
3.141 kelime · ~16 dk okuma
Baya bir zamandır bu eski yazılardan bir şey okumuyordum. Sürekli yeni şeyler yapıyoruz, konuk geliyor bilmem ne. Artık şu eski yazıları buraya taşıyalım ama tembellik yapıp böyle düz bir şekilde okumayacağım size. Bir kısmını okuyup bir kısmını da konuyla alakalı yeni yaptığım araştırmalar, aklıma yeni gelen şeyler veya onları ayıracağım.
Şimdi bu seferki konu kendine güvenle alakalı. Yazının başlığı da en yararsız öğüt, kendine güven. 2016'da yazmışım yani çok da böyle fi tarihi değil aslında. Benim hayatım boyunca en sık duyduğum tavsiye özgüvenle alakalıydı.
Kendine güveni fazla olanlar daha iyi iş buluyorlar, daha çok para kazanıyorlar, daha çok daha dahalıyorlar. Böyle gidiyor. Ama işin komik tarafı kendine güven de özellikle genç insanlara verilecek en anlamsız tavsiye. Başarılı ol demek kadar anlamsız bir şey aslında.
Zaten çocuk onun yolunu arıyor. Çünkü özgüven bir başlangıç noktası değil, bir varış noktası. 16-17 yaşındaki bir gencin kendini güvenmesi için ne sebebi olabilir ki? Paran yok, bir becerin yok veya az.
Hayatında ne yapacağını bilmiyorsun. Muhtemelen vücudundan utanıyorsun. Hiçbir zevkin gelişmemiş. Yine muhtemelen dünyanın büyük kısmına yabancısın, hayatın büyük kısmına yabancısın.
Bilmediğin şey de kendini güvensizliğe doğal olarak sebep oluyor. Şimdi tüm bu özelliklere sahip insanın bir güvensizlik hissetmemesi için sıfır öz farkındalığa sahip olması lazım. Çünkü biraz kendini tahlil edersen ne kadar güvensizlik duymak için sebep varsa olduğunu göreceksin. Şimdi daha ilk adımdan başarıyla özgüveni birbirine endekslemek yerine bence şu basit gerçek hatırlatılmalı.
Bir gencin sahip olduğu tek şey hata yapma ve rezil olma lüksü. Rahatça rezil olabilme lüksü diyelim. Çünkü böyle kalıcı ve büyük maliyetleri olmayan hataları bolca yaparak özgüven inşa edebilirsin. Rezil olunca da dünyanın başına yıkılmadığını, sürekli olarak o sahne ışıklarının, spot ışıklarının altında olmadığını yani herkesin sana bakmadığını anlayınca da bir daha denemeye gücün olacak ta ki yeterince kabiliyet kazanına kadar.
Şimdi buraya kadarki kısım klasik tavsiye kısmı. Herhalde sırf beni onun için takip etmiyorsunuzdur inşallah. Bu arada beni takip ediyor musunuz şakamaka? Paranoyak olduğumu o arkadaki minibüste olmadığınız anlamına gelmez.
Bak bak burada nasıl belli oluyor okuduğum değil mi? Böyle geyik espri yazıda oluyor da podcast'e kendi kendine yapmaya çalışınca diyalog kuracağın biri de yok. Kabak gibi patladı başımıza. Neyse idare edin flarsızlar.
Şimdi konunun asıl ilginç kısmı Dunning-Kruger etkisiyle başlıyor. Dunning-Kruger etkisini herkes herhalde duymuştur, biliyordur. Çok genel özeti şu. İnsanlar kendi yeteneklerini iyi tahlil edemiyorlar.
Sadece zeka ile alakalı bir şey değil. Herhangi bir konudaki kabiliyetini iyi tahlil edemiyorsun ve genelde de olduğundan daha iyi görüyorsun kendini. Bunu zekaya uyarlarsak şöyle özetleyebiliriz. Aptal olduğun için aptal olduğunu anlayamıyorsun.
Hele hele tam olarak ne kadar aptal olduğunu hiç anlayamıyorsun. Bu Dunning-Kruger etkisi etrafında bir çerçeve gibi düşünün, bir sürü deney yapılıyor. Bir tanesi konumuzla alakalı şimdilik bir matematik sınavına giren bir grup öğrenci düşünün. Çoğunluk kendi notunu fazla yüksek tahmin ediyor.
