
7.079 kelime · ~35 dk okuma
Yaşadığımız şehir aslında böyle evlendiğimiz kadın, evlendiğimiz erkek gibi. Hem güzel hem akıllı olmasını isteriz ideal olarak. Sadece akıllı olmasını ya da sadece güzel olmasını istemeyiz bence. Selam flarsızlar.
Bugün direkt konuya dalıyoruz. Hiçbir duyuru muyuru yok. Önceki bölümde Taylan Yıldız'la birçok konu hakkında konuşmuştuk. Özellikle siyaset felsefesi.
Bu bölümde şehirlere odaklanacağız. Ben bu bölüme bir monologla başlayacağım aslında. Şehirler hakkında bir monologla başlayacağım. Önce size birkaç ilginç bilgi vereyim.
Bunları Birleşmiş Milletler sayfasından aldım. Yaklaşık dünya nüfusunun yarısı şehirlerde yaşıyor. 2050 yılında bu oran 3'te 2'ye çıkacak. Yani 6,5 milyar kişi şehirlerde yaşayacak.
O yüzden de şehirlerin hem çevre açısından sürdürülebilir olması hem de akıllı olması çok önemli. Bu arada artık ne zaman çok önemli desem çok omelli aklıma geliyor. Ciddi ciddi konuşamıyorum. Neyse, insan eskiden 20-30-40-50 kişilik gruplar halinde yaşayan bir varlıkken şimdi ise milyonluk şehirlerde yaşaması tamamen standart oldu, tamamen sıradan oldu.
Yine istatistiklerden devam edelim. Şehirler dünyanın %3'ünü kaplıyorlar sadece fakat enerji tüketiminin %60 ile %80'ini oluşturuyorlar. Bu şehirlerin önemli bir kısmı gece kondu, plansız, programsız, altyapısız büyümüş kısımlar. Şu anda şehirlerde yaşayan 4 küsur milyar insanın 800 milyonu bu gece kondu mahallelerinde yaşıyor.
Yani her 5 şehirden bir tanesi aslında şehir olmaması gereken yerlerde yaşıyor. Bu şehirleşmenin büyümesini anlatan bir başka istatistikte şu, 1990 yılında 10 milyonun üstünde toplam 10 tane şehir vardı. Bugün bu sayı 30'dan fazla, 33 diyorlar. Yakın gelecekte 10 milyon üstü bu mega şehirlerin %90'ı gelişmekte olan ülkelerde olacak.
Yani Hindistan'dı, Çin'di, Nijerya'ydı, Endonezya'ydı. Tabi bunlara mukabil olarak üretimin de gayri safi milli hasıla olarak ölçersek %80'i şehirlerde. Yani köylü hiçbir yerde milletin efendisi değil, ileride de olmayacak. Şimdi bu sayılarla biraz ilginizi çektiysem bugün şundan konuşacağız.
Güzel ve akıllı şehirler. Biz muhabbete güzel şehir kısmından başlayacağız ama konu başlıklarına ben akıllı şehir kısmından başlayayım. Bu kalıpla ne kastediliyor? Genel olarak veri toplama, bu verileri depolama, işleme ve bunun sonucunda da akıllı politikalar üretme otomatik olarak.
Uygulama alanları mesela trafiğin düzenlenmesi, belediye işlerini internet üzerinden yapabilmek, enerjinin akıllı olması, smart grid deniyor buna. Yani enerji altyapısı. Klasik olarak şudur, santrallerde elektrik üretirsin, onu yüksek gerilim hatlarıyla şehre taşırsın, oradan da dağıtırsın etrafa. İnanılmaz verimsiz bir yöntem yani çok fazla kayıp oluyor.
O yüzden de pek iyi bir sistem değil aslında bu akıllı enerji altyapısında şöyle bir durum oluyor. Hem bu büyük santrallerden gelen enerji var hem de şehir içinde üretilen bir enerji var. Uzun mesafeler boyunca taşınmadığı için kayıp da az oluyor. Ve senin evinde ürettiğin mesela güneş panellerinden ürettiğin elektriği geri şebekeye basabiliyorsun.
Tükettiğinden fazla üretiyorsan para kazanıp komşunun elektriğini besleyebiliyorsun çok az bir kayıpla mesela. Başka ne uygulamalar var? Güvenlik için tabii ki önemli olabilir bu akıllı şehirler. Bunun da iki tane çok yaygın uygulaması var, yaygın biçimde konuşulan.
Bir, çeşitli şiddet olaylarını anında görüp kameralar vasıtasıyla veya silah seslerine duyarlı sensörler vasıtasıyla hemen oraya ekip yollamak. Yani çok hızlı cevap verebilmek. Ama daha bir bilim kurgu yanı da bu suç olaylarını önceden tahmin edebilmek. Yani tarihsel suç analizlerine ve hatta o anki insanların davranışlarına göre yine kameralardan anladığın şekilde.. ..tamam diyorsun şu saatte burada suç olma ihtimali fazla,
devreye ekiplerimizi buraya yollayalım. Bunu da hangi belgeselden hatırlıyoruz? Minority Report değil mi? Daha suç olmadan önce insanları tutukluyorlardı.
Benzer şekilde sağlık hizmetleri de aynı, teknolojilerden yararlanabilir, çöp toplama, park yerleri, bir sürü uygulaması var. Şimdi, burada iki tane önemli sorum var benim için. Birincisi, bu altyapıyı oluşturduktan sonra bunun üzerine uygulamalar getirilecek, ki Taylan da bahsedecek zaten bundan. Bu uygulamaların telif hakkı kimde olacak?
Çünkü orada ortak olan birkaç şey var. Hem belediye, hem belki iktidar, yani merkezi hükümetin parası var o işin içinde. Hem üniversiteler akademi, hem belki sivil toplum örgütleri, hem de sen özel sermayeyi işin içine çekiyorsun. Diyorsun ki, bakın biz böyle bir sistem yaptık, işte sensörler bilgileri şuraya yolluyor falan.
Bir takım bilgileri de size açacağız. Siz de gelin bu bilgileri nasıl işleyebilirsiniz ve nasıl aplikasyonlara dönüştürebilirsiniz. Buna kafa patlatın. Telif hakkını da bir şekilde paylaşalım.
Bu şimdi kolay bir sorun değil. Ama hali hazırda yürütülen örnekleri var. Detayına girmeden daha geniş. Şöyle bakalım.
Dünya kadar veri toplasan da bunu yararlı bir bilgiye uygulamaya dönüştürecek son bir adım lazım. Onu da devlet yapamaz. En yakın park yerini anında bul. Aplikasyonunu mesela bir şirket geliştirecek veya bir ambulans hasta taşıyorsa, trafik ışıklarını otomatik olarak o ambulansın rotasına göre ayarlayabilmek.
Hatta o ambulansı yine tarihsel analizlere göre doğru yerlerde devreye gezdirmek. En yakın hastaya en kısa sürede ulaşacak şekilde. Bunların hepsi birer uygulama. Tek tek bunlarla devlet uğraşamaz.
Çok boyutlu bir ortaklık gerekiyor. İlk konu buydu. İkinci ilgimi çeken konu da tabii ki bu kadar çok veri toplanınca, özellikle de bu güvenlikten, suç önlemeden, sağlık sistemlerinden bahsediyoruz ya, bunca veri bir yerlerde duracak. O zaman da takip ve izleme kabusları işin içine giriyor.
Sizin kişisel bilgilerinizin çalınıp da işte dolandırılmanız falan değil. Ondan ziyade anonim bir şekilde toplanan ve kaydedilen verilerin kötü amaçlarda işlenmesi ve bunu da yapanın herhangi bir hacker grubu değil bizzat devletin kendisinde olması. Ha ben bir faşist devlet kurmaya çalışsam elimdeki en güzel oyuncak herhalde bu olurdu. Her türlü data var belediyede.
Ben derim ki işte terörle mücadele için bunlara bana arkadan erişim verin, backdoor access. Yani sadece devletin topladığı, belediyenin topladığı verilere değil, onu işleyip de bir uygulamaya dönüştüren bütün özel sektör girişimlerine de derim ki, kardeşim bu datayı kullanıyorsanız gerektiğinde erişim vereceksiniz. İşte FBI'nin Apple'a yaptığı baskı gibi. Şimdi orada Apple çıkıp da vermiyoruz kardeşim diyebiliyor.
