
3.996 kelime · ~20 dk okuma
Selam flarsızlar, ben İmmanuel Tosteyevski. Bugün görece hafif bir bölüm yapalım dedim. Simülasyon teorisine daha sonra kaldığı yerden devam ederiz. Bugün pop kültür konuşacağız.
Hatta ondan da önce birkaç tane haber vereyim size. Önümüzdeki birkaç dakikayı flarsızlık haberleriyle dolduralım. Birincisi, çoğunuz fark etmişsinizdir Spotify ve Apple yıl sonu özetleri gönderiyor. İşte seni 2020'de 5000 dakika dinlemişim.
Ailem bana küstü, çocuğum tanımıyor. Yaşasın flarsızlık. Böyle fanatik fanatik mesajlar attınız. Çoğunuza tek tek teşekkür ettim.
Arada kaçırdığım varsa kusura bakmayın. Bununla paralel olarak Spotify Türkiye ve Apple Türkiye bana birer tane e-mail attılar. İşte en çok dinlenen podcastler arasına girdiğiniz tebrikler gibisinden. Tam o sırada bizim yapımcı Pod B'de bir mesaj paylaşmış.
İlk beşe girdi Spotify'da diye. İlk beşe girdi deyince zaten anladım ben. Ya dördüncü olduk ya zar zor beşinci olduk. Ama asıl şok kim birinci?
Evet, kendi kendine gelin güvey olup da ezeli rakip bellediğim.. Büyük harflerle psikolog Beyhan Budak. Kabusum gerçekleşti resmen. Dedim bu seçimlerde hile var.
Pensilvanya'dan çuval çuval oy getirmiş gece gece. Neyse yapacak bir şey yok galiba adam kazandı. Bu arada bu muhabbet hakkında hiçbir fikri olmayan varsa size hiçbir şey açıklamayacağım öyle merakta kalın. İşin bir güzel tarafı tabii bunlar 2020 ortalamaları.
Bir statistiklere baktım. Mesela Mayıs ayına kıyasla şu anda iki kattan daha fazla dinleniyoruz. Genel olarak sadece benim podcast'im değildir herhalde. Genel olarak podcast kitlesi artmış.
İyiye gidiyoruz yani. Bir haber daha bununla biraz alakalı olarak. Podcast'i gerçek zamanını takip edenler fark etmişlerdir. Geçen haftadan beri yaklaşık çift reklam gidiyoruz.
Çift dikiş. Öncelikle korkmayın, bu böyle 1-2-3-4-5 diye gitmeyecek. Maksimum 2 sponsor alıyoruz bölüm başına. Ta en başından beri zaten tasarımım buydu benim.
Bu konuyu biraz açıklayayım aslında çünkü çoğunuzun haberi olduğunu sanmıyorum. Biz bu reklamları geriye dönük olarak yerleştiriyoruz. Yani yeni bir sponsor alırsak mesela gelecek hafta, o sadece ondan sonraki bölümleri değil, ondan önceki tüm bölümleri de sponsor etmiş oluyor. Reklamlarını yerleştiriyoruz.
Böyle mükemmel teknolojilerimiz var zamanı geriye çeviren. Uzun uzun anlatıyorum çünkü bu konu hakkında sizden bir ricam var, bir de sorum var. Ricam şu, bazılarınız soruyor işte ya Patreon'dan destekleyemiyorum, ne yapayım? O bölümlerin en başında sponsor linki oluyor.
Oraya basıp giderseniz onların sayfasına ha bu fularsızdan geldi diyorlar. Reklam kampanyamız başarılı oldu diye ondan sonra rapor tutuyorlar. Gidip illa bir şey almanıza gerek yok yani. Orası keyfinize kalmış da.
Sağda solda podcast hakkında yorum yaparak ve arada sırada bu linklere tıklayarak beleşçiliğinizi affettirebilirsiniz bana. Yok şaka yapıyorum tabii. Şöyle de bir ayrıntı var. Bu dinamik reklamlar yüzünden benim açıklamalara koyduğum o zaman kodlarında kayma oluyor.
Ben çünkü o zaman kodlarını hep reklamsız haline göre yapıyorum. Ondan sonra 30 saniye reklam giriyor mesela. Kodlar kayıyor 30 saniye. Bu kodları da her seferinde girip değiştirmemin imkanı yok.
Buna bir çözüm bulamadım valla arkadaşlar. Yani ben yine yazmaya devam edeceğim. Patreon'dakiler için en azından. Çünkü onlara reklamsız versiyonlarını koyuyorum hep.
İnsanlardan destek isteyip hem de bir de reklam dinletecek halim yok. Diğerleri içinde biraz bozulmuş oluyor ama en azından konular ve sırası görülmüş oluyor. Yani yine de herhalde bir fayda sağlıyordur diye düşünüyorum. Sorum da şu, ricam buydu, soruya gelelim.
