
5.034 kelime · ~25 dk okuma
Selam flarsızlar, ben İmmanuel Tolstoyevski. Bugün direkt konuya dalıyoruz. Konumuz da uzay. Aslında bu bölüm simülasyon teorisi serisinin de bir kısmı olarak düşünülebilir.
Tek başına da düşünülebilir. Hatırlarsanız serinin son bölümünde iki hafta önce buraya bir atıf yapmıştım. Bu bölümünde sonunda zaten konuyu geri simülasyon teorisine bağlayacağım. Fark etmez ayaklarınızı uzatın, gözlerinizi kapatın.
Yolculuğumuza Pascal'la başlıyoruz. Pascal, Günlük hayatımızın küçüklüğü ile zaman mekanın sonsuzluğunu kıyaslarken şöyle bir korkudan bahsediyor. Bunu İngilizce alıntılayacağım. When I consider the short duration of my life swallowed up in the eternity before and after, the little space which I feel engulfed in the immensity of spaces of which I am ignorant and which know me not, I am frightened and astonished at being here rather than there.
For there is no reason why here rather than there, why now rather than then. Who has put me here? Sonra da ekler. The eternal silence of these infinite spaces frightens me.
Yani bu sonsuz mekanların ebedi sessizlikleri beni korkutuyor. Zaten son kısmını çevirmem yeterli. Pascal'dan yaklaşık 300 sene sonra 1950'de Los Alamos laboratuvarında çalışan bir grup fizikçi en son çıkan UFO haberleri hakkında geyik yaparlarken içlerinden bir tanesi dayanamayıp en sonunda soruyor. Hakikaten de yahu herkes nerede?
Arkadaşları Enrico Fermin'in ne demek istediğini hemen anlamışlardı. Evren çok büyük ve çok yaşlı. Çok büyükse bizden başka sayısız uygarlık olmalı. Çok yaşlıysa da bazı uygarlıklar bizden milyonlarca yıl önce gelişmiş olmalılar.
Öyleyse niye bir tane bile uygarlıkla iletişim kuramadık? Şimdi Fermi aslında uzaylılar yok demeye çalışmamıştı orijinal olarak. O yıldızlar arası seyahatin ne kadar zor olması gerektiğini düşünüyordu. Sonra gelenler bunu biraz daha farklı şekilde yorumladılar.
Gazete manşetine uygun bir hale getirdiler ve evrende niye yalnızız? Nerede bu uzaylılar? diye sordular. Fermi'nin ismi de o argümanlara meze oldu.
Artık kusura bakmasın. Fermin'in ayaküstü yaptığı hesapları birazcık daha yavaşça düşünelim. Şimdi biz tahminen 500 sene içinde güneş sistemini kolonize etmiş oluruz. Düşünün uzaya ilk defa çıkalı sadece 60 sene oluyor.
İnsan da buna inanamıyor aslında. 60 sene ne ki? İlerlememiz çok yavaşlasa bile, bu hızda devam etmesek bile, atıyorum 1 milyon, 10 milyon, 50 milyon yıl içinde tüm galaksiye yayılmış olabiliriz. Hatta kendi kendine çoğalabilen yapay zeka destekli araçlar kullanırsak, Buna Von Neumann Probe deniyor.
Hiçbir zaman çok büyük hızlarda, ışık hızına yakın hızlarda seyahat edemesek bile sırf bu araçların geometrik olarak artışı ve yayılmasıyla bir milyon yıl içinde bütün galaksiye izlerimizi taşıyabiliriz. Şimdi bu tek bir başlangıç noktası için geçerli. Belki galaksinin diğer ucunda da benzer bir uygarlık var. Onlar da o şekilde başlayacaklar.
Ortasından bir uygarlık çıkacak. Eninde sonunda birilerinin bize ulaşmış olması gerekiyordu. Birilerinin etki alanına girmemiz lazımdı. Nerede bunlar?
Tabii aslında Fermi'nin asıl sorusu fiziksel temas hakkında değil. Yani çayımızı içmeye gelecek yeşil adamlara gerek yok. Asıl soru, neden kimsenin varlığına dair bir işaret gözlemlemedik? Hani fiziken yayılma hızına kıyasla radyo sinyallerinin yayılma hızı kat be kat fazla.
Biz daha ayı bile kolonize edemedik yani gittik bir iki tane metal parçası yollayabildik oraya. Ama 100 senedir uzaya radyo sinyali yayıyoruz. Ve bunlar ışık hızında ilerliyorlar. Etrafımızdakiler bu sinyalin ne demek olduğunu çözemeseler bile ki nereden anlayacaklar yani bizim televizyon alıcılarımızdan yok onlarda.
Önemli olan bu sinyalin yapay olduğunu anlamaları. Aslında şunu sorabilirsiniz ya buradan yayılan sinyaller sonsuza kadar yayılacaklar mı? Nereye gidecekler? Şimdi tabii odaklı yaymadığımız için yani öyle belli bir noktayı hedef alıp da çat diye oraya lazer göndermediğimiz için, bu bahsettiğim sinyaller uzaya kaçan radyo dalgaları sonuçta, yaklaşık 0.3 ışık yılı ötesinde artık arka plan gürültüsüne karışmış oluyor.
Ondan ayırt etmek zor olmalı. Yani bizim sinyalimiz neden dışarıya ulaşmıyornun bir açıklaması var. Ama başka bir uygarlığın sinyalleri çok daha kuvvetli veya çok daha odaklı olabilir. Bu arada bizim de uzaya gönderdiğimiz güneş sisteminin dışına gidecek olan araçlarımız var.
Voyager 1, Voyager 2, Pioneer 10 birkaç tane var böyle. Bunlar güneş sisteminin dışına çıkacaklar. Ve hala da bizden iletişim kuruyorlar ama çok ufak oldukları için anca böyle şansına birilerinin yanından geçecekler de. Radyo dalgalarını onlar kapacaklar, bizim varlığımızın farkına varacaklar.
