Podcast

Simülasyon Teorisi 4: Bilimkurguda Simülasyon

Fularsız Entellik

5 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Özet: Tarih öncesinden modern çağa doğru yaptığımız bu yolculukta, ara sıra zamanda ileri atlayıp edebiyat ve sinemadan örnekler veriyordum. Artık şu literatürün hakkını verelim. (Tüm kaynakların linkleri aşağıda timestamplere gömülü. Eğer göremiyorsanız, başka bir podcast appi kullanın.) Blog Yazısı: Birinci Kısım | İkinci Kısım

***





Konular:


(00:00) Geçmiş özet ve bu bölümün planı. Podcast bölümü: Tartışma Simülasyonları ve Baudrillard .

(02:00) The Prestige: "Mış" gibi yapmak.

(04:00) Shutter Island: Bir canavar olarak yaşamak mı, iyi bir insan olarak ölmek mi.

(05:00) The Truman Show: Meta-Tiyatro.

(07:45) Westworld: Gerçekten Daha Gerçek. Ek makale: Westworld: Ergen Gibi Dizi İzlemeyin .

(09:30) Post-scarcity society (kıtlık ötesi toplum).

(10:45) Dungeons & Dragons: Role Playing Game Teorisi. Video: Critical Role .

(12:15) Game of Thrones: Gerçekçilik vs iç tutarlılık.

(13:00) Stanford Hapishane Deneyi. "Demand charasteristics".

(15:00) Podcast linki: Thibault Le Texier on "Debunking the Stanford Prison Experiment".

(15:20) Dark City: Cehalet Mutluluktur.

(16:30) Potemkin Köyü.

(18:20) Blade Runner: Hafıza Eklemek .

(19:30) Eternal Sunshine of the Spotless Mind: Hafıza Silmek.

(20:30) Strange Days: Karaborsa Hatıralar.

(22:00) Sensorama: İlk VR "gözlüğü".

(23:00) Tron / Lawnmower Man: Sanal Ortamda Tanrı Kompleksi.

(24:35) Abre Los Ojos ve Ubik: Evrensel Rüya Hakları

(26:15) Inception ve Waking Life: Rüya İçinde Rüya

(28:30) The Thirteeth Floor: Simülasyon İçinde Simülasyon

(30:15) Rick and Morty: Bir akü için ya rab, ne evrenler batıyor

(31:45) Matrix ve Ghost In the Shell: "Rhizome"

(33:30) V for Vendetta: Guy Fawkes hipergerçekliği

(35:15) Makale: The Gulf War Did Not Take Place


(36:00) War Games ve Ender's Game: Baudrillard'ın melankolisi

(38:30) Patreon teşekkürler




***

Patreon: Aylık veya YILLIK (yeni) destek verin.

Kitap: Safsatalar Ansiklopedisi (4. Baskı çıkıyor, hem de bu sefer ciltli).



.

.




Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

5.510 kelime · ~28 dk okuma

Selam flarsızlar. Bugün simülasyon teorisiyle devam ediyoruz. Biz tarihi öncesinden modern çağa doğru bir yolculuk yaptık. Yani eski öyküler, mitoloji, dinler, antik felsefe, sonrasında aydınlanma çağındaki felsefe ve hatta kuantum mekaniği.

Böylece hem değişik alanlara odaklandık hem de yavaş yavaş tarihte ilerliyoruz. Bu süreçte de arada sırada edebiyat ve sinemadan örnekler veriyordum. Artık şu literatürün hakkını verme zamanı geldi. Bu bölüm konuyla ilgili bilim kurgu eserlerine ayrılmış.

Tabii ki gırla spoiler var. Artık izlemediğiniz ama planladığınız bir filmin ismini duyarsanız o kısmı atlarsınız. 30 saniye ileri gidin. Tabii ki amacım da konuyla ilgili her eseri listelemek değil.

Transkriptin tamamını oku

Onun yerine nasıl bir simülasyondayız ve bunu fark ettikten sonra ne yapmalıyız gibi sorulara literatürde verilmiş değişik cevapları inceleyeceğiz. Şöyle bir ayrım yapmayı düşündüm. Bazı eserler daha ziyade dış dünyanın manipülasyonuyla ilgililer. Bazı eserler hafızanın değişimiyle ilgililer, bazıları sanal gerçeklikle ilgili, bazıları da rüya ile ilgili veya bilgisayar simülasyonlarıyla ilgili.

Bu sayede de bir noktada gerçeklik ile simülasyonun farkının kalmadığı örneklere bakacağız. Ki bu size neyi hatırlatıyor? Birkaç bölüm öncesinde Baudrillard hakkında ve simülakra kavramı hakkında konuşmuştuk. Oradaki bazı şeyleri de tekrarlayacağım.

Bire bir aynı değil. Bunun güzel tarafı şu. Hem zaman çizgimizde ilerleyip artık postmodernizme geçmiş olacağız. Hem de serinin ilk bölümünde işlediğimiz tema olan hikayelere tekrar bağlanmış oluyoruz.

Yani hem ileri gidiyoruz hem de geri gidiyoruz. İşte böyle kurgu yaparım ben. Christopher Nolan gelsin elimi öpsün. İlk örnek olarak The Prestige filmini seçtim.

Mış gibi yapmak, mış gibi yapmak diyebiliriz buna. Neden bunu seçtim? Çünkü film illüzyonla alakalı ve bence tiyatro ve illüzyon gösterileri ilk toplu simülatörler olarak görülebilirler. Zihnimizle doğrudan oynamıyorlar ama etrafımızdaki objeleri değiştirerek dolaylı yoldan bir sanal gerçeklik yaratıyorlar.

Biz tabii bu işin heyecanını biraz kaybettik. Artık ilüzyonun şahını da yapsan etkisi kısa sürüyor. Her şeyin mühendislikten ibaret olduğunu biliyoruz sonuçta. Oysa The Prestige filminin geçtiği 19.

yüzyıla düşünün. Şov ile sihir ile mühendislik arasındaki çizgiler net değil. Hepsi birbirine karışmış. İnsanların büyük kısmı hala cinlere, perilere inanıyor.

Filmdeki izleyiciler de şovun yapıldığı tiyatroya girdiklerinde ve inanılmaz bir ilüzyon gördüklerinde mesela The Transporting Man gibi... hayret ediyorlar yani bilinmeyen, beklenmedik, hayret verici bir gerçekliğe ışınlanmış oluyorlar. Bu hikayede zaten insanları neredeyse çocuk gibi yapan o gerçekliğin, o hayret verici gerçekliğin kusursuz bir biçimde inşa edilmesi için verilen fedakarlıklar hakkında. Bu noktada Baudrillard'a erkenden bir selam çakıp ondan alıntı yapacağım.

Simüle etmek diyor, mış gibi yapmak değildir aslında. Hastaymış gibi yapan kişi bir yatağa uzanıp bize hasta olduğuna inandırmaya çalışır. Bir hastalığı simüle eden kişi ise kendinde bu hastalığa ait semptomlar görülen kişidir. Mış gibi yapmak veya gizlemek gerçeğe zarar veremez.