Tek reklam olsun, çift reklam olsun, ben bunu sizi rahatsız etmeyecek şekilde yapmak istiyorum. Yani formatı üzerine hala çalışıyoruz. Mesela şu andaki gibi böyle başta ufak bir spot, ortada işte bir ara verme amaçlı 30 saniye bir reklam daha sonra da ta en sonunda okunan bir reklam. Böyle de gidebiliriz.
En başta uzun uzun 60 saniyelik bir spot olur. Orada ben kendimce hikayeler anlatırım, geyikler yaparım. Blok halinde onu koyarız. Ondan sonra bölüm boyunca hiç reklam olmaz mesela.
Hangisi sizi daha rahatsız eder bilmiyorum. Belki ortada ara vermek iyi geliyordur. Bunu sizden gelecek görüşlere göre değiştiririz. Yapımcıyla da konuştuk zaten.
Son olarak da tabii ki kitap. Yani iyi ki bir kitap yazdık değil mi? Böyle sizin beş sene başınızın etini yiyeceğim bundan sonra. Bilmem kaçıncı baskıyı yaptık diye.
Şu anda ne noktadayız? Geçen gün itibariyle dördüncü baskı Matbaa'dan çıktı. Bu baskı da özel çünkü iki parçaya ayrılmış. İki bin kopyası ciltli olacak.
O da dokuzunda çıkacak dediler bana. Çok artist bir şey yapmışlar. Koleksiyon için iyi. İçerikte öyle devasa bir değişiklik yok.
İçerikteki değişiklikleri zaten ben bloga koyuyorum. Onun için de tekrar sağ olun. Herkes bulduğu hataları bana bildiriyor. Ben de baskı baskı listeliyorum onları.
Herkese açık bir hata koleksiyonumuz var. Geçen gün baktım inanamadım ya düşünsene. O kadar uğraşıyorsun, yazıyorsun. Ben bu kitabı herhalde 50 kez okumuşumdur.
Editör okuyor, o okuyor, bu okuyor. Bir sürü hata düzeltiyorsun. Ondan sonra geriye kalanlar bunlar. Yani bir yandan utanıyorum, bir yandan da iyi ki böyle yapmışız.
Okuyucuların sayesinde düzeltiyoruz. Bazı insanlar şey dediler, genel olarak imle hatalarına takan çok yok da, cıvıklık seviyesi tabii herkese uymuyor. Bazıları için çok cıvık olmuş. Hani podcast'ı takip eden, benim tarzımı az çok bilenler için tamamdır da bu konu hakkında ağır bir kitap bekleyen insanı düşünsene alıyor eline daha ilk dakikadan patlar.
Yani nasıl yapacağız bilmiyorum. Bir böyle ciddili versiyonunu bir de şu anki versiyonunu mu çıkarsam acaba? Öyle bir şey olabiliyor mu? Hani çocuk kitabı çıkarır gibi bir de yetişkin kitabı.
Mizah duygunuz yoksa kuru kuru, iğrenç bir insansanız alın bunu okuyun diye kitap çıkaracağım. Süper pazarlama fikri. Neyse haberlerimiz bu. Çoğu bölümde bu kadar uzatmıyorum zaten de hafif bölüm dedim.
Gelelim sadede neyi konuşacağız? Bir başkadır dizisini konuşacağız. Ama işin komik tarafı da bu diziyi aslında konuşması gereken en son insan benim. Hıncını bıncını analiz falan yapmayacağım.
Bunu çok güzel yapanlar da olmuş çoktan. Ekşi Sözlü'ye girdim baktım okudum yani şahane film kritiği gibi yazmış insanlar. Yalın Alpay'ı dinledim boş modern sohbetlerde. Ya adam harika konuşuyor.
Ne kadar beğendiğimi size şöyle söyleyeyim. Bu benim için beğeni ölçütü. Anlattığı şeylerin ciddi bir kısmıyla hemfikir değilim. Ama ona rağmen kafam açıla açıla, merakla izledim, dinledim.
Yani hemfikir olmadığın bir insanı merakla dinleyebilmek nadir gerçekleşen bir şey. Aksi gibi de insanın ufku zaten bu tip muhabbetlerle açılır. Biraz çekişmeyle açılır yani. Ben şimdi konuya biraz değişik bir yönden girmek istiyorum.
Bunun aslında diziyle alakası yok ama Furya ile alakası var. Yani bir, bir başkadır diye bir dizi var. Bir de çılgınlık mı diyeyim, moda mı diyeyim, herkesin konuştuğu bir şey Furya işte. O var bir de.
Şimdi ben bunların ikisini de kaçırdım. Ve bu bana çok ilginç geliyor aslında. Parçalanmış gerçekliklerde yaşıyor olmamız konusuna bağlayacağım. O yüzden ilginç geliyor.
