Podcast

Taylan Yıldız ile Yeni Nesil Siyaset

Fularsız Entellik

6 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Konuğumuz Dr Taylan Yıldız (@taylanyildiz) ile yeni nesil siyaset, şehircilik, beyin göçü, belediyecilik ve daha neler neler...

***





Konular:


(00:00) Haberler Duyurular Ivır Zıvırlar

(03:00) Beyin göçü ve bile bile lades

(05:00) Liyakat ve park cezaları

(07:00) Şempanzelerin adalet duygusu


(08:30) Niye akıntıya karşı yüzdün: Türk politikasının 4 etiketi

(11:00) Policy vs politika farkı

(13:30) Siyasette "effective altruism"

(15:00) Mitingler mi e-spor mu

(17:00) "Geleceğimiz sizsiniz" hakareti

(19:30) Yönetimde olmadan yapılabilecekler: Mentor açlığı

(20:00) Üç basamak: Bilgiye ulaşmak, değer yaratmak ve markalaşmak

(21:15) Temsili demokrasinin sonu

(23:40) Şehirlerin rekabeti ve 4 aşamalı hizmet modeli

(26:00) "Devlet baba": Parti - vatandaş ilişkisi

(30:00) Patreon Teşekkür Baskını

(31:30) Ekonomik devrimlerin ayakları: Enerji, taşımacılık, iletişim

(34:45) Üçlü patent verimliliği: 25 milyon vs 385 milyon dolar

(37:00) Ne yapmak lazım?

(40:15) Devlet fiyatlanamayan islere girer

(44:15) Steve Jobs ve mahalle konseyi

(46:15) Drone teknolojisine hazırlık




.

.

.

.


Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠podbeemedia.com⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

7.158 kelime · ~36 dk okuma

Bu adam bir teknoloji, Silikon Vadisi'nde üst düzey yöneticilik yapmış biri ama memlekete faydalı olabilmek için politik alanında da debelenen bir arkadaşımız diyebilirsin yani. Debelenen kelimesi aslında doğru olabilir. Çok içindeyim, çok aktifim de politikacılara güven %2 Türkiye'de. Politikacı kalıbı bambaşka bir şey.

Onun için ben kendimi politikacı diye zaten konumlandırmıyorum. Ben kendimi, Türkiye'de bak şunu karşılıyor, policymaker olmaya çalışıyorum. Selam flarsızlar, umarım iyisinizdir. Bugün bir konukla beraberiz.

Taylan Yıldız isimli yeni nesil siyasetçi diyor kendi web sitesinde kendisi için. Hangi partiden olduğunu söylemeyeceğim çünkü o konuları hiç konuşmadık. Merak eden gider bakar. Biz daha ziyade genel olarak belediyecilik hakkında konuştuk, şehirler hakkında konuştuk, hayat hakkında konuştuk.

Transkriptin tamamını oku

Bu muhabbeti de aslında epey uzun bir süre önce yaptık ve toplamda 3 buçuk saat mi konuştuk, 4 saat mi konuştuk. Benim de geçen hafta bahsettiğim hastalığım biraz yükseltti o yüzden de zaten geciktim. İdrar testi vermiştim, onu kaybetmişler. O yüzden hastalığın sebebini hala bilmiyoruz.

Kaybettikleri yerde nasıl biliyor musunuz? Doktor ofisi var, 50 metre ötede aynı bina içinde bir tane hall, onun öte tarafında laboratuvar. O arada bir yerde kaybolmuş bir şekilde. Neyse bu vesileyle oradaki herkesle tanışmış oldum.

Yabancı olduğum için beni hatırlıyorlar. Bisikletle hastaneye gidiyorum. Hoş beş ediyorum. Ondan sonra geri dönüyorum.

Orada da bir arkadaş çevresi edineceğiz bu gidişle. Yani böyle anlattığıma da bakmayın. Dalga geçiyorum. Yoksa yakınacak ciddi bir şeyim yok.

Ne derdi olanlar var sonuçta. Ama haplar biraz kafa yapıyor. O yüzden de podcast işleri aksadı. Bir yandan şöyle bir gelişme var ama ne zaman bahsetmiştim size hatırlamıyorum da.

İngilizce bir takım kayıtlar yapmıştım. Onlardan ilkini ben YouTube kanalında yayınladım. Türkçe altyazılı. O da amma uğraştırdı arkadaş.

Altyazı konusunda yardım için mesajlar atmışlardı. Bir iki tanesiyle çalıştık pek olmadı o. Ben kendim halledeyim dedim ama pişman oldum. Yani bu konuları iyi bilen biriyle beraber çalışmak lazım hakikaten.

Fakat güzel oldu o evrimsel psikoloji hakkında Diana Fleischmann diye bir uzman var. Ya kadın hem güzel, hem akıllı, hem komik, hem bilgili, araştırmacı. Artık onu da izlemeyeceksiniz. Kimi izleyeceksiniz?

Gidin bir bakın Fularsız Enterlik diye aratın YouTube'dan. İngilizcemle de dalga geçebilirsiniz. Yok ya süper İngilizcem. Nasıl dalga geçecek?

Bugün Taylan Yıldız'la beraberiz. Kendisi kendi ağzıyla Türkiye'de debelenen yeni nesil bir politikacı diyebiliriz aslında. Ama ondan çok daha fazlası. Google'da Stanford'la işbirliğin var.

Bütün büyük isimler yani burada name dropping'i yapalım. Seni bir yükseltelim. Ondan sonra gerekirse karizmanı çizeriz. Anlaştık.

Ben sana ilk soruyu sorayım o zaman, standart soru. Madem ABD'de o kadar yaşadın, insanların aklına gelen ilk soru, niye Türkiye'ye döndün? Evet, o soru çok fazla kişiden geliyor çünkü ben olsam dönmezdim diye düşündükleri için bana böyle sorular da geliyorlar. İzmir Fen Lisesi'nde yatılı okudum.

Devlet bir dolu para harcadı biz yatılı okutmaya. Oraya kömür parası verdi, akşamları vesaire vesaire. Bitti Boğaziçi. Yurt dışına gittim.

Şimdi yurt dışında master, doktora. Sonra orada çalışıyorum. Her yıl bir dolu para vergi olarak veriyoruz devlete. Hadi ben şimdi geldim.

Bir dolu arkadaşım 65 yaşına kadar orada yaşayacak. Bütün vergilerini verecek, her şeyini. Oraların sistemi öyle bir şey ki yaşlandıktan sonra emekli maaşıyla orada yaşamak da çok zor. Halbuki onların emekli maaşını alıp Türkiye'nin sağlık sisteminden faydalanıp Türkiye'de yaşamak inanılmaz avantajlı.

Biz bütün paraları veriyoruz ülkece, insanları yetiştiriyoruz. Bunlar yurt dışına gidiyorlar, 40 sene çalışıyorlar. Ondan sonra yazlıklarına yerleşiyorlar herhangi bir yere. Ondan sonra buradaki sağlık sisteminden yararlanıyorlar.

Bunu Amerika tarafından düşünelim tersini. Adam hiçbir şey yapmıyor. En iyi dereceye almış insanlarını. Tam böyle vergi vereceği çağda Amerika'ya getiriyor.

