
8.809 kelime · ~44 dk okuma
konuşmak istediğim birkaç mesele var aslında. Genel olarak yazılımcılık hakkında bugünü ve geleceği çok geniş konu birçok yere gidiyor. Teknolojilere internet teknolojileri ile alakalı olduğumuz için anonimliğe sansüre bu konular hakkında konuşuruz diye düşündüm. Harika.
Tamam o zaman ilk sorum ekşi sözlüğünün bugün geldiği noktadan memnun musun? Selam Fularsızlar. Fularsız Enterlik Podcast'inin 56. bölümü bu.
Hatta Patreon'a koyduğum genelde daha kısa olan o bonus bölümleri de hesaba katarsak 76 ediyor. Bayağı olmuş yani. Bugün de bir konuğum var. Ekşi Sözlük'teki Sedet rejiminin.
Başı, Sedat Kapanoğlu. Bugün dediğim, gerçi iki ay önce biz bu kaydı yaptık. Daha yeni fırsat oldu. Bu ayrıntı da birazcık önemli çünkü internet sansürüne değineceğiz.
Sosyal medya yazısından çok daha önce kaydettik. Yani onu aklınızda bulundurun. Şimdi nelerden konuştuk? Önce bir hayat hikayesinden başladık tabii ki.
Ama asıl başka konulara ben onu yol yapmak için kullandım. Mesela eski zamanlarda imkanların daha kısıtlı olması ama rekabetin de daha az olması. Bu yüzden başarıya ulaşmak daha mı kolaydı, daha mı zordu? veya bir şeye neden tutku duyarsın?
Bu genetik midir, çevre midir, yoksa zorlama mıdır? Tutku duyduktan sonra bir kere o şeye, onu senden çok daha iyi yapan insanlarla tanıştığında hayal kırıklığı mı duyarsın, ilham mı alırsın? Buradan başladık. Daha sonra bu Amerika macerası vesilesiyle de... ...biraz start-up'lar hakkında,
biraz gelecek trendleri hakkında konuştuk. İşte efendim, herkes illa kodlama mı öğrenmeli? Bunun ne yararı var? Eğitimimizi nasıl şekillendirmeliyiz?
Buraya atladık. Daha sonra da biraz ifade özgürlüğü hakkında... ...birazcık da sosyal medyanın düşünce şekillerimizi, tartışma şekillerimizi... ...nasıl değiştirdiği hakkında konuştuk.
Hukuki düzenlemelerden to trollere kadar. Peki neyi konuşmadık? Ekşi Sözlü'nün bugünkü halinden memnun musun muhabbetini yapmadık. Biraz bunu açıklayayım aslında.
Ben çünkü oranın eski yazarlarındanım. Belki bazılarınız bilmiyordur. İmmanuel Tolstoy eskinlikiyle yazıyordum. Tuğla gibi enter'ler yazıyordum.
O zaman nadirdi böyle uzun şeyler yazmak. Şevkle'ye yazıyordum. Gayet de severek yazıyordum. Çok şey öğrendim oradan.
Fakat zamanla hayat değişti. Hem benim o kadar zamanım olmadı hem de başka şeylere yatırım yapmak istedim. Şimdi bu arada da orası giderek kalabalıklaştı. Ve kalabalıklaşmanın ötesinde genel olarak sosyal medyanın bir cephe olduğu anlaşıldı bazı kesimlerce.
Yani siyasi mücadelelerde cephe oldu. Troller çok çeşitlendi. Şirketlerin PR cephesi haline geldi. Halkla ilişkiler cephesi.
Denkleme giren paralar büyüdü. Bu sadece ekşi sözlükle sınırlı değil. Genel olarak sosyal medya böyle bir değişim geçirdi. Dolayısıyla zaten sırf kalabalıklaşması demek, ortalama yakınlaşması demek o insanları üzecekti.
Bir de üstüne bu dinamikler de değişince hakikaten eskiden alışılan şeyin çok ötesine çıktı, çok dışına çıktı. Ama böyle olmayan yer ben bilmiyorum. Twitter'da böyle mesela. Yine de gidip kullanıyoruz.
Neden? Çünkü ortalama tweet'i görmek zorunda değilsin. Sen oradan kendini değer kazandıracak, hayatını zenginleştirecek insanları takip ediyorsun, olayları takip ediyorsun. Aynısını Sözlük'te de yapacaksın.
Yani her yerde yaşanılan bu değişimin ötesinde özel olarak, sözlüğe özel bir takım hatalar varsa da onları zaten ben bilmiyorum. Çünkü eskisine nazaran çok seyrek giriyorum. Şimdi böyle halk meclisinin sözcüsüymüş gibi... Sözlüğün, ruhunun temsilcisiymiş gibi öyle rolleri kendime biçmek de tam sahtekarlık olur yani.
Sedat gibi hayat hikayesi ilginç olan, kendini iyi ifade edebilen ve alanında da çok başarılı olmuş bir insanı bulmuşken etinden, sütünden, fikirlerinden yararlanmak yerine bu muhabbetlere girmeyi istemedim. Tamam bu uyarıları yaptık, konuşacağımız konuları söyledik. Öyleyse sizi bu uzunca muhabbete davet ediyorum. Umarım işinize yarar.
Bize biraz kendini tanıtır mısın diye başlarmışım. Yok ya tembel röportajcı sorusu. Bir kere sana yazılımı soracağız. Yazılımın geleceği hakkında sorular soracağız ama.
Senin bu konudaki titrin nedir? Yani yazılıma tamamen tesadüfen girmiş bir insanım. 8-9 yaşlarımda eve abimin bir tane üniversitede bir öğrenciden ödünç aldı bilgisayarda. Program yazmasını görmem üzerine.
Bu konsepte hayran oldum. Abim oturdu böyle birkaç satır bir şey yazdı. Ekranda sinüs dalgası çizdirdi. Şok oldum yani.
Nasıl böyle bir şey olabilir? Bu olabiliyor mu böyle bir şey diye? Sen bir konutlar veriyorsun ve dediğini yapıyor. Böyle o dönemki bilim kurgu robotları gibi bilgisayar benim için.
ve yaratıcılığa da çok müsait çünkü ben ne istersem onu yapıyor ben ne hayal edersem onu yapabilir diye düşünüp bilgisayar konseptine aşık oldum tam böyle program yazacağım her şeyi yapacağım dediğim gün bilgisayarı abim geri götürdü o günden sonra evde bilgisayar yok ben mecbur kağıtlara bu benim bilgisayarımmış meğersem diyerek Kodlar yazmaya başladım ama programlama bilmiyorum. Gördüğümden aklımda kalanlar kadarıyla saçma sapan şeyler yazıyorum böyle. Onların ekrana yavaş yavaş çıkmasını simüle etmek için başka bir kağıdı kağıdın üstüne koyup kağıdı kaydırarak ekrana çıkmasını simüle ediyorum. O kadar bilgisayar hastası olmuştum.
Babama artık yalvardım, baba bilgisayar al, ben programlama öğreneceğim diye. Tabii inanmıyorlar. Ya bütün çocuklar da aynı şeyi söylüyor. Ders çalışacağım, programlama öğreneceğim diye bilgisayar aldırıyor o dönem.
Ya bu çocuk kesin oyun oynayacak, derslerini asacak. Hep o endişe var ebeveynlerde o dönem. Ama ben çok ısrar edince sonunda babam dayanamayıp gitti. Bir bilgisayar aldı ve şansıma monitörlü bir bilgisayar aldı.
Amstrad CPC 464. O dönem çünkü monitörsüz bilgisayar daha yaygın ama televizyona bağlaman gerekiyor. E bu sefer ailenin televizyon saatinde sen bilgisayarla uğraşamıyorsun. Benim bilgisayar monitörlü olduğu için akşam bizimkiler izlenirken ben bilgisayar başında ona vakit ayırabilmeye başladım.
Bakkalda satılan bilgisayar dergilerindeki kod örneklerinden kendimce bir şeyler öğrenmeye çalışma vs. Bu şekilde kendime basic programlama dilini öğrettim. Etrafında kimse yok bu arada bunlarla uğraşan. Tek başına öğreniyorsun.
Kimse yok. Bu konuda hani bana yardımcı olmaya çalışan en büyük abim de o dönem Amerika'ya doktoraya gitmişti. Eskişehir'deki kaynaklar İstanbul'dan daha da kısıtlı. Mesela bilgisayarcıya gidiyorum.
Kitap lazım. Firmware Programmer's Handbook mu ne böyle Assembly kodlamak için. O kitap sadece İstanbul'da var diyorlar. Yani o yaşta ortaokulda İstanbul'a gitmem falan imkansız.
Maceraya çıkacaksın böyle 7 arkadaşının yanına alıp. Resmen o tarz işe gerekiyor anca yani. Zorlanarak kendime bir de basic yavaş diye assembly öğrettim. A bir dakika ya o zaman ben bu komutu yazmak için bu byte'ı hafızaya koyuyorum sonra onu çalıştırıyorum falan böyle bir şeyler yerlerine oturdu.
Ondan sonra assembly de yazmaya başladım. Ben şunu merak ediyorum sen şimdi ilk bir heyecanla buna başladın. Bu işin içine girdikten sonra şey demedin mi? Ya bu ne saçma bir şeymiş.
Ben buna zevkli bir iş diye girdim. Tam tersi çünkü dipsiz bir kuyu. Yani açtıkça yeni şeyler çıkıyor. Keşfedilmemiş toprakları keşfetmek gibi zevkli bir şeydi.
Çünkü henüz rutine girmemişti. Yani öğrendiğim her şey yeni. Ve her zamanda şeyi düşünüyorsun. Ben bununla ne yapabilirim?