Ama simülasyon aradaki farkı eritir. Dolayısıyla şunu sorabiliriz. Hasta simülasyonu yapan biri gerçekten hasta mıdır değil midir? Prestij'e geri dönersek Christian Bale'ın karakteri mış gibi yapanlardan.

Müthiş bir fedakarlık sonucu, orasını artık söylemeyeyim size, seyirciyi inandırıyor ama işin perde arkası gerçek bir simülasyon değil tabii ki. Peki ya onun rakibi, yani Hugh Jackman'ın oynadığı karakter? Orada artık iş birazcık simülasyona kaçıyor çünkü o hastalık semptomlarını gösteren kişi gibi yaptığı numaraların da bir nevi semptomunu gösteriyor. Seyircilerin tahmin bile edemeyeceği kadar gerçek bir sahtelik bu.

Bu kanaldan devam edelim. İkinci durağımız Shutter Island. Leonardo DiCaprio'nun Oscar kazanamadığı 100. film olarak da bilinir Shutter Island.

Film boyunca Leonardo'nun kafasının içinde de dışında da ayrı bir tiyatro oynanıyor. Ve onun gibi biz de son ana kadar bu oyunun tam olarak ne olduğundan emin değiliz. Bu yepyeni bir tedavi metodu mu yoksa nazilerle alakalı gizli bir araştırma merkezine dönen dolaplar mı? Hikayenin bence ilginç yanı da gerçekliği yüceltmemesi.

Yani tiyatro oyunu bittiğinde ahlaki bir muhasebe yapıyor film. Diyor ki yani hangisi daha kötü? Bir canavar olarak yaşamak mı yoksa iyi bir insan olarak ölmek mi? Çünkü o adada bir amacı var ve kendisi kabul edebileceği bir rolde.

Ama onun ötesinde, o sahnenin ötesinde acı dolu bir dünya var ve gerçeklik bu acıya değmez. Bu soruna daha farklı bir cevap veren bir film var, o da Truman Show. Daha büyük bir sahnede geçiyor ve aynı anda birkaç tane tiyatro oynanıyor. Birincisi, ilk seviye diyebiliriz buna, filmin içindeki o Truman Show'un kendi seti.

Bu set Jim Carrey'nin karakteri için bir simülasyon. İkinci seviye ise şovun kendisi. Bu şov kime sunuluyor? Sabah akşam o programı izleyip onun üstünden yaşayanlar, daha doğrusu hayatı ondan ibaret olan izleyicilere.

Onların açısından bir simülasyon yani. Üçüncüsü de Truman Show filminin kendisi. Yani bizler için bir simülasyon bu. Şimdi Truman doğduğundan beri en alt seviyedeki simülasyonda hapis.

Ama mantığını kullanarak tutarsızlıkları fark ediyor, bir takım deneylerle şüphelerini olumluyor ve sonunda da sahnesinin duvarını kırıyor. Shutter Island'ın aksine film bunu bize mutlu son olarak sunmuş. Hem Truman için bir mutlu son, simülasyondan çıktığı için... Hem de şovu izleyenlerin kanalı kapatarak özgürleşmelerini gösterdikleri için bir mutlu son.

Yani onlar da televizyon setlerindeki sahneden kendilerini kurtarıyorlar, gerçek hayatın akışına bırakıyorlar kendilerini. Ancak ben kötümser yorumu daha ilginç buluyorum. Truman'ın özgürleşmesi sahte. Tiyatronun yönetmeni de, Ed Harrison oynadığı karakter, aynen bunu diyordu.

Diyordu ki dışarıda bulabileceğin daha iyi bir gerçeklik yok. Nereye gideceksin? Bunca zamandır Truman Show'u sabah akşam tüketmiş insanların dünyasında geçeceksin sadece. İnsanlar belki bir iki gün parkta bahçede gezinecekler ama ondan sonra dönecekler, ellerine kumandayı alacaklar ve kanalı çevirip başka bir tiyatroya hapsedecekler kendilerini.

Belki Truman da onlardan biri olacak. Ed Harris burada aslında iyi niyetli ama kontrol manyağı bir ebeveyni oynuyor, bir tanrı gibi davranıyor. Truman da yasak elmayı yemiş, yani edinmemesi gereken bir takım bilgileri edinmiş bir Adem. Bildiğimiz hikayenin aksine burada Tanrı Adem'i affediyor ve cennette kalmasını istiyor.

Bunun sahte olduğunu bildiği halde cennette kalmasını istiyor. Adem ise fakir ama gururlu bir genç olarak basıyor istifayı. Biz neredeyiz? Demin dediğim gibi simülasyonun 3.

seviyesindeyiz. Çünkü ister istemez kendimizi Truman'la özdeşleştiriyoruz. Yani Truman için mutlu son, bizim için de mutlu son olmuş oluyor. Kötümsel bir bakış açısıyla bunu şöyle yorumlayabiliriz.

Truman Show gibi ürünler aracılığıyla sistem özgürleşme gazımızı alıyor ve o reality show furyasına biz daha da batıyoruz. Hem de ne kadar batıyoruz bakın tesadüfe. Bu film 1998 yılında vizyona girdi. Aradan iki tam bile sene geçmedi.

2000 yılında Big Brother şovu başladı. Yani biri bizi gözetliyorun orijinali. 20 sene olmuş. Bu sürede reality şovlar hem mantar gibi türediler hem de hayat bir reality şovu dönüştü zaten.

ABD başkanı bile bir reality şov yıldızı oldu. Bir sonraki durağımıza gidelim. Westworld. Bu tip tiyatrolar için daha da ilginç bir örnek.

Tiyatronun sahnesini giderek büyütüyoruz fark ettiyseniz. Önce gerçek bir tiyatro sahnesi, sonra ufak bir ada, sonra büyükçe bir kasaba, şimdi de neredeyse bir ülke. Ama benim için Westworld'u özel kılan şey daha da büyük bir simülasyon olması değil. ...birbirine zıt yönde giden iki hikayenin kesişimi yani hem parkın içindeki o aktörler,

o karakterler özgürleşiyorlar. Dış dünyaya çıkmak istiyorlar, o simülasyondan kurtulmak istiyorlar. Hem de bir yandan da seyirciler, parkın müşterileri dış dünyadan içeriye doğru kaçmak istiyorlar yani simülasyona doğru. Burada sadece Maeve ve Ed Harris'in oynadığı karakterlere odaklanacağım.

İlk sezondan bahsediyorum yine spoiler uyarımı vereyim. Maeve, aynı Truman gibi tiyatro sahnesinin sınırına kadar geliyor. Kaçışı da garanti ama bunun bir özgürleşme olmayacağını fark ediyor son anda. Nereye giderse gitsin sahte anılarla oluşturulmuş kimliğinin eseri olacak.