Hatta biraz daha önce getiriyor. Eğitim sistemiyle bunları filtreliyor. Güzel olana vize veriyor, güzel olmayanı ülkeden atıyor. Ondan sonra da o insanları çalıştırıyor, çalıştırıyor, çalıştırıyor.

Sonra öyle bir konut vergilendirmesi, emlak vergisi sistemi yapıyor ki adam. Diyor ki yani senin bundan sonra burada işin yok. Sen hadi ülkene geri. Yani ne kadar güzel bir sistem adamlar için ve bizim için de ne kadar enayi bir sistem düşünebiliyor musun?

Amerika'ya ilk gittiğim zaman orada düşündüm ki işte master'ımı yapacağım, doktor'umu yapacağım. İşte biraz bir dünya vizyonumu olacak. Dünyanın büyük şirketlerine çalışacağım. Sonra Türkiye'ye geleceğim.

Aynı o vizyonla belki de daha da büyüterek Türkiye'de işler yapacağım. Ben bunu yaparken bu arada işte 2009'a kadar benim arkadaşlarım Amerika'dan Türkiye'ye döndüler. Dönenler de gayet keyifliydi. Çok fazla bir sıkıntıları da yoktu.

2009-2013 arası ben artık Google'a kariyerim artık yavaş yavaş yükselmeye başlamış. Keyfim değerinde. Türkiye'ye dönen arkadaşlarım 2 sene maksimum durdu. Ondan sonra kös kös Amerika'ya geri döndüler.

Ve isteyerek de değil. Düşünün, insanlar evlerini satıyorlar, çocuklarına yeni okul buluyorlar, kariyerlerini noktalıyorlar. Hepsinin ortak bir sebebi var mıydı yoksa hepsi ayrı ayrı sebepler mi öne sürdüler? Genelde ortak sebebi şuydu, kariyer anlamında, kendini gerçekleştirme anlamında yeterince bir fırsat görememişler.

İkincisi, ve aslında daha büyük olanın liyakat. İnsanlar yurt dışında alışmamışlar. Birinin amcasının, teyzesinin, özellikle teknik bir pozisyonda senin önüne geçmesine alışmamışlar. Mesela Google'da çok çok çok üst düzey insanların bazı insanlara referans olduğunu biliyorum ben.

Hani bakın bu arkadaşını alabiliyorsanız alın ama o insanların ben Google'a alınmadığını biliyorum. Türkiye'de düşünün, herhangi bir holding, A Holding'in genel müdürü, bakın diyor, Ahmet'i işe alır mısınız diyor, referans yazıyorum diyor. Ve de onun 5 altındaki insanlar, bir yerin satış müdürü diyor ki, sayın genel müdürüm, bu insana şu an ihtiyacımız yok, bizim için doğru fit değil, alamayız diyor. Benim başım bundan biraz derde girmişti aslında.

Türkiye'den gelen arkadaşlar benden iş konusunda yardımcı olmamı istemişlerdi. Tabii ben öyle üst düzey yönetici falan değilim ama yine de onlara dedim ki, ya tamam yardımcı olurum, size mülakat ayarlarım. masanın üstünde birikmiş CV topağı içinde, tamam seninki üstte gelir, o CV'ye birileri bakar, seni de mülakata alırlar. Ondan sonrası artık sana kalmış bir şey.

Ben bunu açık bir şekilde söyleyemediğim için, nasıl olsa biliyorlardır diye farz ettiğim için, ondan sonra o işe giremeyince bunun şeyini benden çıkardılar, acısını. Elbette vardır, özellikle siyasette vardır tabii al gülüm ver gülüm bir noktaya kadar insan doğası ama derecesi çok daha az. Tabii bir de zaten orada şöyle bir şey var, insanlar standardın aynı olduğunu bildiği için başta bizim gibi adaptasyon sorunu çekseler de sonra yavaş yavaş alışıyorlar çünkü bakıyorlar ki herkes için kanun var. Çok basit bir örnek vereyim, Türkiye'den Amerika'ya gelmiş, neredeyse istisnasız her arkadaşım yerleşmiş, ilk bir hafta içinde bir park cezası alınır.

Çünkü sebebi şudur, hani Türkiye'de kurallar daha esnektir ya, sonra o cezayı aldıktan sonra alışırlar, bilirler ki hani herkes sonuçta aynı şekilde yargılanıyor, Bunlar sadece bizde değil, biliyorsun şempanzelerde bile var bu. Parasal bir sistem yaptığınız zaman hani onlar size boncuk veriyorsunuz, üzüm veriyorsunuz gibi, yani şempanza yanındakine bakıyor, aynı boncukla kaç tane üzüm alıyor diye. Eğer daha fazla üzüm alıyorsa aynı boncukla, o kendi üzümünü deneyi yapan adamın kafasına atıyor. Yani hani bu çok derinlerde bir yerde bizim bu adalet duygumuz ve kendimizi de o pahada yakmak istemiyoruz.

Yani o şempanza sonuçta o kendi üzümünü niye atıyor adamın kafasına? Şöyle bir game teori oyunu var. Hani diyorsunuz ki 10 liram var, onu paylaşalım. Kendine ne kadarını tutacaksın, sana bağlı.

Karşındakine ne kadar vereceksin? Ve karşındaki de bunu ya kabul edebilir ya da hayır diyebilir. Hayır derse ikiniz de 0 alacaksınız. Normalde 10 dolar olsa mesela, ben 9'unu tutsam, birini sana versem, sen evet demen lazım, 1-0'dan iyidir demen lazım.

Ama insanların bu adayet duygusu o kadar ilginç ki, genelde ortalaması insanlar 7 dolarını falan kendine tutuyorlar, 3 dolarını karşıya veriyorlar. Çünkü daha azında insanlar sırf onu cezalandırmak için ben de almayayım o da almasın diye yani. Yani 7'ye bana 3 versen tamam bir şekilde sineye çekeceğim ama 2 versen nasıl olsa 0'dan büyüktür demiyorum isyan ediyorum. Kültürel farklılıklarla da ilintili bir durum bu.

Çünkü bazı kültürlerde vermek büyüklüğün göstergesi. Onun için o kültürlerde de ben sana maksimum vermeye çalışıyorum. 9 dolar sana verince o sana hakaret gibi geliyor. O kültürlerde de bu şey denge tam tersi yönde işliyor.

Bu güzel bir geçiş oldu aslında. Şunu zaten soracaktım sana en başından beri. Madem arkadaşlarım geri döndüler sen ABD'deyken bu liyakat sorunu yüzünden. Hani bir akıntıya karşı yüzüyormuşsun gibi.

Akıntıya karşı kürek çektiğim doğru. Gördüm ki 2013'ten sonra artık insanlar Türkiye'ye dönmeyi hayal bile edememeye başladılar. Düşünüyorum Amerika'daki benim arkadaşlarım ülkesine dönmeyi hayal edemeyen arkadaşlar kimler? Kamboçyalılar, Vietnamlılar, Kolombiyalılar vs.

Şimdi o insanlar Amerika'da yaşamaya zorunlu. Zorunlu olduğu için de hep ülkelerin adı geçtiği zaman böyle bir gönül kırıklığı oluyor insanlarda. Biz bunu hak ediyor muyuz? Yani ülkemize dönemeyi hak ediyor muyuz?