Benim de hayallerim o kadar büyük ki yani o kadar orantısız ki ilk daha bilgisayar alındığı gün gündemimde birkaç hafta sonra bir defterin kapağına ssg ve sedat software grup yazıp bu benim şirketim olacak bununla yazılım geliştireceğiz ve para kazanacağız falan diye kendimi gazlamıştım o gaz sürekli devam ediyor çünkü diyorsun ki ama bir dakika o zaman şu satın aldığım oyunlar gibi oyunlar yazabilirim hiç düşünmüyor ki ulan senin çapın ne o oyunu sen nasıl yazacaksın orada firmalar yazıyor oyunları Biz şimdi beş kardeşiz. Üç abim, bir ablam var. En küçük abim Vedat. O sinüs dalgasını çizdiren.
Onunla öyle şeylere ilgisi vardı ama onun esas dalı müzisyenlikti. Kendim oyunları yapıp abime de müzik besteletiyordum ama o kadar orantısız oluyor ki. Oyun çok dandik bir oyun. Böyle aşırı kötü bir oyun.
Ama müzik, orkestral bir müzik var arkada. Çok güzel bestelenmiş. Ya üzülüyorsun yani. Ben böyle şeyleri duyunca birazcık aslında melankolik bir havaya giriyorum.
Çünkü senin zamanlarında böyle hissetmek daha kolaymış gibi geliyor sanki. Şimdi bugün o yaşlarda olan bir çocuk bu kadar dünya hakkında cahil olma lüksüne sahip değil. O yüzden de vizyonu belki bu kadar geniş tutamaz. Çünkü kodlamanın ne kadar zor bir şey olduğunu, o projelerin ne kadar zor olduğunu senin fark ettiğin zamandan daha erken fark edebilecek diye düşünüyorum.
ama bir yandan da sonsuz kaynak da var şu anda. Düşünsene bir tane kıytırık kitap için kendimi paraladığım dönemin yanında bugün sen her kitabın, her kaynağın elinin altında olduğu bir dönemde yaşıyorsun. Haliyle bir yanı zorluk dediğin şey de aslında bugün de yok. Mesela oyun mu geliştireceksin?
Sana oyunu nasıl geliştireceğini en başından başlayıp anlatan, saatlerce süren YouTube videoları var. Sen yeter ki oyun geliştirmek iste. Ha işte ben de bunlara bakınca şey diyorum ya eğer bu kadar kolaylık varsa bu YouTube videosunu izleyen tek insan ben değilim. Bir milyon tane Çinli de bunu izleyecek.
Yüzde biri benden daha iyi oyun yapsa binlerce oyun edecek. Evet böyle bir şey var ama benim zamanımda da süper oyunlar vardı yani ben bunu asla yapamam diyebileceğim oyunlar vardı ama bunlar cesaret kırıcı olmaktan ziyade ilham kaynağı oluyordu ya ben buna yakın bir şey yapabilir miyim mi düşünüyorsun mesela o bile seni heyecanlandırıyor bırak onu yapmayı ama bence bugün de aynı durum geçerli yani çok iyi oyunların olması seni de o kadar o derece iyi bir şey yapmaya teşvik ediyor bence Bir de yaptığın şeyi tanıtman da kolay. Yani ben o dönem internet yok, bir şey yok. Kendim süper bir şey yapsam bile, bunu sadece birkaç arkadaşıma gösterebilirim.
Şimdi senin için kolaylaşan bir şey, tabii genel olarak konuşuyorum, buradaki örnek bir yazılım geliştirme olabilir ama her şey için böyle. Bizim yaptığımız işi uyarlarsak, ben podcast işini yıllarca yapmadım. Kullanıcıydım yani, yiyiciydim ben o sırada. Neleri tüketiyordum?
Dünyanın en iyi podcastlerini tüketiyordum. This American Life'i tüketiyordum mesela herifler. 6 ay boyunca bir bölüm üstünde çalışıyorlar. Şimdi öyle bir şey yapmama hayatta imkan yok tabii ki.
Genel olarak yani bir işin kolaylaşması, yapmasının kolaylaşması ve pazarlamanın kolaylaşması sadece senin için kolaylaşmıyor. Herkes için kolaylaştığı için... Total'de aslında senin için zorlaşmış da diyebiliriz ama piramidin birazcık tepesindeysen yetenek ve azim olarak o zaman sana yararlı oluyor. Ama yetenek ve azim olarak biraz daha piramidin aşağısındaysan o zaman herkes için kolaylaşması senin için daha kötü bir haber gibi.
Aslında dönemden bağımsız olarak böyle. Ne kadar çok çaba harcarsan, ne kadar çok vakit harcarsan o konuda o kadar başkalarının önüne geçiyorsun. Yani bir yanı insan şeyi düşünüyor, algoritmik bilgi, matematiğe yatkın olması falan. Bence alakası yok.
Yani bütün olay aslında buna vakit ayırma meselesi. Aslında onu soracaktım ben yani bu işin IQ gibi bir ölçek ile IQ benzeri diyelim. Bununla ne kadar alakası var? Genetikle ne kadar alakası var diye soracaktım.
Sen biraz cevaplamış oldun. Hayatım boyunca çok kötü kodlar gördüm. Yani IQ'su baya çok kötü insanların kodlarını gördüm. O insanlar yazabiliyorsa herkes yazabilir kodu yani.
Ama adam kötü yazmış işte. Kötü yazıyor ama iş görüyor. Bir tane hesap makinesi kodu var. Her sayı için ve operatör için ayrı ayrı ifler yazmış.
Eğer sayı 3 ise operatör artı ise öbür sayıda 5 ise o zaman toplamı 8 göster. Eğer sayı dörtse, operatör artıysa diye böyle beş bin satır şey yazmış. Böyleleri de var. Mesela matematiği çok iyi biliyor olman ya da analitik zeka dediğimiz böyle problem çözümüne sistematik yaklaşabilen bir insan olman yardımcı olur.
Kalabalığın önüne geçmeye yetecek bir şey değil. Esas olan şey bu konuya ayırdığım vakit merak. Tutkuluysa hiçbir ameleliği, başarısızlığı umursamıyor. Ben de hep bunu merak ediyorum.
O tutkunun da bir genetik bileşeni yok mu? Mesela sen neden kalkıp da ütü yapmaya bu kadar tutkulu yaklaşmadın ama hiç anlamadığın bir şeyi, daha önce hiç tecrüben olmadığın bir şeyi abin sana gösterdi diye onca daha önce gördüğün şey arasından buna sarıldın. Tabii tabii muhakkak hem genetik hem yetiştiriliş de etkili oluyordur eminim. Yani kimlerin arasında büyüdüğün, nasıl insanlar arasında büyüdüğün de eminim belirleyici oluyordur.
Yani bir abin müzisyen, bir abin doktora gidiyor ABD'ye. Ya evet şey sözlükte bir entry vardı. Ailenin ikinci kardeşinin en zeki olması diye. Ablam öğretmen ve inşaat mühendisi.
İkinci kardeşim o şimdi profesör. Üçüncü kardeşim uzman beyin cerrahı. Dördüncü kardeşim müzisyen. Ben Sedat olarak.
Hayatıma devam ediyorum. Tabii ki bu çok önemli bir şey. Yani etrafında sana bir şeyler anlatabilen insanlar olması. Yani işte bana mesela satrancı bir abim öğretti.
Ben daha 4-5 yaşlarındayken. Yazmayı abim öğretti. Yani bütün bunlardan hep besleniyorsun tabii ki. İlla ki bir şeye tutku duyuyorsun sonunda.
Tutkusuz bir insan olma diye bir şey yok. Bence bu insanın doğasında var. Kendine bir kader bulup bunu yapacağım. ve hayatım boyunca bunda çok başarılı olacağım bundan çok keyif alıyorum diye belirlediği o yüzden yakın dönemde ebeveynler çocuklarını her tür kursa yolluyorlar işte bir yandan piyano dersi aldırıyor bir yandan tenis oynatıyor bilmem ne falan ki çocuk neyi sevdiğini bulsun diye ne kadar çok şeye onu maruz bırakırsa o kadar hangisi üstüne yapışırsa onunla devam etsin sonra o süper bir şey çünkü ben mesela bilgisayar görmeden önce kesinlikle çizer olacağımı düşünüyordum böyle ressam karikatürist falan herhalde öyle bir şey olurdum diyordum çünkü çizimi çok seviyordum çizim yapmayı ama yazılımı görünce o direkt uçtu gitti yani Yine ama arada görüyorum yani o 40 sene öncesinden kalma çizimlerin yarım yüzyıl öncesinden kalma.
Senin en büyük yeteneğin asıl ne yazılımcılık ne çizim bence arşivcilik en büyük yeteneğin. Ya o arşiv aslında babamın sayesinde. Ben eskişehirden İstanbul'a gittikten sonra o geride kalan hiçbir şeyin takibini yapmamıştım. Babam öldükten sonra dükkanına gittik, bir baktık dükkanın bir köşesinde bütün o yaptığım karalamalar, çizimler hepsini saklamış.
Yani en dandik karalamayı bile saklamış, atmamış. Anladım. Tamam şimdi bu ilk gazı aldın. Ondan sonra ne oldu?
Yani bu yazılımcılık titrine konusundan devam edelim. Ne oldu? Yani böyle süper bir yazılımcı falan değilim. Kendi kendine yazılım öğretmiş biriyim.
Tabii ki ben öyle düşünmüyorum. Bana göre ben aşmış bir insanım o sırada. Bu bir öğrenme eğrisi var ya meşhur kendine güven ve gerçekte sahip olduğun bilgi eksenlerinde. Yani başta o kendine güvenin çok fazla ama bilgin çok az.
Bir süre sonra bilgin arttıkça kendine güvenin azalıyor. Dur ya ben o kadar çok şey bilmiyormuşum diye. Sonra bir dengeye oturuyor falan. Ben onun başındayım.