Hani bazı şeylerin popüler olduğunu bilirsin ama onun üzerinden kendine böyle bir sosyal statü yaratmak istersin. Bilerek dinlemezsin. Dinlemediğinde her yerde duyurursun. Şimdi o bir seviye olsun.
İkinci seviye bilmemezlik, habersizlik. Bir şeyin popüler olduğunu bilirsin ama umursamazsın. Yani onun üstünden statü kavgasına da girmezsin. Hayatında hiçbir yeri yoktur.
Sadece bilirsin. Bir de 3. seviye bir şeyin popüler olduğunu bile bilmezsin. Ben mesela geçen gün ilk defa hayatımda Billie Eilish, Eilish mi Eilish mi nasıl okunuyor onu da bilmiyorum.
Onun şarkısını dinledim, Bad Boy diye. Şöyle düşün, eskiden mesela yeni keşfettiğin bir şey olur. Tabii ki dünyada ilk sen keşfetmemişindir. Bazı şeyleri popüler olduktan sonra keşfedersin ama nedir popülerlik?
İşte yüz binlerce kişi dinliyordur. Hadi diyelim bir milyon kişi dinlemiştir. Sen çok çok geç gelmişsindir. Artık öyle bir dünyada yaşıyoruz ki bu bad boya bir baktım.
Ulan bir milyar dinlenmesi var. Sadece YouTube'da. Bir milyar. Ve benim bu boyutta bir şeyden daha yeni haberim oluyor.
Bu bir başkadır da bana onu hatırlattı birazcık. Ve bunun hakkında yapılmış yorumları okurken kullanılan referansları da bilmiyorum. Isıza'dan mesela çok kişi bahsetmiş, bilmiyorum. Hatta ben bunu podcast'ta anlatmadım galiba, blog'da yazmıştım.
Bir ara Endonezya'ya gitmiştim. Türk olduğumu duyan herkes nasıl seviniyorlar, nasıl böyle el üstünde tutuyorlar. Hepsi Prime Time'da Türk dizisi izliyor. Acayip popüler.
Önceleri diyordum ya ben izlemiyorum, onu bilmiyorum, bunu bilmiyorum. Sonra hayal kırıklığına uğradıklarını görünce ben de yalan söylemeye başladım. Aa tabii o çok güzeldir, bu çok güzeldir diye. Sonra bir gün yakalandım yani yalan söylediğimi anladı bir tane kadın.
Endonezya'nın böyle bir kasabasında, turistik bir yer falan da değil. Oturduk televizyonun karşısına, böyle beni dizinin dibine oturttu. Türk pembe dizileri izliyoruz, bana oradaki karakterleri anlatıyor. Sonra ondan öğrendiklerimi de daha sonraki tanıştığım insanlara sattım.
Daha da komik bir şey söyleyeyim size. Bu ne zamandı? Bu Endonezya seyahatinden sonraydı. Benim kız arkadaşım yabancı, Macar.
O aralar Kara Para Aşk diye bir dizi izliyor. İstanbul'a geldik. Bir yerde kahvaltıya gittik Kadıköy'de gün ortasında. O orada gitti biriyle konuşmaya başladı.
Türkiye'de sen kimi tanıyorsun? Geldiğimiz yerde bir arkadaşımız hiçbir şey yok. Sen yabancı insansın. Meğer dizideki oynayan aktrislerden biri.
Türk olan benim ama Keko gibi duruyorum orada. Olan bir taneden haberim yok. O kadıncağız da tek başına orada kitap okuyup yemeğini yiyordu. Herhalde beni bir tek burada rahatsız etmiyorlar diye.
Orada da geldi Macar'ın teki bunu buldu, rahatsız etti. Neyse kibar bir şekilde konuştular, gittik. Şimdi bunları şu yüzden anlatıyorum. Ben böyle Türkiye'den çok da kopuk bir insan değilim aslında.
Sonuçta bu yazılar sayesinde, podcast sayesinde bir alakamız var. Sosyal medyada sürekli gündem olan şeyler oluyor. Ona laf yetiştiriyorum, buna laf yetiştiriyorum. Oralardan birbirimizi tanıdığımız için böyle bir anlayış oturuyor kafanda.
Ha tamam ya bu da bizden. Sanki aynı gerçeklikte yaşıyormuşum gibi oluyor. Daha doğrusu aynı haberleri görüyorsun, aynı havayı soluyorsun gibi bir his oluşuyor. Ondan sonra da böyle çok basit, çok temel şeyleri bilmediğimi fark edince insanlar bozuluyorlar birazcık.
Bu bana aslında şunu hatırlatıyor. Biraz alakasız olacak ama yeni bir ülkeye gittiğim zaman ilk öğrendiğim şey genelde Ben bu ülkenin dilini, işte ne diliyse o X dilini konuşamıyorum. İngilizce biliyor musunuz? Cümle bu.