Burada diyemezler. Çin'de diyemezler. Rusya'da diyemezler. Ahmet şöyleymiş, Mehmet böyleymiş diye iktidarın bilmesine gerek yok.
Anonimize bir şekilde. Zaten o datayı işleyerek çok büyük avantajı olabilir iktidarın. Şimdi bu konuya çok derin dalmadık. Benim ilgimi çeken bir konu.
Belki bir muhabbet daha yaparız. Belki ben tek başıma işlerim. Ama size genel olarak böyle konuyu ısındırmak istedim. Gaza geldiyseniz sizi muhabbetimize alayım.
Sözü de Taylan Yıldız'a vereyim. Bugün ne konuşacağız? Bugün akıllı şehirler, hem güzel hem akıllı şehirler nasıl olur? Güzel şehir nasıl olmalı?
Buna bir etkisizlik yapmak lazım. İstanbul'un en güzel yerleri mesela dediğiniz zaman neresi geliyor? Belki Galata, Pera'nın sokakları, Mimar Sinan'ın muhteşem camileri, görkemli saraylarımız. Dünyadaki güzel kentlerde, İstanbul'un güzel alanlarında da bir ortak bir payda var.
O da aslında maalesef çok eskilerde inşa edilmiş olmaları. Bilim ve teknoloji sonunuzda ilerlerken nasıl iyi bir şiir planlanır biz unuttuk sanki. Turistik değeri olan, yani bizim yaşamımıza renk atan, yaşamımızı güzelleştiren bir şey yapmıyoruz. Ama bu sadece bizim sorunumuz da değil.
Dünyanın farklı yerlerinde güzel şiircilik dediğimiz zaman aslında hepsi 17. yüzyıldır işte. Paris sokakları, 18. yüzyıl Londra sokakları gibi gibi.
Yani aslında bunun da birkaç tane bence hem antropolojik hem genetik olarak bize mutlu eden birkaç tane sebebi var. Bir tanesi düzen. İnsan düzen arıyor. Hani bunu simetride de biliriz.
İki taraflı ağaçlı yolları düşünebilirsiniz, camileri, sarayları düşünebilirsiniz, insanın yüzünü düşünebilirsiniz vs. vs. Bunların hepsinde insan bir düzen arıyor ve de Normalde hani gökdelen dediğimiz şey bizim gayet sıkıcı bir şeydir. İrtibatı inanılmaz kesen bir şeydir.
Kendinizin yanında bit kadar hissettiğiniz bir şeydir. Ama siz o gökdelenleri bir araya koyduğunuz zaman yani düzenli yaptığınız zaman bir anda turistlere fotoğraf çekesi gelen bir şey haline geliyor. Örneğin Manhattan. O her bina inanılmaz estetik şaheser olduğundan değil ama orada bir düzen var.
Kendi içinde bir rahip var. Bir aradayken güzel gözüküyor hakikaten. Benim aklıma mesela kıyas için şey geliyor. İlk örnek Dubai'dir herhalde.
Çok yakın zamana kadar balıkçı kasabasıyken şimdi Gökdelen Cenneti oldu. Oradaki gökdelenler mesela hani mimari açıdan herhalde dünyanın en önemli projelerindendir diye tahmin ediyorum. Ama ben dediğin gibi Manhattan'a bakınca, o tek tek çirkin, daha çirkin olan gökdelenlere bakınca daha hoşuma gidiyor. Gökdelenin de eskisi makbul gibi sanki benim için.
Olabilir, olabilir. Gerçekten. Dışı beton olan, daha az cam olan gökdelenler bize daha güzel geliyor. Yeni gökdelen stilleri daha böyle sadece cam olduğu için göze cazip gelmiyor.
Öyle de bir durum var bu arada. Galiba cam ayarında kullanıldığı zaman çok güzel ve yeni bir şeydi. Hani etrafındaki diğer şeyler betonken, taşken ortada da bir tane cam varsa işte yansıtıyor onu. Bir ayna gibi.
Ama sırf aynalardan oluşan bir oda ne kadar anlamsızsa sırf cam gökdelenlerden oluşan bir şehir merkezi de o kadar çirkin ve anlamsız oluyor. İngiltere'de belki duymuşsundur. Convex bir gökdelen yaptılar camdan. O da yandaki arabaların kaputları eritilmiş.
Menet'in örneğine baktıktan sonra hani İstanbul örneğine dönelim. İstanbul'a uzaktan baktığınız zaman bir kere insanda bir ansiyeti uyandırıyor. Sabah ilk uyanının ilk bulduğu yere gökdelen diktiği gibi bir görünüm var. Bunu gördüğünüz zaman bir vatandaş olarak diyorsunuz ki demek ki burayı kimse yönetmiyor.
O da size bir güvensizlik duygusu da veriyor aynı zamanda orada yaşayan insan olarak. Ama Komünist Rusya evlerine falan bak mesela. Bütün evler mesela 15-20 katlı evler. Hepsi birbirine aynı.
Kopyala yapıştırılıp içinde yapılmış. Ya da eski İskandinav evleri de öyledir. O da dünyanın en sıkıcı, en böyle insanın ruhunu boğan evlerdir. Demek ki hani sadece düzen olması yetmiyor.
Bunu da şey çözmüş, Avrupalılar çözmüş. Amsterdam'a bak mesela. Bunun en güzel örnekleri Amsterdam'dadır, San Francisco'dur. Bakın demişler, bina yüksekliği ve genişliği belediye tarafından belli.
Ondan sonra renk paleti de belirledi. Hani şu 7-10 renkten birini seçebilirsiniz. Onun dışında her türlü serbestsiniz diyor. Ve de o limitli özgürlük bizim çok hoşumuza giden bir şey.
İstanbul'daki mesela belediyelerin bazıları çok güzel bir motivasyonla dediler ki... Ya kardeşim yani bizim buradaki bütün pideciler, anahtarcılar, çorbacılar hepsinin tabelaları farklı büyüklükte, farklı puntolarda hiçbir düzen yok. Ve de insanlığın gerçekten ruhunu daraltan görüntüler bunlar. Bunların hepsini teklifleştirelim.
Hepsinin arkası kahverengi tahta olacak. Üzerine de Dore yani altın kaplama yazıyla bilmem ne Nalguriye bilmem ne Hırdavat filan yazacaksınız dediler. O da kötü oldu. Neden?
Çünkü o zaman çok fazla teklifleştirdiler. Bu Bodrum gibi şehirleri nasıl düşünüyorsun? Mesela Bodrum'a gittiğin zaman bakıyorsun her taraf bembeyaz. Orada sonuçta belli ki bir kod var.
O çok güzel bir şey. Turizm alan, İstanbul'da buna dahil. Her yerin aslında şöyle bir özelliği var. Oraya gittiğin zaman, fotoğraf çektiğin zaman orada olduğunu biliyorsun.
Şimdi kimse gidip de Frankfurt'tan fotoğraf çekmez. Neden? Yani oranın çok fazla belirleyici bir özelliği yok. İnsanlar nerede çekiyor?
New York'ta, Paris'te, Londra'da, İstanbul'da. Her şehrin aslında bir markası olması lazım. Şimdi biz bugün Türkiye'ye baktığımız zaman, sen herhangi bir şehre git, o herhangi bir şehrin herhangi bir yerinde fotoğraf çek, Hakkari'de mi olduğunu, İzmir'de mi olduğunu anlamazsın. Fotoğraflarım var, bu iki yerden de var.
İzmir'de büyüdüğüm için zaten var. Hakkari, Mardin gibi yerlere de gezmişliğim var. Hiçbir yerin bir kimlik aidiyeti yok. Bir yere gittiğimizde oraya ait olduğumuzu hissetmeliyiz.
