa bir sokacağız denkleme. Teleskopu aldın, uzakta bir gezegene baktın, dedin ki kardeşim tamam burada işte şöyle şöyle bir oksijen yapısı var mesela. Biz de bu oksijenin ve geri kalan kimyasalların en azından dünyadaki tecrübemizde o kimyasal çorbanın nasıl evrildiğini az çok biliyoruz. Kaç milyar yılda ne olduğunu.

Eğer şu andaki durum orada böyleyse, belki bizim bu Ruvisco enzimine benzer bir enzim de orada var. Evet. Eğer öyleyse de, o zaman başka başka canlılık çeşitleri de olabilir şu şekilde. Yani teleskoptan, nasıl diyeyim, mikroskopa böyle bir mühendislik yapabiliyorsunuz.

Evet, tabii oksijen ya da su, bunlar ilk bakılan şeyler elbette ama yaşam sadece tabii bu ikisiyle olmuyor. Mineraller, gazlar, yoğunluk oranı, bunlar Sadece hani tek böyle bir smoking gun derler ya, tek böyle bir yaşam vardır ya da tamam burada geç gibi bir noktada değiliz şu an. Ama anlamaya çalıştığımız şey birincisi yaşamın kendisi zaten kendi gezegenimizde çok hızlı bir şekilde oluşmuş. Yani düşünürsen 4,5 milyar yıl önce gezegen oluşuyor.

İlk 500 milyon yılda yaşam. Yani bu çok hızlı. Bu bir. İkincisi bizim aslında işte sorduğumuz soru yaşamın kendisinin oluştuğu koşullarına benzer bir gezegen bulabilir miyiz?

ve kendi gezegenimizin tarihçesine baktığımız zaman bize benzeyen hangi zaman dilimini yakalayacağız diğer gezegene baktığımızda. Yani diğer gezegende yaşamın neresinde olabiliriz? Biz geçmiş gezegene başka bir gezegen gibi bakıyoruz. Böyle görmek zorundayız çünkü gezegenimiz her zaman mavi renkte değil.

Her zaman atmosferi böyle değil. Oksijene bakıyoruz da yaşam oksijensiz ortamda ortaya çıkmış. Yaşamın zaten ilk iki milyar yılı neredeyse oksijensiz geçmiş ve gayet de keyfi yerindeymiş. Oksijen gerekliyse ne kesin gerekliydi?

Güzel bir soru. Şimdi işte bizim bu yaptığımız çalışmalar, biz bunların bir kısmını Japonya'da yaptık. Örneğin, yaşamın daha radioaktiviteye ihtiyaç duyduğu. Sonuçta bir enerji gelmesi gerekiyor atmosferden.

Bir yerden bir güç gelmesi gerekiyor. Ve bunun kaynağının ne olduğu, çevresel olarak. Yani bu aslında, bu Midoriuri deneyi var. Çok ünlü hani bu atmosferdeki koşulları test tübünde, deney tübünde yaparak amino asitleri oluşturan deney.

Biz aslında bunun daha abstrakt halini yapmaya çalıştık. Yani Tokyo Üniversitesi'nde bu deneyi yaptınız. Ondan sonra da 3 milyar yıl beklediniz mi bir şey çıksın diye? Biz geçmişi geleceğe getiremedik.

Kendimiz geçmişe gittik diyebiliyoruz. Kimyasalları verelim. Bunu radyasyona maruz bırakalım. Buradan sonra çıkan çözeltinin topolojisine ve ağ yapısına bakalım.

Ve bu ağ yapısını biyolojik ağ yapılarıyla kastıyorum. Örneğin hücrenin karbon döngüsü. Bu sonuçta bir ağ yapısı değil mi? Bir sürü farklı farklı. farklı moleküller var hani ve bunun herhangi bir şekilde bir düzeni var mı,

bir pattern diyelim ve bunu nasıl matematiksel olarak da tanımlayabiliriz? Bu noktada IBM BB'ye girdi. Normalde göremeyeceğin bir ağ yapısını sadece o koşullar altında, o kimyasallar artı o radyasyonla görmek mümkün yani? Sorduğumuz soru da buydu aynen.

Görmek mümkün mü? Bizim biyolojik olarak bildiğimiz herhangi bir ağ yapısına benziyor mu? Aklına şu geliyor, şimdi diyelim ki sen bu deneyler sonucunda tamam dedin ya bu kimyasal karışımı optimum çorbaya buna böyle radyasyonu basınca çeşitli çeşitli hareketler yapıyor. Gayet güzel verim alıyoruz bundan ve bunu da işte belli bir atmosfer koşuluna göre tabii senin yaptığın deneyi atıyorum 2 milyar yıl önceki dünya.

Sen o 2 milyar yıl önceki dünyaya benzeyen bir gezegen buldun diyelim ki. Bir ay sonra da belki dünyanın 3 milyar yıl önceki haline benzeyen bir gezegen buldun. Tamam. Ona da uygun kimyasal çorbasını geliştirdin.

Ondan sonra, bir tanem biz bunlara kapsüle basalım, kimyasalları atalım gezegene. Sonra boldurma yerleşip domates büyütüyoruz. İşimizi bitirelim. Ondan sonra o gezegenin benim adımı verirler bin sene sonra.

Yani sen de buna protosfermia diyorsun değil mi? Yani canlı göndermektense. Evet, canlı göndermektense yaşam potansiyeli diyelim. Yaşam kapasitesi gönderiyorsun.

