Podcast

Mirgün Cabas ile Kısalan Hafızalar ve Uzayan Tartışmalar

Fularsız Entellik

5 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Gazeteci, haber müdürü, yazar, podcastçi ve profesyonel yakışıklı Mirgün Cabas ile önce biraz yeni işlerinden, sonra da haberciliğin psikolojisinden ve televizyonlardaki tartışma programlarından konuştuk. Eğer beğendiyseniz iTunes'da yorum bırakın -beğenmediyseniz de bırakın- ve Patreon Destekçisi olun.

***





Konular:


(01:05) Monolog: ABD Başkanlık tartışmalarındaki sinek.

(07:00) Nasıl Gidiyor Karantina ve Nereden Başlasan.

(08:15) Kısa formatlı bir streaming platformu: Gain.

(09:35) "Halk neyi sever neyi sevmez, bunu kimse bilemez".

(12:30) Siyaset vs bilim haberleri.

(13:30) Habercilerin psikolojisi.

(16:30) "2001: Eski Türkiye'nin Son Yılı" Toplumsal Hafıza ve Kişisel Hafıza.

(19:45) Unutma, unutturma: Uşak'ta UFO görülmesi.

(22:15) Hiç fikrin değişti mi?

(23:45) Hatasını kabul eden bir konuk oldu mu?

(25:00) Modern tartışma "showbiz"i.

(30:30) Tartışma programlarındaki avukatlar ordusu.

(33:30) Siyasi tartışmalara inanıyor musun?

(36:00) Mesleki pişmanlık.

(37:00) Mirgün Cabas'a ödediğim 1 milyar dolar sonucu bana yaptığı bazı övgüler.

(38:30) Impostor sendromu.

(40:15) Teşekkürler.




Fake sponsor: Safsatalar Ansiklopedisi.



.




Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

6.393 kelime · ~32 dk okuma

Çok teşekkür ediyorum tekrar Birgün. Ben teşekkür ederim. Ayrıca gayet yakışıklı adamsın. Niye maymun maskesi takıyorsun?

Bak bunu söylediğin için gerçekten para vereceğim şimdi. Zorluyorum gördüğün gibi. Selam flarsızlar. Bugünkü konumuz Mir Güncebaz.

Birkaç hafta önce Zoom üzerinden kendisiyle konuştuk. Duyduğunuz gibi mükemmel maymun tipimden ve diri vücudumdan etkilenmiş. O kısmı hayal gücünüze bırakıyorum. Bugün konuştuğumuz konular kabaca şöyle.

Transkriptin tamamını oku

Önce karantina zamanı girişimlerinden ve en yeni girişime olan GAIN isimli bir platformdan bahsettik. Ondan sonra yavaşça konuyu canlı yayında haber sunmanın veya bir tartışma modeli etmenin psikolojik etkilerine çektik. Daha sonra tartışmanın kendisi hakkında konuştuk. Aslında bu konulara birkaç bölüm önce değinmiştik.

Tartışma Simülasyonları ve Bodriar isimli bir bölümdü. Bugün sizin Mirgün'le yaptığımız muhabbeti hazırlamak için işin bu teorik kısmını geçeceğim. Çünkü o bölümü dinlediğinizi farz edeceğim. Pratik bir örnekle sizi hazırlayayım.

O da geçtiğimiz günlerde yaşanan ABD başkanlık tartışmaları. Çoğul eki kullanıyorum çünkü iki tane tartışma yaşandı. Bir tanesi başkan adayları, diğeri de başkan yardımcısı adayları arasındaydı. İkisi de acayipti.

Aklı başında bir insanın da bu tartışmaları izlemesi için geçerli bir neden yok. Bunu Trump ve Biden arasındaki tartışmanın herhangi bir 5 dakikasına bakıp söyleyebilirsiniz. Zaten 5 dakikadan fazla da dayanamazsınız. Bu bana özellikle ilginç geldi.

Zira Trump'ın kurallara uymayacağını herkes tahmin ediyordu ama. En azından taktiğinin karşıdakini sabote edip, onu bastırıp kendi mesajını vermek olacağı düşünülürdü. Anketlerde epey bir geride. İşte aralara girerek, rakibin sözünü keserek, ona hakaret ederek o rakibin provasını yaptığı akışı bozmak, belki de saçma sapan bir şeyler söylemesine yol açmak, sonra da onu kullanarak ezmek.

Benim beklediğim taktik buydu ama Trump tartışmanın kendisini sabote etti. Belki yaptığı tek akıllıcı hareket, doğru değil ama akıllıcı hareket, işe yarar hareket, moderatörle tartışmaya başlayarak bir noktada kendini kurban gibi göstermek oldu. İşte bak sistem bana karşı, moderatör diye getirdikleri bile bana karşı ki o da bu arada Fox News'dan, sağcı kanaldan. Ama bu mesaj sadece kendi tabanına yarayacak bir şey, %35 o da.

Benim açımdan aslında daha ilginç tartışma başkan yardımcıları arasında, müstakbel başkan yardımcıları diyeyim. Kamala Harris ve Mike Pence arasında oldu. Çünkü burada o kadar bağırış çağırış yok, daha böyle medeni bir hava var. Ama bence daha kötü bir tartışma vardı.

Veya daha kötü demeyeyim de en az diğeri kadar kötüydü diyeyim. Çünkü o medeni hava tartışmanın gidiş altındaki sakatlığı tamamen sakladı. Moderatör bir soru soruyor ve kimse soruyu cevaplamıyor. Yani sırası olan o konu hakkında, o soru hakkında bir cümleyle başlayıp o cümle daha bitmeden başka bir konuya döndürmüş oluyor.

Daha önceden ezberlediği metinlere dönüyorlar. Şimdi moderatörün burada ısrar etmesi lazım. Hayır ben bunu sordum diyebilmesi lazım. Ama iki taraf da bunu aynı şekilde yaptığı zaman o tartışmayı rayında götürmek çok zor.

Bu sefer ne oldu? Ne konuşuldu tartışmadan sonra? Ne domini etti yani medyayı? İki şey domini etti.

Birincisi bir iki yerde Mike Pence Kamala'nın, Kamala bir kadın bu arada. Sözünü kesince o da önceden çalışılmış bir takım tepkiler verdi. Ve bir anda tartışma bunun hakkında oldu. Yani aslında ortada bir sahne var, o sahnenin altında bir sürü dinamit var.

Çakmağın çakılmasını bekliyor. Mike Pence de takım arkadaşı Trump'ın aksine çok daha sakin bir şekilde karşıdakinin sözünü kestiği anda... ...o fitil ateşlenmiş oluyor ve önceden kurgulanan bir kareografiyle diyeyim havai fişekler patlamaya başlıyor. Kamala da o performansı çok güzel yerine getirdi.

Ben konuşuyorum dedi Mr. Vice President. Ve medyanın konuştuğu iki ana konudan biri o oldu. İkinci konuşulan şey de bir sinek.

Evet yanlış duymadınız. Mike Pence'in kafasına bir tane sinek konuyor. Adamın da bembeyaz saçları var çok güzel taranmış. Kapkara sinek.

Cart diye belli oluyor ve tam iki dakika boyunca orada durmuş. Bu 330 milyonluk ülke kaç bin tane nükleer savaş başlığı var? Kaç trilyon dolar ekonomik büyüklüğü var? Kaç milyon metreküp karbon salınımı var?