Yani böyle bilgisayarcılara gidiyorum eski şehirde. Yazdığım programları götürüyorum. Sıkıysa hadi bunları kırın falan diyorum. Kırmak da programın içini değiştirmek anlamında.
Hani orada mesela Sedat Kapanoğlu mu yazıyor? Onu kendi adını yap hadi bakalım diye. Çünkü kendim o programı şifrelemişim. Bunu götürdüğüm bir bilgisayarcı ertesi gün dedi ben onu abime kırdırdım.
Getirdi baktı ve hakikaten oha nasıl olur kesinlikle tanışmam lazım abinle falan dedim. Gittim onların bilgisayarcısına başka bir iş anında küçücük bir yerde. 3 kişi böyle ama 3'ü de hayatımda tanıdığım en iyi programcılar diyebilirim yani. Bak Microsoft'da çalıştım.
Hani bunlar yani Microsoft seviyesinin ötesinde insanlar. Şöyle diyeyim mesela Disket dediğimiz bu eski kuşak bilir. O zaman karneyle alırdık. Onların üzerinde mesela çizikler oluştuğunda disket sürücüyle onu okuyup çiziklerin haritasını ekrana çıkaran kodlar yazan ne bileyim tape oynatıcı var bir tane.
Tape oynatıcıyı bilgisayara bağlamış. Kendi müziği atlamak için gidip tape'e uğraşmak istemiyor. Kabloyla bağlı tuşlara basarak tape oynatıcısını ilerletiyor. Elektronikten de anlıyorlar.
Yazılımdan da çok iyi anlıyorlar. 3.5 projelerin olduğu bir yere geldim. Hiç öyle bir şeyim varmadan haberim yok.
Çünkü bizde bilgisayarcı oyun çeken firmadır. Ama burası yazılımı geliştiriyordu. Ben bu insanlarla takılmaya başladım. Benden böyle 10 gömlek daha üstte insanlar olunca o kadar hızlı öğreniyorsun ki yani o konuda usta bir yerinin nasıl yaptığını görmek çok etkili bir itici güç.
Yine seni hayal kırıklığına uğratmadı yani. Ya ben hiçbir şeymişim deyip. Hayır tam tersi. Ulan oha süper ya.
Herkes mi bu kadar süper acaba falan diye düşünmeye başladım. Ve hoşuma gitti. Çünkü öğrenebileceğim bir sürü insan var etrafta. Düşünsene kaynaksız geçirdiğim yıllar var.
Ondan sonra buna denk gelmişim. Benim için müthiş bir şey. O dönem orada çalıştım. Böyle diş hekimleri ve jinekologlar için bir program geliştirmiş.
Bunların ikisi nasıl aynı programı kullanabiliyor? Çünkü aynı editörü kullanıyorlardı. Birinde işte genital bölge editörü vardı. Birinde de ağız editörü ama ikisinin editörü aynı.
Geri kalan hasta takibi kısmı da ortaktı zaten. O programın grafik ara verimini yazmak üzere iki yarım dönere anlaşmıştım. Koca bir grafik kullanıcı ara verimi için. Çünkü benim için orada önemli olan oradan para kazanmak değil, deli gibi öğreniyorum.
Yani benim için muhteşem bir ortam bulunmak için. Sen o noktada artık kesinebilmedin ya ben hayatım sonuna kadar bunu yapacağım diye. O şekilde düşünmüyordum ama o kadar keyif alıyordum ki bundan başka bir şey yapmak aklımdan bile geçmiyordu. Ve Eskişehir'de o dönem kendim yazılım geliştirmeye başladım.
BBS'lere online yazılımlar geliştirmeye başladım. Hatta belki Türkiye'nin ilk e-ticaret uygulamasını ben yapmış olabilirim. Bilmiyorum tam tarihçesini ama 95 yılında BBS'lerden alışveriş yapabildiğim, ilan verebildiğim bir uygulama geliştirmiştim. Belki de yine ilk sosyal medya uygulamasını da ben yapmış olabilirim.
Sebebi de insanlar kendi ilgi alanlarında başka insanları bulmakta zorlanıyorlardı internette. Ortak bir şey olsun diye düşünmüştüm. Öyle bir uygulamada deneysel yapmıştım. Bu uygulamaları yaptıktan sonra sen bunun peşinden koşuyor muydun ya ne kadar kullanılıyor ne kadar yayılmış ben bunu satayım ticaretleştireyim diye yoksa o proje bir puzzle gibi çözdüm bitti yenisine geçeyim mi diye düşünüyordum.
Puzzle gibi bakıyordum çünkü zaten hitnet dediğimiz. o dönem internet öncesi bbsler arası ağın toplam kullanıcı sayısı 300.000'e yani orada zaten senin yaptığın bir hizmeti kullanan kişi 5 kişi falan oluyor ama online bir servisin kullanılması online servisler üretme gibi fikirler beni o kadar heyecanlandırıyor ki hani başkası geliyor seni tahmin etmediğin bir şekilde kullanıyor onu ve senin bunu canlı görme fırsatın oluyor yani normalde sen bir yazılımı diskete koyup post alıyordun satın alan ve o kişi sana bir gün feedback verirse belki öğreniyordun. Bir sıkıntısı var mı, programı seviyor mu vs.
Feedbacki de karne ile veriyorlardı. Öyle resmen. Yani online o açıdan çok daha tatmin ediciydi benim için. Ve 98 yılında İstanbul'a geldim.
İstanbul'da bir firewall geliştiren bir şirkette yazılımcı olarak başladım. 7 ay falan maaş alamadık. Yani bu işte startup gariplikleri. Çok büyük bir heyecanla bir projeye başlıyorsun ama işte işin para kısmı o sırada düşünülmemiş.
Sen de gençsin o sırada bunları düşünmüyorsun. Ya benim İstanbul'a gitmem lazım diye düşünüyordum. 6. 7.
ayında ben ekşi sözlük kodladım ofiste boş vaktimde. Artık sıkıntıdan maaş alamıyoruz, iş yapmıyoruz. Bari bir şeyler yapalım derken o zaman ekşi sözlük çıktı. Microsoft'tan teklif alınca da Amerika'ya gittim.
Amerika'ya gittim, Microsoft'un kampüsünde de insanları görünce ve onların bilgi birikimini görünce aynı o ilk Eskişehir'deki firmadaki Yeri geldi. Ya herkes benden iyi. Yani yine öğrenebileceğim bir sürü insan var. Hani bende yarattığı his hep bu oluyor sanırım.
Yani hiç moral kırma şeklinde olmuyor anladığım kadarıyla. Çünkü fırsat olarak görüyorum bunu. Düşünsene yani Jedi Akademisine gitmiş padavan gibi hissediyorum. Herkes senden iyi ve herkesten bir şey öğrenebiliyorsun.
Müthiş bir şey. O işe bağlı birazcık şimdi senin işinde statüyü doğrudan yazılımın iyi olmasıyla hani bir miktar belki ticari başarısı ama bir miktar da teknik başarısıyla ölçüyorsun ya. Başka yerlerde statü tamamen bir algı işi aslında. Yani ben senden daha iyiyim veya daha erken geldim buraya veya daha çok kişi tanıyorum falan filan.
Böyle soyutlaşınca herhalde statünün bağlı olduğu şeyler o zaman bu kıskançlık da artıyor ama senin gayet somut bir ölçü bilimin var. Yani tamam ben şunu öğrenirsem yaptığım işte başarılı olurum diyorsun. O yüzden de ego belki bu işlerin içine fazla girmiyor. Bence olması gereken de bu.
Kendinden iyi insanlarla kendini çevrelemek çok önemli. Kabiliyet ve başarı anlamında. Seni en çok yetiştiren şey bu oluyor. Kariyerimde gözlediğim buydu yani.
Sen bunu öngörerek mi ABD'ye gittin yoksa sadece Microsoft ismi var diye? Yok o sadece askerlik tehcilim bitmişti. Çünkü o sırada ben şeyi bile düşünüyordum. Tehcilim bittiği için Polonya'da bir bilgisayarcıda falan çalışmak bile okeydi benim için o sırada.
Polonya'da bir iş anında. Aynen o seviyeye okeydim. Microsoft benim için inanılmaz büyük bir şey oldu. Sürpriz de oldu bana.
Çünkü aslında iş görüşmem bence kötü geçmişti. Yani ben kendimi almazdım işe. Benim için rüya gibi bir işti yani. Hani dönüşümde tamamen artık bir noktada Türkiye'de ekşi sözlük göz ardı edemeyeceğim kadar büyük bir platforma dönüşmesi oldu.
Ya bu aslında ilginç bir durum. Çok az insan belki senin durumunda olmuştur. Yani Microsoft senin için teknik anlamda daha cezbedici bir yer etrafındaki insanlar yüzünden. Ama diğer taraf kültürel olarak ve ticari olarak daha başarılı oldu.
Sen de işin teknik tarafını seven biri olarak tam böyle ortadan ikiye ayrılmak durumunda kaldın yani ne tarafa gitsem diye. Ya resmen öyle oldu. Hatta Türkiye'ye döndükten sonra da teknik taraftan uzaklaşamadım. Tırnak içinde CEO'yum ama teknik taraflarıyla uğraşıyordum.
Kodu yazıyordum, işte mimari, yazılım ekibi yönetmesi falan gibi işlerle uğraştım. Çünkü yani ondan keyif alıyorum. Ben niye şimdi kalkıp tahtında oturan imparator gibi takılayım? O cazip gelmedi açıkçası.
Aslında bu iyi bir tercihte olmadı diyebilirim. Bu sefer işin business tarafı da göz ardı edilmiş oluyor. Ya bir kere Türkiye'de iş tarafıyla hukuki tarafı ayrı ayrı düşünmek lazım. Çünkü bambaşka şeyler.