Hatta bunu şöyle de gönderebilirsin. Yani sonuçta tek atışlık bir hakkın yok. 5 bin tane değişik çorba yap. 5 bin kapsüle koy, yolla aynı gezegene.

Bir menü yazıyorum. Bir menü yaz. Ortaya karışık. Böyle bir kapasiten olsa yapar mısın?

Sende yapacak göz görüyorum. Hani bu etik değil falan diye hiç öyle şey yapmazsın. Direkt girersin diye düşünüyorum. Öncelikle etik konusundan başlayalım.

Aristo demiştik zaten. Sonuçta neyin değerli olup neyin olmadığı tamamen insan ürünü bir şey. Sonuçta bir çiçek ekmenin de, bir saksiye bir tohumu koymanın da, mesela bunu normal düşünmemiz, bunun bir etik bir problemi olmadığı bir tohum ekmeğinin problemli olduğunu düşünmemiz. Bunları neden böyle düşünüyoruz her şeyden önce ben merak ediyorum aslında.

Belki de kendi yaşamamıza çok bağlıyız yani biliyoruz aslında yaşamın çok ender olduğunu ve biraz da kendi gezegenimize ait olduğunu ve bunu kurmaya çalışıyoruz belki de. Öneri bile başka bir gezegende yaşam kapasitesini yönderme fikri bile bizi belki rahatsız ediyor çünkü paylaşmak istemiyoruz belki de yaşamı. Yaşamın kapasitesini göndermek, kendisini göndermekten çok daha farklı. Biz zaten gezegenlerin az ya da çok hangi kimyasallara sahip olduğunu biliyoruz.

Benim önerdiğim şey de, madem biliyorsak oradaki kimyasalları, bu kimyasalların biraz daha yoğun halini gönderelim. Bu biraz hani Nasreddin Hoca'nın var ya, ya tutarsa? İntergalaktik versiyonu. Gerçekten ya tutarsa gibi.

Yani buraya bir yaşam ettiğimizi düşünelim. Ve bu gezegeni tekrar ziyaret etme şansımızın olduğunu düşünelim. Bizim zamanımız da değil. 100 sene sonra, 300 sene sonra, 500 sene sonra.

Ve orada gerçekten birbirleriyle etkileşim kurmaya başlamış ve bir ağ yapısı geliştirmiş. Hatta belki bir metabolik bir faaliyet bile geliştirmiş. Bir sistem olduğunu düşünelim. O numuneyi alıp mesela tekrar gezegenimizi geriye aldığımızı düşünelim.

Bunun ne kadar önemli, değerli bir bilgi olur? Düşünsene. Ha bana pratikte şey gelmiyor, pek mümkün gelmiyor senin buradan bir yaşam kapasitesi göndermen, ondan sonra onun orada kök salması bir şekilde, sonra da gidip onu geri alman veya hani onu geri alıp getirmene gerek yok, oraya gittin ondan sonra inceledin. Çok uzun bir zaman geçer gibi geliyor.

Neden problem olsun? Yok, problem değil. Ben zaten etik açıdan bir problem görmüyorum. Hatta sen beni direkt ilk cümlenle ikna ettin.

Burada çiçek doğumu ekiyorsan başka bir gezegende yapmanın ne farkı var? Bu şekilde ikna oldum direkt. Çünkü hayatın sonuçta herhangi bir uzay-zaman koordinatında var olması onu daha az veya daha çok etik yapmıyor. Yaşam sonuçta evrenin kendini organize etme şekli.

Ben hiçbir problem görmüyorum. 200-300 sene sonrasına bir deney ekmeni düşünüyorum. Peki sizin gruplar içinde şöyle diyen var mı? Ya hani bunu neredeyse Star Trek'te vardı ya, Prime Directive mi?

Bir hayatla karşılaşırsan etkileşime girme, onun evrimini bir bakıma bozma, onlar seni görmesinler. Bunun birazcık daha güçlü bir versiyonu şu olabilir. Hayat olmasa bile herhangi bir gezegenle hiç etkileşime girme onu bu şekilde bozacak. Kendi kendine gelişmişse yani böyle tam bir işte ulusal park kafası.

Tabii senin yazdığın şeyleri sana geri satıyorum. Çok süper bir fikir gibi geldi kulağa bir dakika. Ya hiç ellemeyelim, dokunmayalım, işte koruyalım diyen insanlar var mı mesela sizin aranızda? Ve onları ne zaman öldürmeyi planlıyorsunuz?

Elbette her birimiz yaşamın mutlaka başka gezegenlerde var olduğunu da, aylarda var olduğunu düşünmüyor. Yani olmadığını düşünen de elbette çok. Böyle olması gerekli zaten. NASA'nın kendi gezegen koruma ofisi var ya, böyle bir bürosu var.

Dış gezegenleri koruma bürosu. Süper ya. Kart Vizit'inde böyle bir şey yazdığını düşünsene. Ama bunun sebebi de yapılmış hatalar.

Örneğin astronotların kapsülle okyanusa direkt inmeleri, kapsül neler gördü geçirdi, gezegenimizi bir şekilde kontamine ediyoruz. Aslında bu açıdan uzay bilimleri yani sadece NASA için değil, Japon Uzay Ajansı da, Avrupa Uzay Ajansı da böyle düşünüyor. Gerçekten tam deneme yanılma üzerine, özellikle insan dahil olduğu zaman daha tabi karmaşıklaşıyor. Güzel bir alan o açıdan.