Artık ne açıdan bakarsan bak her türlü dünyanın kaderini belirleyen ülkede aday yöneticiler bir araya geliyorlar ve daha güzel olduğu, daha iyi olduğu düşünülen tartışmanın da Odak noktası bir sinek ve bir söz kesme oluyor. Şimdi bununla bakıp da insanın demokrasiye inancı artabilir mi Allah aşkına? Ve bu yine kötünün iyisi. Ben buna safsatalar ansiklopedisine de çok kısaca değindim.

Şöyle demiştim, gençler bilmez. Eskiden Türkiye'de de tüm önemli adaylar genel seçim öncesi televizyonda tartışırlardı. Sanırım bunların sonuncusu Uğur Dündar'ın 25 Ekim 2002'deki programında gerçekleşti. Belediye başkanlık seçimleri ayrı, Mürgün Cebaz ise ondan bahsedecek birazdan.

25 Ekim 2002. Bu demektir ki bugün oy kullanabilen milyonlarca insan hayatları boyunca bir defa bile iktidar partisinin liderini tartışırken görmediler. Bizdeki versiyonu bu, şeklen çok daha ileriymiş gibi gözüken ABD'deki versiyonu da işte o. Bilmiyorum, bu konularda düşündükçe karamsarlaşıyorum gerçekten.

Sanki her tartışma, her seçim dönemi daha da kötüye gidiyormuş gibi geliyor. Eminim tarihteki herkes böyle düşünmüştür. Herkes dünyanın battığını, batacağını yaşlandıkça düşünmüştür. Ama kutuplaşmanın ölçülebilen bazı metrikleri var.

Mesela herkes ne kadar önce karar veriyor oy vermeye? Belki değiştirebilirim fikrimi diyenlerin oranı ne kadar? Böyle birkaç tane metrikle ölçebiliyorsun ve durumun daha kötüye gittiğini oradan görüyorsun. Tartışmaların da daha kötüye gittiğini hakikaten görüyorsun.

Yani yuvarlak masa tartışmalarında Ecevit, Demirel, Özal, İnönü, Erbakan, Mesut Yılmaz bunlar oturup konuşurlardı. Küçücük bir masa etrafında. O ortam şu an ABD'de olan bu saçma yetenek yarışması reality TV şov kırmasına benzeyen şeyden daha ileriydi. Ve hiçbir yerde kalmadı.

Hani ben geçmişi çok idealize etmiyorum zaten tartışma simülasyonları bölümünün altını çizdiği önemli bir nokta oydu. Bu işler taa antik Yunan'dayken de ciddi bir miktar şov içeriyordu. Yani ben geçmişi de çok övmüyorum ama şu an elimizde olan şey bir rezalet. Artık dalgamızı geçeceğiz.

Ne yapacağız? Başka yapacak bir şey yok. Yeterince kafanızı şişirdiysem Mirgün'le olan sohbetimize geçelim. Bir ufak uyarı yapayım yalnız.

Teknik bir uyarı. Daha önce de konuklu sohbetlerimiz oldu. Bu sefer sanırım benim dalgınlığıma geldi. Mir gününde benim de konuşmam aynı kayıt dosyası içinde.

O yüzden bazen aynı anda konuşuyoruz. Daha doğal olsun diye böyle yaptım diye post kesecektim ama son anda itiraf etmeye karar verdim. Artık bir kere de böyle dinleyin bakalım. Kolay gelsin.

Nasıl gitti karantina diye başlayalım. Belki herkes senle böyle başlıyor artık sohbeti. Olabilecek en iyi şekilde değerlendirdim herhalde. Çünkü bol bol ürettim.

Yani işte şu karantina podcastlerini yaptım. Sonra onun üzerine bir 8 bölüm daha başka bir seri yaptım. Bol bol okudum. Benim için bayağı hızlı geçti o sayede.

Nereden başlasan ondan sonra hemen o sıralarda galiba nasıl gidiyor karantina başladı. O da daha bitmeden kafa rahatlatan sohbetler başladı. Evet. Bir yandan da bu Dolce Vella başladı.

Kaç tane hayat yaşıyorsun? Nasıl? Ya bana bu çok normal geliyor biliyor musun? Ama aslına baktığın zaman, sen şimdi söylerken bunu, çok da normal olmadığını fark ediyorum.

Nereden başlasam devam ediyordu, tam gaz devam ediyordu. Biz canlı onu böyle biraz daha yaparız diyorduk. 33 tane yapmıştık. Sonra pat diye bir anda kesilince hayat o yarıda kaldı.

Sağ olsun Storytel, ya yeni bir şey mi yapsan acaba? Evden yapabilir misin filan derken, o konuşma sırasında çıktı bu. Yani aklımda yoktu. Bir de ben bir şeyi böyle yapalım deyince hemen yapmayı da seviyorum.

Şimdi nereden başlasam kaldığımız yerden devam edeceğiz. Yeni bir seri yaptım. Seyahat konulu bir beşli bir podcast serisi yaptım. Ondan sonra Deutsche Welle devam ediyor ama onun ötesinde bir yandan da tam zamanlı bir işe girdim.

Uzun yıllar sonra yeniden mesaili bir işim oldu bayağı. İyi bir şey değilmiş bu arada hiç tavsiye etmiyorum. Kısaca video streaming platformu diyeceğim ama aslında daha fazlası olan bir yapı kuruyoruz. Adı Gain.

İki ayaklı bir şey yapıyoruz aslında. Bir büyük ekran için yani televizyon için içerik üretiyoruz. Ama asıl yenilikçi olan şey cep telefonu için yazılmakta olan ve şu an testlerine başladığımız uygulama. Onun içinde de kısa formatlar Kısa haber, kısa dosya, kısa dizi, kısa film, kısa belgesel, müzik videoları.

Dolayısıyla yenilikçi olan o. Yani telefonu eline aldığın zaman düzenli olarak ne bileyim her saat başı yeni bir video çıkacak karşına. Onu istersen izleyeceksin, istemezsen kaydıracaksın. Yakında lansmanı yapacağız herhalde.

Ben de orada günlük içerikleri üretmekten sorumlu hale geldim. Bu aynı zamanda yani orijinal içerik var için. Orijinal, tamamen orijinal içerik olacak. Yani gün içinde böyle bir sürü güncellemeyle yeni içerikler girecek.

Tabii burada YouTube gibi bir şey var, Instagram gibi başka bir şey var. Onların gerisinde kalmaması gerekiyor ama avantajımız da şu, belli bir çıtanın üzerine çıkacağız. Yani hem içerikte, hem prodüksiyon kalitesinde. Dolayısıyla insanların çoğu zaman en tırnaklarıyla kazıyarak arayıp bulduğu bir şeyine göre içeriği biz onların önüne koyuyor olacağız.

Aramakla çok fazla zaman kaybetmeyecekleri insanların bir şey yapalım istiyoruz. Biliyorsun platformların karşısına geçtiğin zaman aslında neredeyse izleme süren kadar ben ne izleyeyim sorusunun yunatını arayarak vakit geçiriyorsun. Yani şu önemli bir sorun. Şimdi platform insanların seçeneğini çok belirliyor yani.