Hukuki tarafı da ağır bu işin. Yani sen orada aslında bu işin evangelistisin. Yani bu işi yayan. İnternette ifade özgürlüğü, kültürünü.
Hani bunun poster çocuğu olabilecek bir insansın. Bir de televizyonlara çıkıp bununla uğraşacaksın. 4-5 tane ömür lazım bunun için. Hani ekip olarak birbirimizin o konudaki eksikliklerini telafi edebildik ki hani ben 2015'te artık yönetimi bırakıp Amerika'ya geldiğimde sözlük gayet iyi durumda.
Yani fikir, ifade, özgürlüğü konusunda hala Türkiye'nin sınırları çerçevesinde anlamlı bir değer üretebiliyor olması hala da Türkiye'nin en popüler sitelerinden biri. Tamam, yıkama, yağlama tarafını geçelim. Tamam, popülersin kardeşim. Bizim için teknik tarafına bakalım.
Ekşisözlü.com lütfen ziyaret edin. Şimdi sen tekrar geri ABD'ye döndün. Dedin ki benim gönlüm yeni projelerde.
Kendimi geliştirmek istiyorum. Bu hepimizin kafasındaki işte Silikon Vadisi, ekosistemi, işte seni değişik uzmanlara götürecekler, yapılması gereken ne kadar farklı iş varsa hepsinin uzmanı orada. Böyle bir ortama girdin mi yoksa gittin? Eve giriyorum ki arayan soran yok.
Nereye gideceğim, ne yapacağım bilmiyorum. Öyle kaldık tek başımıza. Şöyle hemen kendine yatırımcı bulamazsın tabi. Ama burası networking'e çok müsait bir yer.
Yani sen yeter ki tanışmak iste. Sürekli bir event, bir etkinlik sunum vs. yani gidip insanlarla tanışabileceğin çok şey var. Fikir mesela biz fikre çok önem veriyoruz Türkiye'de.
Herkes abi çok iyi bir fikrim var diye bana mail atıyor mesela. çok iyi bir proje yaptım, iyi gidiyor falan gibi hiçbir zaman değil. Her zaman sadece fikrim var. Ama ne yazılım geliştirmeyi biliyorum, ne param var.
Yani sadece fikir onu bana satmaya çalışıyor. Öyle bir şey yok mesela. Ona burada kimse değer vermez. Yani bir şey yapmış olman lazım.
Hatta artık yapman da yetmiyor. Bir de üstüne o fikri yani bir yere getirmen lazım. Yani mesela eki sözlük mü? İlk sene kimse eki sözlüğe yatırım yapmaz.
2004 yılındaki X Sözlü'ye belki yatırım yapardı. Silikon Vadisi'ne çıkmış olsaydı yatırımcılar. Hani büyüme eğrisini görmek. Onlar yatırımcıyı heyecanlandırıyor.
Fikir falan kimsenin umurunda değil. Ortalık fikirden geçilmiyor. Evet, bu kadar insan olduğu bir yerde yani senin kimsenin aklına gelmemiş bir şey söylemen, bir proje haline getirmen neredeyse imkansız gibi bir şey zaten. Tabii ki biraz daha geleceğe yüzümüzü dönersek sen şimdi oradayken gelecek 5 sene 10 sene bu ölçekte bir trend görüyor musun mesela teknoloji ve yazılım ve internet teknolojileri özellikle konusunda?
Orada olduğun için görebildiğin bazı trendler var mı? Yani var. Mesela burada sokakta sürücüsüz araç görüyorsun. Otomatikman sana o konuda bir ipucu veriyor.
Gelecekte ne olacağına dair sebebi buranın önce bu fikirleri test ediyor olması. Çünkü en çok para burada. Ama bu çok büyük bir avantaj da diyemem. Sonuçta sen bunları haberlerde de okuyorsun.
İyi takip edersen. Bak şimdi önümde bir not var sana bunu okuyayım. İlk 500 milyon tane aplikasyonu yaratmak 40 sene sürmüş. Ama bir sonraki 500 milyon aplikasyonu yaratmak sadece 4 sene sürecek.
İnternet kullanıcıları 2025'te 2'ye katlanacak. Ve bir startup yaratmanın maliyeti 20 sene öncesine göre sence ne kadar daha düşük? 20 sene önce bana startup maliyeti 75 dolardı. Ekşi sözlüğün domeyn parası.
Tamam, seninki biraz fazla düşük. Şu anda diyor, yeni bir startup yaratmanın maliyeti 1000 kat daha azmış ortalama maliyeti. Yani sen domain name aldın da hani sunucu alman gerekiyordu eskiden. Aslında Sözlük Cloud'dan başlamış bir proje biliyor musun?
Hatta o yüzden Sözlük'ün kuruluş tarihinde yanlış bildiğim ortaya çıktı yakın zamanda. Çünkü ilk entry'nin tarihi 15 Şubat. Ama biz bunu Kanada'da bir hosting firmasında host ediyoruz. Yani o entry'nin tarihi 16 Şubat, Türkiye saatiyle.
Ama Kanada saatiyle 15 Şubat. 15 Şubat kaldı öyle. Ayda 7 dolar mı neydi hosting o zaman? Yani onlar hiç pahalı değildi.
İlginç ya. Şimdi startup maliyeti neden eskiden yüksekti? Şundan olabilir. Ofiste bir data center kurmaya kalkıp internete bağlayıp iyi bir hızda bunu sunmaya çalışırsan aşırı pahalıydı.
Yani şöyle diyeyim. Koskoca internet servis sağlayıcısı bizim Mecidiyeköy'deki ofisin alt katındaydı. Bnet. 256 megabit miydi neydi hepsi?
Bütün altyapısının hızı. Bizim kendi bağlantımızda 1 megabit bile değildi belki. 2, yani direkt kablo çekmiştik alttaki firmaya yani ona rağmen şeydi. Şimdi benim şu anki bağlantım gigabit.
Yani ben 4 tane 99 yılı internet servis sağlayıcısı kapasitesinde bir hattı evimde kullanıyorum. Buradan konuyu şeye getireceğim, yani bu kadar maliyet azalması bir sürü insanın da bu işe girmesi demek. Sadece bu da değil yani, sadece maliyetin azalması da değil. İnternet sayesinde bu kodlamayı sen de bahsettin, herkesin çok kolay öğrenebilmesi artık, piyasaya herkesin girebilmesi demek.
Bu da beni bu işin geleceğine getiriyor. Bir klişe laf var hani gelecekte herkes kodlama öğrenecek diye. Aklımda hep şu var. Sence bu daha ziyade bir araç mı?
Yani kodlama vesilesiyle insanlar işte problem çözmeyi öğrenecekler ve gelecekte artık ne problemlerle karşılaşacaklarsa ona bir hazırlık olacak. Yoksa hayır, çok daha kelime anlamına uygun bir şekilde eğer kodlama bilmiyorsan o işte çalışamayacaksın çünkü işi yapman için kodlama gerekecek. Tabi yazılım artık hayatınızın değişmez bir parçası ama yani yazılım geliştirmede özellikle sihirli bir unsur işte yazılımı bilirsen hayatta kapılar önüne açılır tarzı bir şey ben görmüyorum yani yazılım geliştirme çok keyifli bir şey ben çok seviyorum ama hani diğer işlerden çok farklı değil aslında ya bir mühendislik dalından ya da ne bileyim bir zanaatten farklı değil tek farkı şu anda Arz yok. Yani yeterince yazılımcı yok, talep çok fazla.
O yüzden insanlara yazılım öğrenin diyorlar. Çünkü şu anda bir Kaliforniya altın hücumu döneminin benzerini yaşıyoruz. Yazılımcılar inanılmaz paralar alıyorlar ve aslında bunun için sahip olmaları gereken kalifikasyon göreceli az. Böyle bir yıllık iyi bir kursu bitiren biri yazılımcı olarak başlayabilir iyi bir maaşla.
Yani bu normalde 4 yıllık üniversite okuyup mühendis olan birine kıyasla bence dengesiz bir durum. Dengesini bulacaktır bir noktada ama zaten yazılım geliştirme biraz da amelelik. Aslında yapmamız gereken bir şey değil. Bu sadece şu anda daha iyi bir yol olmadığı için yaptığımız bir şey yazılım geliştirme.
Aslında yazılım üretmenin daha kolay bir yolu olsa, örnek veriyorum Lego parçalarını birleştirir gibi yazılım yapıyor olsak, kodlamaymış, işte programlama dilleri, veri yapılır, algoritma var. Bunlara belki gerek bile kalmayacak. Ve bunun daha da ötesi, yani yazılımı belki bizim geliştirmemize gerek kalmayacak bir noktada. Çünkü esas olan yazılım, yani yazılım geliştirme bunun ameleliği.
Bunu nasıl ne kadar kolaylaştırırsan o kadar iyi. Onun içinde bir sır, bir gizem yok. Benim aklımda olan şu vardı, bir amelelik deyince gerçekten yazılım konusunda herhangi bir devrim olmasa bile zaten bu işin ya fiyatı düşecek ya da ameleliği artacak. Yani bu biraz şey gibi geliyor bana, hani imalat sektörünün çine kayması gibi.
E şimdi sen 1 milyon tane hindiyle nasıl başaracaksın her sene mezun olan mühendislik fakültelerinden şuradan buradan? Şimdi bir bu amelilik kısmı var. İkincisi de senin dediğin gibi teknolojik paradigma değişebilir. Böyle ay şu dilimi öğreneyim, bu dilimi öğreneyim derken yani 15 sene sonra mesela bambaşka bir yazılım yapma şekli ortaya çıkarsa o işe yaptığın bunca yatırıma ne olacak?
Yaptığın son yazılım, yazılım yapan bir yazılım olabilir. Zaten yazılım paradigmaları değişmese bile bilgi eskiyen bir şey sürekli. 20 yıl önceki programlama bilgim bana hiçbir fayda sağlamıyor. İşte 35 yıldır program yazıyor olmam aslında çok da kıymetli bir şey değil.