En önemlisi de annelik hissinin. Ama bu anıları sahte diye onun oluşturduğu hissiyat sahte demek değil. Gerçekten çocuğunu özlüyor sonuçta, onu korumak istiyor. O hissiyat gerçek.

Bugün biz de yaşadığımız dünyanın simülasyon olduğunu öğrenseydik ailemize duyduğumuz duygular bir anda buharlaşmayacaktı. Kısacası yalan bir dünya içinde gerçek bir hayata sahip olmak mümkün. Muhtemelen çoğumuz da bu sahnenin ucuna geldiğimizde, Maeve karakteri veya Truman gibi.. ..bu alıştığımız değerlerden vazgeçmek istemeyeceğiz ve geriye döneceğiz.

Ed Harris ise dışarıdan gelen bir karakter ve her türlü materyal zenginliğe sahip olmuş. Yani dış dünyanın, gerçek dünyanın tırnak içiyle sahibi gibi. Ama hayata anlamsız kılınmış. O yüzden de kendini simülasyonun içinde kaybetmek istiyor.

Ve Westworld'un gerçek hayattan da gerçek olmasını istiyor. Bir anlam içermesini istiyor. Tehlikeleriyle, mücadeleleriyle, ödülleriyle, her şeyle daha gerçek olsun istiyor. İşin ilginci bu karakter gibi olmamız için süper zengin olmamıza da gerek yok.

Mesela Post-Scarcity diye bir kavram var. Yani kıtlık sonrası toplum. Özellikle bu Singularity konusuna meraklı olanlar sıkça dillendiriyorlar. Bir takım teknolojik gelişmelerin birleşimiyle her türlü kıtlık ortadan kalkabilir.

Çoğu mücadelemiz bir anda bitebilir. Her şeyi yaratabiliyorsun çünkü. Hatta Star Trek'in temelindeki fikirlerden biri de buydu. Şimdi bu bolluğa ve tembelliğe karşı bir takım tepkiler gelişecek.

Belki dinler ortaya çıkacak, yeni dinler. Yahut hayatına anlam bulmak için kendini görece zor simülasyonlara hapsedeceksin. Bunu mesela yücelten bir gamer kültürü olacak. Oyunlar nasıl olur?

Mesela bugünün Türkiye'sinde orta direk bir ailede üç çocuk büyütmek. Gelecek nesiller için heyecan verici bir simülasyon olabilir bu. Hatta bir noktada o oyunda ölürsen gerçek hayattaki vücudunun da ölmesini mümkün kılacak bir sistem ortaya çıkabilir. Ki Westworld'daki Ed Harris karakterinin istediği de buydu.

Yani oyun terimiyle konuşursak permadeath özelliği olan bir oyun. Filmlere biraz ara verelim. Ben bu kendilerini simülasyonlarda kaybetmek isteyenlerin psikolojisini daha iyi anlamak için kısa süreliğine bu bilim kurguyu bilim ve kurgu olarak ayıracağım. Kurgu denince de aklıma ilk gelen şey RPG yani Role Playing Game.

Bunlar 80'lerde epey popüler olmuştu özellikle Dungeons and Dragons ile. Bir masa etrafında oturup hayali bir dünya yaratıyorsun ve yönetmen bu dünyayı keşfetmen için senaryoları uyduruyor. Senin karakterinde o senaryoları yaşıyor. 90'larda bilgisayar oyunları yaygınlaştıkça bu iş popülerliğini kaybetmiş veya biraz form değiştirmiş.

Fakat ilginç bir şekilde son senelerde ikinci baharını yaşıyormuş. Mesela 2015'de başlayan Critical Role diye bir serinin linkini koydum. 3 saatlik videoyu YouTube'a koymuşlar. İlk bölümün izlenme sayısı 15 milyon.

Bu oyunların temelinde de GDS denen bir teorik model var. Bunu bir üçgen olarak hayal edelim. Bu üçgenin uçları oyunun ana öğelerini temsil ediyor. Ve birine veya ikisine yakınlaştıkça diğer öğeden uzaklaşmış olmuyor.

Birincisi game yani oyun kısmı. Diyelim ortada iki tane kapı var. Birini açtın karşına canavar çıktı. Kaçar mısın, kaçmaz mısın?

Yer misin, yemez misin? Vay efendim neyse. Buna benzer seçimler ne kadar adil, ne kadar zevkli. Bunlar hakkındaki kısım.

İkinci uçası drama. Hikayenin kalitesi bu. Hikaye derken önceden belli bir senaryo olmasına gerek yok. Ama daha ziyade organik biçimde gelişen olaylar birbirine nasıl bağlanıyorlar?

Belli bir tema var mı? Bunlar önemli. Üçüncü kısım da simülasyon. Yaratılan dünyanın iç tutarlılığı önemli ve kapsayıcılığı.

İlla gerçekliğe yakın olmasına gerek yok bakın. Ama o dünyadaki karakter ve kurallara uygun olması lazım. İç tutarlılık denen şey bu. Mesela Game of Thrones'u düşünelim.

Bir fantasy role-playing oyunundaki gibi ejderhalar, zombiler, canavarlar, işte efsanevi eşyalar var. Valerian Çelik gibi. Aklı başında hiç kimse bunlar gerçekçi değil ki kardeşim diye eleştiri yapmaz. Adı üstünde.

Fantezi zaten. Ama mesela sen bu koca dünya içinde, o ana kadar koca bir dünya olarak resmedilmiş bir coğrafyayı birkaç saat içinde dolanabiliyorsan bir ejderha ile o zaman o ana kadarki hikayelerin altı oyuluyor. Yahut mesela Cersei'yi ikna etmek için duvarın öte tarafından zombi ithal ettiler. Ya kadın zaten bodyguard olarak bir tane zombi kullanıyor.

Daha iyisi bende var kardeşim bu yeni değil ki. Bu tutarsızlıkların hepsi simülasyonun takılmasına yol açıyor. Kurgu kısmı hakkında bu kadar söyleyeceğim şimdilik. Bilim kısmına geçelim.

Bir RPG'ye kendini kaptırmanın, fazla kaptırmanın en ünlü örneği bilimde Stanford Hapishane Deneyi. 1971'de Stanford Üniversitesi'nde ufak bir hapishane seti kuruluyor ve Profesör Zimbardo ki adamın ismi de tam Marvel Kötü Adam ismi. Tipi de öyle zaten bir bakın. Zimbardo'nun öğrencilerinin bir kısmı gardiyan, kalanında mahkum rolünü oynamaya başlıyorlar.

Kendisi de zaten hapishanenin müdürü oluyor. Şimdi klasik hikaye şöyle. En başta herkes işin dalgasında ama sadece bir gün içinde roller ciddileşiyor. Gardiyan rolündekiler isyan çıkaranlara karşı yangın söndürcüler kullanıyorlar önce.