Platformun algoritması aslında senin özgür iradenden çok daha baskın bir şey. Bunu tasarlarken şöyle bir felsefi sorunla karşılaşıyorsun aslında. Bir yandan diyorsun ki ya ben insanlara bu ana kadar sevdikleri şeyleri mi göstereyim insanların seçimlerine güvenip yoksa ya onlar o kadar iyi bilmezler. Ben onlara işte belki de daha başka kullanıcıların yüksek puan verdiği kaliteli içerik de arada göstereyim de onları o tarafa da yönelteyim.

Hani bir manada halk için halka rağmen algoritma. Ya bunu çok sevdiğim arkadaşım Kubilay Tunçer söylemişti bana. Halk neyi sever neyi sevmez bunu kimse bilemez. Günümüzün dizi yapımcılarının da herhalde sık sık başvurduğu ve andığı söz olsa gerek.

Çünkü sen bir şey yapıyorsun onun formülünü doğru kurduğunu düşünüyorsun. Ama tutmuyor yani, beceremiyorsun. Orada senin kontrolünün dışındaki şeyler de devreye giriyor herhalde. Soruna gelecek olursak, tabii yani biz de sonuçta bir yerden yola çıkıyoruz.

O yola çıktığımız yerde bir, kendi gustomuz, ikincisi de ya halk neyi sever sorusunun cevabı. Biz ortaya bir şey koyacağız, sonra da makul bir yerde buluşmaya çalışacağız. Uzun zamandır yaptığın bir iş var sonuçta. Gazetecilik, artı yazarlık, artı işte bu yeni podcast formatında bir sürü içerik üretiyorsun.

Şimdi alışageldiğin bir iş yapma biçimi mi var artık hani neredeyse bir formata oturmuş? Yoksa her seferinde böyle bir şekilde idare edeceğiz artık? Eğer ilki ise bu Gain çok daha devrimci bir platform oluyor. Doğru.

Hakikaten devrimci çünkü araç yeni, format yeni. Kendimize uydurmamız gereken birinci faktör hız. Yani en azından benim. Ben işte bu daha çok haber ağırlıklı içerikleri yapıyorum.

Benim alışkanlığım belli bir içeriği belli sayıda cümleyle anlatmak ve olabildiğince yani kompakt içerikte bile bir takım detayları vermek. Ama sonra fark ettim ki aslında şimdi ihtiyacımız olan şey o kadar da fazla detay değil. Uzun uzun okumak istiyorsa, haberdar olmak istiyorsa yine aynı cep telefonunda başvurabileceği başka kaynaklar var. Buradaki derdimiz iki dakika içinde insanlara 20 başlık verebilmek olmalı.

Şimdi mesela kendimi ona uydurmaya çalışıyorum. Ona göre bir dil kuruyoruz. Şimdi işte Docevelli için yaptığım yayınlarda da yani televizyondan farklı bir şey doğal olarak yapıyorsun. Ama orada da izleyicinin hangi koşullarda seni izlediğini düşünmek ve bunu gözünde canlandırarak bir içerik oluşturuyorum.

Mesela orada bir tane günlük içerik yapardım. Her gün bir sürü konuya değinme şansım olurdu. Şimdi haftada bir tane yaptığım için neyi ele alayım da şu bir tane yayını en iyi içerikle, en doyurucu içerikle doldurayım diye düşünüyorum. Orada tabii başka bir şey, kaygılar giriyor devreye.

Birkaç bölümünü izledim. Uzun bir program bir kere bu. Neredeyse bir saatlik bir program. 45 dakika diye yola çıktık ama şöyle oldu, ben tabii yine gözüm doymadığı için, bu 45 dakikayı bir tane konukla uzun bir söyleşiyle doldurmak yerine ben buraya birden fazla konu koyayım dedim.

Sonra 3'e çıkardım konuk sayısını, dün akşam yine yayın vardı. Tabii 3 olunca konuğun getirdiği ve 3 farklı konunun getirdiği bir dinamizm oluyor. Sanırım son yaptığın program, belki ondan sonra bir tane daha yaptığın, Mora Mülteci Kampı'ndaki yangın konuşuluyordu bir konu. Evet.

Ondan sonra Profesör Esin Davutoğlu vardı, salgınla ilgili konuşuyordu. Onunla COVID konuştuk. Dünyada ilk kadavradan rahim naklini yapan Profesör Ömer Özkan'la konuştum. Bir de işte aileyi çocuk sahibi yapmayı başarmışlar.

Bunlar bana mesela inanılmaz ilginç geliyor. Yani boşver siyaseti. Hakikaten mesela böyle konuları sabaha kadar konuşabilirim. Birkaç tane böyle tarihe geçecek olayla karşılaşacaksın.

Ya aslında tarihe de geçmesi gerekmiyor ya. Bazen böyle çok verili kabul ettiğimiz şeylerde, mesela aynı konudan ilerleyelim. Elime şey geçmişti, seneler önce belki 10-12 sene olmuştur. Böbrek nakliyle ilgili bir kitap geçtik.

Bunu bir solukta okudum ben. Dünyanın her yerinde muhtemelen bir günde binlerce nakil yapılıyordur. Ama o bile arka planına baktığın zaman son derece ilginç geliyor bana. Tırnak içindeki ciddi şeylerin yanında bunları yapabilmek için aslında o ciddi şeyleri yapıyorum gibi hissediyorum bazen.

Yine o son programdan devam edersek, mülteci kampı, yangın tamamen siyaset bir şey. Zaten konunun kendisi iç bayıcı bir konu. Yani insanlar orada evsiz kalıyorlar, propaganda işin parçası. Moralin aşırı bozulmuyor bu.

İkincisi de onun arkasından da böyle bir gerçekten insanlık için ilginç bir şey geldiği zaman, bir konu geldiği zaman ayarın kaçmıyor mu diyeyim? Hani nasıl adapte olabiliyorsun o konuya? Tıpkı şey gibi oluyor benim için ya, trende hakikaten bir vagondan öbürüne geçer gibi. İnsan akıl da herhalde öyle çalışabiliyor, biraz da pratikle belki.

Haber merkezinde canlı yayın yapmak hızlı ayak uydurma melekeni geliştiriyor. Çok neşeli bir şey anlatırken bir felaket haberi geliyor, onu vermek zorunda kalıyorsun. En vahimi de şeydir yani, bir felaket oluyor ya da bir son dakika haberi oluyor, sen başka bir şey anlatırken araya giriyor. o haber önüne geldiği haliyle sadece bir cümle bir şey olmuş yani biri vuruldu bir yerde bir şey patladı filan ama o o kadar önemli bir şey ki yani belli ki senin sonraki 10 gün konuşacağın konu ve sadece bir cümle var yani ne bileyim işte Beşiktaş'ta bomba patladı.

Senin o bilgiyle yayını sürdürmen ve bir önceki alakasız deşili ya da gayri ciddi habere dönmemen gerekiyor. O bir cümleyle dans ediyorsun resmen. Sonra böyle şey gibi tıp tıp tıp diye damlıyor bilgiler sen. İşte bomba patladı.

Çok sayıda yaralı var. Ve senin o topu çevirmen geliyor. Tam anlamıyla top çevirmek bu. Böyle kötü haberler gelince özellikle kendini uzaklaştırmanın bir tekniği mi var bundan duygusal olarak?