Hak etmiyoruz. onun için dedim birine bir şey yapması lazım valla baktım sağıma baktım soluma kimsenin bir şey yapası yoktu yani hani herkesin farklı hayat değerleri var farklı öncelikleri var aileleri var şu var bu var onun için kimsenin kalbini kırmak istemem ama yani sonuçta realitede kimse bir şey yapmıyor. Türkiye'ye geldikten sonra eğer arkamdan benden daha akıllı yakışıklı ve yetenekli 300 tane de arkadaşım gelseydi çünkü benim derdim hani bir örnek olayım yani benden daha iyi insanlar gelsin politik sisteme dahil olsun idi Bunu bekliyordun yani, bunu umut ediyordun yaparken. Bunu umut ediyordum, vallahi umut ediyordum.

Yani ilk gün değil de en azından bir yıl sonra, iki yıl sonra bunu umut ediyordum. Ama tabii şunu ben anlayamamıştım. Bu politik sistemin ne kadar zor olduğunu ve kapıların bizim gibi insanlara normalde ne kadar kapalı olduğunu genel anlamda söylüyorum. kapalı olduğunu fark etmemiştim ve de şöyle düşündüm hani Türkiye ile ilgili güzel projeleriniz varsa partiler der ki size inanılmaz kucak açar buyur gel bunu yap çünkü memleketimizin buna ihtiyacı var Allah razı olsun derler diye düşünmüştüm ben.

Hiç hiç hiç böyle bir şey yok. Bunun sebebi de hani Türkiye'deki politik söylemler etiketler üzerinden gittiği için teşvik sistemi, politik teşvik sistemi o etiketler üzerinden politika yapan insanları öne çıkarma eğiliminde. Politikada dört tane köşe var. Müslümanlık, Atatürkçülük, Türk Milliyetçilik, Kürt Milliyetçiliği ve bu köşeler, bu etiketler kapılmış durumda.

Ve de siyaset de genelde bu etiketler üzerinden yapılıyor. Tabi orada şöyle bir sıkıntı oluyor. Diyelim CHP'yi destekliyorsunuz, Atatürkçü bir insansınız. Başka partner olup da insan Atatürkçü olamaz mı?

Olabilir. Ama insanlarda böyle bir maalesef ayrıştırıcı bir algı var. Ve gençler de ayrıştırıcılık istemiyorlar. Üsküdar'da yaşıyorum.

Biliyorsunuz Üsküdar sonuçta daha mutasip insanların olduğu bir yer. Ve orada görüyorum gençlerin nasıl yaşadığını. O bizim eski jenerasyonun, annemiz babamızın jenerasyonun o kodları, o sembolleri filan yeni jenerasyonda yok. Ve yeni jenerasyon da onun için zaten kendilerinin etiketlendirildiği ve başkalarını yabancılaştırıldığı bir sistemi istemiyorlar.

İstemedikleri için de politikaya çok uzaklar. Şeye benzemiyor mu bu politikayla policy ayrımına? Benim anladığım kadarıyla sen buraya ilk geldiğinde, aklımda çok güzel policy fikirleri var. Nüfusun hangi kesmine ne tür ekonomik teşvikler yapalım, vergi oranları nasıl olsun, nasıl yatırım teşvikleri yapalım, policy bunlardır.

Bu fikirlerle geleyim, nasıl olsa arkamda da büyük isimler var. Bana kucak açarlar, hoş geldin, beş gittin derler diye düşündün. Ama Türkiye'de policy ile ilgilenen yok. Herkes etiketler üzerinden politika yapmakla meşgul.

Doğru mu anlamışım? Aynen durum böyle. Hem alıcısı yok bunun, sizin bir yerlere getirmek durumunda olan yönetici tabakası arasında alıcısı yok bir. İkincisi, siz bunu yaptığınız zaman, politika üretmeden bir yerlere gelmiş insanlar da kendini kötü hissediyorlar.

Bu bence en büyük sıkıntı bu. Sizinle aynı seviyede olan insan, sadece düğün dernekte beş dakika konuşma yaparak, arada iki tane tweet atarak oradaysa, o insan kendini nasıl hissediyor? Çok kötü hissediyor haliyle. Ben de o zaman kendimi kötü hissediyorum.

Yani politik sistemin içinde var olmak da onun için benim anlayabildiğim kadarıyla projelerle değil, kendi özgür ağırlığınız olacak. Kimse, aa işte İmmanuel Dostoyevski, işte ülkeyi kurtar demez. Eğer onu sistemin dışında bırakırsam arkada bir milyon kişi bağırır çağırır Allah Allah ve niye böyle yapıyorsun, o bizi temsil eden insan da der ve gelmesi gerekiyor olayın. biraz kötümser olarak bakıyorum ben bu işe de politikanın zaten doğası bu değil mi?

Yani eskiden beri sonuçta hareketlerin amacı nedir? Siyasi güç elde etmek. Yani o güç başka bir şey kullanmak için elde edilmez bir ara amaç değildir. Nihai amaçtır zaten güç kendi kendinin amacıdır gibi.

Bu proje sanki politikanın bir yan ürünü gibi. düşünüyorum ben burada. Kesinlikle öyle. Şimdi orada aslında Türkiye'de bir siyasi lider odaklı bir partileşme olduğu için ve bunun sebebi de asıl siyasi liderler değil, bunun sebebi siyasi partiler kanunu.

Yani o partiler kanunuyla biz İmmanuel Tolstoy'u sevenler partisi kursak emin ol yine aynı şey olur. Tabanı temsil etmeyen Yani tabandaki insanların ne istediğini temsil etmeyen bir sistem var. Onun için bir ipte birden fazla cambaz oynamıyor. Yani bir tane lider oluyor ve o lideri sevenler kulübüne dönüyor.

Yurt dışında en azından birkaç insanın en azından farklı alanlarda yıldızının parlamasına, o insanların kendi tabanlarını götürmesine izin veren bir sistem var. Türkiye'de o işler biraz daha zormalizm. Peki şöyle bir çözüm olmaz mı? Ben geçenlerde bir röportaj yaptım da, effective altruism diye bir kavram var.

Altruizm, başkasına iyilik yapmak demek. Yardımseverlik diyebiliriz. Effective altruizm de bunu bir işte neredeyse hani hesap kitaba oturtup, kendi kaynaklarımı birikeyim mi, en etkili nasıl kullanabilirim, onu analiz etmeye çalışıyor. Bir bakıma da işte bu faydacı ahlakın bir dışa vurumu.

Yani benim elimdeki sınırlı kaynaklarla Başkasının acısını, toplam acıyı nasıl minimuma indirebilirim, toplam faydayı nasıl maksimize edebilirim, bunun hesabı. Şimdi senin durumunda mesela şöyle diyebilir miydik, ya sen madem o kadar yükseldin orada, biraz daha orada dişini sıksan, daha da üst düzeye gelsen, bütün o elindeki kuvvetle parasar olur, bağlantıların açısından olur, neyse. Bu siperlerde savaşmak yerine dışarıdan general gibi uzaktan böyle kaynaklarını idare ederek Türkiye'ye bir etkide bulunabilir miydi? Zaten Türkiye'ye dönüp de bir iş yerinde çalışmanın maliyeti çok.

