Podcast

Simülasyon Teorisi 5: Kavanozdaki Beyinler

Fularsız Entellik

5 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Selam fularsızlar! Artık modern simülasyon argümanının kalbine geldik. Esasında bu içeriği iki ayrı bölüm olarak yazmıştım: "Kavanozdaki Beyin" ve "Bilgisayardaki Beyin". Ama yayın takviminde geciktiğim için içeriği biraz değiştiriyor ve tek bölüm halinde yayınlıyorum.

(Aşağıda dünya kadar makale linki var, göremeyenler başka bir podcast app'i kullanabilirler. Ayrıca dinamik reklamlar yüzünden zamanlarda kayma olabilir, kusura bakmayın.)

.

Orijinal Blog Yazıları: Birinci Kısım | İkinci Kısım

***



Konular:


(01:00) 1. Kısım: Kavanozdaki beyin. (Orijinal makalem).

(01:50) Philosophical Zombies.

(03:30) Turing Testi (xkcd karikatürü).

(04:15) Çin odası. (Analiz | Daniel Dennett ile yapılmış bir podcast).

(07:45) Umumi kavanoz senaryoları.

(09:35) Kişiye özel kavanoz senaryoları.

(11:30) Kötülük Probleminin "çözümü".

(12:30) 2. Kısım: Bilgisayardaki beyin (Orijinal makalem | Bostrom'un makalesi).

(13:45) Varsayım 1: Sim içi ve dışının benzeşmesi.

(14:45) Varsayım 2: Sim ihtimalimi ya sıfır ya da %100'e yakın.

(16:00) Varsayım 3: Zaman kısıtı olmaması.

(17:15) Netice: Simülasyonda değilsek, hiçbir zaman olmayacağız.

(18:15) Paralel evrenler ve fraktal. (Susskind'in 10^500 evren tahmini).

(21:50) Teorik limitler: Life 3.0 (qualia zeka farkı makalesi).

(23:20) İşlevselcilik (nano örgü makalesi).

(25:30) Anti-işlevselcilik: İklim simülasyonu yapan bir bilgisayar üşür mü?

(27:00) Pratik limitler: Moravech Paradoksu ve log günahları.

(30:00) Kimsenin olmadığı ormanlarda bağıra çağıra düşen ağaçlar.

(33:15) Varoluşsal tehditler: Fermi Paradoksu makalesi | Paperclip Maximizer .

(36:40) Teşekkürler.




***

Patreon: Aylık veya YILLIK destek verin, ikimiz de rahat edelim:)

Kitap: Safsatalar Ansiklopedisi (4. Baskı çıktı, hem de bu sefer bir kısmı ciltli).



.




Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

5.021 kelime · ~25 dk okuma

Şu anda başka bir uygarlığın simülasyonunda olma ihtimalimiz nedir? Bilim bunu nasıl test edebilir? Bir simülasyonun içindeysek de dışarısı nasıl? Hava güzel mi orada?

Neler oluyor? Her şeyden önemlisi bu bilgiler günlük hayatımızda ne işe yarayacak? Mesela ahlak anlayışımızı nasıl değiştirecek? Simülasyon teorisinin 5.

bölümü ve daha sonraki bölümleri bu sorulara adanacak ve biz de bol bol hayal kuracağız. Serimizin başından şu ana kadar iki tane çizgi çekersek. İlki Budizm, Descartes, Matrix çizgisiyle alakalı. Yani acaba bir simülasyonda mıyım sorusuyla alakalı.

Transkriptin tamamını oku

İkincisi ise Chuang Zha'nın o kelebek rüyasıyla başlayan acaba bizzat ben mi bir simülasyonum, ben gerçek miyim sorusuyla alakalı. İlkinden başlayalım. Acaba bir simülasyonda mıyım sorusunun ima ettiği şey bilincimin gerçek, dünyanın ise yalan olduğudur. Bu senaryolara genelde kavanozdaki beyin deniyor.

Ama illa laboratuvarda sağına soluna kablolar bağlanmış bir beyin düşünmenize gerek yok. Aynı etkiyi herhangi bir sanal gerçeklik teknolojisi de sunuyor, halüsinasyon da sunuyor hatta. Önemli olan şey bilincinizin gerçek, etrafınızın yalan olması. Bu şablonu aslında Descartes'ten bahsederken epey ele almıştık ve görmüştük ki o tip bir şüpheciliğin bir sınırı yok.

Sonuçta eğer özel bir ruh, sihirli bir güç inancımız yoksa yani her şeyin beyinde olup bittiğini düşünüyorsak ve beyin aktivitesinin de elektrokimyasal reaksiyonlara bağlı olduğunu düşünüyorsak o zaman hissettiğimiz her şeyi manipüle etmemiz mümkün dışarıdan gelen bir takım etkilerle. Eğer bir simülasyondaysak bence işin asıl ilginç kısmı bir masanın şunun bunun simüle edilmesi değil de bilinçli gözüken diğer varlıkların doğası. Bir başka deyişle kavanozdaki tek beyin benimkisi mi ve diğer tüm bilinçler simüle mi ediliyorlar yoksa burası her beynin loblarını sallaya sallaya girdiği umumi bir halk simülasyonu mu? Bu ikilem philosophical zombies adı altında irdeleniyor yani felsefi zombiler.

Karşınızda gördüğünüz şey tamamen insanlar gibi davranan, iğne batırdığınızda bağıran, okşadığınızda sevinen, sizin gibi davranışlar gösteren yani ama içinde hiçbir şey olup bitmeyen, hiçbir şey hissetmeyen varlıklar olabilirler. Herkesin inanılmaz bir sosyopat olduğunu düşünün ve daha da ötesi, acımacı da hissetmiyor yani. Bunu dışarıdan bakarak nasıl anlayabilirsiniz? İlk varsayımımıza gidersek, birkaç dakika önce yaptığım, yani beynin dışında olan biten ekstra bir şey yok.

Bilinç, beyin aktivitelerinden ileri geliyor. Bu aktiviteleri de ölçmenin yolları var. Dolayısıyla sen atıyorum beyin taramalarını, karşındaki insanın beyin taramalarıyla karşılaştırırsan, ikisi de benzer çıkıyorsa, tamam o da benim gibi hissediyor diyebilirsin. Ama bu tabii biraz kelek bir açıklama çünkü simülasyon içindeysen o tarama sonuçları da manipüle edilebilir.