Bunun etik olarak da, gezegen koruma birimi olarak da ilerlemesi müthiş bir şey zaten. Bu da gerekli. Ve dediğim gibi bu bizim yaptığımız, yapmak zorunda kaldığımız ya da yanlışlıkla olan hataları tekrar etmemek üzerine. Güzel bir şey.

Sonuçta hatalı olduğunu kabul etmek ve bunu düzeltmeye çalışmak insanların en güzel özelliği olabilir. Bunu uzay çalışmalarında çok fazla görüyoruz. Şimdi özellikle eğer SpaceX'in önerdiği gibi Mars'ta şehirler kurulmaya başlayacaksa, herhangi bir şekilde kolonileşme olacaksa, bu daha da önemli bir hale gelecek. Yani sadece tek bir ülke olmayacak elbette burada söz sahibi.

Bütün gezegen olarak karar vermemiz gereken şeyler olacak. Ve bunun için de böyle ofislerin kurulması çok önemli. Öğrencilerime de söylüyorum, uzay etiği gibi meslekler, bunlar gerçekten gelecek de değil aslında. Yani şu anda bile ihtiyaç duyulan alanlar.

Örneğin mühendislik okuyup ardından hukuk üzerine eğitim almak ya da tam tersi yapabilmek. Antropoloji okuyup uzay üzerine master yapmak. Bunlar çok artık beklenen şeyler. Zaten Arizona Üniversitesi'nde de istiyorum böyle alanlar açmayı burada.

Hiç olmazsa eğitim programları sunmayın yani öğrencilere. Sadece biyolojik olarak ya da kimyasal olarak yaşamı tanımlayacak sistemler geliştiren değil. Aynı zamanda hem gezegenimizi hem de bütün galaksiyi koruyacak insanlar yetiştirmek. Sonuçta unutuyoruz bence uzayda olduğumuzu unutuyoruz.

Yerde yaşıyoruz. Yani çok bana acayip geliyor bu bilgi. Ya bu şey gibi aslında, okyanusları aşmadan önceki işte Avrupalıların durumu gibi. Sen şimdi okyanusa çıkıyorsun, ondan sonra yeni bir karaya ayak basacaksın.

Kim bilir oradan ne mikroplar alacaksın, oraya ne mikroplar götüreceksin. Nitekim götürdüler işte, ondan sonra kızılderililerin %90'ı öldü. Bu biraz daha dikkatli adımlara atmaya sebebiyet verebilir. Bilim zaten yavaş ilerleyen bir şey.

Kolektif olarak ilerleyen bir şey. Hiçbir çalışma kendi başına manalı değil. Bilgi üretiyorsun. Ürettiğin bilginin hatalı olduğu da onun gelişiminin bir göstergesi.

Ve bu çok uzun süreler ala bir sürü insanın, bir sürü farklı grubun dahil olması gereken çalışmalar bunlar. Ya burada bottleneck ne? Yani niye bu kadar uzun sürüyor? Hani teleskop yetersizliğinden bahsettin, o mu?

Yoksa daha ziyade senin bu zamanda uğraştığın, sentetik biyolojinin çok emekleme çağında olması mı? Yeteri kadar yetişmiş insan olmaması mı? Özellikle bence farklı disiplinler bir araya girdikçe, bu alanların oluşması, ardından bu alanlar için insan yetiştirmesi, bunlar zaman alan. Ama düşünürsen aslında bilimsel olarak gelişimi, yani DNA'nın bulunmasından geçen süre, işte 70 sene, 60-70 sene, Anlatabiliyor muyum?

Ve şu anda sentetik genomlar üretiyoruz. Şu anda kromozomu değiştirebilecek çalışmalar geliştirip bunlara Nobel ödülleri veriyoruz. Yani aslında bu çok kısa bir süre. Şu an milyarlarca skaladaki yaşamdan bahsettik.

Yetmiş yıldır ancak ne olduğunu biliyoruz yani. Öte yandan gün be gün bunun gelişimi süreci çok yavaş. Bir kere bunlar dediğim gibi çok masraflı çalışmalar. Mars misyonuna bak.

Bir sürü ülkenin bayrağı var üzerinde. Ayrıca çözmemiz gereken bir sürü farklı şey oluyor. Benim yazmam gerekti örneğin. Eğer proje istansında ben ölürsem ne olur?

Yerime kim geçer? Bunları yazıp düşünmek, konuşmak zorunda kalıyorsun. Çünkü çok uzun süreli projeler. Böyle binlerce, yüzlerce yıl süren uzay yolculukları gibi filmlerde hani generational starship denir ya böyle nesiller büyüyor içinde.

Şu anki mesela bu Bennu misyonu, bu Asteroid'den örnek getiren, bizim üniversite yönetiyor, buraya gelecek o, sağ salim gelirse. Fakat bu tarz misyonları yazarken mutlaka birine ataman gerekiyor, yani yazman gerekiyor. Genelde sonunu göremiyorsun projenin. Projenin başladığından tamamlanması otuz sene alıyor.

Yol uzun bu uzay çalışmalarında ve yavaş yavaş ama aynı zamanda hızlı da gelişen. Böyle bir kuantum düzeyinde. Hem yavaş hem hızlı. Ama dediğin doğru.

Yani biz her şey böyle hayat süremiz içinde olup bitsin istediğimiz için bize çok yavaş geliyor. Yani sabırsızlanıyoruz. Mesela senin böyle uzun vadeli işlere girmeni anlayabiliyorum. Ya da senin gibi insanların.