Bir de hiç onu yapmadan, para kazanmadan ve o politika çarkının içinde tutunmaya çalışmanın maliyeti çok fazla. E onun için kimse gelmiyor. Ama ben bu şeyi seviyorum açıkçası. Bu challenge'ı seviyorum diyelim.

Neden seviyorum? Çünkü bence STK'lar üzerinden bir şeyler yapmak çok önemli ama politik alanın bir yerinde bizim gibi kendisini geliştirmek için yıllardır çalışan, dirsek çürüten insanların bu sisteme girmezse yani bu sistem hep liyakatsiz insanlar tarafından yönetilecek. Yani bir sorumluluk duyuyorum açıkçası. Sonuçta oyunun kralı bu.

Türkiye'de bu iş nasıl yapılır görmek için önce birkaç sene bir dayak yemeniz gerekiyor tabiri caizse. Ondan sonra biz de onu yedik gayet güzel. Şimdi gördüğüm kadarıyla bir kere insanların çoğu, özellikle gençlerin çoğu zaten hani bu politika içinde olmak istemiyor, evet doğru. Bambaşka kanallardan onlara erişen, yani bu e-spor olabilir, bu başka sosyal mecralar olabilir, onların arasından da olabilen, insanları bu anlamda örgütlendiren, ve onlara gerçekten kendi hayatına dokunur çözümler üretebilen bir yapı gerekiyor.

Şimdi ben gençleri iyi tanıdığıma inanıyorum. Sabah akşam bu konuda araştırmalar yaptırıyoruz, okuyoruz, devamlı beraberiz. Yani bu çocukların çoğu zaten parası yok. Ondan sonra eğitimleriyle ilgili çok büyük bir kalite sıkıntısı var.

Gelecekle ilgili beklentileri çok az. Evde oturuyorlar, 80 lirayla internete para veriyorlar ve 8 saat boyunca mesela oyun oynuyorlar. Orada sosyalleşiyorlar, orada konuşuyorlar. Ben bunların arasından bir tane bile gidip de bir mitingde bayrak sallamış daha bir gence rastlamadım.

O eski politika, bir yandan hak da veriyorum, niye umursasın bu çocuk? Çünkü şu an meclisin ortalama yaşına bakın, elli küsürlerde ve bu gençlerin bir sorununa işaret eden bir tane konuşmayı onlar bana sayamıyorlar. Öyle bir beklenti bile yok çünkü kanıtsamış durumdalar. Ben geçenlerde İstanbul Meclisi'nde, orada işte meclis üyesiyim biliyorsun, Konuşma yaparken laptop'ımın üzerinde CSGO denilen Counter Strike diye bir oyun var.

Onunla büyüdük zaten tabiri caizse. Üniversiteden beri oynuyorum ben o oyunu ve Türkiye'de milyonlarca genç oynuyor. Tabii canlı yayınlanıyor bu. İşte ekran başkanında olduğu bir toplantı.

Sonra bir anda böyle e-spor camiası çıldırdı. İnanılmaz diyor. İlk defa bir politikacı, bakın e-spor stikülü daha resmi bir alanda kendine yer buldu. Şöyle söyleyeyim, Çin'de daha 2015'te League of Legends'ın finalini 300 milyon kişi izledi canlı olarak.

Bak dünya zaten orada ama politika orada değil. Yani dünya 21. yüzyıl yaşıyor. Politika 23.

yüzyılın 1950'lerde, 55'lerde takılıyoruz biz şu an. Yani gençlere politikacılar ne diyor biliyor musun? Diyor ki, geleceğimiz sizsiniz. Sonra bunu duyan gençler böyle bir mutlu oluyorlar, öyle eve gidiyorlar.

Biraz düşündüğün zaman aslında bu hakaret gibi bir şey. Çünkü diyor ki, 35 sene bekle, sen yöneteceksin ülkeyi. Yani gençler geleceğimiz sizsiniz, bu demek. Şimdi 23 Nisan'da 5 yaşındaki çocuğa bunu dersin, koltuğa oturttuktan sonra değil mi?

Ama 25 yaşındaki, 30 yaşındaki, 35 yaşındaki insana bunu demezsin. Onun için o aradaki uçurumu anlayan ve de gençleri o anlamda temsil edebilen bir yapıya ihtiyacımız var ve o yapıda da gençlerin, ülkede ne kadar genç varsa o oranda gencin de asıl yönetim kademelerinde olması lazım. Şu an olanı söyleyeyim, şu an gençlere diyorlar ki sen git etten duvar ol diyorlar. Genel başkan geçerken hani insanları atlamasınlar, bir güvenlik sıkıntısı olmasın.

İşte poster dağıtılacaksa, bir yerlere bir şey asılacaksa onları yaptırıyorlar. Ufak tefek organizasyonlar yaptırıyorlar. Ama hiçbir zaman karar verme sürecine bu insanlar dahil değiller. Bizde şöyle bir şey var, özellikle Doğu toplumlarında Doğu toplumlarında mesela bu papazların sakalı yoktur, değil mi?

Doğu toplumlarında papazların sakalı vardır. Çünkü bizde yaşlılık böyle bir bilgelik ve bir hiyerarşide üste çıkmanın sembolüdür. Bu benim hipotezim. Bilmiyorum bu doğru mu değil mi?

Hani sakalım yok ki beni kimse dinlemiyor diye bir şey var. Yani bizde yaşlılıkla bilgelik arasında bayağı büyük bir korelasyon toplum içselleştirilmiş anladığım kadarıyla. İnsanlar diyorlar ki, bak bakın diyorlar işte ben bu partide şu kadar zaman geçirdim, niye bu insan gelip de benim önüme geçiyor? Türkiye'nin bilişim ve teknoloji vizyonunu ortaya koyacaksanız bunun partide 30 yıl geçirmenizle bir ilintisi yok.

Muhtemelen hatta negatif bir korrelasyon var orada. Bunun tabi ben evrensel bir şey olduğunu tahmin ederim ama en azından eskiden bir noktaya kadar ama herhalde bir noktada bazı toplumlar bunu aşmışlar. Pratik bir çözüm önerisi soracağım sana ama işin açısı ben bu soruya inanmıyorum dahi. Bir kere böyle karmaşık şeyleri birkaç cümleye indirgeyerek pratik çözümler haline getirmek zaten normalde de çok zor bir şey hatta bazen imkansız ama Daha ötesinde Türkiye üzerinde zaten sistem belli.

Yani tek adam rejimi var şu anda. Artık partiler kanununun bile bir etkisi olmayabilir. Parti içi demokrasi olsa bile şu anda ne olacak diyebiliriz mesela. Sen böyle bir atmosferde hani iyi ki geldin, iyi ki döndün, senden feyiz alıyoruz diyen gençlere o ilk karşılaşma, ilk ilham sonrası neler söylüyorsun?

Tamam biraz daha oturup somut şeylerden bahsedelim dediğinizde neler konuşuyorsunuz? Şu an yönetimde olmadığımız için zaten dediğim gibi hani bunlar büyük sorun. Türkiye'de aslında yönetimde olsak yapabileceğimiz bir şey, birçok şey var. Ama teknolojinin güzelliği yönetimde olmadığınız zaman da teknoloji yoluyla gençlere yardım etmek mümkün.