Veya senin bilincin gerçekten de o beyin aktivitesiyle aslında alakasızdır. Hani nasıl ki birine iğne batırdığında o bağırıyor, beyin aktivitesi de o şekilde bir dışa yönelik bir davranış olarak gözükebilir. Ama aslında içinde neler hissettiğinin ölçütü değildir. Kısacası felsefi zombiler bizimle kalacaklar.

Biz aslında buna benzer bir soruyu cevaplamak için bir test uydurduk. Turing testi deniyor buna. Örneğin bu içeriğin bir algoritma, bir program tarafından değil de bir insan tarafından yazıldığını düşünüyorsanız basit bir Turing testini geçmişim demektir. Beni bir insandan ayırt edemiyorsanız yine de felsefi bir zombi olabilirim.

Sadece çok başarılı bir felsefi zombi olduğum kanıtlanmış oluyor. Dolayısıyla başkasının subjektif tecrübesi ve öz farkındalık hissi diyelim... ...bizim için ulaşılmaz bir şey.

Bu arada bunları araştırırken çok komik bir karikatür gördüm. XKCD kaynak. Normal Turing testte sen karşıdakini insan olduğuna inandırmaya çalışıyorsun ya... ...burada diyor ki ekstra kredi karşıdakini,

yani seni sınayanı... ...kendisinin bir bilgisayar olduğuna, bir program olduğuna inandır diyor. Yani anlatınca çok komik olmuyor.

Orada olmanız lazımdı. Elbette Turing testinin bu konulardaki yetersizliğini gösteren en meşhur düşünce deneyi Chinese Room, Çin odası. Bir odada uyanıyorsunuz. Oraya nasıl geldiğinizi hatırlamıyorsunuz.

Kapı da kilitli. Odadaki tek şey sembollerle dolu dev bir tahta. Kapının altından bir zarf atılıyor. İçinde bu sembollerden biri var.

Kısa bir şaşkınlık geçiriyorsunuz. Ondan sonra ona karşılık gelen sembolü çizip kapının altından geri uzatıyorsunuz. Bu iletişime odanın dışından bakan biri sizin mükemmel Çince konuştuğunuzu sanabilir. Çünkü size Çince bir soru uzatıyor ve cevap veriyorsunuz.

Her verdiğiniz cevap da kusursuz. Ama aslında tek bir Çince harf dahi anlamıyorsunuz. Aynı mantığı başka bir örneğe uygulayalım. Bir bilgisayar da bir sürü komut izleyerek bir insan kadar karmaşık davranabilir.

Ve dışarıdan bakan biri için, bizim için mesela, zekice gözükebilir. Ama içeride bir yerde olan biteni anlayan bir bilinç yok. Yani hesaplayabilme birinci kanıt değil. Bu yüzden bilgisayar ortamında gerçek bir yapay zeka yaratamayız, kuvvetli yapay zeka, strong AI yaratamayız.

Sadece Turing testini geçebilecek bir zeka yaratabiliriz. Bu basit deney, Çin Odası deneyi yüzlerce makaleye yol açtı. En yaygın cevap olan sistem cevabı şunu diyor, odadaki adamın değil ama odanın tamamının Çinceyi anladığını iddia edebiliriz. Yani o kural tablosuyla ki bu hafızaya denk geliyor.

Kağıt kalemiyle bu iletişim organlarına denk geliyor. İçindeki adamıyla artık bu da beyne, bilince, CPU'ya denk geliyor ne dersek. Bunların toplamıyla tüm oda yani sistem Çince'yi anlıyor, Çince konuşabiliyor. Bu sistem cevabı Çin odasından birkaç sene önce Ned Block diye birinin yarattığı bir başka düşünce deneyiyle de epey alakalı.

O da Çin toplumu. Oradaki herkes acı hisseden birinin nöronlarını taklit ederse ne olur? Yani bir buçuk milyar nöronun birbiriyle etkileşme geçmesi gibi Çinliler de birbirlerini telefonla arayabilirler mesela. Kendi aralarında çeşitli bilgi alışverişi yapabilirler.

Bir nöronun yaptığı ne varsa onu da bir insan yapabilir diyelim ki. Dolayısıyla burada nöronun yapı taşlarından ziyade onun fonksiyonu önemliyse diye bir varsayımda bulunuyoruz. Onları aletlerle, insanlarla, neyse artık çeşitli herhangi başka bir düzenlikle değiştirmekte bir sorun olmamalı aynı işi yaptıkları sürece. Tabi bu soruları öyle saf saf sormuyorlar.

Bir amaçları var. Bu deney de önceki düşünce deneyi gibi, yani orijinal Çin odası gibi, sistem cevabına karşı bir örnek olarak sunulmuştu. Yani Çin milletinin acı hissetmesi, millet ölçeğinde acı hissetmesi absürt bir fikir olarak geliyordu. Bunun hakkında ayrıntılı bir incelemenin linkini koydum.

Hatta Daniel Dennett'le yapılmış bir podcast da var bu konu hakkında. Onun da linkini bulacaksınız. Neyse ki bizim bu düğümleri çözmemize gerek yok. Sizi ilgilendiren kısım daha basit.

Şöyle maddeleyim. 1. Gerçek bir bilinci bilgisayar programlarıyla yaratamam. Çin odası örneği.

Benim bilincim gerçek bir bilinç. Bunu nasıl biliyorum? Subjektif tecrübeye, qualya'ya doğrudan erişimim var. Öyleyse ben bir bilgisayar simülasyonu değilim.

Ama diğer insanlar nedir? Onları bilemem. Dolayısıyla onlar bilgisayar simülasyonu olabilir. Sanırım ben bu şartlar altında Matrix gibi kolektif bir simülasyonu tercih ederdim.

Herhangi bir simülasyonun bana özel hazırlanmış olması fikri korkunçluğunun ötesinde biraz egomanyaklık da kokuyor. Niye bunca çabaya değeyim yani? Ve milyarlarca insan arasından veya memeli arasından niye ben? diye de sorabilirim.