Mesela Ahlat evlerinin onların çok güzel özel bir taşı var. Oradan yapılsa, evler ondan yapılsa inanılmaz turistik bir değer yaratacağız. Onun gibi aslında her yere bir yerel bir mimari kimlik kazandırmak zorundayız. Ama burada tabii şöyle bir engel oluyor, ucuz diyelim ve teknik açıdan mümkün mimari şekli veya yapı malzemesi zaten bir sürü şehir tarafından önceden kapılmış oluyor değil mi?
Sen şimdi kendini ayıracağım diye, orijinal olacağım diye daha da pahalı, daha da zor bir mimariye kendini hapsetmiş oluyorsun birazcık. Ama şöyle çok basit bir şey söyleyeyim. Mesela bu Tiran belediye başkanı, Tiran'ı güzelleştirmek için bütün binaları boyuyor. İlk başta halk bunu anlamıyor niye olduğunu.
Şimdi sadece ellerinde bir fırçayla ve bir boyayla adam şehri güzelleştiriyor. Yani Cincheterra diye bir bölge vardır İtalya'da. Eski püskü evler ama özelliği biri kırmızı, biri mavi, biri yeşil. İnsanlar günlerce oraya dağ patikalarından gidiyorlar.
Arabayla saatlerce yoldan gidiyorlar. Orada bir fotoğraf çekebilmek için. Orada yatmak isterseniz de 300 Euro geceliğiyle para veriyorsunuz. Şimdi bizim bunun gibi inanılmaz yerlerimiz var.
Mesela Sarıyer'de Rum Elifeleri var. Rum Elifeleri'nin yanındaki aslında evler de bu minvalde. Bunu doğru bir, sadece bir boyamayla biz bir turistik değer haline getirebiliriz. Yani olay sadece para değil, yaratıcılık çok önemli burada.
Bunun da önünde bir engel yok diyorsun. Yani sonuçta bir belediye vizyonu gerekiyor. Belki de insanları ikna etmek için gelir paylaşım olacak. Nasıl oluyor bu işler genelde?
Gerçekten belediye başkanının vizyonuyla ilintili bir şey çünkü özellikle ülkemiz gibi turizm potansiyeli çok olan ama bunun değerlendirilemediği yerlerde ve de halkın da ekonomik durumu kötü olduğu için insanlar hem iç hem dış turizmi o kadar açlar ki burada çok büyük sıkıntılar olacağını düşünmüyorum. Özellikle de zaten atıl kalmış yerlerden bahsediyoruz. Gidip de Nişantaşı'ndaki eski bir apartmana gelin biz sizin evinizi kırmızıya boyayacağız dış cephesini demiyorsunuz. Yani minimum yatırımla maksimum gelir elde ediyorsun bir bakıma.
Evet. Alaçatı'da bunun mesela çok güzel bir örneğidir. Yani şimdi biliyorsun Alaçatı'nın merkezi deniz kıyısında değildir. Orada bir köyün, bir meydanın, yan sokaklarının falan hepsinin birleştirildiği ama bir tematik olarak belli bir estetik standartının üzerinde olduğu bir ortam.
Akıl alır gibi değil ama akıl alır çünkü böyle bir bakış açısıyla yaptığınız zaman insanlar geliyorlar. Biz sadece bu deviri üretmeyi çoğu yerde bilmiyoruz. Şimdi benim aklıma şey geliyor, bu tip organizasyonları genelde süresel hakların gelişmiş olduğu ülkelerde yapmak biraz daha zor oluyor. Çünkü kalkıp da hadi 50.000 kişi evlerinizi işte şuna boyayacağız,
şöyle organize olacağız dediğin zaman bir sürü çıkıntılık yapan insan oluyor ve o proje mahkemelere gidiyor veya anlaşmalara, ikili anlaşmalara düşüyor, uzuyor da uzuyor. Doğru ama burada şöyle bir şey var. Bu, Amerika gibi ülkelerde sorun değil. Sebebi de şu.
Türkiye gibi yerlerde bunlara sorun olmasının sebebi, başta plansızlık olduğu için, her şey plansız olarak yapıldığı için böyle bir çözüme gerek oluyor. Yani Tiran da bunun ikinci bir örneği. Şimdi Amerika'da ne oluyor? Siz bir ev projesi yaptığınız zaman ev projesinin planını belediyeye götürüyorsunuz.
Belediyede şehir plancıları oranın estetik mimari dokusuna, dışarıdaki sıvanın o örüntüsüne ve rengine bakarak buna karar veriyorlar. Yani adamlar o katı tutumu başta alıyorlar zaten. Peki bizde bunun baştan sıkı tutulmamış olmasının sebebi nedir? Yani benim aklıma şey geliyor, köyden kente yapılan göçün çok yüksek miktarlarda olması.
Bir şehrin nüfusu 1 milyondan 15 milyona çıkıyorsa bir nesil içinde, hangi kural sistemini getirsen getir eninde sonunda yıkılacak. Yani çözüm olması da çok zor geliyor insana artık. İş işten geçmiş diyorsun. İşimiz gerçekten zor.
Yani onun için yeni bazı yerlerde sıfırdan bunu daha iyi yapmak çok önemli. İstanbul, İzmir gibi yerler inanılmaz göç aldılar. Gelen insanların parası yoktu. Devlet arazilerinin üzerinde gece konular yaptılar bu insanlar.
Şimdi onlar geçindek için bunu yaptı. Devlet buna göz yumdu. Göz yumduktan sonra da onlar dediler ki tamam madem bana bir şey söylemiyorsun, bana bunu yıkmıyorsun. Bahir bana su çek, elektrik çek dediler ve de işin en garip tarafı insanların ikametlerini oraya almasına izin verdiler.
Öyle olunca bu insanlar seçmen oldu. Bir anda da ondan sonra size kanalizasyon getirelim, size su getirelim, size dağ başındaki evlerinize merdiven döşeyelim, yarışı başladı belediye başkanlarında. Burada suç kimin? Bu yarış olsun diye onlara ikamet izni getirdiler değil mi?
Sonuçta onlar bir oy deposuydu. Tabii, bu sonuçta 30-40 yıldır yapılan sistematik yanlışların bir sonucu. Şu an İstanbul'da, kulaktan duyma bir rakamda, evlerin yarısından fazlasının başta ruhsatı yokmuş. Evler kargacık burgacık, hiçbir plan yok.
Dünya kadar para harcıyorsun şehrin turizmine, pazarlamasına, ondan sonra insanları uçakla getiriyorsun, millet aşağı bakıyor. Ben olsam uçakların penceresini karartırdım ya, millet bakmasın diye. Evet, evet. Gerçekten kötü.
Bir de aslında şöyle bir durum var. Bunlara ek olarak ve bunda çok pahalan. Caddelerde yaşam olması gerekiyor. Şehir planının zaten kötülüğü aslında bu caddelerdeki yaşamı da negatif yönde etkileyen bir şey.
Mesela biraz önce Amerika örneği verdik de. Orada da her şeyi doğru yaptıklarını düşünmemek lazım. Çünkü ABD'deki bu banyoya yaşayan ve AVM kültürüyle önce mahalleleri yok etti bunlar. Şiir plancılığını bir dairesellik ve meydan merkezliği yapmayarak da caddelerini yok ettiler.
Sonunda da insansız, ıssız, insanların sevimli görülen evlere ve arabalara aslında hapsolduğu, yani filmlerde gördüğünüz o şirin evlere hapsolduğu, kişiliği olmayan yalnız şehirler yaptılar. Antidepresan'a muhtaç da vatandaşlar yarattılar. Yani aslında bizim ihtiyacımız olan şey aynı zamanda caddelerde yaşam olmasını sağlamak. İnsan gibi sosyal bir varlığın doğasına aykırı yapılmış bu suni şehircilik Amerika gibi bireyselliğin öne çıktığı toplumlarda bile büyük travmalara sebebiyet veriyor.
Peki biz Türklerde ne olacak bu? Onu bir düşünelim aslında. Yani sevdiğimiz, içinde olmak istediğimiz caddeleri düşünelim. Bu caddelerde Yürüyüş hizasında marketler var, kafeler var, mağazalar var, kitapçılar görüyoruz.
Apartman daireleri var. Şu anki hali değil de mesela eskide kalan İstiklal Caddesi'nin bir fotoğrafını gözünüzün önüne getirin. Bizi kapısında bariyerli 20 katlı sitelere mahkum eden bir şehirciliğe razı mıyız? Yani eskiden olan bu karma şehircilik modelinden biz çıktık.