Hani konu heyecan verici, idealist bakabilirsin kolayca. Ama bu sonuçta NASA dedin ya, devlet kurumu. Türkiye'de özellikle yetişen bir insan için bir devletin böyle 20 senelik, 30 senelik projelere yatırım yapması inanılmaz bir şey. Çünkü iktidarlar hep 3 sene, 4 sene... Ama sonuçta devlet dediğin şey de insanlar var o sistemin içinde.

Yani NASA'nın başındaki kişi bilim insanı, onun kendi kurulu oluyor. Yani her ne kadar seçilen insanlar belki değişse de, bilim insanları değişse bile fikirler kalıyor. Çünkü fikir iyiyse o fikire sahip çıkılıyor. Belki de bu farklı olan.

Yani insanlardan ziyade fikir seviyesine çekmek. Ve ayrıca çok şey reddediliyor. Yani bu tarz misyonlara seçilmek, o son aşamasına gelmek, bunlar milyar dolar seviyesinde yatırımlar. Yani bizim 6 milyon dolar devete kulak bile değil.

Hani devet kurma olduğunu hatırladığın zaman, düşündüğümüz tarzda bir devlet kurumu için yine bir dinamik bir yapısı oluyor. Ve bu da her ne kadar politik kararlardan da etkilense de bilimsel hedefi ön plana çıkarmaya çalıştığı için olabilir. Ve aynı zaman çok fazla bir sürü kültürden, bir sürü ülkeden insan var NASA'da. Yani farklı ülkeden, altyapıdan gelen insanlar.

Ve özellikle bunu istediklerini düşünüyorum. Çünkü gerçekten dünya için, yani gezegen için bir fikir üreteceksen bütün gezegeni temizletmen gerekiyor. Kendi kültürümün de aslında düşünce yapımında tabii etkisini görüyorum. Sorduğunuz sorularda etkisini görüyorum.

Bunun değer gördüğünü görmek de güzel bir şey. İşte yıldızlara açılacağız, federasyon... Öyle bir iyimserliğin var mı? Yoksa bir noktada bozulur mu o?

İyimserliğim vardır zaten. İyimser olamazsan bilim yapamazsın bence. Yani ben insanların iyi olduğunu düşündüğüm için, yarattığımız şeylerin, ürettiğimiz şeylerin de temelde iyilikten kaynaklandığını düşündüğüm için evet birazcık Ama daha da kötümser bir soru sorayım. İnsanlardan bağımsız bir soru sorayım.

Fermi paradoksu ile alakalı. Herkes nerede? Bu uzaylılar nerede kardeşim? Şöyle düşünebilirsin.

Sen şimdi kendinde başka yerlerdeki röportajlarında söylemiştin. Biraz insanlara arka plan olsun diye açıklayayım. Galaksimizde 100 milyar tane yıldız var. Bunların her birinde 10 tane gezegen olsa veya 100 tane ay olsa.

Yani milyarlarca yıl olduğunu düşünürsen, bir noktada bir gelişmiş birilerinin gelip ne arıyorsunuz diye bize gelmeleri lazım. Ve ya şunu da düşünebilirsin, hani bu panspermia teorisi miydi? Yani belki de biz gelişmiş uygardan 3,5 milyar yıl önce gelip de bize attığı kimyasal bulamaçlar sonucu oluştuk. Yani bu konu, bu Fermi paradoksu sizin çevresinde nasıl tartışılıyor?

Şu anda alan biraz daha sanırım cevaplanabilecek ya da hiç olmazsa bu tarz gelişebilecek sistemler üzerine yoğunlaştığı için Hani elbette böyle konuları tartışanlar oluyor. Anlıyorum hani alanın dışındaki insanlar için belki de en dikkat çekeni bu. Çünkü değişik ve hani gizemli. Aslında gerçek daha gizemli ve daha değişik ve daha güzel.

Şimdi bu Fermi paradoksundan yola çıkarsak aslında, başta söylemeye çalıştığım şey de oydu yani. Yaşamın kendisini bulamamamız ve kendimiz de anlamaya ve konsept olarak kafamızda oturtmakta zorlanmamız bile yaşamın ne kadar aslında ender olduğunu da göstermeli. Örneğin bizim kesinlikle insan olarak, diğer büyük canlılar olarak varlığını sürdüremeyeceği asitli ortamlarda bakterilerin bu asitleri yemeyi öğrenmesi ya da işte Karadeniz gibi güneşin, güneş ışınlarının da fazla nüfus etmediği derinliğe sahip olan, bu derinliğin yüzeye yakın olduğu yerlerdeki bakterilerin anten gibi ya da bu solar paneller gibi proteinleri geliştirmeleri ve güneşin konsantre edip kendilerine yemek yapmayı öğrenmeleri, Bunlar daha çılgın ve acayip şeyler. Yaşam çok güzel şeyler yapıyor aslında.

O yüzden bu tarz çalışmalarda genelde Fermi olsun, Direct Equation olsun, bunları belki kamu toplantılarında açıyoruz çünkü insanların ilgisini çektiği için ama fazla aslında üzerinde durmuyor. Dışarıdan bakınca çünkü böyle çok gizemli bir şey geliyor. Özellikle bir de NASA olunca işin içinde. Yani sen aslında Arizona'da, Arizona Üniversitesi'nde profesörsün.