Ama bu sorular da birazcık mantıksız aslında çünkü ne kadar basit veya ne kadar sıradan bir varlık olduğum hakkındaki düşünceler de simülasyon içinde öğrendiklerime bağlı. Belki de hayatta kalan son insan benim. Belki de insanlık tarihinde korkunç bir felaket yaşandı, bir nükleer savaş oldu hakikaten. Ve amacını bilemediğimiz nedenlerden ötürü biz başka varlıklar tarafından, belki de o savaştaki düşmanlarımız tarafından... ...böyle bir simülasyona hapsedildik.

Tabii eğer bu simülasyonda yalnızsam yani geri kalan herkes birer NPC gibiyse... ...non-playable character vardır ya oyun jargonu da. Bu benim simülasyon dışında da yalnız olduğum anlamına gelmiyor aslında yani.

Belki de kişiye özel bir VIP tatil programı yaşıyorum. Gelecekte herkes böyle eğleniyor. E bu simülasyon bittikten sonra da 500 sene boyunca aralıksız çalışıp... ...bir sonraki 80 senelik tatil için para biriktiriyoruz.

Şok kampanya patron çıldırdı. Erken 21. yüzyıl. Kendimi iyice kaptırmak için de simülasyonda olduğum bilgisini beynimden sildirdim.

Yani gerçekten orada yaşayan bir insanın tecrübesine dayanarak daha doğrusu yazabileyim diye, dışarıdan bir perspektiften yazmayayım diye bu bilgiyi de kendi hafızamdan sildirdim. Doktoran bitince de arkadaşların yanına dönüp iş arayacağım. Belki bambaşka bir uygarlık beni yaşatıyor ve benim gibi milyarlar var. Bizim böyle çoklu evren teoremi dediğimiz şeyler de bu tüm paralel çalışan simülasyonların toplamı mesela.

Mesela da mesela böyle senaryoların sonu yok. Osurup osurup ipe diziyoruz. Her halükarda tabii dediğim gibi en korkutucu olan şey yalnız kalmak. Yani dönüp dolaşıp aklım buna geliyor.

Türünüzün tek örneği olduğunuzu düşünsenize. Belki orta çağdaki veba salgınları sandığımızdan çok daha korkunçtu. 15. yüzyıla gelindiğinde son insan da öldü bitti.

Veya 22. yüzyılda bazı simyacı fanatikler bir nanofabrikatör ele geçirdiler ve gezegendeki tüm atomları altına çevirecek nanobotları atmosfere saldılar. Hepimiz de altın olduk. Bu senaryolardan biri gerçekleşti ve neslimiz tükendi on binlerce sene sonra da.

Son kalan kemiklerimiz, izlerimiz yok olmak üzereyken bir başka uygarlık geldi. Bulabildikleri tek işe yarar DNA parçasından bir insan inşa ettiler. Bu insanla bir şey yapmak zorundalar. Belki onların gerçek dünyasına tek başına kala kala o da kafayı yemek üzereydi.

Bunlar da dediler ki tamam bunu bir simülasyona koyalım. Orada dönen tartışmalar da komik olur aslında. Bir grup uzaylı bunu sergilemek istiyor. Diğerleri ise kendi doğal ortamına bırakmanın en doğrusu olduğunu savunuyorlar.

Bunların arasında orta yol olarak beynimizi kavanoza koyup, mecazi anlamda da olsa bir simülatöre bağlıyorlar. Belli bir dönemde başlıyor. Sonra belki başka bir dönemde, başka bir dönemde tek bir kişinin yaşadığı reenkarnasyonlar. Eğlence isteyenler de bu simülasyonu izliyorlar Truman Show gibi.

Çok zengin bireyler böyle bağış yaptıktan sonra simülasyona belki kısa bir süreliğine gerçek bir oyuncu olarak katılabiliyorlar. Şimdi diyebilirsiniz ki tabi uzaylılar veya o uygarlık neyse insanlık hakkında öyle süper kalitede bir simülasyon yapmaya yetecek bilgiye sahip olamazlar onca yıkımdan sonra. Sonuçta tarih kitabı bile kalsa o tarih kitabını okumakla yaratılacak bir şey değil bu kadar ayrıntılı bir simülasyon. Ama bize gösterilen simülasyonun gerçek tarihimizi yansıttığını da nereden bilelim.

Belki orijinal insanlık tecrübesi çok daha farklı bir şeydi. Fakat uzaylıların elinden ancak bu geliyor, ne yapalım? Bu korkunç yalnızlık senaryolarının rahatlatıcı bir yanı var aslında. Birkaç bölüm üzerinde durmuş olduğum kötülük problemini hatırlayacaksınız.

Onu kısmen çözmüş oluyor. Etrafımdaki herkes o felsefi zombilerden ibaretse, bizimkisi dışında herhangi bir acı duyan bir bilinç olmayacak. Gezegen tarihi boyunca yaşanan onca ölüm, açlık, hastalık, korku, üzüntü... Bunların hiçbiri, hiçbir gerçek canlı tarafından hissedilmedi.

Yani daha doğrusu gerçek zihin demeliyim. sadece bizim perspektifimizden öyleymiş gibi yapıldı. Bu demektir ki bizim Tanrımız, yani simülasyonu yaratan, sadece bizi potansiyel olarak acıya tabi tutuyor, gerçek acıya. O kadar da zalimce bir şey değil bu.

Peki ya bu Tanrılar sandığımızdan da güçlülerse? Yani gerçek bir beyni, bir zihni bir şekilde yalancı bir dekorla donatıp onu izlemenin ötesine geçiyorlarsa ve bilinciyi aslında yoktan yaratabilecek, simüle edebilecek kadar güçlülerse gerçek bir bilinci zombileri değil. Burada da ikinci çizgimize geçiş yapıyoruz. Yani modern simülasyon teorisinin kalbine geliyoruz.

Yapay zeka konusundaki felaket tellallığıyla tanınan Nick Bostrom neredeyse 20 sene önce bir makale yoluyla önemli bir üçlem dile getirmişti. İki alternatif olunca ikilem deniyor. Herhalde üçlemde vardır. Uydurdum artık.

Bir, ya evrendeki uygarlıklar yüksek kalitede simülasyon yaratacak seviyeye gelemiyorlar, Ya o seviyeye gelebilen uygarlıklar var ama onlar simülasyon yapmakla ilgilenmiyorlar ya da neredeyse kesinlikle bir simülasyondayız. Bu üç basit ihtimali teker teker inceleyeceğiz. Maddelere tek tek bakmadan önce bütünü anlamakta fayda var. Bostrom, arkadaşlar biz kesin bir simülasyondayız demiyor.