Bunlar neler? Çok basit bir örnek vereyim. Türkiye'de inanılmaz bir mentor açlığı var. Kayseri'ye gittim.

3,5 saat orada konuştum. Sonra dışarıda böyle kafe gibi bir şey vardı. Hala gençlerle beraberiz. Sonra arabaya girdim.

Hemen yan koltuğa başka bir çocuk atladı içeriye. Dedim, ne yapıyorsun? Yetiştirecekler, havaalanına yetiştirecek. Gece 11 almış artık.

O uçağı kaçırmamam lazım. Diyor ki, başkanım lütfen size soru sormam lazım. Dedim, nasıl döneceksin havaalanından? Ben bir şekilde otostop falan dönerim dedi.

Dünyada aslında katma değer yaratabilecekleri bir de o ortam var ama bu kaynaklara nasıl erişeceklerini bilmiyorlar. Şimdi bilmedikleri için de onun da birkaç tane bacağı var. Biz şu an Türkiye'ye gidiyoruz. Gençlere haydi bakalım, kodlamayı öğretelim.

Sanki sadece kodlamayı öğretince bir şey olacakmış gibi. Bunun üç tane ayağı var. Birinci ayağı insanları doğru bilginin nerede olduğuna ve buna nasıl ulaşacağını anlatıyorsun. Burada insanlar nereden başlayacaklarını bile bilmiyorlar.

Yani insanlar için bu çok büyük bir sıkıntı. Sonraki kısımda bilgiden nasıl değer yaratacağınızı üretiyorsun. Sonra üçüncü kısmı da, en az bunun kadar önemli kısmı da markalaşma kısmı. Siz bu veri, değeri ürettiniz.

O veri nasıl pazarlayacaksınız? Hangi mentorlara ulaşacaksınız? Bunların hepsinin yapılması lazım. Yani bu üç bacaktan, Sadece ortada koltlama bacağının yapıldığı bir alan gençleri yeterince tatmin etmiyor.

Çünkü öncesi yok, sonrası yok. Teknoloji aslında bu anlamda yeni olanaklar sağlıyor bize. Bunun için devletin içinde olmamıza gerek yok ki bunu yapalım. Gençlere bu faydayı sağlayalım.

Ondan sonra gençler de desin ki, aa bakın 21. yüzyılın kodlarını çözmüş bir yapı bana bunu sağlayabiliyor. Belki bu yapının bizi yönetmesi lazım ileride desin. Zaten şimdi dünyaya baktığımız zaman katılımcı demokrasinin, artık temsilci demokrasinin önüne geçtiğini görüyoruz.

Çünkü dünyanın birçok yerine meclis olan güven bildiğimiz yerlerde sürünüyor. %30'lardan 40'lardan %10'lara düşmüş durumda. Yönetim sisteminden bağımsız olarak meclislere olan güven son 30-40 yıldır her 10 senede bir düzenli olarak azalıyor. Ve de bütün kıtalardaki yapılan referandumlara baktığınız zaman da her 10 yılda bir bunlar neredeyse iki katına çıkıyor.

İnternet devrimi her kurumu değiştirdiği gibi demokrasi kurumunu da değiştirecek. Bu zaten olması gereken ve olacak bir durum. Siz şu an ne yapıyorsunuz? Diyorsunuz ki kardeşim ben bir milletvekili seçiyorum, evet.

O milletvekili her konuda beni temsil etsin. Gençlik sorunları hakkında da, dış politika konusunda da, ekonomi konusunda da, taşınma konusunda da, tarım konusunda da, yani Nijerya başbakanı geldiği zaman onu nasıl karşılayacağımız konusunda her konuda bizi o temsil etsin diyorsunuz. Halbuki artık diyebilir ki bak işte ben İmmanuel Tolstoy eski bilim ve felsefenin çocuklarımıza ve gençlerimize öğretilmesi konusundaki mifredatı ona sorulsun bence desin. Sen mesela al 500 bin tane arkanda öyle insan olsun.

1 milyon insan olsun. Sen o konuda oy verdiğin zaman 1 milyon kişi blok olarak oy vermiş olsun. Farklı konularda bir kanaat önderi yaratıp onlara sizin oy verme hakkınızı vermek mümkün. Keşke biz onun önderi olabilsek ülkece.

Özellikle teknolojiye yakın bu gençlerimizin politik sistemini şimdi sözlerini söyleyebilir, hale getirebilsek. Benim aklıma iki şey geliyor. Daha doğrusu iki ölçekte bakabiliriz. Birincisi bu yerel yönetim deyince ben klasik olarak belediyeleri düşünüyorum.

Hayatımı en çok etkileyen konular hakkında karar vermeyi düşünüyorum. Biz genelde enerjimizi, siyasi enerjimizin %90'ını ulusal meselelere veya uluslararası meselelere harcıyoruz. Bizden çok daha uzakta olan, üstünde neredeyse hiç etkimiz olmadığı meselelere harcıyoruz, orada birbirimizi yiyoruz. Kapımızın önünde olan biten şeylere enerjimizin %10'u gidiyor.

Sokağı kim niye kazıyor mesela, her gün kullandığımız sokağı bilmiyorum. Biz hep demokrasiyi ulusal ölçekte değerlendiriyoruz. başarılı mı, başarısız mı diye. Halbuki seninle çok da alakası olan bu yerel meselelerden başlatmak bence daha sağlıklı, gerçekçi bir şey.

Üstüne bir de şunu diyorsun, ulusal meseleler konusunda da bu temsili demokrasi için bir devrim lazım. Uzmanlık alanına göre değişik insanlara delegasyon verebilirsin. Evet, kesinlikle onu diyorum ve yerel yönetimlerden bu başlamalı. Şu an aslında Türkiye'de Avrupa'nın iyi yönetilen belediyelerine baktığınız zaman bütün sosyal yardımlar, icraatlar %75 ile %80'i arası yerel belediyeler kanalından gidiyor.

Ama Türkiye'de sadece %30'u gidiyor. Yani merkezi yönetim, sanki sizin derdinizi çok iyi biliyormuş gibi, hükümetten geliyor bu paralar. Tabandan uzak bir yönetimin, tabanın dertlerine çare olmak gibi bir iddiası var şu an Türkiye'de. İnsanlar, özellikle orta sınıfı üstü insanlar şey demezler, İstanbul'da mı yaşasam, Bolu'da mı yaşasam, Sakarya'da mı yaşasam demez.

İstanbul'da mı yaşasam, Londra'da mı yaşasam, New York'ta mı yaşasam der. Artık olay ülkeden çok şehirlerin rekabetine döndü ve bundan sonra da daha çok bunlar olacak. Şehirlerin artık kendisi bir ekosistem ve küreselleşmeyle birlikte zaten bir dolu şehir birbirine yakınlamaya başladı temeli ihtiyaçlar anlamında. Mesela Helsinki bir marka olarak yönetiliyor şu an.

Helsinki markasını biz nasıl büyütebiliriz, insanları nasıl çekebiliriz diye bir dolu proje yapıyorlar. İnsanların kendi arka bahçesinde kendi enerjisini ürettiği bir yerde artık merkezi bir sistemin şehirler üzerine olan etkisi daha da azalacak tabii ki. Eğitim sistemi dediğiniz zaten hepsi internete kaydı. İnsanlar dünyanın her yerinden bilgileri alıyorlar.