Bunu ezberliyorum. Başım derde girdiği zaman bunu söylüyorum. Sürekli bunu tekrarladığın için de pratik yapıyorsun. Bir noktadan sonra şahane söylüyorsun.
Yani düşünsene Türkiye'de sokak ortasında biri geliyor sana hiç aksansız süper bir şekilde. Ya çok iyi Türkçe bilmiyorum. İngilizce biliyor musunuz? diyor.
Şaşırırsın. Dalga mı geçiyorsun kardeşim filan dersin. Benim Türk popüler kültürüyle olan ilişkimin de bu. Ama bu ilişkinin komikliği sosyal medyada ortaya çıkıyor işte.
Çünkü biraz eski kafayla düşünüyoruz. Biz derken kendi neslim adına konuşayım. Belki yeni nesil için de geçerdir. Bu eski kafada herkesin ortak bir gerçeklikten başladığı sanrısı var.
Yani başlangıç noktan aynı. Ondan sonra kültürüne göre, değerlendirmelerine göre farklı noktalara varıyorsun. Sosyal medyada böyle başladı aslında. Ekşi Sözlü mesela düşünün.
Herkes aynı başlıklara bakıyordu. Aynı gündem maddeleri, aynı işte en beğenilenler var. Forumlar öyle. Şimdi biz bu anlayışı sanki aldık, Facebook'ta, Twitter'da da geçerliymiş gibi davrandık.
Yani sen de Twitter'dasın, ben de Twitter'dayım. Arada böyle gündemlerimiz kesişiyor, referans noktalarımız kesişiyor ama onun dışında apayrı yerlerdeyiz aslında ve bunu göremiyoruz. Şimdi gel gelelim dizinin kendisine. Çok mu iyi bir dizi peki bir başkadır?
O yüzden mi bu kadar konuşuyoruz? E hayır yani ben beğenerek izledim diziyi. Ama çok konuşulan yapımlar nadiren konuşuldukları kadar iyidirler. Bir yapımın çok konuşulması için birazcık işin içinde doğru yerde, doğru zamanda olmak da var.
Belli bir eşiği aşınca da zaten herkes konuşuyor diye konuşmaya başlıyorsun. Herkes izliyor diye izlemeye başlıyorsun. Yorumların büyük kısmı bu dizinin Türk toplumunun isabetli bir panoramasını, bir kesitini çıkarıp çıkarmamasıyla ilgili. Değişik karakterler var.
İşte her karakter böyle belli bir toplum kesimine denk geliyor. Bu kesimler arasındaki ilişki karakterler üzerinden işleniyor gibi. Şimdi ben bu diziyi izlerken bunun ne kadar zor bir şey olduğunu fark ettim. Bir diziden de zaten böyle bir ülkenin gerçekliğini, kesitini anlatmayı beklememek lazım.
Kendinize bir sorun neyi izlediğinizde, hangi filmi, diziyi izlediğinizde veya hangi kitabı okuduğunuzda bir ülkeyi etraflıca, kapsamlıca anlayabildiniz. Mesela bana eğer sorsalar hangi diziyi izlediğinin anısını unutursun ki tekrar aynı zevkle izleyebilesin deseler aklıma bir çok şey geliyor gerçi ama muhtemelen The Wire derdim. Dünya kadar karakter kullandılar, 5 sezon dolu dolu bir şehrin kesitini sundular ve yetmedi. Ben Türkiye'yi anlatmak istiyorsam aslında bu diziyi kullanmam biri espri yapmıştı hatta.
Bunun hakkında bir yazı yazmıştım da. Şey demişti ya sen çöpçüler kralını izle daha iyi anlarsın Türkiye'yi. Ve aklıma şu geldi. Bunu sanırım podcast'ta yayınlamadım Patreon'a koymuştum özel bölüm olarak.
Gürman'la yaptığımız sohbetlerden birinin bir noktasında Türkiye'nin dört dönemini anlatan dört tane Şener Şen filmi önermişti. Bir dinleyin bakalım birkaç dakika. Hepsi de YouTube'da linklerini koydum. Türkiye tarihinin son işte 20.
yüzyıl başında yani hatta 9. yüzyıl sonunda bugüne kadar getiren ve anlamamıza sebep olabilecek 4 tane film var. Bir tanesi Değirmen. Osmanlı İmparatorluğunun çöküş döneminde bir kasabada kaymak alan alemden bir gece yaşamak istiyor.