Ama işin içine NASA girince herkes de biliyor ya onu. Böyle bir mistik bir şeyler oluyor orada. Yani günbegün lafımı görsem ki sen gelmiştin daha önce. Hatırlamam onun sebebi çok fazla değişik bir şey olmaması.

Ama orada sana bir uzaylı göstersem hatırlardım. Öte yandan nasıl olduğunu şöyle biz aslında hissediyoruz. Düşünce olarak biraz daha hem uzun vadeli planlar üretebiliyoruz. Örneğin bu az önce konuştuğumuz Prodospermia gibi bir fikre ben öne atabiliyorum.

Çünkü bunun destek görebileceğini düşünüyorum. Ve biraz daha riskli projeleri öne atabiliyoruz. Diğer kurumlar bu kadar fazla risk sevmiyorlar. Mesela şunu söylüyorlar, biz diğer grupların Para vermek istemediği fikirlere para vermek istiyoruz.

Bir başvuru geldi ve bu başvuru, örneğin ekstrem ofiller, ekstrem koşullarda yaşamayı öğrenmiş mikroorganizmaları çalışan bir başvuru gelsin. NASA diyor ki biz buna yatırımı yaptık 15'ten önce, şu anda diğer ajanslar buna para veriyor. NSF'e gitsin ya da başka yere gitsin. Eğer NSF buna para verebilecekse biz buna para vermeyelim diyorlar örneğin.

Öncü olmak istiyoruz diyorlar yani. Mesela şu anda benim yaptığım çalışmaları NASA destekliyor çünkü diğer kurumlar için biraz daha zamanın ötesinde olduğunu düşünüyorum. Ama mesela bir 10-15 sene sonra diğer gruplar da benzer çalışmalar üretmeye başladıklarında NASA buna diyebilir ki biz bunu oluşturduk, tamam şimdi yenisine geçelim. Benim galiba en çok sevdiğim de gerçekten yeni nesle ve sadece Amerika için değil, dünya seviyesinde destek olan ve uzay sevgisini beslemek isteyen bir kurum.

Yani gerçekten çocuklar üzerinde örneğin, uzay sevgisini korumak isteyen bir kurum. Bunu diğer kurumlarda kolay kolay göremiyorsunuz, bu tarz bir yatırım. Örneğin bize de verdikleri bazen dersler oluyor, çalıştaylar oluyor. Çocuklarla konuşurken uzayı nasıl anlatabilirsiniz örnekler gibi.

Bana da iyi oldu bu aslında. Sanırım 9-10 sene önce katıldığım bir toplantıda söylenmişti. Atıyorum, eks yaşı üzerindeki birinin oturup da fikrini değiştirmeye çalışacağını o enerjini bir çocuktaki o sevgiyi korumaya ver. Skeptik birinin niye skeptik olduğu da belli değil.

İşte ya bunları niye yapıyorsunuz falan. O yemek masasında o insanda yapacağın 30 dakika yerine bir çocukla yapacağın 5 dakikalı konuşma çok daha etkili. Hedef tabii ki herkesi astronot yapmak da değil ama o kıvılcımı sağlamak ve onu ayakta tutmak, bunun farkında olan bir konu. Zaten işin pek anlaşılmayan taraflarından biri de o bence.

Yani nasıl demek zaten çoğunlukla astronot demek de değil. Sen de astronot değilsin. Uzay sevgisi sadece uzayla sınırlı bir şey değil. İnsanlar bunları ya ya ya da gibi görüyorlar.

Örneğin uzaya yatırım yapmak dünyadaki yatırımdan çalmak değil. O beni deli ediyor zaten. Yani Amerikan bütçesinin yüzde yarımını falan alıyor NASA galiba ve bütün programlarını o şekilde finans ediyor. Dikkat çeken o.

Bu da aslında ne kadar etkili olduğunu gösteriyor. İkincisi, uzay çalışması yapacağınıza dünyaya sahip çıkın. Mesela çok duyuyorum ben de. Her yerden.

Amerikalılar da söylüyor. Bunu bana söylerken kullandığın cep telefonu da uzay teknolojisi. Hani nereden geliyor bu mesaj? Ben de eskiden öyle diyorum ama artık ona bile tahammül edemiyorum.

Çünkü şöyle kestirip atmak gerek. Hiçbir pratik yararı olmasa bile senin uzayı anlamaya çalışmanın, bütçenin yüzde yarımını da harca ona yani insan olmanın bir gerekliliğidir bir şeyi merak etmek. Aslında en başta kendi gezegenimizin, kendi yaşamını anlamak için. Bunun sadece ne kadar ender, ne kadar aslında yalnız olduğumuzu anlayacaksak bile değer bence.

Çünkü bazen bunu hatırlamak zorundayız. Yalnız olduğumuzun, yalnız olabileceğimizin, gezegenimizin de belki de çok çok ender olduğunu hatırlamamız için bile uzay çalışmalarının faydası olduğunu düşünüyorum. Biraz da belki Hollywood'dan da kaynaklı olabilir insanların aklına gelen senaryoların, ekstrem olmaları. Ama örneğin okyanuslarımızı anlamamız için bile uzaydan bakmak, gezegene ne kadar bize farklı bir perspektif katıyor ve ne kadar farklı anlamamıza sebep oluyor.

Kendi sahip olduğumuz yaşamı. Yaptığımız keşifleri illa bir hastalığa çare bulurum diye yapmıyoruz. Bunu dürüstçe söylemem gerekir. Ben doktorumun tıp fakültesinde yaptım.