Aslına bakarsan etrafındaki pek çok kişi bu işi yapan duygusal olarak etkilenmiyor bundan. Birkaç sebebi olabilir. Bir, hani doktorlar gibi kan göre göre artık şey yapıyorsun, kişisel algılamamaya başlıyorsun bunu ya da hani hasta kaybettiğin zaman yıkılmıyorsun. Mesleki bir kabuk kalınlaşması, deri kalınlaşması olabilir. İkincisi ortamın ciddiyeti ve ortamın getirdikleri ve gerekleri.

Çünkü spot ışıkları karşısındasın, bir iş yapıyorsun, etrafında bir sürü insan var. Hani bu şey gibi, bilmiyorum doğru benzetme olacak mı şimdi riski bir şey söyleyeceğim. Bir setteki sevişme sahnesi gibi gerçekten sevişmiyorsun yani. Çünkü etrafta bir sürü insan var ve hani o kurgulanmış bir şey.

Sen de o anda onu anlatmakla mükellefsin, yaşamakla mükellef değilsin. Bir iyi tarafı da şu aslında herhalde bunun. Uzun süren yayınların ardından yani hakikaten büyük ve çarpıcı bir şey verdikten sonra o kadar yoruluyorsun ki işin bittiği zaman, insanın aynı tepki verme aşamasına geldiğin zaman onu bir şekilde sindirmiş oluyorsun. duygularını devre dışı bırakarak aklının içinde bunu rasyonalize etmiş oluyorsun.

Ya da ilk şok dalgasını karşılamış oluyorsun. Bir şey daha var tabii. Yani bir yandan da ikinci durumu anlattım. Üçüncü durum da şu.

Acaba biraz da buna uygun insanlar mı bu işi yapıyorlar? Hakikaten herkes bunu bu şekilde yönetemeyebilir. Belki de kumaşı, dokusu buna uygun olan insanlar. geride kalıyor ve bunu yapmaya devam ediyorlar çünkü düşünsene şey haber oluyor yani hani bu dramatik haberi verirken gözyaşlarını tutamadığı videoları yani spikerler için seyret bir şeydir hani karşıda çıktığın zaman haber değeri vardır ha tıklar bakarsın aa ne olmuş ağlamış mı yani o spikerin zaten sunduğu haberin önüne geçmesi herhalde birden fazla olursa kariyerin boyunca ondan sonra alın şu sulu gözü filan dersin yani Peki bu kadar haber sunuyorsun, hani podcastleri de işin içine katıyorum çünkü bir sürü insanla konuşuyorsun.

Gerçeklik algın kayıyor mu bir noktada? Aklımda olan şey şu, çok fazla insanla konuşunca hani nasıl ki gerçek hayatta çok fazla yere gidince, belki çok seyahat edince zaman algın değişiyor ya. Sen de böyle çok röportaj yapınca veya hazırlanınca senin de zaman algın hatıraların değişiyor mu? Bunu da özellikle soruyorum çünkü sen Eski Türkiye'nin son yılı diye bir kitap yazdın, 2001.

Ben de baktım ya 2001 nedir ya, dün zaten. Sonra bir düşündüm, 20 sene olmuş. Şimdi 2001'den başlayayım. 2001 için arşiv kurcalamaya başladığım zaman aynı hissi ben de yaşadım.

Ve hep şöyle oldum, ananı bu da mı olmuştu falan diye yani. Ben o yıllarda gazeteciydim ve bayağı faaldim. Yani işte o zaman NTV'deydim, günlük haber bütenleri sunuyordum, editörlük yapıyordum. Bir dönem haber merkezi yöneticiliği yapmıştım o zaman diliminde.

Ama o kadar hızla silinip gitmiş ki her şey. Sanki böyle başka bir ülkenin tarihini okuyormuşum ya da işte gazete arşivlerine bakıyormuşum gibiyse. Bir sürü şey aklımdan silinmiş gitmiş. O yüzden o benim için sadece hatırlama değil, keşif süreci gibiydi. O da yaptığım işe duyduğum inancı artırdı.

Çünkü ben şaşırıyorsam herhalde herkes şaşırır falan diye düşündüm. Nitekim kitap yayınlandıktan sonra da gerçekten pek çok kişi, ya biz bunları unutmuşuz, ne zamanlarmış falan dedi. Ben de dedim ki, paylaşıyorum hislerinizi. Ben de çünkü aynı şekilde yazdım. Bu kadar çok fazla enformasyona maruz kalmakla ilgili bir şeyim var.

Tırnak içinde başarı. Aslında başka bir alanda büyük bir başarısızlık. Benim hafızam çok kötü. Geniş, delikli bir süzgeç var benim kafamda.

Hop diye gidiyor ve çok az şey süzgecin içinde kalıyor. insanlarla konuşuyorum, röportajlar yapıyorum. Sonra geldiği hızla gidiyor ve başka şeylere yer açılıyor. Bu sadece şey değil yani hafıza anlamında yer açılıyor değil.

Duygusal olarak da başa çıkmak konusunda böyle bir avantajım var. Ama diğer taraftan da büyük bir dezavantaj. Çünkü hakikaten hiçbir şeyi hatırlamıyorum. Yani ne olayları, ne kişileri.

Sağ olsun Can Kozanoğlu'yla şimdi çok uzun bir mesaimiz var. var, 20 yıldır falan birlikteyiz. Bazen bir şey oluyor, ben ona böyle boş bakıyorum bir şey anlatırken, o anlıyor, benim onu hatırlamadığımı. Dolayısıyla insanın yanında böyle kişisel bir bakan üyesi olmadan benim gibi biri hayatta kalmakta çok zorlanabilir.

Ama bir de şöyle bir şey var tabii yani, benim durumumu gerçekten zorlaştıran şöyle bir şey var. hiç tanımadığım insanlar da gelip, sanki onları çok iyi tanıyormuşum gibi konuşuyorlar. O samimiyetle ve rahatlıkla geliyorlar. Ama bu da bana acayip bir yük getiriyor üzerime.

Yani şey değil, kibar olmak değil mesele. Kibarım zaten. İnsanlarla ilgileniyorum, herkesle konuşuyorum falan ama... Bir yandan da ben bu insanı tanımıyorum, muhtemelen tanımadım.

Ve bu sebeple büyük kabalık ediyorum. Acaba kimdi, neredeydi falan diye ipuçları birleştirmeye çalışıyorum. Halbuki tanımıyormuşum yani. Biz gerçi tabii sizinle hiç tanışmadık ama falan diye devam edince... Böyle tuhaf bir rahatlamayla bir kızgınlık hissi birlikte geliyor bana.

O sana gerçekten çok özel bir durum aslında çünkü her ünlü insanda bile olmuyor. Senin gibi hani insanların evine sürekli düzenli olarak konuk olan insanlar da daha çok oluyor sanırım. Peki bu senin günlük hayatında atıyorum kız arkadaşın veya arkadaşların bu hafıza görevini yerine getiriyorlar. Tarihe bakışında da bu kitabın aslında kendi yazdığın kitap bir bakımı o hafıza görevini yerine getirdi.

Böyle aklında kalan hani, ya şunu herkesin bilmesi lazım, çoğumuz unutmuşuzdur diyebileceğin bir şey var mı o kitaptan? Uşakta UFO görünmesi. Bir dakika, UFO'ya taş atan adam mıydı? Evet, UFO'ya taş atan.

Bunu herkesin bilmesi lazım. Ben de sanıyorum böyle hani şey siyasetten bir örnek vereceksin, bir ders çıkaracaksın. Bu daha iyi, evet. Dedim ya acayip şeyler kalıyor aklımda.