İlk iki ihtimal zayıfsa sonuncusunun doğru olacağını söylüyor. Sherlock Holmes'un vardır ya hani ünlü lafı. ''Once you eliminate the impossible, whatever remains, no matter how improbable, must be the truth.'' Yani her zamanki gibi bıldır bıldır vurmalar diyeceğim.

Dayanamıyorum yani böyle çevirmeye. İmkansızı eğer elerseniz geride kalan şeyler ne kadar ihtimalleri düşük olursa olsunlar doğru olmak zorundalar. Biz de bu yoldan gideceğiz. Tabii bir takım varsayımlar var.

Mesela biz bir simülasyondaysak evrenimiz dışarıdaki evrene yeterince benzer olmalı. Yani zaman-mekan üstü varlıkların bizim için sihirden farksız teknolojilerinden bahsetmekle herhangi bir tanrı fikrinden bahsetmek arasında hiçbir fark yok. İkisi de kısa ve gayet sıkıcı. O yüzden temel bilgilerimizin asıl gerçeklikte de birazcık karşılıklarının bulunduğunu kabul etmemiz lazım.

Hani dışarıdaki dünyanın bir kısmına hakimiz. Öyle düşünelim. Bu varsayıma takiben simülü edilmiş bilinçler de gerçek bilinçler ile epey benzeşmeliler. En önemlisi de sezgisel olarak simülasyon olduklarını bilmemeliler.

Belki akıl, mantık, bilim, gözlem, çıkarım bunlar yoluyla herhalde bir simülasyondayız denilebilir. Zaten bizim de yaptığımız bu birazcık ama bu bilgiye doğrudan ulaşımımız olmamalı simülasyonda olsak bile. Çünkü eğer simüle edilmiş bilinçlerin en azından büyük kısmı simüle edildiklerinin farkında değillerse, o zaman herhangi bir bilinç yani kendini gerçek salan herhangi bir bilincin simülasyon olma ihtimali var. Bu da bizim olasılık hesaplarımızda önemli bir rol oynayacak.

Özellikle de şu, herhangi bir bilincin simülasyon olma ihtimali evrendeki simüle edilmiş bilinç sayısının toplam bilinç sayısına oranı olacak. Bu oranda ya sıfıra ya da %100'e yakın. Çünkü simülasyon yapabilecek bir uygarlık, Bostrom'un birinci maddesi, ve yapmak isteyecek bir uygarlık, ikinci maddesi, bunların oluşması imkansıza yakınsa, belki de hiç başka böyle bir uygarlık yok, simüle edilmiş bilinç sayısı sıfıra yakın olacak, belki de sıfır. Ama en az birkaç uygarlıktan bahsediyorsak ipin ucu kaçacaktır.

Bir uygarlık aza kanaat getirip ''Efendim sadece ben bir tane, beş tane, on tane simüle edilmiş bilinç yaratırım.'' demez herhalde. Bir tanesi kendini kısıtlasa diğeri diyecek ki ''Oho ben katrilyonlarca bilinç yaratırım.'' Sebeplerini zaten biraz saymıştık, daha sonradan da tekrarlayacağız.

Orası şimdilik önemli değil. Önemli olan uygarlık sayısı arttıkça potansiyel simülasyonlarda geometrik bir artış oluyor. O yüzden de bir noktada simülasyon olma ihtimalimiz %100'e yakınsıyor çünkü evrendeki toplam bilinçlerden herhalde çok daha fazla simüle edilmiş bilinç vardır diye bir çıkarımda bulunabiliyoruz. Bunu yapabilecek ve yapmak isteyecek uygarlık sayısı arttıkça.

Şimdiye kadar tamam mıyız? Belki diyeceksiniz ki bu tip uygarlıklar mümkün ama henüz gelişmediler. Belki de en ilerisi biziz. Bunu demek de bizi kurtarmıyor.

Çünkü aslında bizim bir zaman kısıtımız yok. Zaman boyutunda kısıtlı değiliz. Bu uygarlıklar eninde sonunda kendilerini, komşularını ve atalarını simüle edecekler. O seviyeye de 100 milyon yıl sonra da ulaşsalar, simülasyon içindekiler bunu fark etmeyecekler.

Biz şu anda kendimizi Big Bang'den 13.7 milyar yıl sonra yaşayan canlılar olarak düşünüyoruz. Yani evrenimiz o yaşta. Ama belki dışarıdakilerin evreni 13.7 milyar değil,

137 milyar yıl yaşında. Belki onların birden fazla Big Bang oldu vs. Neyse artık, sonsuz zaman çizgisini düşünürsek yani. İnsanın ileri bir döneminde veya herhangi bir uygarlığın ileri bir döneminde simüle edilmiş olmamız çok daha olası dolayısıyla.

Ve şunu hatırlatayım, bu hesabı her uygarlık için ayrı ayrı düşünmemiz gerek. Bizim simülasyon olma ihtimalimiz sadece Güneş sisteminde doğan bir türün teknolojik evrimle bağlı değil. Hatta kendi galaksimizdeki bir türün de teknolojik evrimle bağlı değil. biz evrenin tamamen diğer ucunda da olabiliriz.

Tüm bu varsayımların ve ihtimallerin iki tane doğal neticesi var. Birincisi, eğer hali hazırda bir simülasyonda değilsek, çocuklarımızın da, torunlarımızın da bir simülasyon yaratamayacaklarından neredeyse emin olabiliriz. Bunu iyice anlamanızı istiyorum çünkü bu şu demek, eğer gerçekten de bu çapta bir simülasyon yaratılabilecekse ve zihinler de simüle edilebilecekse, bizim bunu şu anda beceremiyor olmamız ama 50 sene sonra bir simülasyon yaratabilecek seviyeye gelecek olmamızın ihtimali inanılmaz düşük. 13.7 milyarlık veya potansiyel olarak çok daha eski bir evrende.

Bu birinci doğal netice. İkinci doğal netice bundan alakalı aslında günün birinde böyle bir simülasyon yaratabilirsek neredeyse kesin olarak biz de bir simülasyonun içindeyiz. Yani o potansiyel varsa çoktan değerlendirilmiştir. Teknik olarak mümkünse çoktan birileri yapmıştır ve birileri yapmışsa da bundan En azından bazıları çok çok çok fazla sayıda yapmıştır.