Tek tip yaşam modeline geçtik. Yani bir yerde hastaneler var. Yani şehir hastanesi de bunun en kötü örneklerindendir. Bir yerde finans merkezi var, bir yerde okullar var, bir yerde gezilen yerler var.
Siz bu her yerleri de arabayla gitmek zorundasınız. Halbuki karma yaşam modelinde bunların hepsine aslında siz yürüyerek gidebilirsiniz. Ben de bundan çok muzdariptim ABD'de yaşarken. Hakikaten ülkenin %95'i birbirinin aynısı.
Şimdi bu banliyolara kaçış, sitelere kaçış diyelim. Bunlara kaçış bir politikanın sonucu mu yoksa herhangi bir politika olmazsa insanların doğal hareketinin bir sonucu mu? Yani gelir adaletsizliği fazla olduğu için yüksek gelirli insanlar kendilerini böyle yerlere kümeleyecekler. Kanunlarla, düzenlemelerle buna karşı olman lazım.
Bunu mu düşünüyorsun? Kabaca Amerika'yı 2 saniyede bir gözlemlediğim kadarıyla anlatmaya çalışayım. Bir kere orada Thomas Jefferson zamanından beri banlıyıcılık kültürü var Amerika'da. Bayağı eskiden aldın, bayağı geriden aldın.
Gerçekten ama. Balneoculük kültürünü en çok destekleyen kişi Thomas Jefferson. Ve de bu 20. yüzyılda da bunlar özellikle arabanın icadından ve ucuz petrol erişimleri olduktan sonra insanları çok daha fazla şehir dışından ve arabaya mahkum olmaya yönlendirmişler.
Yani hani Route 66 vardır. Belki bilirsen Amerika'nın ünlü yollarından ve Amerika'yı keser. Onu mesela özel bir şirket yapıyor ki insanları arabalık kullansın diye. Yani insanların araba kullanmasına bir teşvik vermek için inanılmaz şeyler yapar.
Hatta bu Alfred Sloan vardır. General Motors'un zamanında CEO'su. Derler ki, Şikago'da rayları filan söktürmüştür ki insanların arabaya muhtaç kalsın diye. Amerika gibi bir yerde, lobiciliğinde çok güçlü olduğu yerde zaten insanları bir arada olmamasına, banyo hayatı yaşamasına yönelik zaten inanılmaz büyük bir akım var.
Türkiye'de şöyle bir durum var. İnsanların yürünebilir yerlerde yaşaması için, yani 30 yıl önce, 40 yıl önceki mahallelerde yaşayabilmemiz için bizim 4 tane şeyi sağlamamız lazım insanlara. Yoksa bu insanlar sistelere kaçarlar. Bu çok doğaldır.
Birincisi, yürüyüş konforlu yapmalıyız. Yani yürünecek güzel kaldırımlar ve doğru sokak altyapısı sağlamalıyız. Bir dolu insan AVM'lere sadece düz ayak ve asansörü var ve pusetiyle ittirebiliyor diye giriyor. Benim içim acıyor.
Çocuklar orada pideci, hacıoğlunun, lahmacuncunun önünde şeyde AVM'nin yemek katında bir tane basketbol potası koymuşlar. Yavrum çocuklar orada basket atmaya çalışıyorlar. Bu gerçekten acınısı bir durum. İkincisi, İnsanların yürümesi için sebep vermeliyiz.
Yani yürünecek mesafede okullar, dükkanlar, sağlık merkezleri, toplu taşın turakları olmalı. Üçüncüsü, bu da çok büyük bir sorun büyük şehirlerimiz özellikle, yürüyüş yolları hem güvenli olmalı hem de güvenli hissedilmeli. Dördüncüsü de yürüyüş parkurunu cazip kılmak lazım. Yani bunu da yerel işletmeleri destekleyerek yapmamız gerekiyor.
Köşe başında gördüğümüz zincir mağazaların yanından yürümenin bir cazibesi yok. Bu dört şeyi aslında biz yapsak o zaman insanlar gidip de kendilerini sitelere mahkum etmek istemeyeceklerdir. Ama tabii ki bu şöyle bir durum. Şimdi siz İstanbul 16 milyon yapacağım derseniz 16 milyon kişiye de bu mahalle kültürünü sağlayabilmeniz için İstanbul'u Edirne'den Bolu'ya kadar yaymanız lazım.
Bu bana şeyi hatırlattı aslında, insanların beraber yaşamayı ne kadar özledikleri konusunu düşünüyordum da. Los Angeles'ta The Grove diye bir yer var. Şimdi Los Angeles tabii ki çok büyük bir şehir, büyük bir alana yayılmış bir şehir olmasıyla ünlü ve her yere arabayla gitmek zorundasın. Yürünecek hiçbir yer yok Los Angeles'ta.
Zaten kimse Los Angeles'ta yürümüyor diye bir şarkı var, Nobody Walks in LA. Yani böyle bir kültürde yetişsen bile gördüğün, şehirden anladığın şey bu bütün hayatın boyunca. Yine de bir şeylerin eksik olduğunu senin dediğin gibi hissediyorsun. Yani bir sosyalleşme arıyorsun.
Belki de televizyonda görüyorsun başka yerleri. Ulan biz niye böyle yaşamıyoruz diyorsun. Bunlar da bir noktada böyle Grove gibi bir yer yapmışlar. Açık hava AVM'si.
Yani trajikomik aslında benim için çünkü gidiyorsun oraya, güzel ortam orada takılmak istiyorsun ama çok yapay. Yani Truman Show gibi. Ufak bir fanusta gibisin. Böyle bir...
alanı yeniliklerle nasıl birleştireceksin? Yani sanki önümüzde bir ikilem var. Ya yeni şehirler var, plastik ve yabancı hissedilen, ya da İstanbul gibi eski şehirler var ama o kadar eski ki ve o kadar eciş bücüş olmuş ki, o kadar da kalabalık olmuş ki hiçbir şey değiştiremiyorsun. İkisinin arasına nasıl bir denge yakalanacak, bunu başaran şehirler var mı?
Onu başaran şeyler var mı bilmiyorum. Mesela fanus dedim ve ona akvaryum diyorum. İşte içinde bir taş var, içinde bir yosun var, bir yerden bir oksijen geliyor, yaşıyorsunuz, bir yerden yemek geliyor. Ama ortamda bir enayilik var.
İşler organik değil, yani yaşam gibi değil. Tokiler, Tokiler, Tokiler bunları yaptığınız zaman oraya binlerce, yüzbinlerce insanın altyapısını hiç düşünmeden Bu çocukların yaşayacağı yeri, bunun sağlık sistemine yürünebilirliğini hiç düşünmeden bunu yaptığınız zaman buna yapacak çok fazla bir şey yok. Ben olsam ne yapmak isterim? Sıfırdan güzel bir şehir kuralım.
Mesela zincir hiçbir marka olmasın. Mesela Rio'da çok fazla zincir bulamasın. Yani neredeyse sıfıra yakın. Ben inanamamıştım.
Ama adamlar bilinçli bir şey yapmışlar. Demişler ki ben sokakta Butik açacağım. Yani Rio gidip de Frankfurt'a benzemesin. Peki sıfırdan bir şehir yaparsan böyle her şeyi güzelce tasarlamak için, o zaman insanları sadece böyle yeni yaratıcı fikirlerle çekebiliyorsun ama insanlar hakikaten tarihi dokuya muhtaçlar.
Yani ben yeni ve sahte bir tarihi dokunun yaratılmasını da pek gerçekçi bulmuyorum. Tabii ki %100 tarihin bir hikayesi var ve biz insan olarak o hikayenin bir parçası olmayı seviyoruz. Yani burada da yeni yaptığınız şey tanımsal olarak zaten bir tarihin bir parçası değil. Onun her zaman öyle bir handikapı var.
O zaman da o yeni yaptığınız yerin temasının olması gerektiğiyle ilintili. Mesela Çeşme'de bunun örnekleri var, Kaz Dağları'nda da var. 20-30 tane ağaçtan evler yapıyorlar mesela. 5000 yıldır orada olan bir şey değil.