O da çok zor iş. Yani burada cevaplaması daha zor bir soru, bizim niye diğer uygarlıklardan sinyal almıyor oluşumuz? Onların sinyalleri çok daha kuvvetli veya odaklı olabilir. Hele ki bu Von Neumann prob gibi şeylerden etrafa yayılmışlarsa iyice.
Sonuç olarak bu şartlara rağmen kıramadığımız bu sessizliğin, bu korkunç sessizliğin olası nedenlerine geçeceğiz. Ama buna geçmeden önce bu enerji çapından bahsettik ya hani yani uygarlıkların fiziken yayılmalarının ötesinde enerji işaretlerinin, izlerinin yayılmasından bahsettik. Tam olarak ne kadar enerjiden bahsediyoruz ona bakalım. Bunun içinde döneceğimiz yer Kardashev ölçeği.
Fermi'den yıllar sonra Kardashev isimli bir Rus astronomu olası uygarlıkları bir şekilde kategorize etmeye çalışmış. Şimdi onun nasıl kategorize ettiğine bakmadan siz kendiniz bir düşünün. Nasıl bunu yaparsınız? Hangi kıstasa göre?
Nüfus mu olacak mesela? Çok gelişmiş uygarlıklar illa çok fazla nüfusa sahip olanlar mı olacak her tarafa yayıldıkları için? Öyle olmak zorunda değil. Kendi gezegenimize bakalım.
Biz burada en kalabalık yaşam türü değiliz. Her bir insan için binlerce, milyonlarca, belki trilyonlarca bireyi bulunan türler var. Başka ne gelir aklına? Bir uygarlığın gelişmişliği.
Yine dünya için düşünürsen felsefe, sanat gibi üretimleri olabilir. Bunu nasıl anlayacaksın, nasıl ölçeceksin bir uzaylı için? Teknoloji olabilir. Yine aynı sorun.
Teknolojiyi nasıl ölçeceksin? Oradan işte o kanaldan girmiş birazcık kardeş ev. Diyor ki, enerji kullanımlarına göre biz bunları sınıflandırabiliriz. Sonuçta her teknoloji enerji gereksinimi yaratıyor, o enerjiyi bir şekilde kullanmaları lazım.
Bu arada başka makul kıstaslar da var. Mesela Carl Sagan veri işleme kapasitesi üzerinden gitmişti. Yahut bana daha da ilginç gelen bir örnek, teknoloji arttıkça mikro kabiliyetlerinin artacağı öngörülüyor. Evrimimizin ilk başlarında kendi boyutumuza yakın şeylerle uğraşabiliyorduk.
Bir noktada biraz daha projeleri büyüttük, evet baraj yapmaya başladık, otoyol yapmaya başladık ama asıl daha ilginçi mikro tarafa, mikro yöne doğru ilerlememiz oldu. Mesela ikinci seviyede genetik modifikasyonlar yaptık artık. GMO'lu yemekler yiyoruz. Bir sonraki seviye mesela atom mühendisliği.
Atom fiziğine de profesörlüğe de lanet olsun arkadaşlar. Onları manipüle ederek silahlar yapabiliyoruz. Onun da bir seviye altına girersek yani atomların çekirdeklerini de değiştirebilirsek... ...temel atom altı parçacıkların mühendisliğini yapabiliriz... ...ve uzay-zaman dokusunun tam hakimiyetine erişebiliriz daha sonra da.
Şimdi, bunun ilginçliği şuradan kaynaklanıyor. Mikrokabiliyetler arttıkça, uygarlığımız da bu mikrokabiliyetlere yöneldikçe, devasa makro ölçekte projeler yerine, o zaman bizi dışarıdan teşhis etmeleri zorlaşacak. Neyse, kardeş eve geri dönelim. Enerji tüketiminden bahsediyoruz.
Bir, gezegen çapında iki, yıldız sistemi çapında üç galaksi çapında enerji tüketimi. İlk seviyede güneşlerinden kendilerine gelen tüm enerjiyi kullanabilen uygarlıkları düşünüyoruz. Bunun için tabi illa da tüm gezegeni güneş paneliyle kaplamamıza gerek yok. Bu bir ölçü sadece.
Yani o seviyede bir enerji kullanımından bahsediyoruz. Dünyada hali hazırda depolanmış epey enerji var. Füzyon sayesinde mesela her saniye 300 kilo kadar hidrojeni birleştirip helyuma çevirirsek aynı seviyede enerji eride etmiş oluruz. Bunun için gereken su faturasını şöyle açıklayayım.
1 metreküp sudan 110 kilo hidrojen çıkarılabiliyor. %90 verimlilikte diyelim füzyon yapsak. 3 metreküp su 1 saniyelik güneş enerjisi demek. Yani dünyada 1 milyar kilometreküp su olsa sırf okyanuslarda 10 milyar yıllık güneş enerjisi depolanmış vaziyette.
Daha doğrusu güneşten alacağımıza denk enerji miktarı depolanmış vaziyette. Kısacası füzyonu becerdiğimiz anda rahatız kardeşim. Füzyon büyüktür, güneş paneli. İkinci seviyede kendi yıldızlarının tüm enerjisini kullanabilen uygarlıklardan bahsediliyor.
Yani sadece bize gelecek kadar enerji değil, yıldızın etrafına saçtığı tüm enerjiden bahsediyoruz. Ki bu yaklaşık 10 milyar katlık bir artış demek. Bir yıldızı bu şekilde kullanabilmek için en artist şeylerden biri Dyson küresi denen bir yapı. Bir güneşin etrafını ördüğünüz dev bir paneli düşünün veya onun yörüngesinde dolanan milyarlarca ufak güneş panelini.
Dışarıya neredeyse hiçbir ışık sızmayacak. Dolayısıyla Fermi'nin sorusunu neden böyle dev yapılar algılayamıyoruz şeklinde sormak da mümkün. Aslında sorunun içinde birazcık saklı cevabı, yani eğer dışarıya hiçbir ışık sızmıyorsa nasıl algılayacaksın? Benim aklıma ilk gelen cevap kara delik olmuştu.