Asıl olanları hep unutuyorum. Bu kitap falan da bu kaldı aklımda. O da şöyle oldu aslında. Yani haberlere bakıyorsun, ya bu ilginçmiş falan diye bir kenara ayırıyorum.

Sonra o bir patern olmaya başlayınca, doğruda bir konu görmeye başlayınca, onunla ilgili diğer haberleri de toplamaya başlıyorsun. Sonra fark ettik ki bütün Anadolu'da o yaz boyunca inanılmaz sayıda UFO haberleri görülmüş. Antep'te, Trabzon'da, Afyon'da. Sonra gazete mutfağı tecrübesiyle de şu sonuca vardık. Yurt haberler,

Anadolu Ajansı'nın ya da işte DEHA'nın hangisi varsa, Uşak'taki hikaye haber olunca, bunlar uyanıyorlar ki, UFO haberi diye bir şey var ve bu gazetelere, televizyonlara giriyor ve bütün Anadolu'daki yerel muhabirler UFO haberi kovalamaya başlıyorlar. Ya bunların ne kadarı gerçekten görülmüş, ne kadar onların hayal gücü ve uydurması, şimdi günahlarını anlayayım ama bir anda iş yapıyor diye haber merkezlerine UFO haberleri gidiyor. E zaten yaz, yani gündem de boş. Bu da ilginç falan.

Yaz boyunca bu haberler geliyor. Bir de bir şey daha var. Tabii yaz ya, millet dışarıda. Kafayı kaldıran herkes şey görüyor.

Işık görüyor, bir şey görüyor. E cep telefonu diye de bir şey çıkmış. Yani daha birkaç yıl önce çıkmış. Kamera sonrası falan var.

İnsanlar bir şeyler kaydediyorlar. Böyle sallanan görüntüler falan. Bu yaz boyunca yani insanların işte balkonda, terasta, damda, bahçede yaşadıkları süre boyunca bir UFO haberi patlaması oluyor. Sonra ne zaman insanlar içeri çekiliyorlar, UFO haberleri de kesiliyor.

Yazlık haber bu. Bir de şeyi de bildiğimiz için yani ajansların haber yapma, yerel muhabirlerin çalışma yöntemlerini bildiğimiz için... Bunun aslında herhalde evrensel bir şeydi çünkü ben hatırlıyorum bir ara İngiltere'de de vardı bu tarlalara iniyordu UFO'lar sözde. Garip garip şekiller bırakıyorlardı işte crop circle dedikleri.

Ama sonra onların bazılarının işte bir takım muzip çiftçiler ya da insanlar tarafından yapıldığı çıkmıştı ortaya. Tabii canım. Muhtemelen aynı anlattığın şey orada da olmuştur. Hani aa bu para yapıyormuş, iş yapıyormuş diye.

Hem haberciler yüklendi hem insanlar yüklendi. Şey gibi ne bileyim hani şu Instagram'da yayılan challenge'lar var ya hani Ice Bucket'la başlamıştır. Biri bir yerden görüyor öbürüne bu şekilde yayılıyor yani. Beni ilgilendiren bir soruya daha dönersek aslında demin ki muhabbetin devamıydı bu.

Bir sürü insanla konuşuyorsun diyordum yani. Bu süreçte senin hiç fikrini değiştiren biri oldu mu? İnsanın kendi fikrini değiştirme süreci benim ilgimi çekiyor. Sende mesela hazırlık sürecinde mi böyle bir değişim oluyor?

Yoksa konuşurken direk canlı olarak, aa ben bunu hiç düşünmemiştim mi diyorsun? Veya daha sonradan böyle sindirirken mi oluyor veya hiç mi olmuyor? İnsanın zaten bir aslında bir dünya görüşü oluyor ve o dünya görüşü hani oy verme konusunda da ne bileyim işte salgının insan eliyle yapılıp yapılmadığı konusunda karar verirken de hangi aşıya güveneceğin konusunda karar verirken de devreye giriyor ve o bazın üzerine aslında günlük kararlarımızın pek çoğu şekilleniyor. yaptıklarımızda böyle birazcık toplumsal kültürel tercihler varsa, ideolojik bir yere bağlanıyorsa zaten o altyapı belirleyici oluyor.

Yani sen o ana yoldan çıkmıyorsun. Siyasi görüşümü kolay kolay değiştirmem tabii ya da hani fikrim değişmez çünkü o fikrin değişmesi için daha büyük bir dünya görüşünün de değişmesine ihtiyaç var. İşle ilgili olarak birini dinlerken fikrim çok nadir değişir. Yani biriyle röportaj yaparken fikrim çok nadir değişir.

Çünkü zaten o insanın 3 aşağı 5 yukarı ne söyleyeceğini bilerek, daha önceki sözlerini bilerek yayına aldığım için ve onları söylemesini murad ederek yayına aldığım için yayında bir aydınlanma anları yaşamıyorum. Yani o aydınlanmayı yayından önce yaşamış oldum. Hiç böyle bir an yaşayan konuk oluyor mu peki? Ya da şöyle sorayım, hiç ya ben bunu bilmiyormuşum, hatalıymışım diyen bir konuk oldu mu hayatın?

Hiç, hiç görmedim diyebilirim yani. Yani hatta o kadar savunulmayacak şeyleri savunmaya devam ediyorlar ki yani onu ölesiye savunmak için çıktıkları için özellikle siyasi konularda asla geri adım atmıyorlarlar yani. Bunun en iyi örneğini de aslında şeyde görüyorsun yani tartışma programlarını da görüyorsun. Ben mesela siyasi tartışma programlarını Bizde yapıldığı biçimiyle hiç sevmiyorum.

Yani ne izleyici olarak seviyorum, ne haberci ya da sunucu olarak seviyorum. Ve olabildiğince de bu tür programların moderasyonundan kaçtım aslında. Yani mecbur kalmadıkça bu işleri yapmadım. Bir daha da yapmak zorunda kalmamayı diliyorum.

konunun gerçekten uzmanlarını ve işte söyleyecek sözü olanları, az konuşan insanları çıkarırsın. İyi bir tartışma ortamı olur ama bizde yapıldığı biçimiyle yani işte her gün bir tartışma yapalım. Her gün, günün en önemli konusu değil ama hani en tartışma kaldıracak konusunu konuşalım. Tırnak içinde söylüyorum, en cazgır adamı kadını bulalım ve orada bir tansiyon oluştursun.

Tüm bunlar gözetilerek kurgulanan tartışma ortamları beni acayip geriyor. Burada da söylediğine gelecek olursak, zaten o insanlar birer silahşör olarak oraya çıktıkları için, kendilerinden ne beklendiğini çok iyi bildikleri için asla geri adım atmıyorlar, asla uzlaşmıyorlar. Onlar da aslında bu şov bizim bir parçası olduklarını biliyorlar, oraya çağrılma sebeplerinin ne olduğunu biliyorlar ve bir daha çağrılmaları için bu rolü sürdürmeleri gerektiğini biliyorlar. Zaten o rolünü anlamayan insanlar da yani kendi inisiyatifleriyle oradan kaçmak istemeyen insanlar da herhalde bir noktada kovulmuş oluyorlar, tırnak içinde kovulmuş diyeyim.

Yani bir daha çağrılmıyor zaten. Tabii öyle. Acayip iyi işleyen bir şey var orada. hemen hop listenin alt sıralarına düşüyorsun.