Hep o son 5 sene, son 10 sene önemli. Ancak ve ancak çok niş alanlardaki geliştiricilerin kıymeti belki kalacaktır. Mesela bankalar kobol tabanlı antika sistemlerle çalışıyorlar hala 1970'lerden 60'lardan kalma. Onları bilen insan kalmadı şimdi.
O programcıların maaşı aşırı yüksek. Yani en iyi yazılım geliştiriciden bile belki daha çok para alıyorlar. O bilgi artık kadim bilgiler olarak tarihin sayfalarına gömülmüş durumda. Öğrenmen de zor.
Dediğim gibi dengeye oturacak bir konu ama şu anda hala çok cazip. Türkiye'de kişinin ekibi için yazılımcı bulmakta çok zorlanıyoruz. Yani yok derken belli bir yeteneği, tecrübesi olan mı yok? Tecrübesizi de az sayıca, tecrübelisi de az.
Aslında arada bir fark yok. Ama tecrübeli olan yurt dışına daha kolay gidiyor. Yani iyi yazılımcı zaten hemen gidiyor. Tecrübesiz olan da başka bir yolunu buluyor belki ya da bilmiyorum.
Kendi geliştirmekten vazgeçiyor. Ama sonuçta biz iyi yazılımcı bulmakta sıkıntı çekiyoruz. Türkiye'ye gelen var mı peki yurt dışından? Türkiye şöyle bir şey diyemez mi?
Bizim için ABD neyse ben de Hintliler için öyle bir şey olmak istiyorum. Canına mı susadın? 10 yıl önce ben şeyi hatırlıyorum Suriyeli programcı CV'leri geliyordu. Yani o dönem Suriye göçü yeni başlamıştı sanırım.
O zaman bile insanlar işimizi elimizden alıyorlar diye bir Suriyelilere dayanaksız bir nefret beslemeye başlamışlardı. Ulan işini yani iyi yap almasın ne demek. Hayır şey olsa çok kalifiye bir iş olmasa herkesin bolca yapabileceği ya ne bileyim restoranlarda Hint'te çalıştırmayalım tamam bir sürü işsiz güçsüz Türk var sonuçta çalışacak da. Sen diyorsun zaten ya bu işi yapacak yeterince Türk yok.
Ama işin kendisi değerli. Hindistan'da outsource edebiliyorsun yazılımcını. Yani getirmene gerek yok fiziksel olarak. Ya öte yandan da Türkiye'de düşünürsen işsizlik çok yüksek.
Aslında iyi bir eğitim altyapısıyla o işsizliği yazılımcı arzına çevirmek mümkün olabilir bence. En son gerçi bir atılım oldu sanırım ya. BTK'nın bir yazılımcı geliştirme programı. 3 yılda 1 milyon yazılımcı diye bir programı başladı.
Öyle bir şey başlattılar. İlk defa bu konuda devlet tarafında böyle önemli bir adım gördüm. Bu güzel bir şey mesela. Çünkü dediğim gibi yazılım geliştirme aslında bariyeri o kadar yüksek bir şey değil.
O yüzden başarılı da olabilir yani. Yani sen hala bu konuda geç kalınmadı. Şu anda girsen en azından önümüzdeki 10-15 seneye hem kişisel ölçekte değer hem de bir ulusal politika olarak akıllıca şu anda da girsek bu işe değer diyorsun. Tabii tabii kesinlikle.
Zaten 10 yıl önce başladıysan bugün bildiğin hiçbir şeyin anlamı yok artık. O yüzden yeniden öğrenmen gerekecek. Sende şöyle bir etki olmuyor mu? Ben kendi işimde, ben mühendisim.
Yazılı mühendis değil de network mühendisiydim. İşte herkesin 50 senedir okuduğu kitapları okuyorduk. 50 senedir tapınılan uzmanlara tapıyorduk. Ondan sonra iş hayatına atıldım.
Herkesin tecrübe ettiği şeydir yani, okulda okuduğun şeylerin belki %20'sini kullanıyorsun iş hayatında. Hatta daha birazı. Tamam. Problem değil ama yine belli prensipler var.
Arada bir eşleştirme kurabiliyorum. Bir noktada bütün her şey sanallaştı. Network gibi hardware'ın dibi olan bir şey artık sanallaştı. Bir gecede halkımız cahil bırakıldı.
Bence bu tip değişimler giderek hızlanıyorlar. İnsan üstünde müthiş bir baskı oluşturuyor bu. Ben bunu daha sonra IT danışmanı haline geldiğimde de hissettim. Ulan IT danışmanıyım diyorum kendime ama 100 konudan belki ikisi hakkında yeterli bilgi sahibiyim.
Kalanını da 30'u 40'ı hakkında yeterince poz kesebiliyorum. 2 saatin ötesinde o toplantı salonda kalırsam anlarlar bir şey bilmediğimi. Bu insanda sürekli bir baskı, stres yaratıyor. Kendine güvensizlik yaratıyor.
Bir takım böyle psikolojik etkileri var. Sen bunu hiç hissettin mi? Tabii. Zaten bunu sürekli hissediyorum ama şu dediğin denklem vardı ya 500 milyon uygulamayı 10 yılda geliştirmişler de.
40 yılda, 40 yılda 500 milyon 4 senede bir 500 daha. 40 yılda tamam. O aslında her alanda geçerli bir denklem günümüzde. Bilgi için geçerli bir denklem.
Ben bunun aynısını 2008 yılında gözlemiştim. 2008 yılı bir dönüm noktasıydı. O sene insanlığın ürettiği bilgi ilk defa tüm insanlık tarihinin ürettiği bilgi miktarını geçmişti. Aynı şey uygulama geliştirme ve alan ekspertizi gibi konularda da geçerli sanırım.
Yani üretim hızı arttıkça yeni paradigmaların çıkış hızı da artıyor. daha zor koşullarda, daha çabuk adapte olma gereği doğuyor. Yani bu sadece network, mühendislik, yazılım geliştirme değil ama endüstrinin içinde olduğu ve bilgiyle beslenen belki her konuda benzer bir şey gözlüğü olacağız. Belki de bu yani bizim alıştığımız klasik eğitim sisteminin de şekillenmesine yol açacaktır.
4 yıl bir şeyi okudun tamam artık o konuda ömür boyu uzmansın anlayışı belki değişecek belki sadece 1 yıllık temel eğitim sonra artık periyodik güncelleme eğitimleri işte her 5 yılda bir tekrar okula döneceğiz belki bilmiyorum ya da bunu uzaktan yapacağız. Ya bence zaten 4 sene okulda geçirmek artık gereksiz bir uzunluk oldu ve dediğin gibi yani 4 sene okul ondan sonra 40 sene çalış eski usulü o. Evet yani günümüzün problemlerinden biri ve burada karmaşıklıkla mücadele yöntemi olarak yapay zeka yine öne çıkacak bir enstrüman olarak. Kafamızın almayacağı tür karmaşıklıkları yapay zeka çok rahat çözebiliyor.
Yani şöyle düşün, yazılımcı yapay zeka yazdın veya bir genetik kod yazdın. Sen çalış kardeşim, önünde bir hafta sonu var. 48 saat sonra gittin, baktın, açtın o kodun içini, hiçbir şey anlamayacaksın. Öyle bir dünyada ben iyice kafayı yerim.
Tamam, her şey halloluyor, tamam, her şey güzel. İşte ekmekler dağıtılıyor, sinemaya gidiyorum, şudur budur. Ben hiçbir şeyden anlamıyorum. Yani evet, o noktada artık bilim kurgu romanlarını açıp ne yazmışlar diye bakma zamanı gelecek sanırım.
Bana heyecan verici geliyor. Niye ben böyleyim bilmiyorum. Yani niye her şeyden optimist bir çıkarım yaptığım hakkında hiçbir fikrim yok ama çok... Ya ben bunlardan keyif alıyorum ya bu problemlerle yüzleşiyor olmaktan.
Çünkü bunlar benim çocukluğumun bilim kurguları. Yani bunları bugün yaşıyoruz artık. Bilgi çağı, online... Her şeye anında erişebilme, uzaktan halledebilme işleri vs.
Bunlar hep benim çocukluğumun hayalleriydi. Onların içinde yaşıyor olmaktan dolayı mutluyum. Bir de tabi insanlık tarihinde de büyük problemler çıka gelmiş ve bir şekilde aşılmış. Kendimizi de çok küçümsemeyelim.
Benimki ilginç bir kötümserlik. Yani ben problemleri aşacağımız konusunda iyimserim. Her şeyin düzgün çalışacağı konusunda da iyimserim eninde sonunda. Ama benim kötümserliğim bu şeylere karşı tamamen süreçlere karşı yabancılaşmamız üzerine kurulu.
Aslında bu gelecek temasından devam edersek daha doğrusu her şeyin hızla değişmesi temasından. Bir yabancı uzmanla röportaj yapıyordum veri güvenliği konusunda. Şöyle bir şey söylüyordu, şimdi bugünün olayı koronavirüs. Her şey ona endeksli.
Bunu TrueVote'ı olarak kullanarak, yani bu konuyu bir bahane olarak kullanarak acayip acayip izleme ve takip yazılımlarını özel şirketler geliştiriyorlar. Başka özel şirketlerden de bizim lokasyon verilerimizi, kişisel bilgilerimizi alıyorlar. Bunları işliyorlar, ondan sonra da yine üçüncü bir grup özel şirkete, mesela sigorta şirketleri, mesela bankalar, bunlara satıyorlar. Veya istihbarat kuruluşlarına veya devletlere.