Ama erkeklerde bu oran daha fazla. Yani benzer notlar almalarına rağmen matematik konusunda... Erkeklerin özgüveni daha fazla oluyor ortalamada. Ve tamamen yersiz olan bu özgüven yüzünden de erkekler daha motive olabiliyorlar.
Ve bu bir döngüye sebep oluyor. Çünkü bunu gören öğretmen de ona göre davranışlarını belirliyor ve o erkeklere daha fazla pozitif reaksiyon veriyor. Kızlara birazcık daha temkinli reaksiyon veriyor. Onlar da o reaksiyonu alıyorlar zaten, hissediyorlar.
Ona göre kendilerini durduruyorlar. Ve hakikaten de bir süre sonra geride kalıyorlar. Burada neden sonuç ilişkisi tersine çeviriliyor? Dunning-Kruger etkisinden ileri gelen sanal bir özgüven, bir süre sonra gerçek başarıya yol açıyor.
Daha doğrusu, relatif başarıya yol açıyor. Şimdi burada ufak bir not düşeyim yalnız. Bu akademik performansa etki eden tek faktör değil. Birçok araştırma da aslında kadınların matematik dahil birçok alanda daha başarılı olduklarını gösteriyor.
Ama bu özgüven ve Dunning-Kruger etkisi kapsamında bakarsak o konuda erkeklerin avantajı var. Bu konuya biraz sonra daha ayrıntılı değineceğiz zaten. Başka araştırmalardan da bahsedeceğim. Sadece matematik konusunda değil ve sadece cinsiyet bazında da değil bu farklar.
Ama şuradan devam edeyim şimdilik. Bir seviye daha derine ineyim. Orada da micro expression diye bir kavram var. Yani milisaniyelik yüz mimiklerimiz.
En son girdiğiniz toplantıyı düşün. Mesela bir masanın etrafında toplanmış farklı farklı insanlar var. Bir süre sonra hemen herkes aynı el hareketlerini yapmaya başlıyor. Aynı konuşma alışkanlıkları, başsallama şekilleri masaya yayılıyor.
Böyle virüs gibi. Hatta konuşanların göz kırpmaları ve nefes alışverişleri dahi senkronize oluyor. Ve toplantı bitene kadar muhtemelen bunların hiçbirini fark etmiyorsunuz. Sürekli olarak biz etrafımızdan ipuçları alıp ona göre adapte oluyoruz.
Özümüzde sonuçta konformist yaratıklarız. Bu o kadar otomatik bir biçimde oluyor ki karşımızdakinin farkında olmadan yaptığı bu mikro mimikler diyebiliriz yani çok saniyelik mimikler. Onlar bunu farkında olmadan yapıyorlar, biz de farkında olmadan taklit ediyoruz. Bunları bilinçli bir biçimde o hızda yapmak zaten fizyolojik olarak imkansız.
Belli bir yüz ifadesine bürünme emri verdiğinizde beyninizden, yüzünüzün kasları o şekli alana kadar geçen bir süre var. Mikro ekspresyonlarda o süre çok daha kısa. Bu aslında bir sinyalleşme yani karıncaların kokuyla, feromonlarla sinyalleşmeleri gibi bu mimikler de birbirimize anlık duygular sinyalliyor. Bizim bile böyle farkında olmadığımız, işte sıkıntı, sürpriz, hayranlık, şehvet, osurdum umarım fark etmezsin yandaki yapmıştır belki.
Tüm bu sinyallere göre senkronize oluyoruz. Bunu şimdi konumuza bağlayalım. Makro ölçekte özgüveniniz varmış gibi davranabilirsiniz. Mesela çeşitli el sıkışma teknikleri öğrenebilirsiniz.
Siyasilerin hitap sırasında parmaklarını sallamaları, ellerini bol bol kullanmaları bunlar bir tesadüf değil. Size güven vermek için önceden hesaplanmış ve öğrenilmiş hareketler. Hepsi birer taklit. Fakat bu taklidi bir seviye daha ileri götürdüğünüzü ve yersiz bir özgüveniniz olduğunu düşünün.
Bu sizin mikro ifadelerinizi de düzenleyecek. ve karşıdakinin konformist yapısı yüzünden o da sizden aynı sinyalleri paylaşacak, o da aynı ifadeleri göstermeye başlayacak. İşte tam bu noktada müthiş bir şey oluyor. Karşınızdakinin özgüveni gerçekten de artıyor.