O hesaba göre de biz de muhtemelen simülasyonuz. Mantık bu şekilde ilerliyor. Bu simülasyon sayısı paralel evrenler kuramıyla da biraz alakalı aslında. Bu kuram doğruysa inanılmaz sayıda değişik tipte evren olabilir.

Örneğin Leonard Susskind var. 10 üzeri 500 çeşit evrenden bahsediyor. Üstelik her biri de tekrar tekrar yaratılabilir aynı tipte olduğu için, onu kopyalayabilirsin. Yani 10 üzeri 500 öyle çılgın bir rakam ki bunu düşünemeyiz, bunun bir ismi de yok zaten.

Kıyas için şöyle söyleyelim, evrendeki toplam atom sayısı 10 üzeri 80. Yani onun 10 üzeri 420 katı kadar değişik evrenden bahsediliyor. Bu kadar fazla sayıda evren olunca eğer bilmem ne sabiti biraz daha yüksek olsaydı hayat olmazdı. Efendim eğer güneşe biraz daha yakın olsaydık pişerdik, daha uzak olsaydık donardık.

Öyleyse Bismillahirrahmanirrahim. Bu mantık çöpe gidiyor. Anthropic principle deniyor buna. Çünkü bu bahsettiğimiz sayıda evrenin çoğunda bırak böyle bir hayatı, bırak galaksileri herhangi bir parçacık dahi meydana gelemez belki stabil olarak.

Ama bir sürüsünde elinde sonunda hayat olacak. Bazılarında da yapay bilinç yaratmak aşırı kolay olacaktır. Zira fizik kanunları daha uygundur buna. Yani uygarlıklar belki çok daha erken evrilmiştir.

Çok daha fazla buna imkan veren gezegen vardır. Girişimci dostu bu evrenlerin çoğunda simüle edilmiş evrenlerin de kendi simülasyonlarına yapmalarına izin olabilir. Evren içinde evren içinde evren yaratılabilir. Böyle recursive şeylerin de bir Türkçesi varmış, öz iğneleme.

Hiç duydunuz mu hayatınızda? Daha da çılgını, bu öz yinelemeli simülasyonlardan biri, bizzat simülasyonu yaratan uygarlığın aynısını doğurabilir. Başta dediğim gibi eğer simülasyonların içi dışına yeterince benziyorsa, sonsuz sayıda da deneme yapıyorsun neredeyse, bir tanesi hakikaten ilk simülasyonu doğuran uygarlığı doğuracak tekrar. Bu çeşit bir öz yineleme olursa, Allah'ım dilime takıldı bu da.

Buna fraktal deniyor. Yani hiç tükenmeden birbirinin içinden çıkan, sonsuza dek çıkan matruşka bebekleri gibi, öyle hayal edin. Dolayısıyla çoklu evren artı öz yineleme eşittir fraktal gibi bir formülümüz olabilir. Bu durumda bırak trilyonları katrilyonları sonsuza yakın yapay bilinçten, e öyle olduğu için de %100'e yakın sayan bir ihtimalle simülasyon olmamızdan bahsediyoruz.

Tabii burada ufak bir absürtlük var. Yani multiverse fikri doğru veya yanlış. Bizi simüle eden kültürde de bulunacaktır. O zaman aynı mantıkla onlar da simülasyon olduklarını düşüneceklerdir.

Yani kimse aslında baz gerçeklikte olduğundan emin olamıyor. Genel mantık akışını ve varsayımları anladık. Şimdi Nick Bostrom'un üçlemine biraz daha yakından bakalım. İlk maddeyi tekrar ele alalım.

Ya evrendeki uygarlıklar yüksek kalite simülasyon yaratacak seviyeye gelemiyorlarsa? Bir uygarlığın bilinç veya evrendeki simülasyonları yapacak seviyeye gelmesini ne engelleyebilir? Üç çeşit sebep aklıma geliyor. Birincisi teorik bir takım limitler vardır.

İkincisi pratik limitlerdir. Yani kaynak eksikliği vardır. Yani o bilinci yaratmak için illa kuantum seviyesinde simülasyon çalıştırman lazım. O da her türlü kaynağının ötesinde bir şeydir.

Ancak çok çok çok ileri bir uygarlık olman lazım. Üçüncüsü de varoluşsal tehditler. Yani teoride mümkün simülasyon yaratmak, pratikte de çok çok zor değil. Ama o noktaya ulaşana kadar uygarlığımız yok oluyor veya geriliyor.

Bizim gelişmemizi istemeyen bir takım iç ve dış mihraklar var. Sırayla gidelim. Gerçek yapay zeka yani Strong AI ile kast edilen şey Max Tegmark tarafından Life 3.0 kitabında tartışılmıştı.

Oradaki muhabbeti özetleyeyim. Aslında yapay zeka epey yaygın. Örneğin satranç programları, örneğin borsa algoritmaları. Dar anlamda zekiler fakat bir bilinç sahibi olmadıkları kesin gibi.

Yapay zeka ile kast edilen daha ziyade Artificial General Intelligence yani genel zeka ve bir şeyi becerebilmek de bu zekanın varlığına işaret etmiyor, Çin Odası deneyinden gördüğümüz üzere. Bu arada koalya ile zeka ayrı ayrı evrimleşmiş olabilirler. Bunu tartışan bir makale koyuyorum linkine. İkisi de birbirini gerektirmiyor olabilir yani.

O yüzden de bir yapay zekanın koalya sahibi olmasına gerek yok aslında. Suyun soğuk olup olmadığını anlamak için illa soğuk hissini duymamız gerekmiyor. Bir termometre de odanın soğuk veya sıcak olduğunu anlayabiliyor. Ona göre davranabiliyor daha doğrusu.

Ama üşümüyor yani termometre üşüyor demiyoruz herhalde. İşin aslı bence koalya denen şey neden var ki? Bilinçle ilgili en zor sorulardan biri. Ama bir şekilde buna sahip olduğumuza göre en azından ben sahibim, sizi bilmiyorum ama.

Eğer biz simülasyonsak bunun da simüle edilebiliyor olması şart tanım itibariyle. Şimdi bunların hepsini toparlarsak bundan sonra bilinç veya zeka kelimeleriyle kastettiğim şey şu olacak. Subjektif tecrübelere sahip olan bir genel zeka. Bunu simüle edebilirsek biz de büyük ihtimalle simülasyondayız demek.