Bir tarihi yok ama doğanın dokusuna uyumlu bir yapı olduğu için insanlar orada yaşamak istiyorlar. Onun yapay olmaması sadece tarihle ilintili olan bir şey değil. Aynı zamanda oranın doğallığıyla olan ilgili bir şey değil. Peki bunun sence ne kadarı o anın modası olur?
Yani ilk heyecanla tamam herkes böyle yeni şeyleri gördüğü zaman gerçekten seviyor ve senin dediğin gibi özellikle de temaya uygun, belli bir temaya uygun, doğayla da ilintili bir şeyse tamam çok kafanda onu idealize ediyorsun. İşte tam aradığım şey diyorsun. Ama içine girip belki bir hafta geçirsen sıkılacaksın. Tabii çünkü şöyle bir şey var, şehir dediğin şey bir dengenin bütünü.
Yani mesela bir insan İstanbul'da yaşıyorsa sadece işi için yaşamıyor, sadece manzarası için yaşamıyor, sadece arkadaşlar için yaşamıyor, sadece ailesi için yaşamıyor. Bunların hepsinin bir arada olduğu bir denge var orada insanlar için. Yani insanları oradan izole edip de sadece Bak şimdi şu an ortamın çok güzel, çevreye baktığında mis gibi hava, oh dediğim bir yer sana sundum denmesi yetmiyor zaten. Onun için şehir kurmak birçok adım gerektiren işler diyelim yani en basitinden.
Öncelikle zaten insanların yanlarında başka insanlarla iletişime geçebildiği, günlük hayatlarında onlara denk gelebildiği bir ortam yaratmak gerekiyor. Onun için de en önemli şey, yeni bir yer yapsam ben mesela, yine aynen meydan kavramını ortaya çıkarırım. Mesela bugün İzmir'deki Konak Meydanı ya da İstanbul'daki Taksim Meydanı şehirlerin karakterini temsil ediyor değil mi? İyi tasarlanmış şehir meydanları şehrin ağırlık merkezi oluyor.
O inanılmaz önemli. Bunun tam tersini ne yaptılar? Günümüzde şehirde ulaşım kolaylığı önceliklendirmek için mazgal tipi tasarladılar. Manhattan bunun en güzel örneği.
Ya da belki de o anlamda en çirkin örneği. Büyük bir hata. Çok verimli ama tamamen bir Amerikan tipi. Yani Amerikalar nasıl kotun altında spor ayakkabı giyerler güzel diye, yani rahat diye pardon.
Kısa vadeli faydacı bir durum. Meksiko City'nin mesela tepeden görünüşüne bakın uçakla giderken aynı hatayı o da yapmış. Bu niye hata? Çünkü sokaklarda tesadüflere yer olmalı.
Bir caddeye bakıp da 5 km ötesini gördüğünüz zaman ve her cadde birbirinin aynısı olduğu zaman bir çekim alanı olmadığı için ve her yolun çıktığı bir meydan olmadığı için de bir nüfus yoğunluğu yok hiçbir caddede. New York'ta aslında Times Square diyoruz ama Times Square bir meydan değil. Değil, değil, değil. En güzel şeydeki meydanlar Amerika'da.
Bu Washington'dadır yani başkentindedir. Orası mesela tamamen bu Hub and Spoke dedikleri Paris gibi yolların meydana çıktığı bir düzenle yapmışlar. Bunu da hani Avrupa kültürüyle yapmışlar ama işte sonradan bozmuşlar onlardan. Bir meydan çok fazla büyük olursa insan kendi içinde yalnız hissediyor.
Yine bir nüfus yoğunluğu olmuyor. Çok küçük olursa insanlar çok tip tipe oluyor. Ve ortalama uzaklık da şuymuş. İki insanın bir ucundan meydanın diğer ucunda birbirini hala tanıyabileceği bir mesafe.
O da yaklaşık böyle 75 ile 100 metre arası bir şeymiş. Hani maksimum mesafe oymuş. Yükseklik olarak da o meydanı çevreleyen binaların da 5-6 kat olması lazımmış. Yani kendinizi çok küçük hissetmeyeceksiniz orada.
Galiba ben de bu yüzden zaten hep İtalyan şehirlerini çok seviyorum ya. Çünkü ara ara böyle ufak tefek meydanları var. Dev bir tane hani ana Taksim meydanı gibi bir meydan da oluyor bazen de. Asıl şehri güzel kılan ufak tefek meydanların olması.
Peki şuna ne diyeceksin? Buranın ilginç tarafı birçok başka şehirde de var. Buradaki binalar blok blok. Ve ortalarında avlu var.
Dairelerin çoğu iç tarafa doğru bakıyor. Dolayısıyla caddedeyken sıra sıra dev binalar görüyorsun. Caddede pek bir sıcaklık olmuyor. Onun yerine büyük bulvarlarda yan yana sıralanmış bu dev binaların içinde kendi ufak sıcak ortamlarını oluşturmaya çalışıyorlar avlu sayesinde.
Bir kere doğal aydınlatma ve havalandırma sağlıyor. İkincisi, mekanları birbirine bağlıyor ama aynı zamanda birbirinden ayırıyor ve doğal bir yolla ayırıyor. Yani bunu duvarla değil de aradaki boşlukla ayırıyor. Üçüncüsü, ekstra yaşam alanı sağlıyor insanlar için.
Ve de sonuncusu da mahremiyet sağlıyor. Yani sokaktan ayırarak böyle bir avantajı var. O anlamda ben avlu konseptini çok seviyorum. Çok önemli kısmı da Jumbo.
Ben onu çok seviyorum. Sokakta oynayan çocukların takibine fırsat veriyor. Çünkü 180 derece görebiliyorsun. Jumbo dışarı çıkıyor ya.
Ve de camları o kadar büyük yapmışlar ki sokaktan geçen evinin görebilmesini sağlamışlar. Evlerinde daha çekidüzen verip geçiyorlar hem de kendilerini daha bir mahallenin parçası olarak hissediyorlar. Ya işte bunların hepsi ben şey olarak görüyorum, ekonomik ve sosyal hareketler bu tip şeyleri belirliyorlar. Yani sen şimdi 10 milyon tane insanı köyden bu şehre gönderirsen, avlulu ev tamamen bir lüks oluyor.
Kutu kutu evleri diz, mümkün olan en yoğun nüfus yapılandırması yap, en ucuza. Sonuçta bir kaçak müteahhit, kaçak insanlar için kaçak ev yapacaksa kalkıp da bunun cumbasıyla falan uğraşmıyor zaten. Mümkün değil yani hani başta konuştuk ya sabah ilk kalkanın ilk canı istediği yere ev yaptığı bir model var ülkede. O zaman diyorsunuz ki bu ülke kim yönetiyor kardeş?
Kimse yönetmiyor gibi duruyor. Şimdi o zaman ben bir kendi anladığım kadarıyla ufak bir özet geçeyim. Şu ana kadar dedik ki ...bazı büyük şehirlere yapabileceğimiz bir şey yok, iş işten geçmiş.
İdeal olarak hem insanların sokakta olduğu, kendilerini güvende hissettikleri yürürken... ...karma şehirler ya da karma mahalleler yapılması gerekir. Meydanlardan bahsettik, meydan merkezli bir şehir yapılanmasından bahsettik.
Ve sen de dedin ki bir noktada yani bana kalsa ben böyle sıfırdan bir şehir kurarım, çok daha kolay olur bunları yapması. Ve insanların sosyalliğine uygun bir şekilde bunu tasarlayabiliriz. Bunu da çekici kılmak için tabii ki bu şehri o doğal örüntüsüne uygun ve kendini diğer şehirlerden ayıracak bir tema etrafında toplamamız lazım. temaya sadakat içinde bir limitli özgürlük olması lazım.
Yani belli bir sınır çizilecek. O sınır içinde de insanlar kendi yaratıcılıklarına uygun bir şekilde şehri çeşitlendirecekler. Tamam şimdi her şey güzel. Şehri sıfırdan kurma fikrine geçiş yapmak istiyorum.