Yani sizden ödünç aldığı, farkında olmadan o mimikler kendi duygularını etkiliyor ve özgüvenini arttırıyor. Klasik neden-sonuç ilişkisi yine tersine dönmüş oldu. Şimdi bu etkiye yine biraz daha makro ölçekte rastlamak daha kolay aslında. Yüz ifadelerinden ziyade genel olarak vücut dilinize bakın.
Dik durup dik yürüyen insanların hormonları da bazı durumlarda ona göre değişiyor. Mesela yapay biçimde gürümsemek insanın stres hormonlarını azaltıyor. Ama burada bahsettiğim şey daha da inanılmaz. Yani bu mikroifadeler konusu hakikaten komik.
Çünkü farkında olmadan yansıttığımız anlık mimikler daha uzun süreli olan o duygusal halimizi değiştiriyorlar. Ve bir süre sonra o mimikleri gerçekten de o duygu haline sahip olduğumuz için yapmaya başlıyoruz. Ve karşıdakine bunu tekrar yansıtıyoruz. O da aynı döngüye giriyor bir noktada, o da bize yansıtıyor.
Dolayısıyla karşımızdakiyle aramızda bir geri dönüşüm, geri bildirim döngüsü var. Birbirine bakan iki ayna gibiyiz yani. E tabi birazcık daha farklı gerçek bu kadar da basit değil. Böyle olsaydı zira herkes sürekli aynı ruh halinde olurdu.
Yani bir grup odada insan var, bu insanların ruh hali belli bir noktada bir equilibrium'a gelecek ve ondan sonra da hiç oynamayacak yeni birileri gelene kadar. Öyle değil çünkü o insanların aralarındaki statü farkı, karizma farkı ve tabii duygularınıza etkileyen başka şeyler de var sadece bu mimikler değil. Bunlar bu sistemin bir türlü ikulibrüme gelmemesini, statik bir noktada tıkışıp kalmamasını, sürekli değişmesini sağlıyorlar. Ve tabii olay sadece özgüvenle sınırlı değil.
Bu mekanizma eğer özgüven için çalışıyorsa, madalyonun öteki yüzü de var, karşıdakinin endişeleri ve korkuları da bize etkileyecek. Bu yüz ifadeleri ve duruş sayesinde. Kalıcı bir özgüven için, sanırım başta bahsettiğim hatalar, maliyetsiz hatalar en iyi yol. Belli bir, asgari bir özgüvene sahip olduktan sonra, Herhangi bir dönüm noktası için gereken o ekstra özgüveni de, yani mesela bir mülakata girmek, sevdiğiniz birine çıkma teklif etmek, zam istemek patronundan, sahneye çıkmak herkesin önünde.
Bunlar için gereken o ekstra özgüveni de etrafımızı güven verici insanlarla sararak elde etmek mümkün. Yani kendinden kaynaklanan bir asgari özgüvenin olacak, onun üstüne gerektiğinde böyle bir boost yapacaksın. Buna da bir isim bulabiliriz. Mikrogazlama mesela.
Şimdi size bu noktada birkaç not aldığım araştırmadan bahsedeceğim. Bana ilginç gelen yönlerinden bahsedeceğim daha doğrusu. Aslında bu konu insanın kendini kandırabilmesiyle ilgili bir konu. Şöyle bir yaklaşım var.
İnsan hem kendi pozitif yanları hakkında hem de başkalarının takıştığı insanların negatif yanları hakkında kendini önemli bir dereceye kadar kandırabiliyor. Ve bu sayede kendi kendine bir imaj yansıtmış oluyor. O imajda normalde olduğundan daha özgüvenli olmasını sağlıyor çünkü daha yanılmaz oluyorsun. Bir ortada tartışma varsa veya bir hata varsa onu ben yapmadım.
Ben bu konuları epey iyi biliyorum. Karşıdaki ise aptal. Bu imajı yaratıyorum kendime ve bunu birçok konuda yaparsam da sonra inanıyorum. E inandığım için de bir özgüven kaynağı yaratmış oluyor bana.