Hani belki bizim kara delik dediğimiz şeyler başka uygarlıkların Dyson küreleri. Fakat bu cevabın saçma olduğunu oturduğunuz yerden idrak edebilirsiniz benim aksime. İlkin kara delikleri görmememizin nedeni panellerle çevrili olmalarından ziyade ışığın kaçamayacağı kadar büyük bir kütleye sahip oluşları. Bu kütlenin büyüklüğünü nereden biliyoruz?
Çünkü bu yer çekimi etkisini yakınlardaki diğer objelerin yörüngelerinden hesaplıyoruz. O yörüngelerdeki değişimlerden hesaplıyoruz. Ve tabii ki dışarı fazla ışıma yapamayan bir şeyin etrafında da güneş paneli örmek gerçekten galaktik ölçekte salaklık olurdu herhalde. Daha zekice bir çürütme yolu daha var.
Bu kara delik hipotezinin. Eğer dev bir yapı yardımıyla bir yıldızdan enerji emerseniz, yapının kendisi de ışımaya başlayacak. Black body radiation diye bir şey var. Bu ışımanın frekansları biraz değişecek ama sonuçta o enerji kaybolmuyor.
Yani güneşi emmek diye bir şey yok. Sen zaten bir çevresinde bir materyal ördüğün zaman bir kısmı illaki dışarı sızıyor. Biz de o sinyalleri görebilirdik. Daha çıkmadı böyle bir aday.
Üçüncü tip uygarlıklar, artık seviyeyi yükseltiyoruz, neredeyse tüm galaksinin enerjisini kullanabilenler olmalı. Ki bu da 10 veya 100 milyar katlık bir artış demek. Bunun için galaksilerin merkezinde olduğu varsayılan o dev kara deliklerin enerjilerinin kullanılabilmesi lazım. Artık o seviyede zaten bir spekülasyon yapmanın da manası kalmıyor.
Yani tahminler çok zor aslında, geleceğe dair tahminler. Bunu araştırırken Carl Sagan'ın bir videosuna rastladım. Jules Verne'den bahsediyordu. Diyor ki yani bu adam hayal gücü konusunda, yaratıcılık konusunda çok ileride.
Onun sembolü adeta değil mi? O kadar bilim kurgu romanı yazmış. Buna soruyorlar. Sadece 50 sene, 50 veya 100 sene sonraki insanlar nasıl seyahat edecekler sizce diyorlar yani.
Ne tür teknolojilere sahip olabilecekler? Adamın hayal ettiği şey Victorian dönemden kalma, gondollan, hızlan seyahat etmek. Yani kendi bildiklerini sonuçta biraz abartarak ancak çıkarımlarda bulunuyor. Biz de o yüzden Dyson küresi derken mesela benzerini yapıyoruz.
Yani güneş paneli diye bir şeyden haberimiz var. E bu güneş panellerini çok dayanıklı bir şeyden yapsak, milyarlarca yapsak, güneşin etrafına yörüngeye soksak. Kafamız buna basabiliyor ancak. Bunun ötesindeki enerji manipülasyonu yollarına aklımız ermiyor.
Ki çoğumuz Jules Verne kadar hayal gücü sahibi de değiliz zaten. Şunu düşünüyor insan, biz 100.000 senedir, 200.000 senedir, belki 50.000 senedir tam olarak o sınırı nerede çektiğine bağlı modern insan sınırını o kadar zamandır ortalıktayız.
Çok bir şey değil, geldiğimiz noktada belli. Bu üçüncü tip uygarlık seviyesine gelmek için ne kadar zamana ihtiyacımız var? Bir yüz bin daha mı? Hadi diyelim belki o çok kısa oldu, onu bin kat arttıralım, yüz milyon yıl diyelim.
Yüz milyon yıl sürecek öyle bir seviyeye gelmemiz. E bu kozmik ölçekte görece kısa bir süre. Yani evrenin yaşının yüzde biri bile değil. Ve böyle tek bir uygarlık olsa dahi galaksinin her yanından algılanabilecek izler bırakmış olurdu.
İşte bunları da göz önüne alarak soruyorsun, nerede bunlar diye. Şimdi tabii ikinci bir soru da şu, biz bu ölçeğin neresindeyiz tam olarak? Anlamışsınızdır, biz daha birinci tip uygarlık bile değiliz. Çünkü biz güneşten gelen enerjinin hepsini kullanamıyoruz ya da o ölçekte bir enerjiyi.
Daha önceden bunun hesapları yapılmış, kardeş ev ölçeğini bir formüle oturtmuş mesela Carl Sagan. Bize 0.7'lik bir skor vermiş. Ama bu aslında göründüğü kadar iyi değil çünkü ölçek logaritmik.
Yani biz aslında bire epey uzağız. Doğrudan enerji tüketimimizi karşılaştırmak daha yararlı olur. Tüm insanlığın bir senede tükettiği enerji aşağı yukarı güneşten aldığımız bir saatlik enerjiye denk. Daha o enerjinin gereken enerjinin on binde birini kullanabiliyoruz.
Baya yolumuz var yani daha birinci seviyeye ulaşmak için. Peki biz kardeş ev ölçeğinde birinin üstündeki seviyelerde olan uygarlıkların olacağını varsaydık ama kaç tanesinden bahsediyoruz? Bunu bir netleştirelim. Yani onlarca mı, yüzlerce mi, milyonlarca mı?
İlk bilimsel SETI konferansı öncesi ki SETI, Search for Extraterrestrial Life yani dünya dışı yaşamın aranması diyelim, Frank Drake isimli bir fizikçi Fermi'nin ayaküstü yaptığı olasılık hesaplarını formüle ediyor ve sadece samanyolu galaksisinde yaşayan iletişim kurabilecek uygarlıkların sayısını tahmin etmeye çalışıyor. Buna da Drake Denklemi deniyor. İşin açıkçası biz denklem deyince bir doğa kanunu hep aklımıza getiriyoruz. Bu denklem tamamen rastgele bir denklem.
Daha doğrusu belli kısımları var ama onun içine ne dolduracağın tamamen sana kalmış. Şimdi bir kısım şu. Yeni yıldızların yaratılma hızı. Senede bir buçuk ila üç arası yeni yıldız yaratılıyor olsun.