Fakültenin fonksiyonu ters. gittiği zaman hastalıklara sebep olma etkilerini inceliyordu. Fakat bence yaptığımız aslında çoğu çalışma o şekilde paketlense de aslında temel bilimdi. Yani temel bir çözüme sebep olamayacak çalışmalardı.

Sonrasında zaten ben biraz daha temel sorulara kaydım. Biraz daha çünkü bana dürüst de geldi bu soruları açık açık sorabilmek ve bunun ortamının da küçük de bir olsa böyle bir imkanın olması. Ben biraz da inat ettim galiba. Ve bunun da faydasını gördük aslında.

Çünkü risk alıyorsunuz. Çünkü neden? Bunu kimse yapmıyor. İşte buna para yok.

Öyle bir hale geliyor ki sonra, kimse yapmadığı için ve siz de bu alanı oluşturduğunuz için fazla rakip olmuyor etrafta, hiç olmazsa bir süreliğine. Örneğin şu an NASA ilk 2 milyar yılı çalışmak istiyorsa ki istedi, başka gelecekleri yer yoktu yani. Doğru yerde, doğru zamanda olmuş. Sana o zaman 1-2 tane dinleyicilerden soru var.

James Webb Teleskopu gönderildiğinde astrobiyoloji çalışmaları için avantaj sağlayacak mı yoksa alakasız mı? Evet, elbette. Zaten 2018'de NASA en önemli 10 amacından birini astrobiyoloji olarak listeye aldı. Dolayısıyla sadece James Webb için değil, önümüzdeki 10-20 sene boyuncaki çoğu uzay misyonlarında astrobiyoloji bir şekilde dahil olmuş olacak.

Tamam, güzel. Daha genel bir soru. Yaptığı çalışmalara yönelik kendi önyargıları veya beklentileri var mı? Nasıl bir bulgu onu kişisel olarak zorlardı?

Yani herhalde senin önyargılarına karşı gelecek bir bulgu soruyor. İlginç. Kendi çalışmalarıma yönelik önyargım her şeyi laboratuvarda yapıyor olmamız. Doğal ortam bağının az olması beni birazcık rahatsız ediyordu.

Bu merkezle bunun üzerinden geleceğiz, üstesinden geleceğiz. Çünkü üç araştırmacımız çevresel mikrobioloji çalışıyorlar. Dolayısıyla onların 3 milyar yıl önceki gezegendeki koşullara benzediklerini düşündükleri göller, göletler var. Oradan numune toplayacağız.

Dolayısıyla çevre bağlantısına konuşulacağım. Sanırım en büyük önyargım her şeyin model sistemler ve laboratuvar sistemleri üzerine olmasıydı. Diğer beklemediğim bir bulgu demiş, öyle bir şey yok ya, yani her şeye hazırım. Ya mesela şey deseler atıyorum, suya gerek yok yaşam için.

Hiç beni şaşırtmaz çünkü zaten olay suyun gerekli olup olmadığı değil. Olay gezegenin koşullarında suyun durup durmayacağı. Yani ne yapayım suyu eğer çözelti durumunda değilse biliyoruz alternatifli olduğunu. Ona benzer hiçbir örnek seni şaşırtmaz yani.

Kesinlikle. En başta da ona şaşırmam. Su değilmiş derim, geçerim. Suyu da neymiş derim.

Bir daha da su içmem. Zaten bilim insanı olarak böyle yükselemiz yok bizim. Labo olacak diye. Bunun örneklerini görüyoruz yani.

Ben öyle laflanmak istemiyorum bilimde. Açık görüşlüyüm. Her şeyi yaparım. Hayat beni şaşırtsın.

Hiç problem değil. İlham verdiğini bildiğin bir örnek oldu mu böyle? Gerçekten ya şu insanın hayatını değiştirdim dediğin bir örnek oldu mu? Metin Mekani gibi cevap vermek için.

Kendi hayatımı. Ama ne bileyim kendi istediğim şekilde yön verdiğimi düşünüyorum bilimsel kariyerime. Her şeyden önce insan kendine ilham vermeli yaptıklarıyla. Peki bu ilhamı aldın, gazı aldın.

Şimdi sende de şöyle bir şey var. Tarihçende işte şunu yapma denilen her şeyi yaptın ve başarılı oldun. Ama belki de senin yerinde 100 kişi olsa 99'u başarısız olacaktı. 99'u diyecekti ki ya Keşke o tavsiyeyi dinleseydim.

Yani hani burada biraz survivorship bias var mı onu merak ediyorum. Sen sonuçta bu survivor oluyorsun ve insanlara diyorsun ki size söylenen yapılamaz diyen şeyleri dinlemeyin veya hayal kurun, hadsiz hayaller kurun diye bir lafım var. Ben onu çok sevmiştim. Güzel şeyler ama bir yandan da hani bir denge gerekiyor.

Yani herkesin hikayesi sonuçta kendine, herkesin yürüdüğü yol da kendine. Hani derler ya Amerikalılar hani herkesin kendi ayakkabısı kendine gibi başkasından İngilizcesi de öyle bir söz yok. Herkesin kendi ayakkabısı kendine. Everyone has a shoe for themselves.

Herkes bilir bu lafı. Arizona'da öğrendim. Burada öyle. Herkesin yolu, herkesin macerası, kendi macerası.