Fakat tam o sırada evde bir olay oluyor, yaralanıyor ve bunu bir zelzele oldu diye anlatıyor. Toplum da oturup onlar alaksızlık yaşadık da zelzele oldu demesin diye kendisini tamamen bu işten soyutluyor ve bütün Osmanlı bürokrasisi bu zelzeleyi gerçekmiş gibi anlatmak ve bu zelzelenin yaralarını sarmak zorunda kalıyor. Ve orada da toplumda bununla birlikte oyuna devam ediyor. Esasında biliyorlar onlar ki bir zelzele olmadığını.
Aynı Osmanlı'nın çökeceğiydi. Yani çökeceğini herkes biliyor. Kimse çökeceğini kabul etmiyor. Ama işte herkes çökmeyecekmiş de sanki sonsuza kadar var olacakmış gibi hayatına devam etmek zorunda.
İkincisi 1950-60 döneminde, komünizme karşı Milliyetçi Hareketleri'nin güçlenmesiyle ve bunların nereden insan kaynaklarına bulduğu, bunun ideolojik sınıfsal kökenleriyle ilgili bir film. Yine Şahin Erşem'in diyor, Zengin Mutfağı. Yaklaşık bir saatli bir film abi. Tek plan, bir tane mutfakta geçiyor ve toplumun tüm üyelerini temsil eden insanlar orada var.
Yaklaşık altı insan var. Patronu da hiç görmüyoruz. Bu kadar güzel bir şekilde Türkiye'deki milliyetçi hareketler nasıl çıktı? Sol hareketlerinin kökeni neydi?
Nasıl yok oldu? Onlar hangi hülyalara dahildi? Biz oturup 1950-1960 döneminden bahsetmeye başlasak 3 tane daha böyle podcast olabilir. Adam 1 saat içerisinde bütün bu hikayeyi böyle toparlayabilmiş.
Çok özel bir iş yani. Üçüncüsü, Türkiye tabi değişiyor gittikçe yani 70'lerden 80'lere doğru gidiyor. O dönemde, geçiş döneminde Güneydoğu Anadolu bölgesinden ve Doğu Anadolu bölgesinden İstanbul'a yoğun göç alıyor. Uğur Yücel ve Şener Şerif Muhsin Bey.
Orada Muhsin Bey'in oturup o geçmişin değerlerine sahip, İtalika modeline sahip olan Türkiye'nin İnsanlar göç etmiş, o göçü kaldırabilecek bir şehir kültürü yok. Ama o kendi değerlerine sahip çıkmaya çalışıyor. Kolay kolay oturup da bu değer grubundan şu değer grubunda Türkiye çıktı diye anlatamıyorsun. Bir geçiş var orada yani.
O geçişi anlatan inanılmaz bir film. Sonuncusu gene Şener Şen'in aşk filmlerinin unutulmaz yönetmeni. O da artık 90'lara giderken Türkiye'nin tam olarak çağ dışı kalmış bir yönetmen. Ama işte Türkiye'de değişiyor ve orada kendi varlığını ifade etmek istiyor.
Şimdi 2020 Türkiye'sinde kaç yıldır AKP her yaptığını bu türban mağduriyetini de kullanarak meşrulaştırmaya çalışmışken bir dizide seküler bir karakterin işte sen türbanlara karşı önyargılısın diye papara yemesi ülkenin yarısını tetikleyecektir. Bu gayet öngörülebilir bir durum. Ama burada şu değerlendirme tam yapılmıyor. Yani bu hakikaten de dizinin bize söylediği, verdiği mesaj mı?
Yoksa oradaki karakterlerden birinin görüşü mü? Şimdi bunu anlamak çoğu durumda zaten zor bir şey. Burada bunu iyice karıştıran bir yapı var ki diziyi güzel yapan bir yapıydı bu. Meryem karakteri en az bilgili karakter olarak geliyor, psikiyatriste başvuruyor.
Psikiyatrist de biraz daha tepe noktadan ona yardımcı olmaya çalışacak. Tabii aslında olan ne? Bunlar birbirlerini farklılaştırıyorlar, birbirlerinin hayatlarını etki ediyorlar ve psikiyatr da Meryem sayesinde kendi sorunlarıyla yüzleşiyor. Şimdi o psikiyatrist de geliyor, başka bir psikiyatrist de gidiyor, Gülbin'e.
Bu sefer Gülbin daha tepe konumda. Ve Gülbin'in ağzından biz bu eleştiriyi dinliyoruz zaten. Yani bir yandan Gülbin bunu dinlerken iç sesi olarak da peri gibilerin eleştirilmesini dinliyoruz. İşte Meryem'in kafasında başörtü var ama senin kafanda çuval var diyor.
Şimdi burada Gülbin karakteri daha tepe konumda olduğu için senaristin ağzından konuşuyor gibi görünüyor. Ama daha sonradan öğreniyoruz ki Gülbin'in o bahsettiği başörtülü kız kardeşiyle aralarında ciddi bir sürtüşme var. Ve bu sürtüşmenin önemli bir kısmı da kardeşinin dindarlığıyla ilgili. Gülbin'in kardeşi de bu arada dizideki en sevimsiz karakter.