Daha sonra tüm yıldız sistemleri içinde gezegenli olanların oranı. Üçüncü kısım, bu sistemlerdeki yaşama uygun gezegen sayısı. Mesela sadece bu galakside dünyaya benzeyen 10 milyar veya 40 milyar gezegen olabilir. Daha sonra dördüncü parametre, bu gezegenlerden birinde hayatın meydana gelme ihtimali.
Yani yaşama uygun tamam ama her yaşama uygun gezegende hayat oluşacak diye bir şey yok. Bu ihtimali tabii nereden biliyorsun? Bilmiyorsun, kimse bilmiyor. 5.
parametre oluşan bu hayatın zeki bir uygarlığa dönüşme ihtimali. Yine kimse bilmiyor. Bu uygarlıkların kaçta kaçı iletişim teknolojileri üretebilecek kadar zeki oluyorlar. Kaçta kaçı bunu yaymaya yeltenecek, teknolojiye sahip yani ama aynı zamanda motivasyonları da var.
Daha sonra da o sinyallerin yayılma süreleri, Yahut uygarlığın ayakta kalma süresi yani ne kadar yıl boyunca o sinyali yayacak. Tüm bu parametrelerin her biri geniş bir aralığa sahip. O yüzden hepsini birbiriyle çarpınca nihai sonuç aralığı muazzam oluyor. Drake'in ve Carl Sagan'ın da bulunduğu ilk SETİ toplantısındaki tahminler 1000 ila 100 milyon arasında.
Asıl yapılacak iş her parametreye bir olasılık dağılımı veriyorsun ve defalarca tekrarlanan simülasyonlar yapıyorsun. En muhafazakâr tahminler ne kadar çıkıyor? Milyonda bir bile değil. En iyimser tahminler ise 15 milyar tane böyle uygarlıktan bahsediyor.
Şimdi bu kadar oynak bir denklem ne işe yarar Allah aşkına? Ama insanlara tahmin için bir yapı sunmuş oluyor en azından. Önemli olan zaten şu, eğer cevabımız binlerle ölçülüyorsa veya daha yukarısı sayılarda Fermi paradoksu gerçekten kafa karıştırıcı oluyor. Çünkü akla gelen her cevap sadece bazı türleri bağlayacak.
Herkesi bağlayacak bir cevap bulmak çok zor. Yani neden bize ulaşmadıların bahanesi tekil uygarlıklar için üretilebilir. Ki birazdan değineceğiz bunlara. Ama her birini mi bağlayacak bu bahaneler?
Mesela diyelim ki bizi umursamazlar diyoruz. %99'u umursamasa kalan %1 bile 10 tane veya daha fazla uygarlık ediyor bize ulaşabilecek. Onlar umursar, onlar nerede? Yani bu paradoksun olası çözümlerine bu mercekten bakmamız lazım.
İlk olası çözümde akla ilk gelen zaten bizim gibi dünyaların aşırı nadir oluşu. Hatta bizim gibi dünyaların artı o dünyalarda yeşerecek zeki hayatın. Artık tabii yaşama uygun bir sürü gezegen keşfediliyor fakat belki hayatın başlangıcı çok çok zor. Yahut ilerlemesi çok zor.
Belki başlangıcı kolay ama karmaşıklaşması zor. Dünyada da basit prokaryot hücreler tam 2 milyar yıl boyunca hüküm sürmüşler. Ancak daha sonra özelleşmiş kısımları olan ökaryot hücreler evrilebiliyor. Çok hücreler için ise 1 milyar yıl daha beklemek gerekiyor.
Bunlar ufak zaman dilimleri değil. Belki ortalama evrimleşme süresi bizim gibi canlılar için 20 milyar yıl, 30 milyar yıl, 40 milyar yıl olacak. Evren o kadar yaşlı değil yani. Ve bu süreler boyunca da bir yıldız sisteminin yeterince stabil kalması çok zor.
O yüzden de bizim gibi dünyalar oluşmuyor. Şimdi bu cevabın zayıf yanı ne? Bu cevabın zayıf yanı fazla insan merkezli olması ki bu konuyu da kısmen gelecek bölümde astrobiyoloji uzmanı Betül Kaçar ile tartışacağız. Hayattan olarak ne demek, nasıl oluşur ve bunu nasıl gözlemleyebiliriz uzaktan?
Şimdilik şunu diyelim, biz hayat ağacının tüm dallarını bilmiyoruz. Sadece kendi gezegenimizdeki evrim patikasını biliyoruz. Onu da zaten çok yeni yeni öğreniyoruz. Yani okyanus tabanlarında aşırı basınç altında yaşayan hayvanları, efendim fotosentez zincirinden tamamen kopuk canlıları yahut uzay boşluğunda bile ölmeyen tardigradları bunların hepsini çok yakın zamanda öğrendik.
Daha önceden tanıdığımız hayvanların da sandığımızdan çok daha zeki olabileceklerini yeni yeni fark ediyoruz. Ve düşünün, tüm bu çeşitlilik hepsinin kökü ortak bir atada. E bir de ortak atadan gelmediğimiz başka canlıların evrim şartlarını mı hayal edeceğiz yani? Belki bazı yapılardaki canlıların çok kısa sürelerde evrilmeleri mümkün.
Hatta evrilmemeleri imkansız daha karmaşık canlılara. Nadir dünya hipotezi bu. Şimdi tamam, bizim gibi hayata izin verecek dünyalar çok nadir olabilirler. Ama bir görüş diyor ki, tek bir uygarlığın bile bütün galaksiye yayılması en fazla birkaç milyon yıl sürer.
Ama biz bunları görmediğimize göre böyle bir uygarlık yok. Öyleyse yalnızız. Bu bakımdan da kötümser. Şimdi bu görüşe 70'lerdeki düşünürler şöyle bir karşılık veriyorlar.