Bu noktada functionalism diye bir kavramla sizi tanıştırayım. Eğer insan bilinci illa da bir sinir sistemi gerektiriyorsa yani böyle vıcık vıcık biyolojik bir altyapı gerektiriyorsa o zaman kavanozdaki beyin senaryolarının ötesinde bir simülasyon çok zor. Öyle kısıtlı kaldığımız için de simüle edilebilecek potansiyel zihin sayısı çok fazla artmıyor. Dolayısıyla bizim de aslında simülasyon olma ihtimalimiz düşmüş oluyor.

Beyni yetiştireceksin de, içindeki kimyasal dengeleri sağlayacaksın da, o vıcık vıcık dokuları yeniden programlayacak bir teknoloji ne olacak da, bunlar mümkün olsa bile ölçeklenebilir değil. Ama bu vıcık vıcık wetware'e kıyasla daha dayanıklı ve ucuz olacak bir hardware geliştirmek mümkün. Birkaç sene önce bir makale bulmuştum, yine linkliyorum, bir nano örgüden bahsediyordu. Sadece 4 mm karelik bir örgüde milyonlarca yapay sinaps yaratmışlar.

Beyni de andıran bir kaos da oluşturulmuş. Yani öyle New York şehrine tepeden bakınca hani bir grid sistemi görürsünüz ya, her şey böyle bütün caddeler kare şeklindedir, dik açılar vardır. Öyle değil. Bu tamamen İstanbul trafiği gibi bir kaos.

Ama çok da rastgele de değil. Yani sisteme elektrik verildiği zaman değişik örüntüler ortaya çıkıyor. Bunların çoğu kısa süreli, bazısı ise uzun süre devam edebiliyor. İnsan beyninin de daha doğrusu insan bilincinin de işte bu denge noktasında çalıştığı düşünülüyor.

Yani her aktivite sadece mikrosaniyeler sürseydi ve etrafına yayılmasaydı etrafındaki nöronlara, O zaman karmaşık örüntüler oluşamazdı. Yok eğer aktiviteler hep uzun sürselerdi, bu sefer de sistemdeki her nöron tetiklenecek, muhtemelen biz mavi ekran vereceğiz, o anki bilinç seviyemizi hiç değiştiremeyeceğiz. Bilinç tam bunların arasında işte yarı kaotik, yarı düzenli bölgede ortaya çıkıyor diyorlar muhtemelen. Fakat tabii ki asıl devrim, wetware'ı da, hardware'ı da bırakıp bilinci tamamen bir software'da oluşturmak.

Çare Linux arkadaşlar. Altında yatan fiziki platformdan tamamen bağımsız bir sanal bilinç, sonsuz derecede çoğaltılmayı ve çok kolay bir şekilde programlamayı yani simülasyonu değiştirebilmeyi, yaratmayı mümkün kılıyor. İşte bunun teoride dahi imkansız olduğunu düşünenler var. İşlevselci, functionalist yaklaşıma karşılar.

Basitçe şunu diyorlar, eğer bilgisayarınızda bir kara delik simülasyonu yaparsanız odanızda kara delik oluşur mu? Hayır. Yani denemedim ama sanmıyorum oluşacağını. Kara delik sonuçta fiziksel altyapı gerektiren bir olgu.

Başka türlü de sorabiliriz. Mesela iklim simülasyonu yapan süper bilgisayarlar var. Bunlar üşüyorlar mı? Aynısını bilinç içinde sorun diyorlar.

Bilgisayarınızda çalışan kod, eğer orada bir bilinç üretmişse, sinapsların işlevlerini en ince ayrıntısına kadar taklit etmiş, işlevsel cımantığa göre, bunu yapabilmişse o şey bilinç sahibi midir? Deminki analojiler eğer takip ediyorsa hayır. Bu bilinci bu şekilde yaratamayız. Bu kara delik veya üşüyen iklim bilgisayarları örneğinden daha da sorunlu bir senaryo var aslında işlemselcilik için.

O da tüm simülasyon kodunu bilen ve bunu ezberlemiş diyelim bir insan. Düşünün, gerekli tüm işlemler kafasının içinde. Yani hem kodu ezberlemiş hem kodu çalıştıracak altyapıyı ezberlemiş. Hatta bunun fiziksel iz düşümünü de ezberlemiş.

Yani bir kod çalıştırmak ne demek? Hafızadaki bitleri oradan oraya taşımak demek. Onlar da işte transistörlerin hareketleri demek. Diyelim ki o seviyede ezberlemiş olsun.

Bu işlemlerin hepsini tam da doğru sırayla düşünürse o savant ne olur? Ortaya ne çıkar? Kendi beyninde ikinci bir bilinç mi simüle etmiş olur mesela? E o kendisi eğer bu bilinci yaratamayacaksa kendi beyninde, bilgisayarda çalışan kod nasıl yaratsın?

Şimdi gerek böyle yazılımsal olsun, gerek fiziksel olsun, bu zekanın eninde sonunda pratiğe dökülebilmesi için yeterli bir hesap gücü gerekiyor. Bu altyapıya sahip olabilir miyiz, pratik limitlerimiz neler? Yani teorik limitlerden geldik pratik limitlere. 3-4 yaşında bir çocuk beyninin sadece 20 watt güç kullanarak yaptığı bir sürü basit işlem, yüz tanıma, el-ayak-göz koordinasyonu, Bunların hepsi için süper bilgisayarların megavatlarca güç harcaması lazım.

Zaten yapay zeka alanında aslında bize basit gözüken problemlerin çok çok fazla kaynak gerektirmelerine de bir isim takmışlar. Moraveç paradoksu deniyor buna. Şöyle özetleyebiliriz. 40 yıllık yapay zeka çalışmalarının, bu alanın öğrettiği bir şey varsa o da zor problemlerin görece kolay olduğu, kolay gözüken problemlerin ise zor olduğudur.

İnsan beynini tamamen taklit etmek için tahminen saniyede 10 üzeri 17 işlem yapmak gerekiyormuş. 100.000 teraflop. Bu tek bir bilinç için düşünün.

Birçok bilinci veya tüm insanlık tarihini simüle etmek için ne gerekli? Şu ana kadar yaşamış 100 milyar insan çarpı ortalama diyelim 50 sene ömür toplam 10 üzeri 36 tane işlem ediyor. Korkunç bir rakam. Ama Bostrom'un makalesinde bir tahmin var.