Gerçekten çok ilginç bir algoritma var. Yani işte ekranda gösterdiğin performans, o dönemin siyasi hassasiyetlerine uygunluk, ne kadar cevval olduğun, bir gün önce ya da işte birkaç gün önce başka bir kanalda gösterdiğin performans çok belirleyici oluyor. Mesela bu Türk televizyonlarında en çok görülen şeydir. Hani böyle bir yerde sen görün, çalı yangını gibi yani medyanın en popüler adamı olma bir hafta sürmez.

Az izlenen bir kanalın sabah bültenine çıktın diyelim ki ve konuk oldun. En az gözden uzak bir yerde. En çok izlenen tartışma programında en saygıdeğer ya da en çok çağrılan konuk olman 2 haftayı bulmaz ve düzenli olarak çağrılır. Medyadaki radar böyle çalışıyor.

Kim var? Kim var? Kim var? Kim var?

Orada biri var mı? Orada biri var mı? Oradaki birini arıyor sürekli medya. Belirttiğin rollerin bir parçası da dediğin gibi moderatör de oluyor.

Yani o da o algoritmaya tabi. Şüphesiz. O yüzden iyi sunucu, kötü sunucu, iyi tartışma sunucusu, kötü olan var. Ben mesela hep şeyi düşünürüm, inanırım yani. Yani sen orada olabildiğince geride durman lazım,

görünmez adam olman lazım. Ama hani bu işi öyle yapan sunucular var ki hakikaten böyle şapka çıkarıyorum. Yani oradaki bir figür. Yani tartışmanın devamı için gerekli otoriteyi sergilemekle kalmıyor sadece.

Baya bir otorite. Otorite otorite olarak orada duruyor. Dolayısıyla bir yerden sonra onu izlemek için de ekranın karşısında buluyorsun kendini. Bir şeyi hatırlıyor musun?

Bill O'Reilly diye bir adam vardı. Yani öyle bir figür ki sen şimdi onunla tartışmaya geliyorsun sözde. Geri kalmak şöyle dursun, konu bastırıyor. Yani konuk orada bir figüran.

Tabii. Hatta bir tane şöyle ilginç bir formül geliştirmişlerdi. O Bill O'Reilly değil de başka birisiydi. Yine Fox'ta yapmışlardı bunu.

Bir muhafızakar, bir liberal. Fakat solcu olan çok zayıf bir karakter. Bilerek onu seçmişler. Evet, her haftada onun rolü o, orada dayak yiyor.

Ama arada bir de buna söz veriyorlar ki objektif oldukları iddiası yerine getirilmiş olsun. Biz onu NTV'deyken yapmıştık, belki hatırlarsın, yorum farkı diye Emre Kongar'la Mehmet Barlas'ın yan yana geldiği bir formatı yayına sokmuştuk. ve gerçekten çalışmıştı. Oradaki koşul şu, iki kişinin denk olması gerekiyor birbirine ve bir de karakter olgunluğuna sahip olmaları gerekiyor.

Biri diğerinden daha az bilgili ya da daha az derinse zaten orada az önce söylediğin birinin sürekli dövmesi durumu ortaya çıkıyor. İkincisi de yani o tartışmanın televizyon tartışması olduğunun idrakinde kalıp iş bittikten sonra yani söyleşe söyleşe değilse en azından yan yana aynı koridordan odalarına ya da işte çıkışa gidebilmeleri gerekiyor. Kolay bir şey değil gerçekten. Benim kolay kolay yapabileceğim bir şey değil.

Çünkü duygularımın esiri olabilirim diye düşünüyorum böyle bir role girecek olsam. Nitekim Mehmet Barlas ayrıldıktan sonra o programdan yerine Cengiz Şandar geldi Emre Kongar'ın karşısına. Ve böyle bir sene, iki sene falan işleyen formül bu ikili de çalışmadı. Ciddi şekilde çatışmaya dönüştü iş.

Yani böyle bireysel çatışmaya dönüştü ve birkaç ay devam ettikten sonra, yanlış hatırlamıyorsam, dağıldı. Ya orada tabii toplumdaki kredini ortaya koyduğun için biri orada sana rol icabı da olsa, karşılıklı yapsa izleyenin algısında o değişiyor. Tabii sen zaten bunu son podcastlerinden bir tanesinde söylüyorsun ya yani bir kere izleyicinin olduğu bir tartışmanın fikir tartışması olarak kalınmasının imkanı yok. Tribünlere mi oynuyorsun yani tribün olursa?

Bir tribün olduğu anda evet yani kaçınılmaz bir şey illa kazanmak zorunda hissediyorsun ve fikrinin değişmesi gibi bir şey ya hata yaptım demen gibi bir şey söz konusu değil. Bir de yani bu televizyon işi arkanda birikmiş insanlar olduğunu hissediyorsun yani hani onların şeyisin gladiyatörüsün. Doğru evet. evet haklısın yanıldım abi ben onu bilmiyordum demen çok zor bir şey imkansız bir şey yani ben sakatlandım beni sağdan alın şu değiştirme işaretini yapman gibi bir şey Ya bir de dediğin düzgün insanlar da bu sistemde kalmıyorlar ya, yani o düzgün insanlar diyorlar ki işte bu tiyatronun içine almayın beni diyorlar.

Benim şöyle bir teorim var, eskiden düzgün insanların bütün bunları görebilse eğer bile, elleri mahkum da oraya çıkmaya kendilerini duyurmak için. Ama artık öyle bir zorunluluk da yok. Eğer yeterince iyi bir sosyal medya varlığın varsa, zaten orada platform senin. Kendi istediğin gibi tanıtabiliyorsun insanlara.

Çok doğru. Bir de şöyle bir şey var tabii yani, fikrini merak ettiğin insanları da artık çağırmıyorlar. O merak edilecek olan fikirler duyulması istenmeyen şeyler. O yüzden pek çok hani kaliteli, iyi yetişmiş, fikrine önem vereceğimiz insan uzak tutuluyor medyadan.

Onlar da işte eğer hakikaten bir şey söyleme iddiasındalarsa, kendi platformlarını kendileri yaratıyorlar. Yani işte ya sosyal medyada dertlerini anlatıyorlar, ya kendi bloglarını kuruyorlar. Ya işte daha böyle birebir konuşabilecekleri, tartışma ortamına çekilmeyecekleri yayınları tercih ediyorlar, orada konuşuyorlar. Ya böyle insanlar vardı, gelse de birazcık hani bir şey öğrensek, bir tartışma olsa, biraz aydınlansak falan diyeceğimiz insanların %99'u belki ortada yok.

Bir avukatlar ordusu var tartışma programlarında. Her şeyi avukatlar tartışıyor. Yani hukuki olsun olmasın, siyasi olsun olmasın, yani neredeyse covid'i bile avukatlara tartıştıracağız. Çünkü bakanlar zaten çıkmıyor, genel başkan yardımcıları çıkmıyor, milletvekilleri çıkmıyor.

Niye çıkmıyorlar? Çünkü bir rakip siyasi görüşten biriyle tartışma geleneği bitti. Bu sadece genel başkanlar seviyesinde değil, bizim gözümüzün önünde. Genel başkan yardımcıları eskiden birlikte çıkarken ve birbirleriyle tartışırlarken biz birlikte çıkmayız oldu.