Şimdi böyle bir düzen zaten var, yani koronavirüs öncesinde de vardı. Ama eskiden mesela birisi böyle bir şey söylediği zaman hani devletler şey derdi, ya yok ya biz sizi takip etmiyoruz. Veya kullandığımız bilgiler anonimize bilgiler. İnkar ederlerdi yani.
Şimdi bu koronavirüs sayesinde artık insanlar böbürleniyorlar tam tersine. Evet, birebir metresine metresine nerede olduğunuzu biliyoruz, kiminle takıldığınızı biliyoruz. Bu şekilde de sizi koruyacağız. Böyle pazarlıyorlar ürünleri.
Utanılacak, saklanılacak bir şey değil artık bu. Aslında devletler hep bunu yapıyor. Yani devlet kontrol gücünü arttırmak istediği zaman hep sanal bir mağduriyeti yaratıp, sanal ya da gerçek, o mağduriyeti çözmekten çok daha fazla bir kontrol çapına ulaşan bir teknolojiyi getiriyor. Mesela 2011 yıllarında bu Türkiye'de internet filtresi uygulaması gelmesi tartışılıyordu.
Biz de karşı çıkıyorduk ona. Orada devletin bunu sunma gerekçesi çocuklarımız mağdur mu olsun? Yani internette bir sürü müstehcen içerik var. Çocuklarımız bunu görürse mağdur olurlar.
O yüzden biz interneti komple kontrol altına alıyoruz. Çünkü böyle bir denetimin yapılabilmesi için yani devlet seviyesine, ulusal seviyede bir internet trafiği kontrolü yapabilmek için internet bağlantının içeriğini inceleyen cihazlara gerek vardı. Ve o cihazlar geldi bu vesileyle. Buna itiraz edersen bu cihazlar bizim özel hayatımızı da inceliyor.
Yani yaptığımız her şeyi inceliyor. Biz buna karşıyız dersen de bu sefer vay sen çocuklarımızın mağdur olmasını mı istiyorsun argümanıyla karşı çıkıyorlardı. Her tür teknolojide benzer bir şey geliyor. Yani devletin kontrolünü artıran her enstrüman için devlet benzer bir argüman sunuyor.
İşte bu şimdi end to end encryption dediğimiz uçtan uca şifrelemenin mesela bir tane açma şifresini devlete verin biz uçtan ucaları inceleyelim diyor suçluları bulmak için. Bunu ABD'de diyorlar değil mi? Tabi tabi Amerika'da bu hatta yasa tasarısı olarak geldi de sanırım geçmedi. Çünkü çok tehlikeli bir tasarı aslında.
Suçluları buluyor birincisi, o da yalan. Yani bir sürü başka yöntemi var çünkü devletin. Los Angeles'da bir insanları öldüren bir Mass Shooter'ın yakalanıp telefonu incelenmesi için Apple'dan FBI şifre istemişti. Apple'da reddetmişti biz bunu yapamayız kişisel hakların korunumu vs.
böyle bir şey için. Bunun üstüne FBI iyi tamam o zaman biz İsrail'de bir firmaya zaten bunu kırdırmıştık dedi. Yani orada yapmaya çalıştığı şey aslında sektörün özel yaşamı koruma konusundaki direncini kırmak, derdi suçluyu yakalamak değil. İnsan bilincinin ötesinde yani bir devlet bilinci diye bir şey var.
Ve devletin tek amacı daha çok kontrol, daha çok kazanç, daha çok etki, daha çok değişmezlik. Yani hep bu yöne doğru gidiyor devletlerin eğilimi. Her ülkede böyle. Devlet denen varlığın genel doğası bu.
Uçtan uca şifreleme için de benzer bir şey yapıyorlar şimdi. Yani denediler. Ama halbuki yani uçtan uca şifreleme için devlete gizli bir anahtar verirsen ve o anahtarı biri ele geçirirse, ben diyeyim ki Rusya ele geçirdi bu sefer senin bütün yazışmalarını Amerika'nın bütün yazışmalarını Rusya okuyor. Ayo biz çok iyi koruruz Rusya onu hayatta alamazdı diyemezsin çünkü Rusya yani Demokrat Parti'nin maillerini hack etmiş, OPM skandalında devlet çalışanlarının bütün bilgilerini hack etmiş bir devlet yani Amerika'ya karşı.
Tamamen katılıyorum dediklerine fakat bence Buzdağ'ın bizim daha çok dikkatimizi çekiyor çünkü işte soğuk savaş Rusya ele geçirecek casuslar masuslar işte kodları ele geçirecekler belki her 10 zararlı uygulamadan 9'u Rusya Musya filan değil çok daha hani banality of evil diye bir şey var ya çok daha banal sıradan İşte bir sigorta şirketi gidecek birine para verecek. O normalde mahrem olan bilgileri otomatik yazılımlarla işleyecek. Ona göre de sana özel bir sigorta primi verecek mesela. Ve bu bir noktada endüstri standartı olacak.
Aynı şekilde eğitim politikası için de böyle şeyler düşünebiliriz. Yani seni herhangi bir okula kabul edilmemenden tut, hangi sınıfa yerleştirileceğin kadar. Bütün her şey böyle mesajlardan ortaya çıkabilir. Black Mirror'ın bir bölümünde biliyorsun insanlar birbirlerine puan veriyorlardı.
Ve puanı belli bir şeyden düşünce başka insanlarla iletişimi kesiliyordu o kişinin. Öyle bir bölümü vardı. Yani göremiyordu o kişileri ve konuşamıyordu. Mesela Çin'de bu sistem var şimdi.
Kredi puanı diye bir şey var. Merkezi bir puan ve senin ne kadar muteber vatandaş olduğunu gösteriyor. Bir tane MMA fighter var Çinli. Shaolin rahiplerini falan döven adam mı?
Aha o! O adam mesela Kung-Fu'cuları dövüyor. Çin hükümeti de buna tabi sinir oluyor. Ulan o bizim kültürel mirasımız.
Niye rezil ediyorsun diye. Adamın kredi puanını düşürüyorlar. Ve bir noktada puanı öyle düşürür ki hiçbir şey yapamıyor adam. Evet adam tren bileti falan alamıyormuş.
İşte hani devlete kontrolü verdikçe bu kontrol devletin çıkarını da kullanılıyor. Halkın çıkarını kullanılmıyor. Baştan direnmek gerekiyor bunlara. Bu işte şeyin aceleye gelmesi çok acayip.
Yani şimdi senin dediğin bu sosyal kredi puanını düşün mesela. Bunu koronavirüs bağlamında yeni verilerle birleştirmek bu altyapıyı çok basit bir işlem. Önceki test sonuçlarına göre ve sağlık skoruna göre hangi trene binebileceğin, şehrin hangi bölgelerine gidebileceğin, hangi restoranlara girebileceğin belki. Bunların hepsine sağlık bahanesiyle, daha doğrusu geçerli bir sağlık kılıfı bulmak mümkün.
Bu sağlık kılıfı bulunca da diyecekler ki ya bunun teknolojik altyapısını yapalım. Zaten o yolun yarısına gitmişler. Kalan yarısını da tamamlayacaklar. Ve bunu bir kere yapınca, bu altyapıyı oturttukça, altyapıdan da öte, senin demin dediğin gibi insanların algısında tamam bu normalmiş, fikri yerleşince bir daha gitmiyor o.
Devlet aldığını geri vermiyor hiçbir zaman, haklısın. Zaten buna bu kadar direnç gösterilmesinin sebebi bu. Amerika'da çok şiddetli tepki topladı. Bu uçtan uca şifreleme konusundaki hareket sebebi o.
Senin Türkiye hakkındaki umudun ne? Çünkü ben bu konuda karamsarım. Türkiye'de sen çocuk pornosu mu olacak dediğin anda bütün tartışmaları kazanıyorsun. Evet.
Veya işte İslam'a küfür edenleri mi dinleyeceğiz dediğin anda Her şeyi kazanıyorsun. Senin zamanındaki yaptığın hukuk mücadelelerinde de eminim bu denklemin bir parçasıydı bu argümanlar. Tabii ki ama Türkiye'deki durumda benim bir ümidim şey, bu işin ekonomik parametresi. İnterneti kısıtladıkça artık oradan ekonomik değer üretme imkanlarını da kapıyorsun aslında.
Hem o hem insanların yaşamak istediği ülke formatından uzaklaşıyorsun. Bir insan bunu istemiyor ve uzaklaşıyor. Bu sefer yetenek kaybediyorsun. İnterneti serbestleştirmek devlet açısından da avantajlı olabilir gibi geliyor bana.
Ama devlet için hiçbir zaman bu kontrolü bırakmak anlamına gelmiyor. O yüzden ben zannetmiyorum ki halktan ciddi bir tepki gelmedikçe devlet bu konuda geri adım atsın. Devlet için çünkü statikosunu bozmak büyük bir olay. Lokomotifi hareket ettirmek gibi bir şey yani sıfırdan.
O yüzden anca bir toplu bilinçlenme sonrası olabileceğini düşünüyorum. Yani insanlar artık yeter ya bu ne dediği zaman. Çünkü gördüğüm kadarıyla devlet buna tepki veriyor şey anlamında, olumlu tepki veriyor. Çünkü Twitter'da trending olan bir suç hemen takip ediliyor.
böyle bir şeye dönüştü artık hani sosyal medyada bir şey trending olursa devletin ilgisini çekiyor. Bu da şey anlamına geliyor yani devlet hala halkın tepkilerini umursuyor. Hani sosyal medyada bunun en kolay ölçülebilir kanallarından biri. Bununla bağlantılı olarak sence mesela devlet yarın gelse hani vatandaşlık numaranızla internete gireceksiniz.
İşte niye yapıyoruz? Güvenlik için, ne bileyim, sağlık için. Şunu diyebilir mesela, şu an olağanüstü bir durum var. Bu salgın hastalık hakkında ve tabii ki Türkiye'deki ekonomik kriz hakkında yalan yanlış bilgiler vermek vatan hainliğidir.