Normalde sahip olmadığın bir bilgi ve kabiliyet üstünden özgüven oluşturmuş oluyor. Yani bu Dunning-Kruger efektin altındaki mekanizmalardan biri bu aslında. Ve özellikle lider konumundakiler için bu etki ilginç. Çünkü eğer bir şekilde lider olmuşsanız ve hala özgüveniniz yerinde değilse, sonuçta illa da özgüveni yüksek insanlar lider olmuyor.
Tarihin birçok tesadüfü var, kazası var. Onun sonucunda da lider olabiliyorsun. Eğer senin özgüvenin düşükse ve liderlik pozisyonundaysan, karşıdakini ikna etmek için şiddete başvurman daha olası hale geliyor. Ama eğer özgüvenin varsa, yüksekse, o zaman onları ikna etmeye çalışıyorsun.
Ama bu tabii bir karakter meselesi gibi değil. Yani sonuçta eğer özgüvenin yüksekse muhtemelen zaten karşıdakini ikna edebilecek güce sahip olduğun için yüksektir. Ne bileyim onlar sana karşı bir darbe yapmayacaklardır. Yeterince elinde finansal güç vardır vs.
Artık nasıl bir senaryodan bahsediyorsak. Yani o iknayı tercih eden lider tipinin avantajında olan birçok şeyin bir yansıması olabilir onlardaki özgüven. Ama aynı zamanda da karakterlerinin de bir parçası olabilir. Zaten bu yüzden ilginç bu konular.
Öyle tek bir yönde gitmiyor işler. Her şey birbirine etkiliyor. Hem öncesini hem sonrasını. Şimdi özgüvenin kaynağı konusuna gelelim.
Tek bir özgüven diye bir şey yok. Bir genel bir... özgüven seviyeniz var. Bir de konuya bağlı olarak, ona spesifik olarak özgüveniniz var.
Yani eğer çok iyi tenisçiyseniz, o konuda özgüveniniz boldur. Gidersiniz, herkesin önünde korta çıkarsınız, oynarsınız ama şarkı söyleyemezsiniz, bir konuşma yapamazsınız mesela. Genel özgüveniniz düşük olabilir. Şimdi siz bir konudaki başarınızı sizin kontrolünüzdeki faktörlere bağlıyorsanız, Bu bana çok ters geldi önce, sonradan anladım neden olduğunu.
Bu faktörlere bağlıyorsanız, gelecekte başarılı olma şansınızı daha az görüyorsunuz, daha az özgüven duyuyorsunuz yani. Oysa kendi kontrol edemediği şeylere başarıyı endeksleyen insanlar, mesela doğaüstü güçler olur, o anki hava durumu olur, Kıl, yün, neyse artık kendisinin dışında bir faktör bu. Kabiliyetlerinin, yeteneğinin, bilgisinin vs. dışında bir faktör.
Eğer buna endeksliyorsa başarıyı, o zaman ilerideki denemelerinde başarılı olma şansını hala yüksek görüyor, daha özgüvenli oluyor. Çünkü başarısız olduğu zaman suçlayacağı dış bir mihrak var değil. biraz daha farkındalığı ve kontrolü yüksek olan insanlar diyelim. Yani tenis örneğinden gidersek, benim teniste başarılı olmamın bağlı olduğu sebepler nedir?
Çalışma disiplinim, diyetim, atletizmim vs. vs. Bunların hepsi bana bağlı. Yani o gün korta sağ ayak yerine sol ayakla çıktığım için yenildiğime inanmıyorum.
Onun yerine işte benim adım Hıdır, elimden gelen budur, çalıştım ettim karşıdaki daha iyiydi. Diğer tarafta daha bilinçsiz davranan, daha böyle saçma sapan sebep-sonuç ilişkileri kuran insanlar kendilerinin dışında daha özgüvenli olabiliyorlar. Şimdi bunu yapabildikleri için de başarı şansları artıyor mu emin değilim çünkü sonuçta real olarak bir konudaki başarı, mesela tenis konusundaki başarı hakikaten çalışmana, disipline, diyetine bağlı. Bunu tahlil edemezsen sen o konular hakkında da davranışlarına değişikliğe gidemiyorsun.