Sonra mesela aralarına nifak doğumu sokmak için, grev kırıcılığı yapmak için isyana katılmayanlara daha konforlu bir hücre inşa ediyorlar. Onları oraya yerleştiriyorlar. Tüm bunları ara ara gözlemleyen yaklaşık 50 kişi var ve hiçbiri ne gardiyanlar sadizme kaydığında ne de 5 mahkum travma yüzünden deneyden çıkarıldığında deneyi durdurmayı önermemişler. Bir tanesi hariç o da Zimbardo'nun o zamanki kız arkadaşı olan doktor öğrencisi.

Onun ısrarıyla deney 6. günde durdurulmuş. Buradan da çıkan sonuç işte insanların doğalarının ne kadar esnek olduğu aslında. Nazilere paralellik kuruluyor yani korkunç insanlar olmanıza gerek yok.

O şartlar içindeki hemen hemen herkes öyle davranmaya müsait. Bu yüzden de deney çok ünlü oldu fakat tüm olay bu değil. Zira bu tip deneylere katılanlarda demand characteristic denen bir etki oluşuyor. Deneyin amacını ve profesörün beklentilerini tahmin ediyorsun, davranışlarını ona göre ayarlıyorsun.

Yani hem deneyi ciddiye almamak bir şey, hem de ciddiye alınca da gerçek davranışlarından ziyade deneyde senden istenenleri gerçekleştirecek şekilde davranıyorsun. Öğrenciler de güç zehirlenmesini araştıran bir simülasyonda olduklarını bildikleri için normalde olacaklarından daha da sadist olmuşlar. Velhasıl zamanında çok gürültü koparmış bu deneyin, Zimbardo'nun da çok çok çok ekmeğini yemiş olduğu bu deneyin aslında neredeyse sahtekarlık olduğunu iddia eden bir podcast linki koyuyorum. Ayrıntılarına oradan ulaşırsınız.

Bense konumuza dönüp kendini simülasyona fazla kaptırmaktan devam edeceğim. Ve ayrı ayrı incelediğimiz bilim ve kurgu parçalarını tekrar birleştirip bir bilim kurgu yaratalım. İçinden çıkılamayan bir tiyatro seti yaratalım. O da Dark City.

Matrix'in abisi diyebiliriz Dark City filmine. Eğer izlemediyseniz kesinlikle tavsiye ederim. Çünkü bu karanlık şehrin binaları da hatıraları gibi yalan. Simülasyonun kısmen dışında yaşayan tek bir insan var.

Tıpkı Matrix'teki Neo'yu uyandırmaya gelen o rüya tanrısı Morpheus gibi. Bu bilge karakter de esas oğlana rehberlik ediyor. Ama o hikayelerin aksine hatta Platon'un mağarası hikayesinin aksine esas oğlan mağaranın dışında bir şey olmadığını fark ediyor. Orası kelimenin tam anlamıyla uzay boşluğu.

Öncesi sonrası nedeni nasıl hiçbir şey yok. Uzayın o sonsuz karanlığın neşinde kimse bir aydınlanma yaşayamayacak. Onun yerine elinden gelenin en iyisini yapıyor ve mağaranın içini aydınlatmaya çalışıyor. Şehri güneşe doğru çevirerek yine kelimenin tam anlamıyla.

Fakat bu ufak aydınlanma esnasında bile simülasyonun kölesiyiz. Esası olanın nihayet yarattığı o Shell Beach, plaj, hiçbir zaman gerçek bir yer değildi. Sahte anılarının bir ürünüydü. Hatıralarını şehre yansıtarak herkesi kendi özel simülasyonuna davet etmiş olduğu bir nevi.

Bu da aslında mutlu bir son değil, trajik bir son. Bu Dark City filminin estetik tarzı gayet hoşuma gitmişti benim. Çünkü o endüstriyel altyapının, o binaların yükselip alçalmaları bir tiyatro sahnesinin ardındaki mekanik aksamı andırıyordu bana. Tarihimizde de böyle bir tiyatro sahnesi var aslında inip çıkan binalarıyla gerçekte.

Onun da ismi Potemkin Köyü. Çariçe Katarina, Osmanlı'dan yeni aldıkları Kırım'ı ve çevresini teftişe çıkmış. 6 ay sürmüş bu yolculuk. Ama asıl maksadı yolculuğun yanında götürdüğü elçilere bölgedeki hızlı gelişmeleri göstererek onların desteğini almak.

Nitekim gezinin hemen sonunda Osmanlı ile bir savaş daha başlayacak. Spoiler alarmı vereyim ve evet onu da kazanıyorlar. O savaş için ve ilerisi için destek arıyorlar. Yani artık Rusya ciddi bir güç.

Bu bölgelerin geliştirilmesinden de Katerina'nın sevgilisi Potemkin sorumlu. Ama vaziyet kötü, memleket fakir. Potemkin de çare olarak gezinin yapılacağı nehir boyunca yalandan köyler kurduruyor. Sadece nehre bakan yüzü boyanmış binalardan ve iyi giyimli aktörlerden oluşan tiyatrolar bunlar.

Katerina ve elçiler gemilerinden bakıp kafa sallıyorlar. Sonra köyler gizlice yıkılıyor gecenin karanlığında ve geminin ertesi gün uğrayacağı durağa taşınıyorlar ve yine karanlıkta tekrar inşa ediliyorlar. Her gece yarısı yeniden inşa edilen bir Dark City gibi. Tabii bu da yine Zimbardo'nun deneyinde olduğu gibi Madalya'nın sadece bir yüzü.

Tarihçiler genelde bu Potemkin köyü hikayesinin... ...Potemkin'in saraydaki rakipleri tarafından yürütülen bir karalama kampanyası olduğunu düşünüyormuş. Yani aslında böyle bir şey yok.

Ama bu mit öyle başarılı olmuş ki... ...işte 230 sene sonra bile dışarıdan güzel gözüken ve içi bambaşka olan her şeyi adamın ismiyle anlıyor. Yani zavallının adı da çıktı, canı da çıktı sonunda.

Şimdi biraz soluklanalım. Bu Shutter Island, Westworld ve son olarak da Dark City örnekleri birer köprüydüler. Yani tiyatrolardan, fiziksel simülasyonlardan diyebiliriz. Hafızanın manipülasyonuna doğru, sanal simülasyona doğru uzanıyorlardı.

Artık köprünün öte yanına geçme vakti geldi. Yapay hafızalar sayesinde kişiye özel bir gerçeklik oluşturulan bir dünya Blade Runner'ınki. Yani etrafı değiştirmektense kişinin kafasının içi değişiyor. Miş gibi yapmayan tam bir simülasyon.

Hafıza, kimlik ve gerçeklik arasında bu kadar organik bir bağ var. Çünkü biz gerçekliği yalın haliyle algılayan varlıklar değiliz. Algıladığını kusursuz biçimde kaydeden varlıklar da değiliz. Kaydettiğini de kayıpsız bir biçimde hatırlayabilen varlıklar değiliz.