Onun için siz şehrinize gelen insanlara ne sunuyorsunuz? Sokakları güvenli mi? Temiz mi? Trafik var mı?

Bunların hepsini siz sunduğunuz zaman siz küresel bir dolaşım ağının bir parçası olursunuz ve böylece Dünyanın her yerindeki hem Türklerin hem yabancıların en pırıl pırıl beyinlerinde bu yerleri almış olursunuz. İlk kısımda bizim sokakta bir kazı yapılacaksa, bir şey yapılacaksa onun için bütün paydaşların bir geri bildirimin alınması lazım. Yani oradan etkilenecek insanların geri bildirimi alındıktan sonra performans kriterlerinin set edilmesi lazım. Bu performans kriteri eğer oranın mazgalını yapıyorsanız mesela 4 yıl boyunca o mazgalın 10 cm bile altına düşmemesidir.

Şimdi bugün Türkiye'deki yollara bakın ne zaman mazgalın üzerinden düştüğünüzde araba böyle bir irtifa kaybediyoruz. 3. kısımda da bu performansa erişilmiş mi erişilmemiş mi onu denetleyelim. Ve bu açık olsun, şeffaf olsun ve dördüncü kısmında denetlilikten sonra da bu işi doğru yapanlar ödüllendirilmeli, yanlış yapanlar da cezalandırılmalı.

Yani bizde bu döngü yok. Benim düşünceme göre iktidar hiçbir zaman, herhangi bir iktidar kendi gücünden vazgeçmek istemeyecek değil mi? Bunun için savaşacaktır. Özellikle de bu salgın günlerinde birçok iktidar bu krizi bahane ederek kendi güçlerini arttırma peşinde.

İşte bu yardım paketlerini mesela belediyelerden gelmiyor. Belediyeler yardım toplamaya çalıştılar, onu yasadışı ilan etti, merkezi hükümet. Merkezi iktidarın içinde de bir merkezlileşme var. O kadar ki yardım paketleri Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı ibaresiyle dağıtılıyor.

Türkiye Cumhuriyeti ibaresiyle değil. Anlamamız gereken şey şu, belediyelilerin yerel yönetimdeki ve insanların algısını değiştirmediği gücünü zaten hani şu anki yönetim de biliyor. Çünkü belediyelicilikten geldiler. Şu anki belediyelere yapılan baskının bir benzeri onların üzerinde de vardı.

Bu kadar değildi ama vardı. Yani Türkiye'de aslında bu merkezi yönetimin Rakiplerini elimine etme refleksi son 20 senede olmuş bir şey değil. Hatta zaten şu anki yönetimin doğmasının sebeplerinden bir tanesi de budur. Orada da bütün baskılara rağmen gerçekten tabanda icraat yapıp, aynı zamanda sosyal yardımlara devam edip, kendilerinin algısını ve iyi yönetici algısını pekiştirdiler.

Tam tersi de şu an bizim bir muhalefet olarak yapabilmemiz mümkün Çünkü değil. yapıyoruz. Mesela yardım kampanyasının banka hesapları bloke edildi. Mansur Başkan insanların iftarlarını alabilme konusunda bir yol açtı ve 400 bin tane iftar satını aldı.

Bu inanılmaz büyük bir olay ve bunun sağlayıcısı internet. Bunu 30 yıl önce böyle yapamazdınız. Sadece sosyal medya üzerinden gidin bakkaldaki insanların borçlarını kapatın diye bir kampanya yaptı mesela kendisi. Bunu da yine yapamazdınız.

Yani hani internetin teknolojileri aslında bunları sağlayıcı oluyor. O anlamda çok çok çok büyük bir şansımız var İran yönetimleri anlamında. Ve de sen de katılır mısın merak ediyorum. Dünyada özellikle Amerika'da ve Avrupa'daki parti ve vatandaş ilişkisine bakalım.

Bir de Türkiye'deki parti ve vatandaş ilişkisine bakalım. Şimdi ben onu şeye benzetiyorum. Baba çocuk ilişkisine baktığınız zaman mesela bu asimetrik bir ilişkidir. Neden asimetrik bir ilişkidir?

Çünkü baba devamlı verir ya da anne devamlı verir. Çocuk da daha bencil bir sevgidir. Çocuk aldıkça onu sever. Bunu partiler üzerinde baktığı zaman Avrupa'daki ve Amerika'daki vatandaşlar partileri daha çok çocuğu gibi görüyor.

Onun büyümesi gereken ve büyüdüğü zaman da kendine dolaylı da olsa uzaktan belki bir değeri sağlayacağı, kısa vadede de ondan bir şey beklemediği, kişisel bir çıkar beklemediği bir sistem var. Ama bize bakarsanız bizde de tam tersi. partileri ya da devleti bir babaanne figürü olarak gören ve oradan aldıkça orayı seven ve kısa vadede o örgütten, o teşkilattan bir beklentisi olan bir sevgi var. Onun için siz partiler olarak Türkiye'de hadi bana 20 lira verin, 2 milyon kişi verse bu bakın 40 milyon liramız olur diyemiyorsunuz.

Çünkü oradaki vatandaş-parti ilişkisi tam tersi bir ilişki. Orada sizin göreviniz aslında insanlara bakmak. Bunun da tarihsel, ta Osmanlı'dan gelen kültürel refleksleri vardır. İkincisi, bu yardımlara muhtaçlaştırılmış bir ekonomimiz var.

Çünkü katma değerleri üretmediğimiz için, kısa vadeli işlerle bu insanlar ekonomide tutulduğu için sizin o yardımlarınıza muhtaç hale getiriliyorlar. Ben niye bu kadar uzun uzun diye anlattım bu işi? Çünkü burada siz belediyeler olarak bu vatandaşların bu kısa vadedeki sorunlarını çözebildiğiniz anda zaten devlet baba konumuna geliyorsunuz. Hükümetteki iradeyle yarışır anlamda bir marka konumlandırmanız oluyor verebildiğiniz ölçüde.

Şu anda devlet baba sağlayıcı konumunda fakat eğer sen son kullanıcıya, vatandaşa son kullanıcı diyelim, Daha yakın bir noktada hizmet sağladığın zaman, o baba konumuna gelirsen, bu sefer onlar merkezi iktidarı veren değil, alan, çalan, yani benim vergilerimi alıyor, ondan sonra ne yapıyor? Böyle bir anlayış kayması olursa, yerelleşme hareketi daha da hız kazanabilir. Sürpriz bir şekilde Patreon teşekkürlerimi bölüm sonunu beklemeden yapacağım. Nasıl baskın?

Neredeyse 270 tane patron var şu anda. Çoğu bir kahve parası desteği veriyor. Ama bir iki gömlek üstünde destekleyenler... Kimler bu para babaları, Soros'tan siyah eden parayı yiyen bu insanlar?

Umutçukla, Alper Barkmaz. Hepinizi tek tek ifşa edeceğim. Nilüfer Gök, Can Karakuş, Ali Özbek, Refik Şekercoğlu. Bakın çok teşekkür ediyorum.