O yüzden objektif bir şekilde o insanlar daha başarılı olmayabilirler ama özgüvenleri daha yüksek. Bu işin aslında geri besleme ve ön yargı kısmı benim çok ilgimi çekiyor. Yani asıl bu özgüvenin bir takım beklentiler oluşturması ve ondan sonra geri dönüp senin kendi performansını etkilemesi ilginç. Mesela bunun ırksal bir iz düşümü de vardı.
Buna işte stereotip tehdidi deniyor. Diyelim bir grup öğrenci bir sınava giriyor. Normalde alacakları notlar aşağı yukarı belli. Fakat siz bu sınavdan önce hangi ırktan olduklarını sorarsanız, diyelim bir form dolduruyorlar, siyahi öğrenciler daha kötü performans gösteriyorlar normalde göstereceklerinden.
Çünkü sırf hangi ırktan olduğunu yazmakla hem kendi kafasındaki önyargılar belki tetikleniyor hem de ya başkalarının önyargıları benim alacağım notu etkileyecek diye öz güvenini zedeliyor ve bu sınav performansını düşürüyor. Bu tabii ki topluma göre çok değişen bir şey. Bu araştırmalar ABD'de yapılmış. Aynı şekilde bunun tersi de var.
ABD'de genelde Asyalıların, Asyalı derken Uzakdoğullar bizim tabirimizle, daha zeki olduğu, daha çalışkan olduğuna dair bir ön kabul var. Eğer bu deneyi Uzakdoğullar üstünde yapıyorsanız, özgüvenleri tetiklendiği için tam ters bir şekilde daha iyi performans gösteriyorlar. Yani sizin öz güveniniz sizden ibaret bir şey değil. Tabii ki toplumun genel önyargılarına ve sizin de bu önyargıların ne kadar farkında olduğunuza bağlı.
Yani saf saf ortada dolanıyorsanız, hiç bunlardan haberiniz yok tam bir polyana gibi. O zaman bunların etkisiz olacağını düşünmüyorum. Cinsiyete geri dönersek mesela bu maaş farkları konusunda da gündeme gelen bir şey. Kadınlar pazarlık etmiyorlar erkekler kadar.
Pazarlığa girdiklerinde de o kadar ısrarcı olmuyorlar. Fakat bu aslında ilginç bir durum çünkü insanın biraz da kendi yeteneklerinin daha iyi farkında olmasının bir cezasını çekiyor aslında kadınlar, öyle diyeyim. Yani kadınlar daha özgüvensiz derken belki aslında tam ayarında özgüvendeler de erkekler fazla özgüvenler. Kadınlara soruyorlar işte altınızda çalışan insanların tecrübe seviyesi ne olursa siz rahatlıkla onları yönetebilirsiniz diye.
Altında çalışan insanın tecrübe seviyesine endeksli. Kadın yöneticilerin kendilerine olan özgüveni. Yani aslında gerçeğe dayalı bir davranış. Eğer altındaki insan çok tecrübeliyse o zaman onu yöneteceğine dair kendine güvenmemen lazım o kadar.
Sen kimsin ki sonuçta? Erkeklerde böyle olmuyor. Erkekler tecrübe seviyesinden bağımsız olarak ben bunu yönetebilirim veya yönetemem diyor. Yani özgüvenleri daha yüksek.
Hem de o özgüven aslında önemli bir parametre olan altındakinin tecrübesine göre de değişmiyor. Tabi bunu her seferinde tekrarlıyorum. Tüm bunlar bir dağılım. Yani aranızdan ortalama bir kadın seçip ortalama bir erkekle karşılaştırsam ve bu testleri yapsam sonuçların tersine dönme olasılığı atıyorum %45 çıkabilir.
Neredeyse %50'ye yakın olabilir yani. Yine madem maymunuz, birazcık evrime bağlayalım. Son olarak. Genel olarak erkeklerdeki özgüvenin yüksek ve daha ziyade yersiz olmaları neyle açıklanabilir?
Risk almayla açıklanabilir. Çünkü erkeklerin hayatı daha değersiz. Bir tane erkek saçma sapan hareketler yapıp ölürse gruba pek bir zarar gelmiyor. Ama bir tane kadın ölürse hayatı boyunca belki 5-6 çocuk doğuracak.
Onların da yarısı hayatta kalsa. E işte o kadar insandan oluyorsun. Ama tabi bunu da böyle düz mantık kurmamak lazım. Yani bir erkeğin değeri de o gruptaki erkekler azaldıkça artıyor.