Yani tecavüzcü bile yan karakter olarak biraz daha sempatik çünkü en azından pişman olmuş. Ağlayıp zırlıyor kendi sahnesinde. O Gülbin'in başörtülü kardeşi ise tam bu AKP döneminde zengin olmuş, müteahhit eşi, yalandan dine sarılmış, onun üstünden herkesi yargılıyor, üstüne üstlük kişisel olarak da aşırı agresif biri. Kocasını da eziyor, herkesle takışıyor.
Ve yine işi biraz daha karmaşıklaştıran bir katman daha var. O da Kürt olmaları. Hani Gülbin sadece buna dindarlığı yüzünden takmıyor. Aynı zamanda şunu söylemeye çalışıyor.
Yine bu sonradan belli oluyor. Sen bizi ezenlerin tarafına geçtin. O şekilde asimile oldun. Bu arada kendisi de asimile olmuş.
Hep Türkçe konuşuyor tabii. İstanbul'da beyaz Türk hayatı yaşıyor. Dolayısıyla bu toplam resme bakınca şöyle denilebilir, Gülbin burada dizinin bize mesajını taşıyan bir araç değil. Gülbin'in o Peri'ye yaptığı eleştiri, başörtüsü hakkındaki eleştiri aslında onun da kendi sorunlarındaki, kendi çekişmelerindeki bir öğe.
Ama işte ben bu görüşe diziyi bitirince ulaşmıştım. İlk başta bu türban meselesi olduğu için insanlar da 2020 yılında onu bir mesaj olarak algılayıp gayet de anlaşılır bir biçimde tetiklendiler. Benim yorumum bu. Hatta belki de yapımcılar bilerek böyle yaptılar ki daha çok konuşulsun, üzerine daha çok düşünürsün.
Bir başka karakter yoluyla anlatayım bunu. Mesela Ruhiye'nin hikayesiyle anlatayım. Ruhiye'nin hikayesinin Türkiye'deki çocuk tecavüzü sorununun gerçek tablosu olmadığını biliyoruz. Peki, yapımcıların amacı mıydı böyle bir tabloyu yansıtmaya çalışmak?
Öyle bir ön kabulle izlersen diziyi, tabii ki sevmeyeceksin. Çünkü Allah aşkına kaç tane tecavüz bu şekilde sonuçlanıyor? Yani hem adamla yüzleşiyor, adam yaptığından tamamen pişman, pişman olmasının ötesinde hayatının her günde cezalandırılıyor. Ve adam bitmiş ölmek istiyor.
Yalvarıyor kadına beni öldür diye. E şimdi şey mi diyeceğiz yani bu dizi işte tecavüzcülerin pişman olduğunu göstermeye çalışarak bizi yönlendiriyor. Ya bu ayrı bir hikaye. Burada önemli olan da Ruhiye'nin yolculuğu.
Kendi bastırdığı travması tecavüzcüsüyle karşılaşınca ortaya çıkmıyor mesela. Tam tersine o adamın öldüğü haberi gelince travmanın hasarı ortaya çıkıyor. Çünkü ölmesi onu kurtarmıyor. Gidip yüzleşmesi lazım.
Closure denen bir kelime var İngilizcede. Yani o defteri kapatması lazım. Ve defterini kapatıyor hakikaten. Bu karakter de arkını tamamlamış oluyor.
Şimdi dizideki her karakter böyle değil. Mesela bir başka karakter Sinan. Ben ona bakınca yapımcıların bize, Beyaz Türklerin hepsi bu kadar anlamsızca hayatlar yaşıyorlar, bu kadar çarpık hayatlar yaşıyorlar, bu kadar mutsuzlar demeye çalıştıklarını hiç düşünmüyorum. Sinan rezidansta oturan Ve buna ek olarak mutsuz olan, anlamsız bir hayat yaşayan boş biri.
Ve onun karakteri hiçbir zaman o klojörü bulamıyor. Defterini kapatamıyor. Veyahut hoca karakterini de buna katabiliriz aslında. En başta hocayı dizinin en pozitif karakteri olarak görebiliriz.
Yani çok bilge, çok iyi niyetli. Diğerlerinin aksine bunun evinde huzur var. Kızı isyanlarda ama ailesine karşı bir isyanı yok kızın. Ailesine çok düşkün.
Fakat biraz daha izleyince gördüm ki ya hoca da aslında bilge milge değil, herkese aynı dandik çiçek hikayesini anlatıyor. İnsanlara verecek bir şey yok onun da. Ve bu hikayelerin, bu bilgenin ne kadar sahte olduğunu, o mahalle içindeki statüsünün ne kadar yersiz olduğunu kendi yaşadığı trajedi sonunda anlıyoruz. Kaybını yaşayınca onun yerine bir şey koyamıyor.