Diyorlar ki belki dünyalar nadir değil ama galaksiye yayılma hızı çok düşük. Bunun bir açıklaması da uzun ömürlü yaşlı uygarlıklar yaşlandıkça çok yavaş bir şekilde yayılıyorlar. Yani yayılma hızı geometrik olarak artmıyor bizim sandığımız gibi, tam tersine düşüyor. Geometrik olarak yayılmak isteyen uygarlıklar da aslında çok kısa süreli yaşıyorlar.
Kendi içlerinde savaşıp veya kendi aralarında savaşıp yok ediliyorlar çünkü öyle bir kafa yapısına sahipler. O yüzden zaten çok hızlı yayılmaya çalışıyorlar. Daha stabil uygarlıklarsa belli bir noktaya geldiklerinde yayılma hızlarını çok düşürenler oluyor. Yani dünyalar nadir değil ama yayılma çok zor.
Bu görüşe görece modern bir eleştiri getiriliyor. O da şöyle diyor, bu muhabbetler yıldızları statik olarak görüyorlar diyor. Yani galaksinin haritasına bakıyorsun, işte şu noktada bir yıldız var. Oradan başlayarak, o merkezden başlayarak çevreye doğru ne kadar yayılır bir uygarlık diyorsun mesela.
Atıyorum 5 ışık yılı yayılsın. Ama gerçekte yıldızlar tek bir noktada böyle statik durmuyorlar. Bütün yıldızlar da galaksinin etrafında dolanıyorlar sürekli. Yani bu yıldızları, yıldız sistemlerini daha doğrusu uygun yıldız sistemlerini hayatın tohumları olarak düşünürsek, o güneş galaksinin etrafında dönerken belli bir noktada, ki bu dönüş tabi yavaş oluyor, bizim güneşimiz merkezin etrafında 50 kez dönmüş yaklaşık olarak.
E merkez sürekli hareket ettiği için de yayıldıkları alan çok daha büyük oluyor aslında. O yüzden bizim bunlarla karşılaşma ihtimalimiz düşünüldüğünden daha fazla yayılma hızları yavaş olsa bile. Mantık bu. Ve bu mantığın güzelliği de çok hızlı seyahat teknolojileri bulmanın gerekmemesi.
Işıktan hızlı gitmene gerek yok. Işık hızına yaklaşmana bile gerek yok. Nerede o zaman bu uzaylılar diye tekrar soruyoruz. Şimdi ikinci tür cevapları şöyle grupladım ben.
Zekiler, yeterince zeki uygarlık var ama çalışmıyorlar. Değişik sebeplerle bizle iletişim kurmaya uğraşmıyorlar. Ne olabilir bu? Teknolojik uygarlıklar var ama birbirlerine çok uzaklar hakikaten.
Ve yayılmak demek gittiğin her noktada iz bırakmak veya orayı kolonize etmek demek değil. Ya da kolonize edilecek dünya da yok belki senin için. Yani şöyle düşün. Belki bizim bu taraflardan bir zeki uygarlık geçti.
Ama kendine uygun ilgileneceği bir yer bulamadı. Baktı geçti gitti ve bu 50 bin yıl önce oldu. Bir daha da buraya gelişleri belki bir 50 bin yıl sonra daha olacak. Yani sen bir yerden başka bir yere arabayla giderken böyle kilometre başına bayrak dikmiyorsun ben buradan geçtim diye.
Veya bir köpek 50 metrede bir durup işemiyor kokusunu bırakıp hani ben buradaydım diye. Ara ara yapıyorlar. Güneş sistemimiz de tam o aralara denk gelmiş olabilir. Bir başka açıklama, kimse keşfetmekle veya yayılmakla ilgilenmiyor.
Bunun tabi değişik olasılıkları olabilir yani bir tembellik olabilir. İkincisi belki bir ahlaki aşmışlık olabilir. Yani kolonizasyona karşıdırlar. O kavramı anlıyorlar ve ona karşılar.
Üçüncüsü belki hepsi bizim durumumuzda. Şunu akıl edebiliyorlar. Hepsinin içinde kendince birer Fermi paradoksu tartışması dönüyor yani. Ve eninde sonunda gelip diyorlar ki, ulan belki galaksi çok büyük tehlikelerle dolu ve hayatta kalan uygarlıklar dışarıya fazla ses vermeyen uygarlıklar.
Çünkü orada ne olacağı belli değil. Yani bir yere doğru bir çağrı gönderiyorsun, ya bir geri cevap duyarsan. Bu korkunç bir şey aslında. Yalnızlık kadar korkunç.
Çünkü sana kimin cevap vereceğini bilmiyorsun. Belki akıllı olanlar işte etrafa fazla sinyal göndermiyorlar ki en azından belli bir seviyeye kadar gelişebilsinler. Sakat birileri gelirlerse böyle mahallenin sakat serseri çocukları kendilerini savunabilsinler. Yani herkes mevcut sessizlikten kıllanacağı için en güvenli yol olarak konuşmayı değil de dinlemeyi seçmiş olabiliyor.
Bir poker masası gibi düşünün galaksiyi. Gergin bir bekleyiş var. Bunun zayıf noktası nedir? Uygarlık sayısından ziyade zaman biraz zayıf noktası.
Yani bir uygarlık belki yüz sene boyunca dinlemede kalabilir, belki bin sene boyunca ama yüz bin sene boyunca, yüz milyon sene boyunca yani ne kadar dinleyecekler? Ne kadar tembel davranacaklar? Ne kadar umursamayacaklar? Elbet bu devran dönecek.
Elbet bu iktidar gidecek arkadaşlar. Bu uzay politikaları değişecek. Galaksinin tümünü kucaklayan bir parti gelecek iktidara. Bir tanesinde olmasa diğerlerinde olur.
Ama bu eleştirinin de eleştirisini yapayım. Biraz önce bahsetmiş olduğum o mikro ölçekteki teknoloji gelişimi var ya... ...o burada güzel ve tutarlı bir açıklamaya sebep oluyor.