Sadece üreme bakımından değil. Sonuçta grubun korunması, savaş kapasitesi vs. bunlar da var. Yani komşu gruplarla savaş aslanla kaplanla değil.
Ama net etkiye bakarsan erkeğin hayatı daha değersiz. İşte zaten o yüzden bu kriz anında önce kadınlar ve çocuklar kurtuluyor. Yani bir bakıma sosyal inşa çünkü her türlü filmden şuradan buradan hikayeden hep kafana işleniyor. Ama o sosyal inşa da gökten zembille inmiyor.
O da bir şekilde biyolojiye, coğrafyaya bağlı. Oradan çeşitlenmiş. Chivalry deniyor İngilizcede. Kadınlara karşı işte onurlu erkek.
Yani gerektiğinde korumacı kendini feda edecek. Normal şartlarda da centilmen olacak. Şimdi bu da ilginç bir durum. Bununla ilgili de bir araştırma var.
Onda da şunu yapmışlar. Linkini vereceğim açıklamalarda. Bir gruba bilimsel bir makale okutuyorlar. Bu bilimsel makale cinsiyetler arasındaki farklara odaklanmış.
İşte atıyorum mesela hafıza konusu. O konuda da diyelim ki kadınların avantajlarından bahsediyor. Şimdi daha makaleyi okumadan önce sana soruyorlar. Diyorlar ki, eğer bu makalede böyle bir yanlılık varsa, cinsiyetlerden biri övülüyorsa, bunu okuyanların tepkisi ne olur diye soruyorlar.
Ve insanların çoğu şunu diyor, yani eğer kadınları övüyorsa kadınlar daha fazla o makaleyi beğenecekler, erkekleri övüyorsa erkekler daha fazla o makaleyi beğenecekler diyor. Gayet normal değil mi? Ama ses tonundan anlamışsınızdır işin böyle olmadığını. Plot twist geliyor.
Dırırırıt. Düşük bütçeli podcast olduğum için davul efektini kendim yapıyorum. Şöyle oluyor, iki sonuç. Eğer ki kadınlar daha avantajlılarsa makaleye göre, hakikaten kadınlar o makaleyi daha çok beğeniyorlar ama erkekler avantajlıysa o makaleyi erkekler de beğenmiyor.
İkinci sonuç da kadınların övüldüğü makalenin kadınlar tarafından beğenilme oranı tahminlerin altında kalıyor. Yani onlar genel nüfusun tahminlerinden daha objektifler o konuda. Erkekler ise tam tersi de genel nüfusun tahminlerinden ters yöne gidiyorlar. Bunun da şöyle bir olası açıklaması var.
Bilimsel makaleler yoluyla kadının aşağılanmasına daha büyük tepki var artık. Daha önceki sonuçta tarihsel olaylar yüzünden. Yani bir nevi pozitif ayrımcılık var orada. Ama ben demin dediklerimle bağlantı kurmak istiyorum.
Çünkü bu daha derindeki o chivalry duygusuyla da bağlantılı olabilir. Tabii şunu sorabilirsiniz, böyle olsaydı o zaman niye yüzlerce yıl boyunca ayrımcılık vardı? Ayrımcılık da değil, direkt yasak kadının bir sürü şeyle uğraşması. Ya işte bu insanın istikrarsızlığıyla alakalı bir şey.
Yani sonuçta senin kendi kafanda böyle hikayeler var. Bir kısmı da belki evrimsel sebeplere dayanıyor ama başka sebepler yüzünden ortada ters yönde iktidar ilişkileri, iktidar sistemleri olabiliyor. Yani bizim kendi kültürümüze de sonuçta yakın zamana kadar kadın hiçbir işte uğraşamıyor. Evinden dışarı çıkması için yanına erkek eskort lazım ama sorsan kutsal kitabından tut, Kendi geleneklerine kadar kadınlar yüceltilir, cennet anaların ayaklarının altındadır.
Anneye laf yoktur. Şudur budur. Somut iktidar sistemiyle senin kendin anlattığın hikaye yapayrı şeyler oluyor. Tabii burada şey de bilmiyorum, onu artık uzmanlar bilir.