Grup başkan vekilleri çıkardı, onlardan sonra onlarla çıkmamaya başladık. Sonra milletvekilleri çıkmasın diye merkezden talimat geldi ve onlar da rakip partinin milletvekilleri yayına çıkmıyorlar. Tabii bütün bu dinamiyi şekillendiren iktidar partisi. Cumhurbaşkanı'nın diğer siyasi parti liderlerini kendisinden aşağı klasmanda görmesinin bir devamı.

Muhalefet tarafında da, ya iktidar partisinden kimse çıkmıyorsa ben niye çıkayım da falanca KUP derneğinin başkanıyla ya da üyesiyle bir anayasa konusunu ya da siyasi pratiği ya da idrikli olmamızın gereği tartışayım ki diyor. Dolayısıyla onlar da sahadan çekiliyor. Şimdi tam anlamıyla bir proksi tartışma şeyi başladı yıllardır. Yani her konuda her partinin mensubu olan bir avukatlar grubu var ve tartışacağın konuya göre havuzdan bir avukat alıyorsun.

Çünkü onların da şöyle bir şeyi var. Bir, avukatsın ve televizyona çıkıyorsun. Düşünsene yani bir yerde bir büron var. Her gün 3 saat ya da haftada bir kere 3 saat seni çağırıyorlar ve alın bir takım zihinlere kazınıyor.

İkincisi, bu çıkanların pek çoğunun da böyle bir siyasi gelecek beklentisi ve hesabı var. Türkiye'de tabii en çok siyasete atılan kesimin avukatlar olduğunu, mecliste en fazla yanılmıyorsam hala avukatların bulunduğunu göz önünde bulunduracak olursa, herkes kendine bir siyasi gelecek hazırlama peşinde. Dolayısıyla kendini göstermenin en iyi yolu da mensubu olduğun partinin ya da yakın hissettiğin partinin görüşlerini çıkıp ekranda savunmak. İyi savunursan, ha bak böyle biri varmış.

O hıyara aşırı yukarı doğru çıkıyorsun. Bir sonraki seçimde aday gösterilebiliyorsun ya da işte ilgili bir yere atanabiliyorsun. Dolayısıyla avukatlar üzerinden dönen bir tartışma ortamımız var. Bunu şeyin de devamı olarak görüyorum ben.

Bu siyasi partiler kanunun da bir uzantısı olarak görüyorum. Yani sen eğer kendi konumunu milletvekili olarak halka değil de teşkilata borçluysan, merkeze borçluysan, seni orada kaçıncı sıradan aday gösterecekleri belli vs. O zaman niye çıkıp tartışasın? Yani senin kaybedeceğin bir şey var ama kazanacağın hiçbir şey yok.

Senin işin merkezle. Onlar da zaten sözünü ettiğim süreç kendini merkeze göstermek için bu mekanizmaları kullanıyorlar. Çünkü bir de şey ya, ne kadar radikal olursan, sert olursan, üst perdeden konuşursan, milliyetçiliği, dindarlığı ne kadar abartırsan, O kadar dikkat çekiyorsun çünkü yarış bunun yarışı. Bu iş sana kalsaydı peki, elinde sonsuz güç olsaydı, sana diyelim 1 milyar dolar verdim.

Şeyden de, yasalardan da tamamen azadesin. İdealindeki tartışma veya siyasi tartışma formülü ne olurdu? Var mı böyle bir şey? Yoksa bu işe tümden mi inanmıyorsun?

Yani bu işin mayası bozuk mu diyorsun? Yo, inanıyorum ya. Yani insanların karşı karşıya gelip fikirlerini savunmalarına gerçekten inanıyorum. Sadece doğru insanların karşı karşıya gelmesi gerektiğini düşünüyorum.

Yani yasama süreciyle ilgili bir şeyse, yani bir kanunun niye yapıldığı ya da niye öyle yapıldığı ya da niye yapılmadığı ile ilgili bir şey konuşacaksak, gerçekten meclisteki grup başkan vekilleri çıksınlar, argümanlarını anlatsınlar. Düşünsene ya, İstanbul Belediye Başkanı adayları karşı karşıya bir tane yayında bir buçuk saat bir araya gelecek diye yıkıldı Türkiye yani. Kim yönetecek, kaç saat olacak, nerede sunulacak? Vay efendim o soruyu ona sorduk, kaç dakika konuşturduk, kronometre şöyleydi böyleydi falan.

Amerika'da her seçim döneminde herhalde ne bileyim 8-10 tane yapılıyor ve başkan adayları seviyesinde bunlardan yapılıyor. Bizi de iki tane belediye başkan adayı çıkacak ve yani işte boru mu döşeyeceksin, tünel mi kazacaksın bunları konuşmak için bir buçuk saat konuşmaları olay oldu yani. Sonrasında bir de oyunbozanlık etti bir tanesi. Vay efendim kapanışta mutluydu işte iki saat sonra mutsuz olduğuna karar verdi.

Dolayısıyla keşke genel başkanlar işte ne bileyim başkan adayları falan çıksalar ve bir defa da diyeceğim birkaç defa meramlarını anlatsınlar. Ya da şeye de inanıyorum, hakikaten Vicon'un uzmanı çıksın ve bize Doğu Akdeniz politikamız bizim, neresi ne kadar haklı ve nerede hata ediyoruz, bunu anlatsa ama aynı seviyedeki insanlar çıksınlar, aynı donanım seviyesine sahip insanlar çıksınlar. Partiye kendini beğendirmek için orada olan insanlar üzerinden konuşmayalım biz bunları. Bunu sağlayabilsek aslında o zaman bir işlevi olacak bunun.

Bunların hepsinin genel olarak ekonomik teşvik sisteminin bir uzantısı olduğunu düşünüyorum. Eğer sen kaynak olarak merkeze bağlıysan think tankler de o şekilde şekillenecek. Medya da zaten o şekilde şekilleniyor. E tabii sonuçta hakikaten ekonomik yani baktığın zaman her şey ekonomik.

Televizyonların işte ya da medya kuruluşlarının bu tavırları almaları da ekonomik. Çünkü varlıklarını ya doğrudan televizyon gelirlerinin ya da işte gazete gelirlerinin ya da başka kanallardan elde ettikleri ve televizyonun yaşamasını sağlayan gelirlerin devletten geliyor olması ve o devletin de işte harcamalarında tek kaynaktan ve muğlak kriterlere göre yapılıyor olmasından kaynaklanıyor. Evet böyle bir ortamda yani hakikaten sana hak vermek imkansız şey konusunda işte rahim nakli gibi konular önüne çıktığı zaman hah ya rahatladım diyorsun. Evet yani hakikaten bunları bu konuları çok seviyorum.

Birinci elden gidiyorsun bilgiyi alıyorsun. Yani kendi merakını ekranda getiriyorsun. Ne güzel. Bunun için de para kazanıyorsun. Bunun için de para kazanıyorsun.

Sana bununla alakalı son bir soru sorayım o zaman. İlginç konularda bu kadar ilginç insanlarla konuşuyorsun. Hiç şöyle bir hayal kırıklığı veya pişmanlık duydun mu? Ya keşke bu mesleği seçseymişim.

Ya ne güzel hayatlar var, ne güzel işler var. Keşke bunu yapsaymışım dediğin oldu mu hiç? hayatta yapabileceğim başka bir iş yoktu. Fakültesine girebileceğim ve mutlu olabileceğim başka bir şey yoktu.