Yani eğer yeni veriler eskilerle fazla uyumsuzluk yaratırlarsa işlenmiyorlar ve bir hatıraya dönüşemiyorlar. Mevcut hatıralarsa her seferinde biraz daha değişiyorlar ve karakterimizi etkiliyorlar. Birbirine bağlı bu öğeleri manipüle ederek simülasyon yaratmak da sürekli olarak dışarıyı değiştirmekten çok daha ucuz. Peki simülasyonu fark eden yani hatıralarının ısmarlama olduğunu öğrenen replikant ne yapıyor?

E tıpkı bizim vereceğimiz tepkiyi veriyorlar. Önce inkar ediyorlar, kızgınlık yaşıyorlar. Sonra kabullenme evresi. En sonunda da insan veya replikant herkesin aslında aynı gemide olduğunun anlaşılmasıyla gelen bir empati.

Bunun bir tersi de var. Yani yapay hatıra eklemenin tersi, orijinal hatıraların silinmesi. Tabii bu operasyonu zaten beynimiz kendi kendine yapıyor. Çoğumuz zamanla negatif hatıraları silip pozitif olanları daha da süslüyoruz.

Ama bu süreç tamamen bizim kontrolümüzde olsaydı, acı veren hatıralardan kurtulmamız doğru olur muydu? Yani simülasyondan çıkmalı mıyız sorusunun bir başka çeşidi bu. E bu soruyu da işleyen bir filmimiz var tabii ki. Eternal Sunshine of the Spotless Mind.

O filmin verdiği cevap ilginç. En çok acıtan hatıralar bazen en güzel hatıralarımızla ve dolayısıyla benliğimizle ayrılmaz bir bütün oluştururlar. Jim Carrey'nin bunu geç de olsa fark edip kızın hatırasını kurtarmak için onu alakasız anılara monte etmeye çalıştığı sahneler mesela çok müthişti bence. Bunların kaybı o kadar pişman ediciydi ki aynı acıları yaşayacaklarını bile bile tekrar denemeyi seçtiler.

Yeni hatıra yaratmaktan, eskilerini silmekten veya eskilerinde tutunmaktan ziyade... ...hatıraları kaydetmenin yol açtığı değişik bir çeşit sanallık örneğinden bahsetmek istiyorum şimdi. O da 1995 yapımı Strange Days.

Bu hatıraları kaybetme konusunu belki Black Mirror dizisinin The Entire History of You diye bir bölümü vardı. Oradan hatırlayacaksınız. Ama Strange Days çok daha karanlık. Bir alet aracılığıyla başkalarının hatıralarını doğrudan tecrübe edebiliyor insanlar sanki kendi başlarına gelmiş gibi.

Bu alet sadece kara borsada satılıyor ama herhalde gerçek hayatta muhtemelen yasal olurdu. Yani hatta internetten rahatça indirirdik. Netflix gibi ayda 10 dolar verirdik, sınırsız hatıra stream edebilirdik kendi bilincimize. Korkular, zevkler, acılar bunların hepsi bir metaya dönüşüyordu.

Böyle olursa bir sürü insan da kendi beyinlerini bu tecrübeleri üreten, bu metaları üreten fabrikalara dönüştürecekler ve bunları satacaklar. Bir piyasa oluşmuş oluyor ve rekabet sonucu da, serbest piyasa rekabeti diyelim, en korkunç korkular, en aşırı zevkler, en derin acılar, en en en bunlar rağbet görür hale gelecekler. Onları üreten zihinler de, yani ilk olarak onları yaşayan zihinler de muhtemelen zamanın selebritileri olacaklar. Ben gerçi bu tip bir sanallığı imkansız olarak görüyorum biraz.

Çünkü gördüklerimizi ve duyduklarımızı başkasına yansıtmak zor bir şey. Yani bir başkasının tecrübelerini aynen yaşayabilmek için beyin yapısının da tamamen değişmesi lazım. Hissiyat transfer edilemez. Kendinizi gerçek anlamda bir başkasının yerine koyabilmenin tek yolu o insana dönüşmüş olmak.

İşin açıkçası ben bu VR işini görece yeni sanıyordum yani sanal gerçeklik işini. Meğer taa 1935'te Pygmalion Spectacles diye bir kısa hikaye varmış. Ve bu hikayede sanal gerçeklik gözlükleri anlatılıyor. Hatta 60'larda bunun prototipini bile yapmışlar Sensorama adıyla.

Ve o alete özel kısa filmler hazırlamışlar. Böyle bankamatik gibi bir şey oturup kafanı sokuyorsun içeriye. Tam anlamıyla zamanının ötesinde bir buluş bu. O yüzden de zaten yatırımcı bulunamamış ve projede rafa kalkmış.

Bunlar olduğunda bakın daha ortada bilgisayarlar yok. Tabii benim aklıma ilk gelen örnek Star Trek ve onun meşhur ettiği holodeck kavramı yani holografi. Teknik açıklaması gayet tırt yani aslında hologram odası ama içinde her türlü madde de yaratılabiliyor. Neyse oraları boş ver.

İlginç yanı şu, içindeki karakterler ara sıra farkındalık kazanıyorlar. Yani simülasyonlar en başta zeki değiller ama hologramın içine girenle etkileşe etkileşe gelişiyorlar ve sonuçta bilinçleniyorlar. Hatta terfi alıp atılganın mürettebatı bile olan vardı. Peki sanal ortamdaki bu tip bilinçler iyice evrilip tanrı kompleksi edinirlerse ne olur?

1982'de Tron filmi aynı bundan bahsediyordu. Görsel tarzı yüzünden hatırlanıyor aslında o film ama kurguladığı sanal ortam da epey ilginçti. Bir otokrat var ve onun faşist polis gücü var. Diğer programları esir alıyorlar ve dinlerini yasaklıyorlar.

O din de... Programların kullanıcılarına yani insanlara duydukları inançlara dayanıyor. Bu yasaklara uymayan programları da arenalarda dövüştürüyorlar, gladiyatör dövüşü gibi. Sonunda da vaat edilmiş mitolojik bir kurtarıcı olan bir kullanıcı geliyor ve bir köle ayaklanması başlatıyor.

Hani devam filmini iyi kotarsalar da bildiğin Roma tarihi olacak. Tron'dan 10 sene sonra, VR teknolojisinin hala devasa poligonlardan ibaret olduğu günlerde çıkan bir film vardı. The Lone Moverman. Bahçıvan.

Sanal gerçeklik içindeki karakterlerin değil de onu kullananların evrilmesi hakkında. Ve tabii ki sonunda yine tanrı kompleksi edilmesi hakkındaydı. Yani illa o kompleksi edineceğiz. Kaçış yok.

Eee bu Bahçıvan filmindeki sanal gerçeklik efektleri pek ileri değil. Doğru. Peki bizim bildiğimiz en kaliteli VR teknolojisi ne? E tabii ki rüyalar.