Ben sanırım şunu büyütmüyorum gözümde, başarısız olmak. Anlamıyorum yani başarısız olmak ne demek. Çok istediğin bir şeyin olmaması mı? Bu mu başarısızlık?

Çok büyütmüyorum yani. En kötü olmaz. Ya da bir sınavdan kalabilirsin. Ben çok sınavdan kaldım.

Çok da gerilirdim yani. Testler, sınavlar beni çok gererdi. Yani gerçekten fiziksel olarak ellerim titrerdi yani. O yüzden öğrencilerime o tarz sınav yapmıyorum.

Bence insanlık olarak da karşı tarafın zekasını, kabiliyetini özellikle eğitim sisteminde çözmeye ya da bunu anlama birimlerimiz çok kısıtlı. Bir parametre var, eğer ona uyuyorsan zekilsin, değilsen değilsin. Böyle bir şey yok. Herkes bir enstrüman gibi.

Kendi beatine uyum sağlayacak bir ortamda olmak gerekiyor. Benim buradan kastettiğim, size öğüt verenlere hayır değil. CV'de görülen şeyler güzel şeyler. İnan bana başarısızlık, CV'm çok daha uzun.

Çok daha uzun. Çok isteyip de yapamadığım şeyler çok fazla. maruz kaldığım, duymak zorunda olduğum, bir süre sesimi çıkartmadan başka tarafa bakmak zorunda kaldığım, tecrübeler çok fazla sürecin bir parçası olarak görmek gerekli bence. Çünkü çok uzun bir yol, bir dönem zor geçebilir ve kendinizi gerçekten çok başarısız bir dipte hissedebilirsiniz.

Sonra o dönem geçebilir ve kendinizi çok süper ve Dünyanın tepesinde hissedebilirsiniz. Sonra o da geçebilir. Yani bu çok aşağı yukarı inmeli çıkmalı bir yol. Başarısızlık da başarı da çok fazla bir önem işgal etmiyor insanın hayatında.

Evet ama burada senin dediğin gibi öyle bir ortamda olman lazım. Şeye paralellik kuruyorum ben burada. Hani bir girişimciyle konuşsam senin yerini. O da dese ki bana mesela Silicon Valley'sinde Venture Capitalist.

Ya başarısızlığın hiçbir önemi yok. Beş kere başarısız olurum, sonra başarılı olurum. E tabii senin işin o zaten. Yani o işinin doğasında var.

Onu da o şekilde olmasını sağlayan şey hem etraftaki işte biraz meritokratik olması düzenin, biraz paranın bolluğu, tekrar tekrar başarısız olmanı da finance edebileceksin bir şekilde. Her ortamın zorluğu var. İnsanlar da böyle Amerika'daki akademik ortamda sonuçta bir gül bahçesi değil. Özellikle kadın san.

Ayrıca göçtüğün ülke de çok önemli. Avrupalı bir göçmenle Avrupalı olmayan, Asyalı bir göçmenin arasındaki bunların maruz kaldığı muamele çok farklı. Belki de bahsettiğim bias, Yani başarılı olduğunu görürsem belki o ortamın rahat olduğunu düşünmek, başarısızlıkları biraz daha fazla konuşmak gerekmeli belki de. Öte yandan çok da böyle bu kadar zor, şu kadar zorlanacaksınız, bu kadar berbat olacak bırakmak isteyeceksiniz demek de bana birazcık garip geliyor.

Çünkü herkes biliyor bunların zor olduğunu. Yani hayata zor olduğunu bilmeyen var mı? Bunların bir çocuğa, bir genç bir insana bunu söylemenin ne faydası var? Ben bunu anlamıyorum.

Bir denge olması gerekli ve bu motivasyonu ve yapabileceğin, görebildiğin, belki bazı konularda kendinle bağ kurabildiğin, köprü oluşturabildiğin insanların görünebilir olması önemli bence. Tabi ettiğin çocukları görüyorsun. Özellikle kız çocuklarının çok ihtiyacı oluyor böyle rol modellerine. Sadece tabii kız çocukların değil, toplumda kendine itilmiş, kakılmış hisseden ya da bir şekilde hani kendini belki yetersiz gibi gören.

Ki bizim özellikle çocuklarda çok fazla özgüven problemi var. Yani o kadar çok ihtiyaç duyuyorlar ki başka birinden yapabilirsin, duyulmasın duymaya. Bunu sana da yansıtacak insanları etrafında seçme. Bu çok önemli.

Tek başına değilsin elbette. Benim de arkamda bir köy var. Buna destek olan, inanan, gaza gelip konuştuğumda beni aşağı almayan insanlar var ama bunlar zaman içinde oluştu. biraz bilinçli bir şekilde onu kendi çevreni de senin belirlemen lazım.

Ve yani etrafında insanların iş yapan insanlar bulundurmaları, yaratan insanlar bulundurmaları, insanların taraflarından ziyade hareketlerine bakmak, ürettikleri şeylere bakmak ve özellikle kadınların hırslı olmasında, hayal kurmasında, büyük hedeflerin olmasında hiçbir problem yok. Bunu eğer böyle hissediyorlarsa etraflarındaki insanlardan acilen kurtulsunlar. hiçbir zaman kendi potansiyelini aşağıya almamaları gerekiyor. Bir hedef varsa kafalarında.

Ben seviyorum böyle cadonos kızları. Bence öyle olmadık kızlar. Biraz böyle bir rahatsızlık versinler yan etrafa. Problem değil.