Kendi kendi hikayeleri anlatıp kendini yatıştıramıyor. Tamamen kaybolmuş bir vaziyette. O noktadan sonra da zaten artık hoca değil. O yüzden hoca olmadığı için de kızı bir noktada açılıp saçılıp, ya baba ben buyum aslında diyerek evden ayrılıyor.
Ve adam da buna bir şey diyemiyor. Yoksa o mahallede başını açan bir kızın babası tarafından hem de hoca olan bir babası tarafından bu kadar kabul görebileceğine kimse inanmıyordur zaten. Yani bu kısmında bir gerçekçilik iddiası taşımadığı bence belli. Bu bakımdan bu karakterleri evrenimizle bazı öğeleri paylaşan ama bizim gerçekliğimizi yansıtma yükümlülüğü olmayan, bizim toplumumuzdaki kesitleri sembolize etmeyen karakterler olarak düşünebiliriz.
Ama ben o kadar da cömert davranmak istemiyorum bu diziye karşı çünkü o öğeleri de epey oynamışlar. Yani bu en bariz herhalde Gülbin'in ailesinin yapısında var. E şimdi tam çorba olmuş orası yani türban var, kürt sorunu var, takiyecilik var. Efendime söyleyeyim uyuşturucu var, Gülbin'in zinası var, varoğlu var.
Bu kadar da öğeyi işin içine katarsan, ya ben bunları yaptım, siz de uzun uzun bunları konuşun, ateşli tartışmalar yapın. Ama eğleştir yapmayın çünkü ben aslında Türkiye'yi anlatmaya çalışmıyorum diye işin içinden sıyrılamazsın. Alt kesim karakterler çok daha sempatikler. Hilmi olsun, Meryem olsun, Hoca olsun, Hoca'nın ailesi.
Hatta Yasin karakteri bile daha sempatik. İşte çevresindeki kadınları ezen bir adam olarak resmediliyor önce ama Aslında Yasin karakterinin sempatisi nereden kaynaklanıyor? Çok zor bir hayat var ve karısına sadık. Yani dolayısıyla sen neredeyse bütün mütedeyyin karakterleri ve istisnatsız bütün alt kesim karakterleri... ...genel olarak pozitif bir ışıkta değerlendirirsen,
kendi zayıflıklarına rağmen. Diğer bütün üst kesim karakterleri de, Sinan, Gülbin, Peri bunların aileleri, hepsinin ailesi sorunlu. Bende şu hissiyatı oluşturuyor. Bu diziye getirilen eleştirilerin büyük kısmı aslında yerinde.
Senin samimiyetle gerçekliği yansıtma iddian olmasa bile popüler olmuş bir yapıtın o gerçekliği etkileme gücü oluyor. Tüm bu tabloya rağmen Eğer benim bir çıkıntı yorum yapmam gerekirse karakterlerin hepsine bakıyorsun mesela. İnanılmaz bir iletişimsizlik var. Kendi kendilerine iki cümle kuramıyorlar.
Tartışmaları da kötü. Kendini en düzgün ifade edebilen karakter peri. Kendi iki yüzlükleriyle de yüzleşebiliyor. Onların da farkında.
Bence dizideki aslında en iyi karakter periydi. Yani yapımcılar bunu en defolu karakter olarak neredeyse sunuyorlar bize. Ve söyledikleri şeyler, yaptıkları şeyler birden fazla karakter tarafından yargılanıyor. Sadece Gülbin değil, aynı zamanda o dizi yıldızı olan kız var ya, onunla muhabbetleri sırasında Peri'nin ne kadar halkından kopuk olduğu gösteriliyor.
Asıl ayakları yere basan da ünlü film yıldızı. Şöyle bir karikatüre dönüşüyor Peri. Yalıda büyümüş. Dünyayı gezerek büyümüş, zengin ama muhtemelen soğuk ebeveynleriyle.
Roberto okumuş, ondan sonra Amerikalara gitmiş, doktor olmuş. Sonra Türkiye'ye geliyor ve üstüne bir de devlet hastanesinde çalışıyor. Böyle bir karakter zaten yok da bu karakterin eleştirilmemesi lazım. Dizideki en mükemmel karakter bu ya.
Diğerleri ne yapıyor? Hiç kimse bu kadar imkana sahip olup da başkalarına yardım için çalışmıyor. Dizideki en sempatik karakter Meryem mesela ama Meryem'in bir seçim şansı yok. Kendine çizilmiş yolda gidiyor.
O yüzden onun yaptıklarını iyi veya kötü diye değerlendirmemek lazım. Bir şeyin ahlaklı veya ahlaksız olması seçimine bağlı. Peri'nin seçim şansı var. Ve bu sadece para meselesi de değil, kafa meselesi de birazcık.