Total Recall rüyaların ayarlanabildiği hatta bir seyahat ajantasına gidip tatil paketi gibi satın alınabildiği bir evrende geçiyordu. Giderek fantastikleşen olaylara rağmen ne Arnold ne de seyirciler film boyunca yaşananların rüya olup olmadığından emin olamıyorlardı. Tabii rüyaların geleneksel sanal gerçekliğe göre dezavantajı ince ayar yapmanın zorluğu. Öyle bir teknolojiye ulaşacağımızı da hiç sanmıyorum.

Bu kaos nedeniyle zaten Abre los ojos veya Amerikan versiyonu olan Vanilla Sky bana daha gerçekçi geliyorlar. Ölüm anında dondurulan bilinçler sürekli devam eden bir rüyanın içinde taşınıyorlardı orada. Güzel bir hatıra noktasından başlıyorlar ve ikinci bir hayat yaşanıyor. Ama o hayatın ayrıntıları artık size ve bilinç altınıza kalmış.

Ama biz bunu aslında ilk defa Blade Runner'ın yazarının 50 sene önce yazdığı Ubik'te görüyoruz. Tam bir bilimkurgu klasiği olan o aşırı iyimserlikle... ...1992 yılında insanlığın ayda koloniler kurduğu bir gelecek öngörülmüş...

Ve orada ölenlerin hayatlarını uzatan bir simülasyon ortamı var. Sınırlı birer bilinç olarak bu ortamda ikinci hayatlarını sürdürüyorlar. Hubic'in sonunu hatırlamıyorum. Daha da fantastikleşiyor zaten.

Ama Abrelos Ohos'un bitiminde Truman Show'a paralel olarak gerçekliğe dönüş seçiliyor. Öyleyse niye bu örneği ayrıca dahil ettim? İlginç bulduğum kısım şu. Esası olanın bilinçaltı yani simülasyon motoru hayatta kalmak için çabalıyor.

Zira o uyanınca tüm bu karakterler de yok olup gidecekler. Bunun korkusuyla bilinçaltı ve onun yarattığı karakterler aslında orasının gerçek hayatı olduğuna ikna etmeye çalışıyorlar esas olanı. Yani simülasyonun da bir canı olması ilginç bir şey. Yapay zeka konusuna benzeyen etik sorunlar yaratabilir.

Tabii rüyada gördüklerimize insan hakkı bahşetmek şu anda komik geliyor. Ama rüyaların çok uzun sürdüğü lucid dreaming dolu bir hayatı düşünün. Bir süre sonra oradaki karakterlere duygusal olarak bağlanmam ve hatta onlara hukuki haklar tanımam gayet normal olabilir. Inception, rüya alanını kişisel bir sanallıktan alıyor, birkaç kişinin katılabildiği ortak bir simülasyona dönüştürüyor.

Sadece kendi rüyamızda değil başkasının rüyasında da yaşayabiliyoruz yani. Hatta mimarlar rüyalarını bir başkasının gerçekliğine benzeterek o kişiyi fark etmeden kendi rüyalarında yaşatabiliyorlar. Gayet güzel fikirler bunlar ama bu filmin asıl etkileyiciliği rüyada giderek daha derine doğru kaçışta saklı. Rüyaların içinde uykuya dala dala resmen ölümsüzlüğü tadıyorsunuz.

Böyle bir evrende şirketlerin veya paranın bir önemi kalır mı? Hayatında bir şeyler arayan herkes tüm eksikliklerini bu sonsuzlukta tamamlamaya çalışacaktır. Geri dönmek isteyenlerse her rüya seviyesinden teker teker uyanarak sonunda ipin ucunu kaçırıp bazı gerçekliğin hangisi olduğunu unutacaklar. Valla ben bir keresinde 3 seviyeli bir rüya görmüştüm.

Son uyanışımda öyle bir haldeydim ki neredeyse yarım saat tekrar uyanmak için bekledim. Baya korkutucuydu. Bunun bin kez tekrarlandığını düşünemiyorum. Tamamen ipin ucunu kaçırırım.

Waking Life filmi de aslında tam bu yapının üstüne oturuyor. Oradaki kahramanımız sürekli uyandığı ama bir türlü çıkamadığı bir rüyada. Daha da kötüsü rüyadaki her muhabbet gerçeklik, rüyalar ve simülasyonlar hakkında. Tam bir meta kabusu yani.

Bu film tabii ki animasyon tarzı yüzünden pek ciddiye alınmamış olabilir ama bence herhalükârda görülmeye değer. Bir sürü anlamlı ve anlamsız laf salatasından sonra asıl rüyanın hayat olduğu, gerçekliğin ise rüyalardaki gibi zaman dışı olduğu fikri ortaya çıkıyor. Rüyalar gerçekliğe ve Tanrı'ya açılan kapılar yani. Bizim gerçek yaşam dediğimiz şey ise meğer Tanrı'yı reddetmekmiş.

Yani filme göre ölüm bir tekamül ve Tanrı'ya kavuşma. Bu epey yaygın bir motif tabii. Ve yaygın olması da düşününce biraz ilginç geliyor. Zira buna inananların hemen ölmeleri gerekiyor.

E hemen öldükleri için de düşünceleri fazla yayılamıyor. En azından böyle olması gerekiyor. Sanırım her kültür araya tek satırlık bir kod koyarak bu bug'ı düzeltmiş. Demişler ki ne olursa olsun intihar etmek yasak.

Çünkü intihar ederseniz Tanrı'yla bütünleşemezsiniz. Tıpkı Waking Life ve Inception gibi çok seviyeli bir gerçeklik fikri üstüne kurulan bir başka film var. Hak ettiği ilgiyi görmemiş The 13th Floor filmi. Burada artık gerçeklik tamamen bilgisayarlarla yaratılıyor.

Bizim anladığımız anlamda, modern anlamıyla simülasyon artık bu. İnanılmaz ama aslında film tam 50 sene önce yazılmış. Yani Ubik ile aynı zamanlarda yazılmış Simulacron 3 isimli bir öykünün uyarlaması. Bunun yazarı piyasa araştırmaları için üretilmiş sanal bir şehir hayal ediyor.

Yani tüketici davranışlarını isabetli biçimde simüle edebiliyorlar bu şehirde ve bu uğurda şehirdeki insanların hepsi bilinç sahibi ve simülasyonda olduklarının farkında değiller. Fakat bu projeyi yönetenlerin başına garip şeyler geldikçe onların da bir simülasyonda oldukları fikri ortaya çıkıyor. Tekrar edeyim bakın, sene 1964. 73'te de Weltamdracht yani World on a Wire isimli ilk sinema uyarlaması yapılıyor bunun ki o da güzel.

13th Floor işin piyasa araştırma kısmını silip atmış. Daha ziyade Nick Bostrom'un, ki kendisini gelecek bölümlerde tanıyacağız, Ancestor Simulation, yani ata simülasyonu dediği şeyi kullanmış. Gelecekteki bir uygarlık, geçmişinden kesitleri yani atalarının hayatlarını simüle ediyor. Mesela filmdeki gibi 1937 senesindeki Los Angeles'ı.