Yani eğer ki... genel kural olarak gelişim minyatürize olmaksa giderek küçük şeylerle uğraşmaksa bir noktada o uygarlıklar evreni keşfetmekten falan sıkılacaklar çünkü nereye gitsen aynı şey işte tamam orada süpernova burada bilmem ne birazcık gördük anladık yeter fazla bir şey değişmiyor yani Star Trek gibi bir ortam yok böyle gidip değişik uygarlıklarla ayda bir kontak kurayım ondan sonra kimisiyle savaş yapayım kimisiyle barış yapayım Belki var da ondan da sıkıldılar. Neyse yani o kısa bir dönem göreceği ama asıl gelişim, teknolojik evrimin yolu minyatürize olmaktan geçiyor. Yani demek istediğim, giderek daha ufak sistemler yapıyorsun, bilincini o sistemlere aktarıyorsun ve orada kendine sanal dünyalar yaratıyorsun.
Biz neredeyse o noktadayız bakın. Aslında ilginç bir durum şöyle düşünürseniz. Yani bizim teknolojik gelişmelerimizin, harcamalarımızın çoğu dışarıyı keşfetmekle alakasız. Hatta okyanuslarımızı bile keşfetmekle alakasız.
Tüketici elektroniğine dönük. E tüketici elektroniği de nereye doğru gidiyor? Sanal gerçekliğe doğru gidiyor. Nereye doğru gidiyor başka?
Bu seride daha önce bahsettik. Kavanozdaki beyinlere veya işte transfer edilebilen dijital bilinçlere doğru gidiyor. Böyle bir teknoloji seviyesine gelince atılgan gibi uzay gemileri yapıp makroölçekte keşif yapmana pek bir gerek olmuyor hakikaten. Yani ne yapacaksın?
Ya da şöyle olabilir, sen kendini minyatürize edersin ve evrene o şekilde yayılırsın. Hani kelek bir tanım olacak ama eski bilim kurgu filmlerinde hep vardı işte uzaylılar ışık olmuşlar, nur içinde geliyorlar bize. Bunlar zaten bizim için görünmez olmuş oluyorlar. O yüzden bu teknoloji iki çok zıt kutuba açılabiliyor.
Bir, keşfetmekle ilgilenmemelerini açıklıyor. Yani bu kadar fazla sayıda uygarlığın. Bir de tam tersine çok hızlı ve kolay bir şekilde etrafa yayılmalarını açıklıyor ama... ...uzay gemileriyle değil veya robotik uydularla,
problarla değil... ...çok daha ufak ölçekteki şekillerle yayılıyorlar ve bunları da biz algılayamıyoruz. Başka açıklamalar da var tabi.
O da şöyle diyebiliriz. Yani uzaylılar geldiler. Demin dediğim gibi öyle 50.000-500.000 sene önce de değil.
Sürekli aslında etrafımızdalar. Sürekli geliyorlar. Ama pek de yüzlerini göstermiyorlar. Hükümet bizden saklıyor.
İşte bu Roosevelt olayı, Tungus kapatlaması, 51. bölge. Yok efendim tarlalara işaretler bırakmak, piramitler yapmak, Atlantis gibi projeler inşa edip ondan sonra batınca batık müteahhit olarak kaçıp gitmek. Neyse artık yani o tanrıların arabaları ve X-Files'ın bu konulardaki popüler kültüre etkileri büyük oldu hakikaten.
İzlemeseniz ve okumamış olsanız bile dolaylı olarak etkileri altındayız. Tabii ki burada komplo teorilerin detaylarını tartışmayacağım. Çok basit bir şekilde şöyle açıklayayım. Edward Snowden olayını bile eline yüzüne bulaştıran bir ABD var.
Konu uzaylılar olunca 100 senedir neredeyse veya 80 senedir... kusursuz bir plan mı yürütüyor? Hiç dışarıya neredeyse sızdırılmamış. Böyle bir organizasyon yeteneğinin olacağına inanmıyorum ben insanların.
Asıl eleştirim şu olur, hani 50-60-70 senedir tarlalarımıza giren, tersanelerimize giren bu hain uzaylıların başka bir izini göremiyor olmamız. Hani binlerce insanın karıştığı bir komplo organize etmekten ve bu komployu çok uzun süreler sürdürebilmekten de düşük bir ihtimal bu. Şimdi sırada başka bir açıklama var. Herkesin bir duvara toslaması açıklaması.
Yani namı diğer Great Filter. Büyük filtre. Zeki canlıların evriminin çok zor olabileceğinden bahsetmiştik hala hazırda. Yani evrimin kendisi biyolojik sebeplerle duvara tosluyor olabilir.
Teknoloji duvara tosluyor olabilir. Belki de bu teknolojiden çok daha ileriye gidemeyeceğiz. Ama biraz daha ilginci tabii şöyle spekülasyonlar. Belki hayatın doğasında, evrim çizelgesinin doğasında bir noktadan sonra kendi kendini yok etmek var.
Hani aptal hayvanların kaynaklarını tüketerek aç kalmaları gibi Malthusian bir bakıştan bunu görebiliriz. Akıllı canlılar da uygarlıklarını yıkıp yıkıp duruyorlar. Herhangi bir uygarlık uzun süre gelişmiş seviyede kalamıyor. Biz mesela nükleer silahlarla bu duvarın eşiğine hala hazırda gelmiştik.
Daha bunun kimyasalı var. İşte gördüğümüz gibi pandemisi var, nanoteknolojisi var. Yani büyük silahlar yerine ufak tefek dronelar artık etrafta. Belki bunlar çok daha yıkıcı savaşlara neden olacak.
Ondan da ufak nanobotlar zaten, ondan hiç kaçış yok. Bir kere salsan etrafa, bittin. Ne yapacaksın? Kapıyı kapatıp sığınakta, ondan kaçamıyorsun ki.
Belki de bu Large Hadron Collider'ı öyle şeylerle uğraşırken, güzel güzel, mutlu mutlu deney yaparken, pat diye bir kara delik yaratacağız, gideceğiz. Yani herkes de aynı tuzağa düşüyor olabilir. Yarattığımız robotlar tarafından yok edilmekten de bahsetmiştim daha önce. Yani o da çok yaygın bir kader olabilir.