Mesela kendi yine bir sahnede diyor ki ya Peru'ya gittik işte oradaki insanlarla anlaşabiliyorum. Burada kendi halkımla anlaşamıyorum. Eleştirilecek bir şeymiş gibi sunuluyor Gülbin karakterinin iç sesinden. Perry gayet haklı.
Ve bunun için yalıda yetişmesine falan da gerek yok, Robert'e gitmesine de gerek yok. Aynı şeyi ben de hissediyorum. Ve bu bana veya Türkiye'ye has bir durumla değil. Dünya çapında bir olay bu.
Sen şimdi Washington DC'de yaşayan bir Amerikalı'yı, üniversite mezunu Amerikalı'yı... Aynı o perinin takıldığı o Peru'daki ortamlara götür veya İstanbul'daki belli ortamlara götür. Oralarda yaşar o. Kendine bir çevre de edinir.
Ama Alabama'nın ortasına bırak. Alabama'yı da boşver. ABD'nin %90'ını düşün. %90'ın ortasına bırak.
Uzaydan gelmişe döner. Ayrım aslında Peru'lu-Türk ayrımı değil. Ayrım şehirli-kırsal ayrımı, kıyı kesimlerle orta kesimler-iç kesimler ayrımı. Ayrım hizmet sektörüyle veya beyaz yaka işlerle üretim sektöründeki hayatların ayrılığı ve buna mukabil gelir düzeyindeki ayrılık.
Böyle böyle değişik ayrılıklar var. Bunların bazısı üst üste biniyor, bazısı birazcık daha farklı. Ve her zaman bu böyleydi. Yani her coğrafyada bu ayrımlar vardı.
Yeni anlaşılan şey ne? Yeni anlaşılan şey internet sayesinde Perulu bir psikiyatristle Türk bir psikiyatristin aralarındaki ortak noktaların çok fazla olduğunun iki tarafçada görülmesi. Bu bakımlardan peri aslında oradaki en düzgün karakter. Yani hem seçim şansı olmasına rağmen tırnak içinde iyi olanı yapıyor, hem de kendini toplumun genelinden kopuk görmesi onun bir suçu değil, elitist tutumu değil, durum tespiti.
Evet, Türkiye'yi de öyle çok anlamayan bir maymundan Türkiye'yi anlatma iddiasında olup olmadığı belli olmayan bir dizi hakkında analiz dinlediniz. Hayatınızı bence daha iyi değerlendirmenin yollarını arayın. Neyse biz bize muhabbet etmiş olduk zaten hafif bölüm olacak demiştim. Ağır olsun hafif olsun tüm bölümlerin yapımında emeği hiç geçmeyen ama maddi manevi destekleriyle beni kamçılayan patronlarıma teşekkür ediyorum.
Öncelikle Ozan Yerli'ye teşekkür ediyorum. Hem bize yardım etti hem de Egean arkadaşına bir muhabbet hediyesi aldı. Buna ek olarak aramızda yeni katılanlar, Ege Edi Siva, Elçin Aksoylar, Adem Çengel, daha fazla katılan da var tabi ama bunlar peçeteye ismini yazıp bana uzatanlar oldu. Hoş geldiniz, sefa getirdiniz.
Başka, Yeliz, Vedat Kürşün, Ethem Bozkurt, Barbaros, Batuhan Avcı, Taha Türkoğlu, İlyas Boydak, Sezer Sunar, Emel Cet, Tanzer Bilgen, Elad Azizli, A.C. Dağlıoğlu, Zafer Ünlüer, Görkem Uyar, Aziz Arif Şanver ve pek sevgili babası, Canberk Ovayurt, Aymen Üç Işık, Beybilik U, Furkan Karakaya, Onur Baysan, Alp Şimşek, Merve Yıldagül, Salih Ünal, Savaş Günata, Çağrı Köse, Umutçıkla, Nilgün Elibol, Barış Özcanlı, Banu Yelkovan, Kutlay Dede, Yannis, Sabahatçil, Doğan Can Bahan, Kıvanç Müçek, Samet, Dumanay Hukuk, Başar Kızıldere. Emrah Öz, Ali Can Albayrak, Deniz Silahçılar, Erman Korkut, Erdem Gelal, Berk, İsmail Atkurt, Ece Aydoğan, Tunç Mart, Nilüfer Gök, Can Karakuş, Hüseyin Çalgın, Yulisiz, Atilla, Işıl Arıcan, Özgür Elbir, Danyal Arslan, Çağrı Özertem, Aydın Kahraman, Mehmet An, Mehmet Ünsal, Seküre, Şaban Vefeza, Ali Özbek, Kemal Akkoyun, Utku Özdemir.
Hepiniz sağ olun, var olun. Bir sonraki bölümde bambaşka konulardan bahsedeceğiz. Görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.