Bunun olası amaçları şimdilik mühim değil. Daha sonra değiniriz. Ama filmdeki ilginç öğe şu. Simülasyon içindekilerin kendi simülasyonlarını yaratmalarına izin yok.

Belki de bir sonsuz döngü ihtimali yüzünden bu yasak var. Eğer atalarımın yaşamlarını simüle edeceksem bunu tek tek yapacağımı onları simüle edebilecek bir uygarlığı simüle ederim mesela. Bir sanal makine içinde yani VM içinde VM içinde VM yaratmak gibi bir şey sonsuza kadar gidiyor. Eninde sonunda da hesap maliyeti çok büyük olacağından tüm sistem çakılacak mavi ekran verecek.

Ki zaten Rick and Morty çizgi filmi de bu fikri gayet komik biçimde işlemişti. Rick kendi arabasını enerji üretmek için sanal bir evren yaratmış. Oradaki bu uygarlıklar çeşitli şekillerde enerji yaratıyorlar. Fakat onlar da yeterince gelişince kendilerine enerji yaratmak için başka evrenler simüle ediyorlar.

Ve bir noktadan sonra arabaya enerji gitmemeye başlıyor. Peki bilin bakalım The 13th Floor hangi sene çıkmıştı? 1999, yani Matrix'le aynı sene. O 1999 yılında bir keramet varmış demek ki.

Şimdi artık toplumsal simülasyonlara geçiş yapıyoruz The 13th Floor ve Matrix'le beraber. Bu da başta bahsettiğim gibi bizi hem ileriye götürüyor hem de serinin başına yani öykülere geri götürüyor. E şimdi öyle bol keseden terim sallamak yok tabii. Toplumsal simülasyon ne demek?

Tam olarak neyi kastediyorum? Buna bir bakalım. Descartes'tan beri süre gelen simülasyon fikri, teknoloji geliştikçe bilgisayar simülasyonu fikrine bürünmüştü. Bahsettiğim bilim kurgular arasında da bu senaryonun giderek daha hakim olduğunu fark etmişsinizdir.

Bir yandan da kitle iletişimi ve seri üretimle beraber gelen bir yabancılaşma var. Bunun hakkında yazıp çizmeye başladığı insanlar. Toplumu tanımlayan her şey giderek daha sanal hale geliyordu. İşte bu modern simülasyon fikriyle postmodern dünyayı ilgilendiren simulakra fikrinin kesiştiği nokta, konunun popüler kültürdeki zirve noktası olan Matrix.

Matrix nedir? Matrix kontroldür. Ama kastedilen fiziksel kontrol değil. Matrix daha totaliter bir kontrol aracı.

Ekonomisiyle, siyasetiyle, medyasıyla, reklamlarıyla bizi çepeçevre saran bir sistem bu. Bu sistemde belli bir senaryo yok. Ne bir tanrı var ne de bir şeytan var. Kimse kontrolü değil.

Kollektif insan bilinciyle işleyen bir sistem. Yani milyarlarca zihnin birbiriyle etkileşimiyle devam eden bir simülasyon. Bu tip kollektif yapılara Rizom deniyor aslında. Yani Rizom, hiyerarşisi olmayan, tepesi öncesi sonrası başı sonu belli olmayan yapılar.

Bunun bir örneği de Matrix'in abilerinden olan Ghost in the Shell'de var. Harika bir manga bu. Onun stand alone kompleks dizisinde The Laughing Man diye bir karakter var. Dizinin kötü adamı.

Zamanla da tek bir kişi olmadığı hatta tek bir yapay zeka dahi olmadığı ortaya çıkıyor. Bir sürü dağınık kod parçası bir araya gelip bir hareket başlatmış. Onu medya yoluyla gören diğer insanlar da bu Laughing Man logosunun ardına saklanıp başka başka işler yapıyorlar. Sonuçta tek bir merkezden koordine edilmiş gibi duran ama aslında birbirle alakası olmayan bir komplo ortaya çıkıyor.

The Laughing Man karakteri gerçekte nedir sorusu manasızdır. Çünkü bu soru bir şeyin gerçeğiyle kopyalarının birbirinden ayırt edilebileceği varsayımı üzerine kuruludur. Oysa hayatımızdaki birçok şey için böyle bir ayrım imkansız. Hatta Laughing Man de bir noktada tam bir pop kültür ikonu haline gelir.

Dizi evrenin içinde yani. O logonun içinin bu şekilde boşaltılmasına kızar ama çaresizdir. Çünkü o davasına mana veren şeyler çoktan silinip gitmiştir. Kimse de hatırlamaz bile.

Biz de yani dizi evreninin dışındaki insanlar bir seviye daha sanallaştırıyoruz ve bu logoyu alıp kendi pop kültürümüzün bir parçası yapıyoruz. Şimdi Laughing Man logosu nedir diye sorsam çoğumuza yabancı gelir. Ama bildiğinizden emin olduğum ve aynı oranda içi boşaltılmış bir başka benzer sembol var. O da Guy Fawkes maskesi.

V for Vendetta filmi sağ olsun. Herkesin dolabında bu maskeden var maşallah. Pop kültürünün şahı. Gerçek Guy Fawkes ise 400 sene önce ölmüş bir dinci terörist.

Katolik bir grupla beraber zamanın protestan kralını öldürmek istiyorlar. Seçtikleri yol da parlamento binasını patlatmak. Gunpowder plot dedikleri. Arkadaşlarıyla beraber yakalanıyor, işkence ediliyor, yargılanıyor, kraldan af diliyor ve sonunda asılıp parçalanıyor.

Ölümünün ardından da kraliyet onu bir ihanet sembolüne çeviriyor ve her sene kuklasının yakıldığı bir tören icat ediliyor. Aradan geçen yüzyıllarda da bir takım romanlardaki hayali betimlemeler sonucu çok daha sempatik bir karakter haline geliyor ve bu değişim günümüzde de bir vites daha arttırıp özgürlük savaşçısı kılığına bürünüyor. Bugün bir Brezilyalı için faşizme karşı duruş olur, yarın bir Türk için efendim uluslararası kapitalizme karşı duruş olur. Fark etmiyor, tam bir yığın sembolü ve bir yığın sembolü olarak da işin komik tarafı yığınlar için ihmal ediliyor fabrikalarda.

Özetle bir sembolü aldık, asırlarca evirdik, çevirdik ta ki ardındaki gerçekten tamamen kopana kadar. Guy Fawkes ile ilgili hiçbir şey yok hayatımızda ama maskesi gerçeğinden bin kat daha gerçek. İşte birkaç bölüm önce bahsettiğim o Baudrillard'ın hyperreality yani hipergerçeklik dediği şey tam da bu. Baudrillard'ın en meşhur makalelerinden biri 1.