Önce bunu geçirecek, bunu da uygulamak için herkesin Gerçek kimliği de internete girmesi lazım. Böyle bir şey dese mesela senin mantığına göre bu o kadar büyük bir iş ve verimlilik kaybına yol açar ki devletin kesesini vurduğu için devlet buradan geri adım atabilir. Tek yolu bu. Yoksa aslında bu yöne doğru devlet sürekli ittiriyor.
Gittiriyor. Gördüğümüz örneklerde o. Yani İran, Rusya, Çin bu yöne ilerliyor. Türkiye'de aynı doğrultuda gidiyor gibi bir hali var.
Zaten dediğin gibi o yasa tasarısı da gelen vatandaşlık numarasıyla girilsin de o yönde bir adım. Ama bu yabancı sermayeyi kaçıracak bir şey. Türkiye yabancı sermaye için o kadar da büyük bir pazar değil. Çünkü yabancı sermaye bunun hesabını Amerika'da veriyor bu sefer.
Mesela Çin için onu göze alabiliyorlar. Mesela Google Çin'e özel bir arama motoru yaptı. Sansürlü arama motoru. Çin'in standartlarına uyan ve inanılmaz tepki aldı.
Halbuki buradaki Google'a etkileyen bir şey değil. Sadece Çin'e özel olmasına rağmen. Bu konuda hem geri adım attı zaten bir noktada da Çin Amerikan menşeili bütün girişimleri kapattı bir olay sonrası. Ve benzer bir PR skandalını yabancı şirketler göze almazlar.
Ha şu var devlet bunu riske edebilir çünkü yabancı sermayeden vergi alamıyor sanırım hala. Zaten istediği de o. Yabancı sermaye gelsin, temsilcilik açsın. Bize vergi ödesin.
Bizim de muhatap alacağımız bir sorumlu olsun. Bir de arada yasal takibini yapmak istediğimiz birileri var. Sonra da bilgisini bize versin. İstediği o devletin aslında.
Çünkü şu anda yurt dışında Google rahatça şey diyebiliyor. Biz size bilgi vermiyoruz. İsterseniz kapatın. Devlet de kapatamıyor şu anda.
Wikipedia'nın açılması tam konu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne karara bağlanmadan bir gün öncesine denk geliyor. tam konu görüşülecek pardon Avrupa İnsan Hakları Merkezinde duruşması olduğundan bir gün önce açılıyor ve bir anda duruşmada zaten açıklığa dönüşüyor. Ya tam bakkal kurnazdı ya. Burada daha ilginç belki bir konu şöyle olabilir.
Devletlerin ötesinde platformların sansürcülüğü olabilir. ABD özelinde konuşursak, hani eğer Twitter beni yasaklarsa ben kalkıp da benim ifade özgürlüğüm var, işte First Amendment haklarım var diyemiyorsun. Çünkü o devlete işliyor. Yani devlet de senin arandaki bir şey o.
Senin ifade özgürlüğünü devlet yasaklayamıyor ama Twitter özel bir şirket. Veya işte Facebook özel bir şirket. Ama bunlar o kadar devasa platformlar oldular ki devletten de büyükler, birçok devletten. Oradaki kurallar, işte nefret suçu kuralları vs.
bu tip sansürler sence ne yöne doğru gidiyor? Bunlar daha mı tehlikeli? Tabii tabii yani şu anda sosyal mecraların bir dönüşümünü görüyoruz. Biz özgür platformuzdan aslında bir medya sorumluluğuna kayan bir durum var.
Şimdi eskiden ana akımdı bu. Ana akım medya işte gazeteler, televizyonlardı. Sorumlu gazetecilik yapan. Sosyal platformlarda tam zıddıydı.
Yani herkes istediğini söyleyebiliyor ve biz hiç müdahale etmiyoruz. Çünkü işte toplumsal diskur daha büyük bir faydaya yol açıyor diye inanıyoruz dedi. Bu bir yandan tabi ekonomik olarak anlamlı bir söylem o şirket için. Çünkü minimum denetim yapması gerekiyor.
Buna minimum yatırım yapması gerekiyor. Ama artık mecralar şeyle yüzleşiyorlar. Bir medya oldukları gerçeğiyle ne olursa olsun. Yani kendi yazı işleri kadroları olmayabilir.
İşte kendi gazetecileri olmayabilir çalışan. İçeriği kendi firması üretmiyor olabilir. Ama sonuçta bunun yayılmasının temel sorumlusu. Ve bunun için ekstra önlem almaya başlıyorlar.
Biz bunu çok önceden zaten yapmıştık. Yani nefret söylemi için mesela Türkiye'deki yasal çerçevelerin ötesinde bir çerçeve oturtmuştuk. Çünkü Türkiye'deki yasal tanımın yetersiz ve hatta yanlı olduğunu düşünüyorum. Benzer bir şey şu anda burada da mecralar yaşıyor.
Mesela Facebook'taki paylaşımlar yüzünden işte ne bileyim seçimlerin sonucu değişiyor. Ya da işte Rohingya'da insanlar katlediliyor. Çünkü Facebook'tan Rohingya'daki Müslümanlar diye arama yapıp adam onu buluyor ve herkesi öldürüyor. O tarz konularda mecralar hep ya biz sadece mecralıyız hiçbir şey yapamayızdan artık bir şey yapmamız lazıma geçiyorlar.
Sebebi de faşizan tutumun her zaman serbest söylemi baskılıyor olması. Faşizan söylemeye izin verdiğin zaman kendi iddia ettiğin özgürlüğü kısıtlamış oluyorsun. Aslında söylemin faşizan olmasına da gerek yok. Mesela bu Rusya'nın yaptığı operasyonlar veya başka ülkelerden de olabilir.
önemli bir kısmında bir amaç, herhangi bir spesifik bir propaganda bile değildi. Çok daha dolaylı yoldan, senin şevkini kıran propagandalar yapıyorlar. Şimdi Facebook da kendini fake news ile mücadeleye adadı en azından öyle söylüyor. Yani bir şeyler denediler ama biraz şalkantılı oldu Facebook'un yaptığı.
İşte çalıştığı denetim firmasını kovdu. Yani ne kadar başarılı oldu belirsiz. Yani çünkü mesela Türkiye'de Facebook hiçbir şey yapmıyor. Türkiye'de yalan haber gırla Facebook'ta.
Ben sürekli teyzemden fake haber alıp duruyorum mesajla. Mesela bu dediğin hassas propaganda vs. Ya o kısım çizgi çekmek için iyi bir yer olmayabilir çünkü aslında zaten propaganda sürekli yapıla gelen bir şey. Yani propaganda boşluğu vardı da Rusya çok ince ayarlarla o boşluğu doldurdu diye bir şey de yok aslında.
Bu propagandalara karşı zayıf bir halk var devletin yetiştirdiği ve böyle propagandaya maruz kalacağını hesaplamadığı ve bundan istifade eden de başka bir devlet var. Belki propaganda tarihinde yeni bir çağa giriyoruz. Daha incilikli, daha hassas. Çünkü eskiden uçakla broşür atman gerekiyorken, şimdi Facebook'ta bir tıkla bir reklam verip milyonlarca kişiye ulaşabiliyorsun.
Milyonlarca kişi kendilerine uygun bir şekilde ulaşabiliyorsun. Yani milyonlarca özel şekilde ulaşabiliyorsun. Tabii tabii yani işte dediğin gibi mesela siyahileri oy vermekten caydıran siyahi gücü isimli bir grupta insanları kendine toplayıp sonra onlara tepki için oy vermiyoruz arkadaşlar deyip yönlendiren böyle çok incelikli bir propaganda yürütülüyor dediğin gibi. Buradaki bence esas mesele Rusya'nın böyle bir şey yapabiliyor olması değil.
Devletlerin buna karşı herhangi bir karşılığı olmaması, bir savunusu olmaması. Çünkü devletlerin uzunca bir süre halklarının cahil olması işlerine gelmiş. Halkın o cehaleti, devletin beslediği ve kullanışlı olduğu cehaleti Bu tür propagandalara karşı çok kolay manipüle edilebilir bir gruba dönüşmelerine yol açıyor. Burada yapması gereken bir devletin bu tür manipülasyon girişimlerine karşı bunları yiyemeyecek bir halk yetiştirmek olmalı benim görüşüme göre.
Yani öyle cahil halkla olmayacak çünkü cahil halka öbür devlet de ulaşabiliyor senin ulaşabildiğin gibi artık. Eskisi gibi değil yani senin sınırların içinde olduğu için senin kontrolünde değil o halk artık. Eğitimle bu işin olacağına inancım bir eğitmen olarak gitgide azalıyor. Çünkü pazarlamanın kendisi çok sofistike bir şey.
Şimdi sen insanları 50 sene boyunca sofistike bir pazarlama tekniğiyle büyütmüşsün, şirketlerin pazarlama tekniğiyle. Aynı pazarlama tekniğinin bir gömlek üstünü de başka bir devlet sana karşı yapıyor şimdi. Buna karşı senin kendini eğitmen demek, halkını pazarlamaya karşı bağışıklık hale getirmen demek neredeyse. Bütün sistem ama onun üstüne kurulu zaten bir noktaya kadar ben bunu kendi fizyolojimize ters görüyorum.
Yani bu sadece öğrenmeyle baş edilebilecek bir şey değil çünkü tamam yeteri kadar bilgin olursa politika hakkında diyelim bilgin var. Saçma sapan haberlere inanmıyorsun. Bir de kendi düşünme sürecin hakkında bilgin var. Yani neyi neden düşündüğünü az çok anlayabiliyorsun ama bunlar çok enerji harcatan şeyler.