Böyle bir imkanın varsa tabii ki şehri sadece estetik bakımından ve sosyal bakımından değil aynı zamanda teknik altyapısı bakımından da güzel bir şekilde tasarlayabilirsin. Tam bir böyle teknoloji sever olarak. Akıllı bir şehir nasıl tasarlanmalı? Ondan önce son bir şey daha aklıma geldi.
Onu da ekleyeyim şu güzel şehirlerle ilgili. Eski İstanbul Yarımadası'na baktığınız zaman gökyüzüne en yakın olan binalarımız, bizim en yüksek binalarımız, bunlar camilerimiz, saraylarımız ve külliyelerimiz. Hatta Topkapı Sarayı'nın en yüksek noktası Adalet Kulesi. Benim çok sevdiğim bir yazar var, Joseph Campbell.
Diyor ki, bir toplumun neye inandığını görmek isterseniz Ufuk'taki en yüksek binaların hangi işlere adandığına bakın diyor. Bu arada bir parantez açalım. Bir araştırmacı var. Profesör Seyfettin Erşahin.
Demiş ki Osmanlı döneminde ve daha eski dönemlerde Türk şehirlerindeki kamu kurumlarına bakalım. Nasıldır? Orada şunu görmüş. Hakim irade yani devletin baskınlığı hiçbir zaman gözüne çarpmaz.
Bak bu çok ilginç bir şey. Topkapı Sarayı Osmanlı'nın şaşasına baktığınız zaman, gücüne baktığınız zaman onu temsil eden bir şey mi? Çok daha mütevazı. Bak devlet baskınlığı ne Selçuklu'da ne de Osmanlı'da gözümüze çarpmaz.
Şu anki yapılan sarayların bakanlık binalarının gösterişli hali de onun için zaten bizim kültürümüz de bağdaşmıyor. Bu da Peşte'nin en göz alıcı binası, parlamento binasıdır. Göreceği yeni yapılmış aslında, çok eski bir bina değil. Ve yapılırken de baya bir kavgalar sonucu yapılmış çünkü çok pahalı.
Fakat geldiğin zaman bakıyorsun muhteşem, bütün kartpostallarda da zaten yer alır. Böyle bir binaya baktığında bir meclis binası, parlamento binası... devletin şarşasını temsil ediyor, kendini küçük hissediyorsun ama bir yandan da bahsettiğimiz gibi o şehri başkalarından ayıran bir özellik. Tanımı itibariyle akılda kalan, göze batan bir şey yaptığın zaman zaten büyük olması gerekiyor.
Bu projelerin de çoğunun ya katedral, cami yani dini işler veya parlamento, yani kamusal binalar gibi projeler olması doğal. Doğal. Tabii ki okul da olabilir bu arada. Yani İngiltere'ye giden insanların birçoğu gidip Oxford'a, Cambridge'e fotoğraf çekiyor.
Niye? Doğru, evet. Orada meclisin büyük olmasının aslında şöyle bir avantajı da var. Meclis halkı iradesini temsil ettiği için.
Bence onun olmasının böyle bir brutal bir referansı yok. Ama gidip de hani devlet başkanı kendi binasını çok büyük yaptığı zaman, o zaman Türk kültürüyle çok fazla uyuşmuyor. Peki o zaman müthiş bir geçişti. Dönelim şeye, akıllı şeylere de.
Hedit'le harikalar yaratacağım ben orada merak etme. Biz akıllı şehirler vizyonunu özellikle Türkiye'de insanlarla konuştuğumuz zaman bizim mahkemeler adam gibi çalışmıyor. Siz nelerden bahsediyorsunuz bize diyorlar. Ondan sonra ben de onlara diyorum ki bakın arkadaşlar akıllı şehirler demek illa uçun arabalar demek değil.
Akıllı şehirler bir şehrin ortak akılla yönetilmesidir. Katılımcı demokrasinin yerel kamusal kurumlar aracılığıyla birlikte yapıldığı bir ortamdır. Şimdi bu da ne demek? Dört adımda aslında biz teknoloji yardımıyla şeffaf bir belediye yönetimi sağlayabiliriz.
Bir tanesine yapılacak projelerle ilgili vatandaşlar, STK'lar ve odalarla internet üzerinden ve yüz yüze tartışılacak bu projeler. Yani buraya opera salonu mu açacağız? Buraya cami mi açacağız? Ne açacağız?
Ki bunu biz aslında şu an Türkiye'mizde bile yapabiliriz. Hepimizde e-devlet diye bir şey var. Bizim devletimiz bütün paydaşların kim olduğunu biliyor. STK'ların kim olduğunu biliyor.
Diyelim bir spor salonu yapılacaksa 5 kilometre yanında ondan faydalanacak gençlerin kim olduğunu biliyor. Ama şu an onların hiçbiri bu sisteme dahil değil. Yani zaten teknolojik altyapı var sadece irade yok. Şöyle diyelim teknolojik altyapı olabilir idi.
Normalde 1 milyar 2 milyar dolar maksimum tutması gereken şey bizde şu an 20-22 milyar dolar tuttu e-devlet maliyeti ve hala kamu kurulundaki insanlarla konuşabiliyor ve devletin bizim geri bildirimizi alabiliyor olması gereken bir ortamda olmamız gerekirken yani bunun 5 adımı var. Beşte olmamız gerekirken biz şu an üçteyiz. Bizim aslında şu an sistemimiz buna uygun değil ama uygun olabilir deyip orayı kapatıyorum. İkincisi, projenin başarı kriterleri ortak olarak belirlenecek.
Burada genelde şu parayı yapacağız demiştik. Bu kadar paraya mal edilebildi mi var? Ama onun dışında kimse şey edemez mesela. Bakalım burada okulu yapıyoruz.
Bu okuldan mezun olan çocuklar gelecekte şu kadarı istihdama katkıda bulunacak, şu kadarı mutlu olacak, şu kadarı bir şey olacak. Yani aslında bu çok boyutlu bir optimizasyon problemi. Ve bu başarı kriterlerinde de sadece bir tane değil yani bütçe değil. Bunun gibi 5 tane şey belirlememiz lazım.
Eğer biz Osman Gazi köprüsü yapıyorsak diyeceğiz ki bakın arkadaşlar bu köprü trafik sorunu %30 azaltacak. Ya da bağladığı 2 tane ufak kasabanın ekonomisine %20 arttıracak. Yani bunun gibi başarı kriterlerini belirlememiz gerekiyor. Bu ikincisi.
Bu kriterleri belirledikten sonra bunları kamu ile paylaşmak gerekiyor ve bunların takip edilmesi gerekiyor. Ben bunu sayıştan 2.0 diyorum. Ve dördüncüsü de bizde hiç olmayan bir şey Türkiye'de.
Proje başarılı ise sorumlularına ödül, başarısız ise ceza verilecek. Türkiye'de ikisi de yok. Bu geri besleme olmadığı sürece Biz bunları yapamayız. Geri neslim olduğu sürece de hepsini yaparız.
Çünkü sadece Osman Gazi köprüsü olarak düşünmemek lazım. Bunu yere yaptığımız basit bir asfaltın yanına koyduğumuz mazgalalıda da aynı şeyi yapmalısınız. Bir mazgal 5 yılda mı kaç santim çökecek? İnternette çok popüler bir video var.
Almanlar gidip de bir rugar kapağını değiştiriyorlar. Allah'ınızı severseniz açıp izleyin. Güzel mühendislik işini güzel yapan insanların videolarını rahatlamak için izliyorum. Ben de o insanlardan biriyim.
Şimdi sana bu noktada ben bir yorum yapayım, bir de soru sorayım mı? Evet, sor tabii. Mazgal kapağı için, iş dünyası terimini kullanırsak Key Performance Indicator, KPI, bunları belirliyoruz. Yani bu mazgal başarılı olmuş mu, olmamış mı diyelim bir düzine kıstas bulduk, bunları belirledik.