Battlestar Galactica'nın yeni versiyonu bunu işliyordu aslında. Yani bunun bir döngü olduğunu işliyordu. O evrende uzaylı muzaylı yoktu. Sadece insanlar, yarattıkları robotlar, o robotlardan sonra gelişiyorlar, insan gibi oluyorlar, kendi robotları da yaratıyorlar.
Ve döngü devam ediyor, sürekli her çocuk yaratıcısını yok ediyor bir noktadan sonra. Bu arada Paperclip Maximizer işinden bahsetmiştim galiba. Bu bir düşünce deneyiydi demiştim. Hani çığırından çıkan bir yapay zeka programı olsa, çok basit bir yapay zeka, çok aptal bir yapay zeka.
Yani amacını sorgulayamıyor ama o amaca ulaşmak için çok zekice davranabiliyor. İşte bu deneyde de çığırından çıkan bir ataç fabrikasından bahsediyorduk. Her şeyi ataça dönüştürüyor demiştik. Bununla ilgili bir oyun var.
Çok basit bir arayüzü olan bir simülasyon yapmışlar. Onun linkini koyuyorum açıklamalara. Galaksiyi ataça çevirmeye çalışabilirsiniz oradan değişik parametrelerle oynayarak. İlerledikçe yeni bölümler açılıyor.
Tam böyle zamanınızı yemenin güzel bir yolu. Diyelim her uygarlık bir yapay zeka yaratıyor. Hepsi böyle ataç fabrikası gibi yapay zeka olmak zorunda değil. Belki bazıları gerçek yapay zeka yaratacak.
Ahlaki muhasebeler yapabilen, etrafa yayılabilen, amaçlarını gözden geçirip değiştirebilen zekalar. Bunlar kendi yaratıcılarını öldürseler bile, bu bizim Fermi paradoksunu çözmüyor. Bu sefer diyeceğiz ki, onlar nerede? O makineler nerede?
Yaratıcıların yerini almak istemeyecekler mi? Onlardan o atılganın anahtarlarını kaptıkları gibi Kendi mahallelerini turlamaya çıkmayacaklar mı? Bizim evin önüne çekmeyecekler mi arabaları? Neredeler?
Yani organik olsun, metalik olsun, bu duvar neyse artık, bu duvarı aşan neredeyse tek uygarlıksak büyük bir yalnızlık içindeyiz. Ama belki de daha korkunçu, belki biz daha duvara bile gelemedik. Yani aslında duvardan kimse geçmiyor. Belki işte tam bir avcı uygarlık var, böyle kafasını fazla kaldıranı eziyor.
Tüm galaksiyi hali hazırda domine etmiş. Yani duvarın kendisi aslında ilk yayılmayı yapan uygarlık olmuş. Veya ondan geriye kalan bir yapay zeka, bir robot uygarlığı olmuş. Neyse artık, kendine rakip olabilecek her şeyi öldürüyor.
Şimdi gelişmenin hızını yine geometrik olarak farz edersek, rakiplerinden sadece belki 1 milyon yıl önce, belki 100 bin yıl önce sadece evrilmiş çok çok ufak farklardan bahsediyoruz burada yine evrenin yaşı düşünüldüğünde. Ama o kadar ufak bir fark bile çok büyük bir avantaja el verebilir. Bu avantaj sayesinde de böyle bilinçsizce domine eden veya bilinçli olup da hakikaten şeytani olan bir uygarlık herkesin başını eziyor olabilir. Bunun bir varyasyonu daha var, o da şu.
Bizi ezmek istemiyorlar da izole ediyorlar. Bizim sinyallerimizi veya dışarıdan bize gelen sinyalleri bloke ediyorlar bir şekilde. Buna hayvanat bahçesi hipotezi deniyor. Yani insanlık, bu gezegen bir hayvanat bahçesi aslında.
Biz de galaktik parklarda böyle koruma altında olan bir gezegeniz. Son sebebi, yani bitirişimi tanıdığımız bir kavramla yapmak istiyorum. O da şu, biz bir simülasyondayız. Bir önceki senaryoda hayvanat bahçesi müdürlüğünü yapan o uygarlık izolasyonumuzu aslında bir simülasyon ile sağlayabilir.
Uzay sandığımız şey gerçekte belki yoktur, bir hologramdır. Belki aslında hayat dolu bir galaksideyiz ama boş sanıyoruz. Daha da iyisi, yani Fermi paradoksunun çözümü açısından daha da iyisi diyorum, tamamen bir simülasyonda olmamız. Hem uzayın kendisi simülasyon hem de onun bir yan ürünü olarak bizim bilincimiz.
Bu paradoks için yaptığım tüm açıklamalar aslında tahmin edeceğiniz gibi simülasyon hipotezi içinde geçerli. Yani tek yapmamız gereken şey, evrende yalnız mıyız sorusunu... Evren sandığımız şey asıl gerçeklik mi ve biz asıl gerçeklikte miyiz ile değiştirmek. Burada kişisel bir yorum yapayım.
Simülasyon aslında Fermi paradoksunu sandığımız kadar da çözmüyor. Çünkü eğer bir simülasyon isek bunun kişiye veya türümüze özel olması düşük bir ihtimal bence. Bunu bir önceki bölümde konuşmuştuk birazcık. Yani bu ata simülasyonları denilen şey hani gelecekteki insanların bizi simüle ediyor olma ihtimali bence düşük çünkü bir noktadan sonra ilgilerini kaybedecekler.
Ne kadar ilginç olabilir yani bizim hayatımız? Evet, belki simülasyonu yaptılar, unuttular, gitti. O tip şeylerden de bahsetmiştik. Amaçsız bir şekilde biz şu anda simüle ediliyoruz.
O da olabilir, doğru. Ama bence daha büyük bir ihtimal, içinde milyonlarca türün rastgele gelişeceği veya belki çok az türün gelişeceği... devasa evren simülasyonları yapmak. O seviyeye ulaşmış bir uygarlığın ilgilenebileceği şeyler evren çapındaki simülasyonlarda daha bolca bulunuyorlardır diye düşünüyorum.