Hepiniz hainsiniz. Hasan Basri Keleş, Onur Baysan, Alp Şimşek, Merve Yurdagül, Salih Ünal, Savaş Günata, Çağrı Köse. Nereden geliyor bu devriminin suyu? Somut Olay Podcast, Barış Özcanlı, Nilgün Elibol.

Kutlay Dede, Yannis, Sabahçil, Doğan Can Bahan, Kıvanç Müçek, Çağrı Özkul. Teşekkür ediyorum. Kimin uşağısın sende? Samet, İbrahim Fırat Dumanay, Başar Kızıldere, Emrah Öz, Ali Can Albayrak, Çiğdem Şahiner, Erman Korkut, Erdem Gelal.

Hangi konseydensiniz arkadaşlar? Berk, Anıl Tokdemir, İsmail Atkurt, Ece Aydoğan, Tunç Mart, Yuli Siz, Uygar Polat, Işıl Arıcan. Bak tam ajan Amerikalardan karışmış buralara. Atilla, Özgür Elbir, Danyal Arslan, Çağrı Özertem, Bir Kökü Dışarıda Daha, Aydın Kahraman, Başak Pırut, zaten Başak hakkında diyecek bir şey yok.

Trump'ın sahili, Mehmet Han, Mehmet Ünsal, Seküre, Can Emrah Yaldız, Kemal Akkoyun ve Arnold Schwarzenegger. Hem de gerçeği. Nasıl olsa ispatlayamazsınız. Hepinize çok teşekkür ediyorum.

Şimdi bölüme geri dönüyoruz. Biraz daha pratik olarak katma değerden bahsetin. Bu katma değer nasıl üretilebilir? Daha doğrusu ne üretmeliyiz?

ekonomik devrim gerçekleştirilmemiz için, aslında bizim katma değer üretilmemiz için, dünyada söz sahibi olabilmemiz için, önceki köklü değişiklikler, hangi koşullarda gerçekleştiğini anlamamız lazım. Ve de orada şunu görüyoruz, aslında her köklü değişiklik olduğu zaman, bir kere prodüktivite bir anda kat ve kart atmış. Yani prodüktivite ne demek? Sisteme bir enerji girişi var.

Ya bu bizim çalışmalarımız, içindeki kömür, elektrik, şu da olur. Ve sistemden çıkan bir ürün var. İnsanlar şey demişler, aa kesin bu, produktiviteyi bu sağlar demişler. Daha iyi makinelerle, daha iyi işçilerle, daha iyi eğitimle biz bunu sağlarız.

Halbuki görmüşler ki yani makine yatırımı ve işçi performansı bu üretkenliğin yani sistemimizin ne kadar güzel çalışıp ne kadar güzel üretebildiğini sadece yüzde on iki buçuğu, yüzde seksen yedi buçuklu bir kısım var. Onu bilmiyoruz. O nedir, o nedir diye bayağı bir düşünmüşler. Dünyada bundan önce en az yedi tane köklü ekonomik değişiklik olmuş ve buradan hepsinin başarabilmesi için de üç tane teknolojik alanda aynı anda devrim gerçekleştirilmesi gerekmiş.

Birincisi iletişim. Yani ekonomik aktivitelerin daha iyi yönetilmesi. Ki bu alanda böyle bir devrim olması gerekmiş. İkincisi enerji.

Enerjiyle ekonomik aktivitelere daha verimli güç akışı lazım. Üçüncüsü ne? Taşımacılık. Hem iletişimi hem enerjiyi hem taşımacılık aynı anda yeni bir devrime uğradığı zaman bir anda yeni bir ekonomik çağ açılmış.

Şimdi birinci endüstri devrine baktığınız zaman matbaacılık ve telgraf iletişim alanında inanılmaz büyük bir devrim yapmış. Sonra ucuz kömür enerji alanında yeni bir devrim yapmış. Üçüncüsü buharlı tren. Şimdi bunların hepsi aynı anda oluyor.

Hepsi 1800'lü yıllarda oluyor. Ve de İngiltere dünyanın en zengin ülkesi oluyor ve dünyayı yönetiyor. Şimdi sonraki endüstri devrimine bakalım. Buradaki iletişimdeki devrim ne?

Telefon, radyo, televizyon. İkincisi ucuz petrol, 20. yüzyıl. Üçüncüsü benzinli arabalar.

Dinleyicilerim için şöyle söyleyeyim. Daha önce 1000 dolarken asgari ücret. Şimdi bir anda çıkacaksınız 6000 dolar asgari ücrete. Bakın bakalım o zaman dünyayı kim yönetiyordu?

Amerika yönetiyordu. Çünkü bunların hepsine en çok erişimi olan onlardı. Şimdi bugünümüze geliyoruz. İletişim teknolojisindeki çığır açan değerim de internet.

Enerji sektöründe yenilebilir enerji. Taşımacılık sektöründe de otonom araçlar var. Sadece otonom araçlar değil, aynı zamanda taşımacılığın bir kısmı da veriyi nasıl taşıdığınızdır. Üç boyutlu printerlarla zaten artık fiziksel maddelerin de bir kısmı taşınabiliyor aslında.

İletişim dediğiniz şey, bir bilginin bir yerden bir yere kopyalanabilmesidir aslında. Şimdi üç alanda da çığır açabilen, kendi altyapısını bunlara hazırlayabilen ülkeler dünyayı yönetecek demektir. Şimdi biz neredeyiz? Hadi oraya gelelim.

E bizim şöyle bir sıkıntımız var. 1 kilo bizim ihraç ettiğimiz şeyin şu anki değeri 1.5 dolardan az. 1.3 dolar falan.

1 kilo buğday 20 sen bizim ortalama 1 kilo ihraç yaptığımız 1.3 dolar diyelim. 1 kilo mikroçip 500 bin dolar. E peki biz ne yapıyoruz şu an?

Biz şu an ARGE'ye aslında yeterince para harcamıyoruz. Biz şu an ARGE'ye sadece bizim gayri safi milli hasılının %1'ini harcıyoruz. Halbuki gelişmiş ülkeler %3'lerini, %4'lerini harcıyorlar. Şimdi sadece bu da değil.

Ben bunu söylediğim zaman bazı insanlar diyorken işte etimiz bu, budumuz bu. Ne yapalım? Tamam böyle de biz bu harcadığımız parayı da doğru kullanmıyoruz. Hemen de çok basit bir örnek veriyorum.

Üçlü patent diye bir konsept var. Bu üçlü patent dediğiniz şey farz mı? Hayır. Dünyanın her yerinde satılan bir şey.

Bunu yaptığın zaman dünyadaki üç yerden patent alıyorsun. Avrupa'dan, Amerika'dan, Japonya'dan, bunların patent kurumlarından patent alıyorsunuz. Üçlü patent alma pahalı bir şey. Ama üçlü patent almanız lazım eğer dünyaya satacak bir şeyiniz varsa.

Türkiye'nin harcadığı toplam ARGE parasına bakalım. Kaç tane üçlü patent almışız? Her üçlü patent başında bizim maliyetimiz ne olmuş? Çok basit bir metrik.

Almanya ile Güney Kore 25 milyon dolar falan harcıyorlar. Her üçlü patent başına. Biz 385 milyon dolar harcıyoruz. Biz paramızı doğru harcamıyoruz.