Çünkü böyle ele gelir dişe dokunur tek meslek yani işte Türkçe bilgimle ve sosyal bilgimle girebileceğim tek fakülte buydu. Yani hani hukuku da kazanamazdım, mühendislik zaten yapamazdım. işte ne bileyim uluslararası ilişkiler için daha fazla sosyal bilmek gerekiyordu filan ben böyle tam kendi kıvamında kendini bilen bir insan olarak ben bunu yaparım arkadaş dedim gittim benim yolum budur dedim ve kendimi buna adadım başka bir şey olamayacağım için seçim şansının olmaması seni mutlu etmiş yani aynen öyle çünkü öyle ya hani seçenek olduğu zaman mutsuz oluyorsun ben hiç öyle bir durum yaşamadım ne güzel Ya bir gün çok teşekkür ederim fazla da durdun. Çok mutlu oldum.

Aslında benim de bir iki söylemek istediğim şey var. Bu söylediklerimin dışında senin yaptığın işlerle ilgili. Safsatalar ansiklopedisini imzalayarak diyemeyeceğim ama içine imzanın olduğu ve küçük bir notun olduğu bir kağıt koyarak yollamışsın. Çok teşekkür ederim.

Notunda yazdığın gibi gerçekten ben de hakikaten ya bir şey dinleyeyim dediğim zaman elimin gidi ilk ve yeni bölümünü beklediğim ilk podcast serisininki. Burada açıklayamam ama işi yapma biçimin gerçekten çok hoşuma gidiyor. Aklımda kalmasa bile sürekli yeni bir şeylerle karşılaştığımı öğrendiğimi öğreneceğimi biliyorum. Ama onun dışında üslubun bana hakikaten çok sıra dışı geliyor ve sırf anlatma biçimin için bile pek çok şeyi dinliyorum.

Çok teşekkür ederim. Geçen gece iki buçukta uykum kaçtı. Kitabının bana geldiği gün. İki buçukta kalktı.

O saatte hani yapabileceğin iki şey var. Ya tekrar uyumaya çalışmak ya da hani uykunu açmak. Ben de oturdum senin kitabını okumaya başladım. Öyle bir yüz sayfa kadar okudum.

İki buçuktan dört buçuğa kadar. Aradaki bağları nasıl kurduğunu görerek filan. Bildiğim şeylerin başka bağlamlar için ya da başka alakalar için yerleştirildiğini görerek ve buna sevinerek okudum. Bir yandan da yani sana da gıcık oluyorum çünkü...

Aşırı entelektüel bir herifsin tamam mı? Yani ulan bunu aklımda tutayım dedim, dedim, dedim. Geçen gün dinlerken son podcast'imi biliyorum. Tabii ki çok uzun hazırlıklar sonucunda geçiyorsun sen de mikrofonun başına ama yine de bir kez daha söyleyeyim gıcık oluyorum sana.

Yok sağol yok. Benimki de aslında büyük oranda hamallık yani şeyden müthiş bir derya deniz birikimden ziyade hazırlığın hamallığı sonucu öyle ortaya çıkıyor. Umarım sen de unutuyorsundur bunları hemen. Kullanır kullanmaz kayıtsız sonra.

Bende de şey korkusu var zaten hani en başta konuştuk ya tanımadığın insanlar geliyor acaba bunu tanıyor muyum tanımıyor muyum diye. O korkunun üstüne bir de insanlar gelip konuşuyorlar büyük beklentilerle. Yani rezil olacağım korkusu var sürekli. Buna aslında şey deniyor.

Bak bir entellik daha yapayım. Imposter sendromu deniyor bu. Onu biliyorum ya. Çok iyi biliyorum.

Çünkü ben The School of Life bünyesinde özgüven eğitimleri veriyordum daha doğrusu. Ya da işte lecture'ları yapıyordum. Orada özgüven eksikliğimizi parçalarına bölüyorum. Yani özgüven neden oluşur, parçaları nedir ve hangi parçaların yoksunluğu özgüven yoksuluğuna sebep olur diyordum.

Orada imposter syndrome onlardan bir tanesi. Yani rol yapıyormuş. Yani olmadığın birini canlandırıyormuşsun. Onu çok iyi biliyorum.

Bunu doğrusu uzun süre ben de şey yaptım, yaşadım. Yani hakikaten acaba ben olmadığım biri gibi mi davranıyorum, sahtekar mıyım falan diye düşünüyordum. Sonra dedim ki yani bu kadar uzun süren bir sahtekarlık olmaz herhalde. Sahtekarsan bile iyi sahtekarım.

Yani catch me if you can demeye başladım. Benim kitap hakkında konuşurken çok güzel bir şey söyledin. Değişik şeyleri değişik bağlamlar içinde görmek, onların arasındaki bağlantılar kurmak. Benim en çok hoşuma giden şey o.

Onların da yarısı belki uydurma olacak, yarısı işte güzel olacak ama o bir zihni gıdıklıyor ya, böyle bir flash çaktırıyor ya, o. Yoksa şu konuyu böyle son detayına kadar en iyi ben bilirim, onu da bir değer de görmüyorum çünkü zaten internet o fonksiyonu kendi üstlenmiş vaziyet. Yine senin podcastini de dinliyordum. Yeni bir fikir yok aslında.

Dünya üzerinde söylenmemiş çok az şey var. Önemli olan o söylenmişler arasında doğru linkleri kurarak onları uygun anlarda gündeme getirebilmek gibi hissediyorum ben. Evet. Bu.

O yüzden hakikaten heyecanla bitireceğim kitabımı. Rüşvet karşılığında aldığımız bu güzel övgüler sonrasında tüm patronlarıma teşekkür ediyorum. Özellikle de Fullarsız Fatihlere. Seser Sunar, Yeni Geldin Hoş Geldin, Emel, Özge Kızıl, Tanzer Bilgen, Elad Azizli, A.C.

Dağlıoğlu, Zafer Ünlüer, Görkem Uyar, Aziz Arif Şanver, Can Berk Ovayurt, Can Ender Büyüktaş, Eymen Üçışık, Beybiliku, Furkan Karakaya, Onur Baysan, Alp Şimşek, Merve Yurdagül, Salih Ünal, Savaş Günata, Çağrı Köse, Umut Çıkla, Nilgün Elibol, Barış Özcanlı, Banu Yelkovan, Kutlay Dede, Yannis, Sabahacil, Doğan Can Vahan, Kıvanç Müçek, Çağrı Özkul, Samet, Dumanay Hukuk, Başar Kızıldere, Emrah Öz, Ali Can Albayrak, Çiğdem Şahiner, Erman Korkut, Erman Gelal, Berk, Anıl Tokdemir, Alper Bartmaz, İsmail Atkurt, Ece Aydoğan, Tunç Mart, Nilüfer Gök, Can Karakuş, Yulisiz, Hışıl Arıcan, Atilla, Özgür Elbir, Danyal Arslan, Çağrı Öz Ertem, Aydın Kahraman, Mehmet Han, Mehmet Ünsal, Seküre, Can Emrah Yaldız, Arnold Schwarzenegger, Refik Şekercoğlu, Ali Özbek ve Kemal Akkoyun. Hepiniz sağolun. Bir sonraki bölümde kimseyle beraber olmuyoruz, kimseyle buluşmuyoruz. Ne yapacağımı ben de bilmiyorum.

Tam bir esnaf elde.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)