Körfez Savaşı'nın gerçekleşmediği hakkındaydı. The Gulf War Did Not Take Place ismi. Bundan kastettiği şey televizyondan gördüklerimizin yalan olduğu değildi. O biraz fazla yüzeysel bir eleştiri olur.

Öyle olsaydı daha düşük seviyeli bir simülakradan bahsederdik. Onun kastettiği şey görüntülere anlam kazandıran anlatının uydurma oluşuydu. Yani iki ordu bir meydanda karşılaşıp vuruşmadılar. Lazer güdümlü Tomahawk füzelerinin hayalet uçakların savaşıydı bu.

Ve daha başlamadan bitmişti. Birliklere yerleştirilen haberciler sayesinde de izleyene bir gerçekçilik havası sunuyordu. Ama ister istemez bu görüntüleri hikayeleştiriyorlardı. Sonuçta ortaya ne çıktı?

İzlemesi kolay, midemizin kaldırabileceği, neredeyse eğlenceli bir televizyon programı çıktı, bir reality show çıktı. Gerçek olan şey savaş değil, onunla pek az bağlantısı olan ve naklen yayınlanan bir program bu. Bir soğuk savaş klasiği olan War Games filmi de veya Ender's Game kitabı da, filmi de var ama pek ses getirmedi aslen kitabı gelmiş geçmiş en iyi bilim kurgulardan biridir. O iki hikayede de savaş kelimenin tam anlamıyla bir oyun.

Bizim ekran başından savaşı izlememiz gibi onlar da ekran başından sanat savaşları yönetiyorlar. Daha doğrusu sanat savaşları yönettiklerini sanıyorlar. O da ekstra bir simülasyon. Bu konuyu ben Baudrillard'ın kötümserlerine bağlamak istiyorum aslında.

Kendisi epey melankoliktir çünkü bu sistemden hiç kaçış olmadığını düşünür. Yani terör gibi bir şok bile o sistem tarafından özümseniyor ve onun bir parçası haline geliyor diyeyim. O yüzden melankoliktir. Mesela Matrix'e de bu yönden eleştiri getirir.

Hani Matrix sözde modern dünyanın bizi makineleştirdiğini ve yüzeyselleştirdiğini ima ediyor ama kendisi de bu makineleşmeyi yüceltiyor acayip çekim teknikleriyle. Hatırlarsanız o Bullet Time teknolojisi çok büyük olay olmuştu. Sonraki filmlerde cılkını çıkardılar zaten. Veya şöyle diyebilirsin, teknolojinin ötesinde Matrix genel bir sistem karşıtlığı eseri ama maşallah o sistemin yeniden yaratıcısı oluyor aynı zamanda.

Çünkü popülerliğiyle, pazarlamasıyla milyar dolarlık bir franchise oluyor. Yani devrimci olsun, terörist olsun, muhalif sanatçı olsun fark etmiyor. Kısacası asimile ediliyorlar ve simülakreye dönüşerek gerçek halleri unutuluyor. Başka da şansları yok.

O yüzden Baudrillard bu kadar kötümser. Şimdi ben bu bakış açısını aslında gayet ilginç buluyorum ama tembel de buluyorum. Çünkü kendini böyle konumlandırırsan tabi ki kimse sana karşı çıkamaz. Yani yanlışlanamayacak bir konum bu.

Her şey simülakranın bir başka seviyesi işte diye kestirip atabilirsin. Halbuki popüler kültüre meze olmuş diye bir şeyin değeri yok olmuyor. Evet içinde yaşadığımız dünya her şeyi milyon kere yeniden üretiyor ve içini boşaltabiliyor. Ama bunun tersi de mümkün.

Bazen orijinalleri dandik olan, kopyaları daha ilginç olan örnekler de var. Bunları da yaratıyor sistem. Bahsettiğim birçok örnekte de zaten simülasyonun yani kopyanın daha kötü olduğu düşünülmez. Bilakis kurtuluş olduğu veya daha iyi olduğu düşünülüyor.

Neyse burada bitirelim artık. Çok fazla ayrı filmden bahsettik. Tiyatrolardan başladık. Giderek sanallaşan ve giderek büyüyen sahnelerde.

Farklı çeşit simülasyonlardan bahsettik. Sonra da konuyu bir şekilde Matrix ve Baudrillard'ın toplum eleştirisine bağladık. Ambale olmuş olabilirsiniz oradan oraya buradan buraya atlıyor. Sakinleşelim.

Çünkü bir sonraki bölümde artık çağ atlayacağız. Ve çoğu insanın simülasyon teorisi, simülasyon hipotezi deyince aklına gelen modern argümana geçeceğiz. Baştaki anonsumu da hatırlatayım. Artık YouTube kanalı da, blog da canlanıyor.

Safsatalar Ansiklopedisi kitabı da. Bu ay bitmeden muhtemelen dördüncü baskıyı yapacak. Bunların hepsinde etkisi bulunan patronlarıma bir teşekkür edeyim. VIP'lerimizden, para babalarımızdan başlayayım.

Ali Özbek, Atilla, Can Karakuş, Nilüfer Gök, İsmail Atkurt, Alper Barkmaz, Umutçukla, Elad Azizli, Elçin Aksoylar, orta derecede para babası olan First Class uçamayan ama Business Class uçan diğer patronlarıma da teşekkür edeceğim. Utku Özdemir, Kemal Akkoyun, Şaban Vefeza, Can Emrah Yaldız, Seküre, Mehmet Ünsal, Mehmet Han, Aydın Kahraman, Çağrı Özertem, Danyal Arslan, Özgür Elbir, Işıl Arıcan, Ulysses, Hüseyin Çalgın, Tekrar Hoşgeldin, Tunç Mart, Ece Aydoğan, Anıl Tokdemir, Berk, Erdem Geral, Erman Korkut, Ali Can Albayrak, Emrah Öz, Başar Kızıldere, Dumanay Hukuk, Samet, Kıvanç Mıçek, Doğan Can Bahan, Sabahatçil, Yannis, Kutlay Dede, Banu Yelkovan, Nilgün Elibol, Barış Özcanlı, Çağrı Köse, Savaş Günata, Salih Ünal, Merve Yurdagül, Alp Şimşek, Onur Baysan, Furkan Karakaya, Beybiliku, Eymen Üçışık, Canberk Ovayurt, Abdullah Şanver, Görkem Uyar, Zafer Ünlüer, A.C. Dağlaoğlu, Tanzer Bilgen,

Emel Cet, Sezer Sunar, İlyas Boydak, Taha Türkoğlu, Batuhan Avcı, Ethem Bozkurt, Vedat Kürşün, Yeliz ve Adem C. Hepinize çok teşekkür ediyorum. Sizin sayenizde bu podcast devam ediyor ve artık bundan sonraki bölümde tarihi, sosyolojiyi, sinemayı bırakıyoruz. İşin bilim ve hayal gücü kısmına eğiliyoruz.

Pek yakında görüşmek üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)