Şöyle diyor, gezegen büyüklüğünde bir süper bilgisayar olsa saniyede 10 üzeri 42 işlem yapabilecek bir seviyede olur. Ve bu muhafazakar bir tahminmiş. Bu şu demek, öyle bir bilgisayar sadece bir saniye içinde tüm insanlık tarihini simüle eder ve bunu bir milyon farklı şekilde yapabilir. O yüzden diyordum zaten işte bu teknoloji seviyesine ulaşınca yaratılacak yapay zihinlerin haddi hesabı yok.

Tabi bu hesaplar biraz eksik yani bir simülasyonun maliyeti simüle ettiğiniz şeyin karmaşıklığından daha fazla olmak zorunda. Çünkü o şey hakkında veri toplamanız lazım. Metadata var yani. Eğer sonuçta simülasyon hakkında bir şey öğrenemeyeceksem onu çalıştırmanın manası ne?

Bazı durumlarda da metadata, datanın kendisinden çok daha büyük olabiliyor. Mesela eğer her yapmadığınız seçim, vermediğiniz her karar bir log dosyasında yazılıyorsa o sistemin bizim hesapladığımızdan kat be kat daha fazla hızlı çalışması lazım. Belki de simülasyon çok büyük olduğu için bu log dosyaları sadece önemli olayları kaydediyor. Mesela bir uygarlığın işte ilk defa ateşi bulması, ilk defa uzaya radyo sinyali yollamaya başlaması, atomu parçalaması, Melih Gökçek'in istifası, bu gibi önemli olayları inceleyen analistler olabilir mesela.

Ya da biz, insanlık, tamamen figüran ve her türlü hayvan tamamen bir yan etki, yan ürün, asıl ilgilendikleri şeyler yaratıcılarımızın daha büyük olaylar mesela, süpernova patlamaları veya kara delikler. Hatta hiçbir analizle ilgilenmeyen, hiçbir log dosyasına bakmayan bir simülatör de hayal edebiliriz. Belki bunu sırf yeni hayatlar yaratmanın değeri için yapıyorlar, bunu değerli buluyorlar ama o hayatları incelemenin ahlaksızlık olduğunu düşünüyorlar. Belki bunların dininde log dosyası en büyük tabu, en büyük günah.

Tabii işte bu gereken hesap gücünü biraz azaltan faktörler var. Ne demek istiyorum? Mesela kimsenin olmadığı bir ormanda düşen bir ağacın ses çıkartmasına gerek var mı sizce? Hatta öyle bir ağacın düşmesine gerek var mı?

Hatta öyle bir ormana gerek var mı? Kimse bakmıyorken uzak galaksilerdeki yıldızlar var mıdır? Niye simüle edilsin bunlar? Bunları sadece bilinçli bir varlık baktığı anda, o anda yaratmak yani.

İlk bakışta mantıklı bir şey gibi gözüküyor. İşlemci gücü tasarruf eden bir yaklaşım gibi gözüküyor. Ama bir sorun var. Bizim gözlemlerimiz tutarlılık gösteriyorlar.

Yani bilimsel kanunlarımız var. Ben baktım mesela bir gezegene, ondan sonra 20 sene boyunca kimse o gezegene bakmadı. 20 sene sonra ben hatırladım, tekrar teleskobu o tarafa çevirdim, o gezegenin tekrar tam olması gerektiği yerde gördüm 20 sene sonra. Bu değişimi bizim bilimsel kanunlarımıza uygun olarak, yani Newton mekaniği diyelim, ona uygun olarak sağlamak için arka planda da bir işlem yapılması gerekiyor.

Tamam gezegeni en ince detayına kadar simüle etmezsin kimse bakmıyorken ama yine de bir miktar simülasyon olması lazım. Windows'daki bu arka plan işlemler gibi. Yani gözleyen biri yokken simülasyon hiç çalışmıyor değil de düşük kalitede çalışıyor diyelim. Uzaktaki devasa yıldız sistemlerine kadar gitmemize gerek yok.

Bu muhabbet tam da kuantum mekaniğinin özü. Yani bakmadığımız her parçacık aynı anda birden fazla durumda var olan birer matematiksel yapı. İlk bakışta bu kuantum mekaniğinin gariplikleri bir performans optimizasyonu olarak yorumlanabilir. Mesafelerin anlık olarak aşılmaları mesela bir enerji tasarrufudur.

Fakat ben bu fonksiyonların o kadar da ucuz olduklarından, yani işlemci gücü bakımından ucuz olduklarından emin değilim o varsayımdan. Bir grup fizikçi de zaten birkaç sene önce tam da bu nedenle bir simülasyonda yaşamadığımızı kanıtladıklarını duyurmuştu. Argümanları şuna dayanıyordu, kuantum seviyesindeki hesap karmaşıklığı geometrik olarak artıyor. Alt tarafı 200 tane elektron simüle edebilmek için gereken bilgisayar hafızasının büyüklüğü evrendeki tüm atomların toplamından fazla.

Yani evrenden büyük bir hafıza gerekiyor. Dolayısıyla bir insan beynini sinaps seviyesinde simüle etmek belki süper bilgisayarlarla mümkün olabilir. Evet, 10 üzeri 42 işlem yapan gezegen boyutundaki bilgisayarlarla ama kuantum seviyesinde bu imkansıza yakın. Onu bırak, kimsenin bakmadığı, duymadığı bir ağacın simülasyonu dahi çok maliyetli.

Tabii ki bunların hepsi fasafisobim bakımı çünkü simülasyon içindeki fizik kuralları dışarıyı tam olarak bağlamak zorunda değil. Oradaki bir uygarlığın çok daha verimli algoritmaları olabilir. Bu hesaplar sadece bizim yani ya gerçekten bu evrende yaşayan gerçek varlıklar olarak ya da bu simülasyonun içine hapsolmuş varlıklar olarak sanki bir enerji tasarrufu sonucuymuş gibi gözüken bu kuantum garipliklerinin aslında öyle olmadığını en azından görmüş oluyoruz. Yani eğer teorik ve pratik altyapı mümkünse uygarlıkların önünde başka ne engel olabilir?