Yani günde bir kere böyle kendi kendini analiz edebilirsin. Ha ben bu tongaya düşmeyeyim diyebilirsin. Ama 100 tane şey geliyor sana sosyal medyadayken 99'unda böyle keklik gibi kalacaksın, avlanacaksın psikolojik açıdan yani. Ya doğru diyorsun da ben bunu sözlükte gözleme fırsatı bulmuştum.
Sözlükte çok uzun bir süre sitenin en altında şey yazardı. Bu sitede yazılan hiçbir şey doğru değildi. Bunu bildiğin anda, yani buradaki her şey yanlış olabiliri bildiğin anda sen zaten her okuduğun bilgiye bu yanlış olabilir ihtimaliyle bakıyorsun. Ama bunu ek bir çaba sarf ederek değil.
Bence bir süre sonra bu doğal, içkin bir hale dönüşüyor. O yüzden mesela sözlükte arada bir böyle sahte ölüm haberleri falan çıkardı. İşte şu ünlü ölmüş, bu ünlü ölmüş tarzı. Münir Özkul sanırım rekortmendi bu konuda.
Mesela o tarz şeylerde sözlük kitlesi çok daha şüpheci. Tabii kesin öyle de. Kesin yaşanmıştır bu diye bakınızlar falan. Yani ilk tepki şey olmuyor hemen.
Vah vah vah çok üzüldük falan olmuyor. Mesela Facebook kitlesinde bunu görmezsin. Eğitim derken belki formal eğitim olmak zorunda da değil ama. Yanlış bilgi gerçeğinin içinde kavrulmuş olmak, parçası olarak kabul etmek, internetteki bilgi edinim sürecinin... Yani Twitter'da teyitli mi sorusu mesela bir dönem çok popülerdi.
Mesela şeyden geliyor, o dönem bir sürü yanlış bilgi çıkmış olmasından. Biliyor artık orada teyitli olmayabileceğini. Shaolin rahipleri pirince yumruk ata ata parmak kemiklerinde çok ufak küçük kırıklıklar yaratıp sonra onların iyileşme sürecinde daha sağlam iyileşmesiyle yumruklarını güçlendiriyorlarmış. Yani o sürekli pirince yumruk atma diye bir şey var.
Mükemmel bir geçiş evet. Yani bu mesela benzer bir şey bence sosyal medyada da var. arınmış, yani sadece teyze verisiyle hareket eden, birbirini onaylayan insanlarla yaşıyor olmak seni bu konuda daha zayıf ve yaralanabilir yapıyor. Yanlışıyla doğrusuyla her tür bilgi bir arada bulunduğu zaman sen bu konuda daha hazırlıklı, daha bu konuda pişmiş oluyorsun.
Yani biz bir bakıma bağışıklık kazandık mikroplarla beraber yaşaya yaşaya. Şeyi de biliyorsun yani bunun mikroptan ibaret olmadığını da biliyorsun. Kıymetli bilgi olduğunu da biliyorsun ve onu bulduğunda da ekstra kıymetli oluyor. Evet ben bu dediğini benim annem babamda görüyorum mesela.
Onlarda böyle bir bağışıklık yok. Entelektüel olarak anlasalar bile yani akılları anlıyor bu bilgilerin yanlış olabileceğini ama ilk tepkileri ya internette yazıyor doğrudur gibi oluyor. Fazla ona kredi veriyorlar. Ama bu iş sadece şeyden ibaret değil yani yanlış bilgi, teyitli bilgi, teyitli mi?
Bilgi olarak bakmamak lazım. Ben bu işe daha ziyade düşünme biçimi, dünya görüşü olarak bakıyorum. Çünkü bir noktada artık 100 bin tane bilgi gelince atıyorum Türkiye'ye koronavirüsü geldi, bilmem ne hastanesinde 50 tane ceset torbası var. Tamam şimdi bu bilgi tamamen yalan olabilir, doğru da olabilir.
Biz buna şüpheci yaklaşabiliriz ama bir noktada senin o savunmanı aşındırıyor. Ve sen bu teyit önyargısına yenik düşüyorsun. Yani bana konforlu gelen şeye ben daha kolay inanırım. Yani bu senin dediğin bağışıklık, o meyili birazcık yavaşlatıyor olabilir ama o kadar fazla şey var ki dışarıdan gelen input, yüzde 30'unu 40'ını bu şekilde ayıklasan kalan yüzde 60'ına yenik düşüyorsun ve diyorsun ki çok güçlüler, ne yapalım tek şartımız onlara katılmak.
Sana uygun gelen tarafa kayıyorsun ister istemez. O yüzden biraz daha karamsarım ben. Haklısın, öyle bir şey var. Ben kendimde bile gözlüyorum bazen.
Mesela bir bilimciyi takip ediyorum, bir şey yazıyor. Anında doğru kabul ediyorum ama onu yazan bir astrolog olsaydı mesela ya da tersine bir astrolog yazmış olsaydı şeyi düşünürdüm, bu bilgiyi nereden aldın falan. Yani hep şüpheci yaklaşırım ama dediğim gibi bir süre sonra insan kendini taraf olarak konumlandırıyor ve kendine yakın düşünceleri daha kolay benimsiyor hiç sorgulamadan. Tabii şey de var.
Mesela sosyal medyanın bir güzel tarafı o. Yani her tür insanın seninle iletişim imkanı var ya. Biri sana onun lafını da çakabiliyor sonra. Sen buna koşulsuz kefil olduğun vakit 3 gün sonra sen ulan sen böyle demiştin bu yanlış çıktı geri zekalı falan dediği zaman kendine bir çekidüzen veriyorsun.
Bir dakika ya ben bunu doğru ve hemen böyle yaptım rezil oldum şimdi. Yani bunu yapmamam lazım. Hani bazı kendi iç dinamikleri var bunda zaten. Mesela Sözlük'te de ayar savaşları vardı böyle.
Hani birbirine aşırı laf geçirerek böyle rezil rüsva ederek doğru bilgiye ulaşma sanatı diyebiliriz sanırım. Ya mesela bu kıyasın güzel aslında. Yani Sözlük'te bu hakikaten mümkündü ama Twitter'ın farkı şu, bir noktada sana o ayarı çekecek insanlar senin takibinden çıkıyorlar. Yani sen bloğu basıyorsun mesela veya o seni takip etmiyor zaten.
Yani senin bilim insanını takip edip de astroloğu takip etmemen gibi bir şey. Ben de mesela takip etmiyorum. Ne yapacağım astrologuya? Takip etmediğim için de hem onların dedikleri mantıklı hiçbir şey görmüyorum.
Astroloji konusunda mantıklı bir şey olduğuna inanmıyorum da. Onlar sonuçta astrologdan ibaret değiller. Tamamen bir insanlar. Kedi, köpek fotoğrafı da paylaşabilir.
Anası, babası hakkında bir şeyler de söyleyebilir. Onları hiç görmüyorum. Onun yerine tek gördüğüm şey şu olacak. Başka biri onların paylaştığını paylaşırsa ve dalga geçerek paylaşırsa, çünkü benim gibi birini takip ediyorum ya, o zaman kafamda iyice güçleniyor.
Ha, bu salağın teki astrolog değil mi diyorsun? Hiç takip etmemekten de kötü. Haklısın, bu aslında Twitter'ın bir zafiyeti diyebiliriz. Sözlükte engellemediğin sürece herkesi bir arada görüyorsun.
Tabii engelleme imkanım var ama yani mesela çok şey başlıklar açıyorum Allah'ın böyle bir başlık var diye sözlü mesela ama içini okuyunca böyle umutla doluyorum yarısı çünkü hakikaten bana göre korkunç fikirler ama yarısı da süper fikirler ve beraber duruyorlar. Bu beni acayip mutlu ediyor, bunları bir arada görüyor olmak. Çünkü bunu okuyan biri, yani bu konuda fikri olmayıp, okuyan birinin iki tarafı bir arada görüp kıyaslayabilme imkanı sağlıyor, o başlık tek başına. Bu başka hiçbir yerde bulamadığım bir lüks.
Bu sistemin kendisine bir saldırı olduğu zaman nasıl bundan korunacaksın? Yani direkt olarak insanların bu mecraları, inancını azaltacak operasyonlar yapayım. Trollün entelcesini söylüyorum aslında ama daha organize bir trollük diyelim buna. Öyle eğlencesine trollük değil yani.
Bunlara karşı da bir şekilde korunman lazım. Doğru diyorsun. Zaten Twitter böyle bir şey yapmıştı sanırım. Trending Topi'ye çıkaran Rus kaynaklı bot hesaplarını uçurmuştu böyle büyük oranda.
Bu mecraların sürekli yapması gereken bir mücadele, haklısın. Ama belli sınırlar çerçevesinde. Yani bu sefer de tarafsızlık sıfatını kaybedersin. Yani troll o kadar geniş anlamda kullanılıyor ki.
Herkes troll yani Twitter'da ya da Instagram'da falan. Mesela beğenmediğin bir şey söyleyen biri troll muhakkak. Yani troll kelimesinin içi çok boşaltıldı açıkçası. E nerede o eski kaliteli trolllükler diyeceğim bir hale geldi.
Sözlükte de geçerli aynısı. Mesela mrtksn'in ikili bir sözlük yazarı yapmıştı galiba. Facebook'taki en çirkin profil fotoğrafı başlığı. Hatırlıyor musun bilmiyorum.
Evet evet basınca kendi profilin çıkıyordu. Kendi fotoğrafını görüyordum. Ben bir sabah yüzlerce mesajla uyandım. Şey diyen var böyle ya tamam o kadar da süper değilim ama bana böyle açık açık küfredilmesin diye.
Çok güzel beslemişler yani trollü. Okuyan da başından aşağı kaynar sular dökecek. Ya aynısı bana da oldu hatırlıyorum. Mesela bu mükemmel trollük budur aslında.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.