Bu tip araştırmalar çünkü en başta üniversite öğrencileri üstünde yapılıyorlar. En ucuz onlar oldukları için. Araştırma gruplarında erişimi onların en fazla olduğu için. Üniversite öğrencisi de zaten daha bu konularda farklı düşünüyor toplumun geri kalanına göre.
Onun büyük bir etkisi olabilir. Velhasıl bu evrimde, cinsiyette bu konulardan çıkıp tekrar genel olarak özgüven hakkında konuşayım son olarak. Genelde bu deneylerde de özgüven ölçülürken kullanılan bazı kıstaslar var. Konuşurken karşıdakinin gözlerine bakabilmek.
Dik dik bakmayacaksın tabii. Hannibal Lecter değilsen, karşıdakinin yemeği düşünmüyorsan dik dik bakma. Ama çok gözlerini kaçırıyorsan, çok sağa sola bakıyorsan başka mesela Ellerinle, tırnaklarınla şununla oynamak, işte ayağını çok sallamak mesela. Bunları az bir disipline kontrol edebilirsin.
Ondan sonra saçınla çok oynamak, konuşurken. sürekli yüzünde bir yerleri kaşımak, dik oturup oturmamak. Bunların önemli bir kısmı alışkanlıkla düzeltebileceğiniz şeyler ve bunlar özgüven sinyalleri olduğu için karşılığı bulunmasına gerek yok. Yani bir şeyin sinyalini verebilmek için gerçekten o şeye sahip olmanıza gerek yok.
Ama özgüven konusunun ilginç tarafı onu sinyallediğinizde karşıdakinin size davranışı gerçekten sizin özgüveninizi inşa edecek yönde oluyor. O yüzden de Biraz daha bu konuda densiz olmanın, yersiz bir özgüven duymanın hakikaten bir yararı var. Burada dengeyi iyi kuracaksınız tabii ki. Çünkü kimse hakikaten hiçbir şey başarmamış ama mekanın sahibi gibi, dünyanın kralı gibi kasım kasım kasılan, saygısızca konuşan, ukalalık yapan insanı sevmez.
Yani aşırı güven sinyali vermeye odaklanmayın, özgüvensizlik sinyallerini kesmeye odaklanın. Onun ötesini de getirmek için gerçek bir özgüven inşa etmek için de artık hayatı yaşamanız lazım bir şekilde. Şimdilik benden bu kadar arkadaşlar. Başta bahsettiğim yazının linkini de açıklamalara koyuyorum.
Bu eski yazıları ve onlar hakkındaki yeni araştırmaları daha sık bir şekilde yapıp okumayı planlıyorum. Her zamanki gibi her türlü eleştirinizi beklerim. Ya bu podcast işinde aslında eleştiri yapmak zor. Yani nereye yazacaksın şimdi bunu?
Ama Patroncuların işi daha kolay, onlar bana direkt mesajla ulaşabiliyorlar. Bu müthiş profesyonelce geçişle de onlara teşekkürme başlayayım. Umutcıkla, Alper Bartmaz, Nilüfer Gök, Can Karakuş, Ali Özbek. Bunlar konsey üyeleri, İlluminati şefleri.
Kalan ufak konsey üyelerinde seksi sesimle okuyacağım. İlluminati böyle bir şey, biz sürekli sevişiyoruz. Refik Şekercoğlu, Hasan Basri Keleş, Onur Baysan, Alp Şimşek, Merve Yurdagül, Salih Ünal, Savaş Günata. Çağrı Köse, Somut Olay Podcast, Barış Özcanlı, Nilgün Elibol, Kutlay Dede, Yannis, Sabah Çil, Doğan Can Bahan, Kılanç Müçek, Çağrı Özkul, Samet, İbrahim Fırat Dumanay, Başar Kızılderir, Emrah Öz, Alican Albayrak, Çiğdem Şahiner, Erman Korkut, Erdem Geral, Berk, Anıl Tokdemir, İsmail Atkurt, Ece Aydoğan, Tunç Mart, Yulisiz, Uygar Polat, Işıl Arıcan, Özgür Elbir, Danyal Arslan, Çağrı Özertem, Aydın Kahraman, Başak Burut, Mehmet Han, Mehmet Ünsal, Seküre, Atilla, Can Emrah Yaldız, Kemal Akkoyun ve Arnold Schwarzenegger.
Hepiniz ve diğer tüm destekçiler çok teşekkür ederim. Hadi görüşürüz.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.