Ya ben genelde ilham tavsiye konusuna hep mesafeliyim. Çünkü herkesin şartı çok farklı olduğu için. Herkesin ayakkabısı farklı. O yüzden yani senin bu yaklaşım uygulanabilir aslında.

Pratik bir yaklaşım. Hem de çok fazla insanları da gözümüzde büyütmemek, sistemleri gözümüzde büyütmemek, sistem sizi reddediyorsa sonuçta sistemi oluşturan insanlar ve başarılı insanları da çok fazla ilahlaştırmamak çok önemli. Çünkü bu işten dahiyim ve o yüzden bilim yapıyorum gibi insanların ilahlaştırıldığı zaman, böyle insanlar ön plana çıktığı zaman bilimi de kendi işimiz gibi değil, bana kalmaz, bak ben zaten böyle zeki değilim deyip baştan pavlo atatabiliyor çocuklar. Bu sonuçta bir iş.

bilim zekası diye bir şey olduğuna inanmıyorum. Okuyarak, kendini geliştirerek, öğrenerek, merak ederek olan bir şey. Özellikle dahi bilim adamı stereotipinin bu kadar yaygın olması, Einstein gibi saçı dağınık falan, hani belki çok çok nadir durumlarda tamam, teorik fizik için belki öyle bir kafaya sahip olman gerekebilir. Ama %99'u işin öyle bir şey değil aslında.

Senin dediğin gibi iş, ben burada hemen Şeye paralellik kuruyorum, o aklıma geldi. Orhan Pamuk demişti galiba. Çünkü bu dahi yazar stereotipi de aynı şekilde yaygın ya böyle. İnanılmaz bir roman çıkarıyor iki haftada.

Ama Orhan Pamuk diyor ki ben memur gibi her sabah ofisime geliyorum, yazıya başlıyorum. Sekiz saat en az orada kalıyorum iş gibi. Araştırmalarımı, okumalarımı hep yapıyorum. Ondan sonra eve dönüyorum.

Durup durup da ondan sonra ilham gelip de iki haftada böyle bir şaheser ortaya çıkarmıyor insanlar. ya da yazmak istemediğin noktada bırakmayıp, yazmaya devam etmen zaten seni yazar yapıyor. Yani o an, en zor anında nasıl davrandığın çok önemli. Oraya girdim, ardından buradan çıktım, işte sonra bana ödül verdiler, sonra da bana madalya taktılar.

Yani bu hikaye böyle tabii ki değil. Ya uzaktan baktığın zaman hani bu lineer datalar olur ya, uzaktan çok doğrusal gibi görünür ama biraz daha içine zımladığın zaman bir sürü irili ufaklı datalar olur. Bu aynen böyle. Uzun da bir cevap verdim.

Mark Twain'in lafı mıydı? Daha çok vaktim olsa daha kısa bir cevap verirdim. Çok şey kapsadık ya. Paleontoloji, origin of life, life in the universe, biyokimya, tıp bile konuştuk.

Bana da iyi geldi bu. Türkçe'de ilk defa böyle anlattım, onu da söyleyeyim. Öyle mi? Süper.

Her gün biri bir yorum yapmış, çok hoşuma gitti. Böyle bilgileri üreten birinin kendi dilimizde bize anlatıyor olması direkt ne kadar güzel demiş. Bu beni çok mutlu etti çünkü ben de hiç öyle düşünmemiştim. Umarım anlatabildim.

Teşekkür ediyorum. Asıl ben teşekkür ediyorum tabii ki Betül'e galaksiler bakteriler dururken bize bu kadar zaman ayırdığı için. Sadece ona değil bu podcast'ı mümkün kılan tüm destekçilere yeniden eskiye rahat rahat okuyacağım. Ayaklarınızı uzatın, kafanızı dinleyin.

Fatih Karaca, Çağlar Pir, Ege Menekinci, Fatih Kodaman, Şehir Hikayeleri Podcast, İnanç Onur, Ege Edi Siva, Elçil Aksoylar, Adem Çengel, Yeliz, Vedat Kurşun, Ethem Bozkurt, Barbaros S, Batuhan Avcı, Taha Türkoğlu, İlyas Boydak, Sezer Sunar, Emel Ct, Tanzer Bilgen, Elad Azizli, A.C. Dağlıoğlu, Zafer Ünlüer, Görkem Uyar, Aziz Arif Şanver, Canberk Ovayurt, Eymen Üçışık, Beybilik U, Furkan Karakaya, Onur Baysan, Alp Şimşek, Merve Yurdagül, Salih Ünal, Savaş Günata, Çağrı Köse, Umut Çıkla, Nilgün Elibol, Barış Özcanlı, Banu Yelkovan, Kutlay Dede, Yannis Sabacil Doğan Can Bahan Kıvanç Müçek Çağrı Özkul Samet Dumanay Hukuk Başar Kızıldere Emrah Öz Ali Can Albayrak Erman Korkut Erdem Gelal Berk İsmail Atkurt Ece Aydoğan Tunç Mart Nilüfer Gök Can Karakuş Hüseyin Çalgın Ulysses Işıl Arıcan Atilla Özgür Elbir Danyal Arslan Çağrı Öz Ertem Aydın Kahraman NSC, Mehmet Han, Mehmet Ünsal, Seküre, Can Emrah Yaldız,

Şaban ve Feza, Refik Şekercoğlu, Ali Özbek, Kemal Akkoyun, Yutku Özdemir. Hepinize çok çok teşekkür ederim.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)