Geldik varoluşsal tehditlere. Buradaki mantık Fermi paradoksu ile aynı. Çok kısaca şöyle diyor, madem evren 13.7 milyar yaşında, nerede bu uzaylılar?

Niye bize daha önce gelmediler? Bizden 100 milyon yıl önce evrimleşmiş bir uygarlık şu anda galaksi boyutunda keşif yapabiliyor olacak. Niye gelmiyorlar? Simülasyonda değilsek simülasyon yaratabilecek uygarlıklara ne olmuş olabilir?

İki sorunun da cevabı ortak aslında great filter kavramını içeriyor. Yani belki her uygarlık bir noktadan sonra aşılmaz bir duvara tosluyor. Ben bu Fermi paradoksunu, Great Filter'ı, kardeş ev ölçeğini anlatmak için kesinlikle ayrı bir bölüm yapacağım. Ama şimdilik şunu soralım.

Ya simülasyon yapabilecek her uygarlık tam o noktadan önce bir şekilde kendi kendini yok ediyorsa? Bizim aklımıza tabii klasik olarak nükleer savaşlar falan gelebilir ama. Biraz daha genel geçer bir örnek. Ataç Fabrikası veya Paperclip Maximizer diye bir deney var, düşünce deneyi.

Onu hatırlayın. Görevi ataç üretmek olan bir fabrika var veya bir yapay zeka var. Bunun kontrolünde de bir üretim zinciri, tedarik ağı var. O görevi en iyi şekilde yerine getirebilmek için nanoteknoloji sayesinde her objeyi bir ataça dönüştürmeye çalışıyor.

Hiçbir ahlaki muhasebe yapmadan, onların farkında bile olmadan soğukkanlı hesaplar yapıyor. Kendi amacını sorgulayamayan hatta tamamen bilinçsiz yapay zekalar uygarlıkları bir noktadan sonra bitiriyorlar. Yahut Great Filter şöyle olabilir, savaş veya barışla bir alakası yok. Belli bir seviyeye gelen her uygarlığı yok eden bir süper uygarlık olabilir.

Mass Effect video oyunu serisini hatırlayacaksınız. Orada Reaper denen mekanik bir ırk vardı. 50 bin senede bir gelip fazla gelişmiş organik uygarlıkları temizleyip gidiyorlardı. Tüm bu senaryolar şunu varsayıyor, türümüzü yok edebilecek her şey ileri simülasyon teknolojilerinden daha önce gerçekleşmiş olmalı.

Yani olası bir great filter varsa, bu uygarlıkları filtreleyen, eleyen bir etki varsa, Fazla geç gelmemeli. Mesela biz bilinç simülasyonu yapmaya başladıktan sadece 100 sene sonra gelse dahi bu aslında yeteri kadar vakit veriyor trilyonlarca katrilyonlarca sonsuz sayıda bilinç yaratmaya. Böyle de olabilir hakikaten veya Great Filter daha önce geliyor ve bu uygarlıklara iki tane tokat atıp yerlerine oturtuyor. Belki biz hakikaten bu Great Filter'ın tam dibindeyiz.

Yani yaptık yapacağız simülasyonu. Bir şey bizi öldürecek veya sürekli engelleyecek. Muhtemelen de bu yakın zamanda olacak. Çünkü simülasyon teknolojisi epey yakınımızda görünüyor.

Aslında bilim kurgu bölümünde bahsetmiştim The 13th Floor filminde. Simülasyon içinde simülasyon yaratmaya müsaade yoktu. Gelip fişini çekiyorlardı. Biz de o noktaya gelmiş olabiliriz.

Hepinize geçmiş olsun. Bostrom'un üçlemindeki ilk maddeyi eğrisiyle doğrusuyla tartıştık. Yani evrendeki uygarlıklar yüksek kalitede simülasyon yaratacak seviyeye gelemiyorlar. Bu ihtimalin açılımlarından bahsetmiştik.

İkinci ihtimalsa yani o seviyeye gelebilen uygarlıklar var ama simülasyon yapmakla ilgilenmiyorlar. İhtimalini gelecek bölümde ahlakla birleştirerek anlatmak istiyorum. Böyle bir simülasyonun ne yararı olabilir? Bunlardan bahsetmek istiyorum.

...ve de şu anda simülasyonda olduğumuza dair kanıtları veya karşı kanıtları özet geçmek istiyorum. Bu mükemmel kafa ütüleyen muhabbetlerimiz için... ...Ali Özbek,

Alper Barkmaz, Atilla, Can Karakuş, Elad Azizli, Elçin Aksoylar, Nilüfer Gök, Umutcıkla, İsmail Atkurt. Lady'lerimiz, Lord'larımız teşekkür ederim. Diğer sürekli destekçilerde A.C.

Dağlıoğlu, Adem Çengel, Hoşgeldin Adem, Alp Şimşek, Anıl Tokdemir, Aydın Kahraman, Banu Yelkovan, Barış Özcanlı, Batuhan Avcı, Başar Kızıldere, Berk, Çağrı Köse, Çağrı Özertem, Can Emrah Yaldız, Can Berk Ovayurt, Danyel Arslan, Doğan Can Bahan, Ece Aydoğan, Emel Cet, Emrah Öz, Erdem Gelal, Yulisiz, Ethem Bozkurt, Eymen Üçışık, Furkan Karakaya, Görkem Uyar, Hüseyin Çalgın, Işıl Arıcan, Kemal Akkoyun, Kutlay Dede, Hıvanç Müçek, Mehmet Ünsal, Mehmet Han, Merve Yurdagül, Nilgün Elibol, Onur Baysan, Beybiliku, Özgür Elbir, Refik Şekercioğlu, Sabahçil, Salih Ünal, Savaş Günata, Sezer Sunar, Taha Türkoğlu, Tanzer Bilgen, Tunç Mart, Utku Özdemir, Vedat Kürşün, Yannis, Yeliz, Zafer Ünnüer, Aziz Arif Şanver, Alican Albayrak, İlyas Boydak, Samet, Seküre, Dumanay Hukuk ve Şaban Vefeza. İsmini okumadığım daha mütevazı destekçilerin de hepsine çok teşekkürler. Tahmin ettiğinizden de çok gaz veriyorsunuz.

Sonraki bölümde görüşmek üzere. O zamana kadar sağlıcakla kalın, simülasyondan da dışarı adımımıza atmayın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)