O örnekte bu tamam ama bir köprü düşünürsen veya bir okul düşünürsen, dedin ya sen, bu etrafındaki şehirlerin ekonomisini nasıl etkileyecek? Şimdi Türkiye'de her şey o kadar merkezileşmiş ki, şehirlerin ekonomileri de merkezi kararlara o kadar bağlı ki. Senin yaptığın yerel projeler, belediyecilik projelerini insanların refahına artışı cinsinden ölçmen çok zor. Merkezi hükümetin yaptığı hataların veya politikaların sonuçlarından ayıramıyorsun.
Çok doğru bir şey söylüyorsun. Orada bir istatistik vereyim hemen. Avrupa'da mesela Paris, Londra gibi yerlerde vatandaşa gönderilen kaynakların %80'i belediyeler üzerinden gönderiliyor. Türkiye'de bu %30 sadece.
Performansların ölçümü, takibi ve bu insanların ödül ve ceza sisteminin olması için bunun devletle bir şekilde entegre olması gerekiyor. Ama bu şey de demek değil. Yani insanlar o anlamda karamsarlığa düşmesinler. Belediyenin yaptığı bir dolu proje var.
İstanbul Belediyesi milyarlarca lira harcıyor her sene. En basitinden söyleyeyim, birisi asfalttaki bir sıkıntıyı görüp fotoğraf çektiği zaman aslında o fotoğraf belediyeye gidebilir ve belediyedeki bütün bu sorumluluk zinciri üzerinden vatandaşa alnık geri besleme gelebilir. Ve de bu sorunun ne kadar zamanda çözüldüğü, kim tarafından çözüldüğü, müşteri memnuniyeti gibi gibi bütün sıkıntıları takip edebilmek mümkün şu an. Belediyeleri biraz daha özel şirketler gibi yönetmeyi andırıyor bana.
Stanford'dayken mentor hocamız vardı. Adamın adı John Morgridge. Cisco'nun efsane CEO'su yani. Cisco'yu almış 5 milyon dolardan, işte 5 milyar dolara götürmüş, bırakmış adamcağız.
Adam derdi ki yani, ölçmediğiniz hiçbir şeyi yönetemez. Mesela Türkiye'ye geldiğimde aldığım kilolara bakıyorum. Bakıyorum ki 6 aydır ben tartıya çıkmamışım. Yani çok basit.
Türkiye'de biz neyine kadar iyi ölçebiliyoruz? Ki akıllı şehirlerin de aslında felsefesinde bu var. Çünkü sıfırdan da başlasak, İstanbul'da yapsak 4 tane aslında bunun aşaması var diyelim. İlk aşaması altyapı aşaması.
Burada iletişim ve enerji şebekesini kuruyorsunuz. Üzerine sensörleri koyuyorsunuz. Çünkü kent verilerinin toplanması için sensör koymak lazım. Üçüncüsü sensörlerden gelen verileri bir veri bankasında topluyorsunuz.
Ve de bunu topladıktan sonra kullanıma açıyorsunuz. Son kısımda da ve en zevkli kısımda da artık Bunun üzerine servisler ve uygulamalar yazıyorsunuz. Yani bu servisleri hem belediyeler bunun kullanıcısı. Bu sensörlerden gelen bilgileri.
Ne olabilir? Bu trafik verileri olabilir, hava kirliliği verileri olabilir vs. ya da çocuk parklarının dolu olabilir en basitinden. Ve de bu uygulamaları siz aynı zamanda girişimcilere veriyorsunuz.
Bunun Güney Kore en güzel örneklerinden bir tanesi. 20.000 tane startup açılmış sadece Güney Kore'de, Seul'deki belediye kaynaklı gelen akıllı şehirleri üzerinden. İstanbul'da da yapmamız gereken şey bu.
Önce altyapı, sonra sensörler, sonra veri bankası, sonra da servise uygulama tabakası kurmamız gerek. Yani şimdi sen böyle söyleyince benim yine kötümser yanım ortaya çıkıyor. Teknolojiyi sorun olarak görmüyorum. Çünkü genel olarak benim açımdan sorun şu.
Bütün yapılanmanın amacı halka hizmet değil. Bütün yapılanmanın amacı iktidar. Yani iktidar için iktidar. İktidar için iktidar olmak için de senin ittifak kurman lazım.
Bu ittifakları da nasıl kuruyorsun? İşte belediyenin kaynaklarını veya merkez hükümetten gelen kaynakları sağa sola peşkeş çekerek. Böyle bir düzeni senin anlattığın akıllı şehirler, yani amacı halka hizmet olan, onun için ölçülen ve buna göre de ödül ceza sistemi kuran bir sistemin nasıl ortaya çıkacağını bu mevcut sistemden ben akıl edemiyorum. Şöyle mi olabilir?
Biraz klişe olacak ama evrim mi devrim mi ikilemi? Yani bu sistem oraya evrilebilir mi yoksa bir anda çat diye. Çok radikal bir değişiklik olacak ve baştan sıfırdan kısa bir süre içinde senin anlattığın gibi bir sistem kurulacak. Harika soru.
Bence bunun üzerine seninle bir iki saat daha bir sohbet edelim. Yani kısa bir şeyini söyleyeyim. Bir iki dakikalık versiyonu söyleyeyim. Olay bir evrim olacak bir ve bence bu gençlerin üzerinden yükselecek bir farkındalık olacak.
Yani gençliğin %80'i bu liderler beni temsil etmiyor diyorlar. Şimdi burada inanılmaz büyük bir potansiyel var. Her sene milyonların aktığı ama bunların kendilerine siyasi partilerde yer bulamadığı. Onun için de bu siyasi konuşmalardan, diyaloglardan uzak kaldıkları ve taleplerini iletmedikleri bir ortam var.
Bu söylediklerimin Türkiye'de müşterisi var. Al işte onlar daha çok bizim genç arkadaşlarımız. Onun üzerinden olacağına inanıyorum diyeyim şimdilik kısaca. Peki bu akıllı şehirler açısından yani daha ziyade teknik çözümler açısından başka söyleyeceklerin var mı?
Çok var. Sana çok basit bir şey söyleyeyim. Bu heyecanlandıran bir proje. Onunla kapatalım.
Şimdi en büyük sorun sensör koyacağız dedi. Sensör koymanın şöyle bir sıkıntısı var. Sensöre bir elektrik lazım. Bir de sensöre internet lazım.
İkimiz bu sensörü öyle bir yere koymak gerekiyor ki yerden yüksek olsun ama aşırı da yüksek olmasın. Hem sinyalden dolayı benden daha iyi bilirsin bu işleri. Hem de bütün caddelerde olsun bu. E peki biz bunu nasıl yapacağız?
Hani apartmanların köşesine koyacak mıyız? Her apartmandan izin mi alacağız? Bu çok büyük bir sorun. Bu sorunu Avrupa'da bir projeyle çözmüşler.
O da demişler ki, aa biz niye akıllı sokak aydınlatmaları yapmıyoruz? Neden? Bunun içinde elektriği var gayet güzel. Ondan sonra yerden yeterince yükseklikte ve yeterince sık olarak şehri kapsıyor.
Ve de bunun içine internette ya 5G yoluyla ya da fiber optik kablo yoluyla aynı kablacı üzerinden geçmesini az maliyetli olarak bulmuşlar. Şimdi bizim şu anki direklerimize baktığımız zaman mesela önünden sel oluyor. Sel olduğundan haberi yok bizim direklerin. Halbuki polisi, itfaiyeyi, ambulansı çağırabilir.
Bunun üzerine hava kirliliği sensörleri koyuyoruz. Düşük güçlü baz istasyonlar koyuyoruz bu 5G için. Sonra trafik sensörleri. Çok mümkün şu an bunlar.
silah atım tespiti falan yapılıyor burada. Hani akıllı araba parkları, neresi boş değil onu anlayıp hemen insanları oraya göre yönlendirmek gibi bir dolu şeyi bunların üzerinden yapabiliyorsunuz mesela. İlk tepkim, kötümsel tarafımın ilk tepkisi, bunları hacklemesi kolay olur. Ama benim asıl korkum bir hack grubunun bunu ele geçirmesi, bu sistemleri ele geçirmesinden ziyade devletin bunları kullanması vatandaşına karşı.