Dolayısıyla Fermi'nin sorusu bu simülasyon içindeyken de geçerli oluyor. Yani simülasyondayız tamam ama herkes yine nerede? Niye bu simülasyonda sadece biz varız? Evet, yeterince soru sorduk.
Yalnız şunu hep hatırlayalım. Biz daha dışarıya bakmasını yeni yeni öğreniyoruz. ''Bizi neden bulmuyorlar ve kendilerini tanıtmıyorlar?'' sorusunun kardeşi olan ''Biz niye bunları görmüyoruz?'' sorusu çünkü daha çok yeni öğreniyoruz bakmasını ve nereye bakacağımızı cevabıyla karşılanabilir.
Bir sonraki bölümümüzde, konuklu bölümümüzde tam da bu konu hakkında olacak zaten. Şimdi Patreon destekçilerime geleceğim ama şunu dinlemeden altlamanızı istemedim. Carl Sagan'ın meşhur pale blue dot, silik mavi nokta konuşmasından bir kesit koymak istiyorum. İngilizce bilmeyenler için dahi rahatlatıcı olacaktır.
Teşekkürlerim de ondan sonra gelsin. Bu uzun bir avantaj noktasından, yeryüzünün bir parçası olmaması gerekir. Ama bizim için farklıdır. O dotu tekrar düşünün.
O burada. O evde. Bu biziz. Bunun üzerinde, sevdiğiniz herkesi, bildiğiniz herkesi, duyduğunuz herkesi, her insan, her kim olsaydı, hayatlarını yaşayacaktı.
Ağırlık, mutluluk ve acı, binlerce güvenli dinler, ideolojiler ve ekonomik doktrinalar, her yaratıcı ve yaratıcı, her yaratıcı ve yaratıcı, her yaratıcı ve yaratıcılığı, Her kral ve köle, her erkek aşkta, her anne ve baba, her umutlu çocuk, her invenci ve deneyçi, her moral öğretmeni, her korunan politikacı, her süperstar, her mükemmel yönetici, her sanatçı ve kötülüklerimizin tarihinde yaşadıkları meydanda. Dünya, büyük bir kosmik arena içinde, çok küçük bir kısımdır. Tüm geneller ve imparatorlar arasında suyun suyunu düşünün. Böylece şanlı ve şanlı olarak, bir parçanın, bir noktasının şahsı olabileceklerini düşünün.
Bu pikselin bir kısmında yaşayanlar için, sonsuz kötülüklerden düşünün. ...bazı diğer köşelerin... ...küçükçe tanınılabileceği... ...insanlarla ilgili.
Onların yanlış anlayışlarını, birbirini öldürmek için... ...ne kadar sevindikleri, ne kadar yoruldukları... ...ne
kadar sevindikleri, ne yoruldukları, ne kadar yoruldukları, ne kadar yoruldukları, ne kadar yoruldukları, ne kadar yoruldukları, ne kadar yoruldukları, ne kadar yoruldukları, ne kadar yoruldukları, ne ne kadar yoruldukları, ne kadar yoruldukları, ne kadar yoruldukları, ne kadar ...yalnız bir parça... ...kosmik karanlıklığında... ...bütün bu büyüklüğümüzde... ...yakınlığımızda... ...yakınlığımızda... ...yakınlığımızda...
...yakınlığımızda... ...yakınlığımızda... ...yakınlığımızda... ...yakınlığımızda... ...yakınlığımızda... ...yakınlığımızda... ...yakınlığımızda...
...yakınlığımızda... ...yakınlığımızda... ...yakınlığımızda... ...yakınlığımızda... ...yakınlığımızda... ...yakınlığımızda...
Evet. ...yakınlığımızda... ...yakınlığımızda... ...yakınlığımızda
Settledik mi? Hala değil. Beğenecek mi değil mi? Şu anda, yeryüzü bizim yerimizdir.
Astronomi, bir şiddet ve bir karakter oluşturma deneyiminden bahsedilmiştir. Bence, bu uzun bir görüntü, bu küçük dünyamızın görüntüsünden iyi bir gösteri olamaz. daha Bence, ...bizim karşılıklı, birbirimizle daha dikkatli bir hale gelmek ve... ...Pale
Blue Dot'u korumak ve saygı duymak. Egemen Ekinci'ye, Şehir Hikayeleri Podcast'te ve Fatih Kodaman'a aramıza katıldıkları için çok teşekkür ediyorum. Sizin ve olağan şüphelilerin desteği sayesinde yürüyor bu iş. Onlar kimler?
Ege Edi Siva, Elçin Aksoylar, Adem Çengel, Yeliz, Vedat Kürşün, Ethem Bozkurt, Barbaros, Batuhan Avcı, Taha Türkoğlu, İlyas Boydak, Sezer Sunar, Emel Ct, Tanzer Bilgen, Elad Azizli, A.C. Dağlıoğlu, Zafer Ünlüer, Görkem Uyar, Azize Arif Şanver, Canberk Ovayurt, Eymen Üçışık, Beybiliku, Furkan Karakaya, Onur Baysan, Alp Şimşek, Merve Yurdagül, Salih Ünal, Savaş Günata, Çağrı Köse, Umutcıkla, Nilgün Elibol, Barış Özcanlı, Banu Yelkovan, Kutlay Dede, Yannis Sabahçil, Doğan Can Bahan, Kıvanç Müçek, Samet, Dumanay Hukuk, Başar Kızıldere, Emrah Öz, Ali Can Albayrak, Deniz Silahçılar, Erman Korkut, Erdem Gelal, Berk, İsmail Atkurt, Ece Aydoğan, Tunç Mart, Nilüfer Gök, Can Karakuş, Hüseyin Çalgın, Ulysses, Işıl Arıcan, Atilla, Özgür Elbir, Danyal Arslan, Çağrı Özertem, Aydın Kahraman, NSC, Mehmet Han, Mehmet Ünsal, Seküre, Can Emrah Yaldız, Şaban Vefeza, Refik Şekercoğlu, Ali Özbek, Kemal Akkoyun ve Utku Özdemir.
Hepinize tekrar teşekkürler. Çok yakın zamanda görüşeceğiz.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.