Yani biz şu anda toplumsal evrimin bence öyle bir noktasındayız ki bizim çok dandik bir ülkemiz yok. İmkan açısından baya kuvvetli bir devlet var. Fakat anlayış açısından geri bir devlet. Devlet-vatandaş ilişkisi geri.
Yani bu ne yaptığını bilmeyen bir çocuğun eline makineli tüfek vermek gibi. %100 katılıyorum sana. Sonuçta bir teknolojiye hem atom bombası da yapabiliyorsunuz, nükleer enerji santralleri de açabiliyorsunuz. Teknolojinin iyisi kötüsü olmaz.
Teknolojiye iyiye kötü kullanılır ve bizim gibi denge denetleme ağlarının işlemediği güçler ayrılığının Neredeyse hiç olmadığı yerlerde bunlar sıkıntı. Onun için zaten bizim gibi ülkelerde bizim başlamamız gereken yerler biraz daha böyle mesela hava kirliliği sensörleriyle, trafik sensörleriyle, kişisel bazlı bir şey değil. Tamamen toplumun sadece faydası için kullanılabilecek mesela ses, silah atımı tespit ediyoruz. Aynen dediğim gibi yani biz ne zaman adalet sistemimizi güçlendiririz, demokratik kuruluşlarımızı güçlendiririz ve kendi içimizde bu tartışmayı yaparız.
Yani deriz ki biz bunun ne kadarını istiyoruz, ne kadarını istemiyoruz. Çünkü biz bugün niye Allah aşkına kapımızın önüne çöp atıyoruz da çöp kamyonları geliyor haftada bir, haftada iki, on alıyorlar. Çok 20. yüzyıl işleri bunlar.
Halbuki eskiden bilirsin böyle eskiden bir gökten içerisinde negatif basınçlı böyle şeylerden yapılıyordu. Nümatik deniyordu onunla. Nümatik aynen öyle, şey hava basıncıyla. Şimdi aynısını aslında şu an yapmak mümkün ve bu mesela kötü kullanılamayacak bir şey.
Anlatabiliyor muyum? Böyle şeylerle başlamalıyız. Sanki şöyle görüyorum, bu teknolojik ilerlemeler bir nevi Truva atı. Bunları bahane ederek aslında daha büyük zafer hukuki düzenlemeleri ilerletmek.
Kesinlikle. Ki normalde bak şöyle güzel şeyler de var. Mesela ormanlara pasif dinleme aygıtları koyuyorlar, mikrofonlar. Kuşların ve diğer hayvanların sesinden oradaki bioçeşitliliği anlayan algoritmalar yapmışlar mesela.
Kuzey ormanlarına mesela bunu koysak. Her zaman diyoruz bakın öyle bir yapılaşma var ki kuşların göç rotaları değişti falan. Ne kadar değişti hiçbir fikrimiz var mı? Ya da kaç cins kuş artık İstanbul'a uğramıyor?
Hava kirliliği her sokak sokak aslında ölçülmesi gereken bir şey. Çünkü 8 metrede bir değişen bir şey havanın kalitesi. Biz İstanbul'a şu an onu 20-30 yerde ölçüyoruz. Her ilçede bir tane bile yoktur şu an.
Hava kirliliği gerçekten çok büyük bir sorun ve sınıflar arası bir sorun. Yani zengini de fakiri de aynı havayı soluyor. Onun için burada toplumsal bir uzlaşı olması bence çok mümkün. İnsanlar belki hani ölçmek veya KPI, Key Performance Indicator laflarını duyunca gözlerini deviriyor olabilirler.
Ya her şeyi rakamlara mı indirgeceksin diye ama bir şeyi ölçmek sadece onu optimize etmekten ibaret değil. Bir şeyi ölçünce veya bu şekilde insanların kullanımına sununca onu somutlaştırmış oluyorsun. Ben şimdi hava kirliliği şu kadar diye birinden rapor duysam o benim için hiçbir şey ifade etmiyor. Ama bir şekilde ...görselleştirilirse,
aplikasyondan kendi mahallemde, kendi evimin çevresinde... ...bu durum nasıl diye bakabilirsem, o zaman bir anda somutlaşıyor. O demin verdiğin kuş örneği daha da ilginç.
Yani ormanda işte 20 çeşit kuş yerinden olacak diyorlar. Ya bana ne? Yani 2 tane olsun, 200 tane olsun. Şehirde yaşayan bir insan için bunun hiçbir manası yok.
Düşünmüyorsun. Ama o kuşların sesini duysan, tamam, belki bir aplikasyon aracılığıyla... ...o sesleri de görüntülerle bağlaştırır, videolarla bağlaştırır.
''Aa ne güzel, bunlar orada yaşıyormuş.'' dersin, o senin hayatında bir anlam ifade etmeye başlar, somutlaşır. Yani soyut kavramlar üstünden kavga etmek zor bir iş. İnsan buna müsait değil bence.
O yüzden senin ölçmek dediğin şey buna da yarar sağlıyor. Ve de ölçmek dediğimiz şey bu kadar sıkıcı olmak zorunda da değil. Şöyle bir şey var. Mesela bu tanı biliyorsun.
Gayri sahafi milli mutluluğu ölçüyorlar ve ülkelerine bunu maksimize edecek şekilde yönetiyorlar. Bu ne demek? Toplam mutluluğu bir şekilde ölçüyorlar. Ve bunu yapmak için de Oxford Üniversitesi ile birlikte çalışmışlar.
Her sene anketler yapıyorlar. Baya bir üzerinde uğraşıyorlar. Hani insanların mutluluğunu, yaşam kalitesini nasıl ölçebiliriz diye. Türkiye'de insanları, vatandaşlarımızın mutluluğunu, yaşam kalitesini artıracak ölçümler yapıp bunlara göre de projeler yapabiliriz.
Olay sadece maddi şeyler olmak zorunda değil. Evet. Mutluluk gerçekten başka ne için yaşıyoruz? Böyle de deyip bugünkü konumuzu kapatalım derim.
Tamam, harika. Hepinize dinlediğiniz için çok teşekkür ederim. Eğer destekleyemiyorsanız en azından yorum bırakılabilecek yerlere, Apple Podcast gibi. Yorum bırakın.
Daha ayrıntılı bir geri bildiriminiz varsa imanuel.tostoyevski.com söz veriyorum. Her hattınızı okuyorum.
Sadece manevi değil maddi olarak destek veren para babaları, para anaları diye bir şey var mı ya? Kraliçe Victoria'lar, Hürrem Sultan'lar böyle bir şey bulmamız lazım. Bana bir fikir verin. Kimler bunlar?
Can Karakuş, Ali Özbek, Nilüfer Gök, Alper Bartmaz, Umutçukla. Biliyorsunuz kendi içimizde de kast sistemi var. Tam bir sömürgeciyiz. Bunlar bizim VIP'lerimiz.
Diğerlerinde yeniden eskiye doğru sıralarsak. Alp Şimşek, Onur Baysan, Somut Olay Podcast, Çağrı Özkul, Çağrı Kösev, Savaş Günata, Salih Ünal, Merve Yurdagül, Kıvanç Mıçek, Doğan Can Bahan, Sabahçı İlyaniniz Kudlaytede, Nilgün Elibol, Barış Özcanlı, Başar Kızılderir, Ali Can Albayrak, Emrah Öz, İbrahim Fırat Dumanay, Samet, Ulysses, Daniel Arslan, Berk Erdem Gelal, Erman Korkut, Çiğdem Şahiner, İsmail Atkurt, Anıl Tokdemir, Mehmet Ünsal, Ece Aydoğan, Hasan Basri Keleş, Özgür Elbir, Atilla, Işıl Arıcan, Kemal Akkoyun, Can Emrah Yaldız, Seküre, Mehmet An, Başak Pırut, Aydın Kahraman, Çağrı Öz Ertem, Arnold Schwarzenegger, Alper Barkmaz, Uygar Polat ve Refik Şekercoğlu. Bir sonraki bölüm ne ben de bilmiyorum ama bir şeyler var ve bekletmeyeceğim. Çünkü artık sağlık sorunlarıyla da uğraşmıyoruz.
Keyfimiz yerinde. Size de sağlıklı günler dilerim. Kısa bir süre sonra görüşürüz.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.