Devlet diyor ki girişimciye, gel diyor, bana fikrini söyle. Ondan sonra ben fikrini beğenirsem sana para veririm. Hani silikon vadisini görmemiş ya da bu risk kapitali sistemini görmemiş, start-up kurmamış insanlar için bu mantıklı geliyor. Aa bak ne güzel diyor.

Evet fikirleri değerlendiriyor. Kendi üzerinde para veriyor. Güzel olmayana vermiyor. Şimdi burada şöyle bir sıkıntı var.

Pırıl pırıl gençlerin yanında sadece o parayı konmak için arkadaşının filan sevgili kalsın da bedavaya getirmek isteyen İnsanlar da bu süreye giriyor. Şimdi bu normal dünyanın neresinde böyle yapsanız bu iş böyle olur. Şimdi burada bir teşvik dizaynı sorunu var. Siz oraya bir tane bir devlet memuru koyuyorsunuz.

Çürük yumurtayı gerçekten güzel projelerden ayırmak zorundasınız. İyi projeleri yapınca ona bir bonus mu veriyorsunuz? Maaşın beşe mi katlıyorsunuz? Memurlar kalanına göre bu mümkün değil.

Bu sıkıntıyı Almanya'da yaşamış. Bakın Almanya diyorum yani. Liyakatın tavan yaptığı yerde fonların başına memur koymuşlar, memurlar bu fonları batırmış. Kendinizin kazanabileceği bir ortam yoksa fonun performansı umurunuzda olmaz.

Kaldı ki sizin bu süreçleriniz o kadar uzun ki Türkiye'de. Başvurudan olay bitene kadar o Parayı alacağım diye bir yıl geçiyor zaten. Bu arada siz iş yapmıyorsunuz, devamlı para bekleyen konumdasınız. Sonra bir de Türkiye'de biz teknokentlerde işe yarıştık.

Aslında ruhu güzel. Ama orada da sıkıntı, bu teknokentlerin başındaki arkadaşlarla konuşuyorum, diyorlar ki bizi emlakçı gibi görüyorlar. Niye? Ucuz ofis var burada.

Bizi bir şekilde buraya kapağa atabilir miyiz? Yapabileceklerinin yüzde birini bile yapmıyorlar. Ne yapmak lazıma girelim? Öncelikle büyük şirketleri alıyorsunuz.

Mesela Türkiye'nin büyük holdingleri. Onlardan bir fon oluşturuyorsunuz. Sonra o fonu gidiyorsunuz kendiniz de onu eşliyorsunuz devletten. O fonu mesela ikiye katlıyorsunuz.

Aynı zamanda alım garantisi de veriyorsunuz. Yani diyorsunuz ki gençler benim de kullanabileceğim bir şey yaparsanız siz ilk müşterinizi ben alacağım. Önce bu iş böyle başlıyor. Sonra biraz sonrasında da bunu normal yatırımcıların parasını çekmeye çalışıyorsunuz.

Şimdi diyelim ki senin bankada 1 milyon doların var. Gelip de Türkiye'de ya işte ben bunu 10 tane gelişimciye dağıtayım. Çoğu insan demiyor. E niye demiyor?

Çok riskli. Ama devlet dese ki sen her 1 milyon koyduğunda ben de 1 milyon dolar koyuyorum. Senin bu konudaki risk iştahın çok daha fazla olur. Bu bir.

Sonra ikincisi bunun güzelliği şu. Diyelim ki senin alanın biyoteknoloji. Sen gidersin sadece bildiğin alanda yatırım yaparsın. Bütün projeler doğru yatırımcıyla buluşuyor.

Yatırım yaptıktan sonra o insanlar, o şirket yatırımdan sonra başarılı olsun diye onlara akıl hocalığı yaparsın, mentorluk yaparsın. Çünkü işin içinde kendi paran da var. Ondan sonra üçüncüsü, yatırım yapacak olduğu şirket büyük ihtimalle bir global vizyonu olan bir şirket olur değil mi? Sadece İstanbul'da satış yapabilecek bir şirkete yatırım yapmazsın.

Böylece kendi çıkarım için yaptığı işler bir anda Türkiye'nin ihracat potansiyelini arttırıyor. Kanada'nın mesela risk kapitali yatırım almış şirketlerinin gelirlerinin %80'i ihracattan geliyor. Bu VC şirketleri daha çok globalden para alabilecek şirketlere yatırım yapıyorlar. Onun için insanların kafasına silah dayayıp da haydi ihracat yapın demektense öyle bir incentive design, teşvik design yaparsınız ki, insanların emcil çıkarlarıyla toplumun ve devletin çıkarları bir anda örtüşür.

Yani bunun önünde ne engel var? Niye yapmıyorlar bunu? Evet, onların sadece vizyon engeli var, başka bir engel yok. Yani çok samimi olarak söylüyorum.

Çünkü ben Google'dayken Türkiye'den heyetler gelirdi, işte bakanlar gelirdi, onlarla toplantı yapardık. Onlara anlatırdık devamlı. Hani onlar da bu güzel soruları sorarlardı. Yani biz Türkiye'de bu işi nasıl yapacağız?

Bu işin ABC'si çok belli. Çünkü İsrail bunu yapmış, Şili yapmış, Almanya yapmış, Kanada yapmış. Bunların hepsi yapmış. Bir start-up kurduğunuz zaman, bir şirket kurduğunuz zaman insanları şirketinize uzun vadeli ortak yapabileceğiniz... Amerika'da sistemler var biliyorsun.

Hani Stock Option dedikleri. Türkiye'nin o kavminin altyapısı çok zayıf. O sistemlerin de zaten kurulması gerekiyor. Özellikle Amerika'daki startuplar bir kendi yönetim riskini üzerine alıyor.

Çünkü diyor ki yani biz bu şirketi batırabiliriz ne deriz falan. Böyle bir risk var. Ondan sonra ikincisi pazar riski var. O riski alıyor.

Biz bunun üzerine Türkiye'de bir de yönetim riskini alıyoruz. Yani yarın mahkemeye gidersek paramızı alabilir miyiz? Bu insan yarın Hollanda'da biri daha fazla maaş verirse ya da aynı maaş verirse kaçar mı? Ülke iyi yönetilmediği için bir de onun üzerine bir yönetim riskini alıyoruz.

Şu an geri dolu yurt dışında yapılacak olan proje biliyorum ben. Hepsi durdurulmuş durumda. Çünkü mesela bir tane makine alacak, Türkiye'de gerçekten katma değerli iş yapacak. Alacağı makinenin tanesi 300 bin Euro.

Ve bundan 5 tane alması lazım. Ama bir kısmı teminat, bir kısmı da borç olarak alacak. Euro ile borca girmek istemiyor bu insan. Ekonomi yönetmek, güven yönetme sanatıdır.

eğer siz o bilmeni yönetemezsiniz insanlar bunu yapmaz. yastık altında 200 milyar dolar saklar ondan sonra hani sistemin içine koymaz. bir de türkiye'de şöyle bir durum var. bu para dağıtmaktan bahsediyorduk ya gençlere.

normalde para dağıtmak özel sektörün işidir. niye özel sektörün işidir? çünkü bir icadın varsa yeni bir telefon yapacağım bir şey yapacağım. piyasa onu fiyatlandırır.

der ki işte bunun başarılı olma ihtimali %10. başarılı olursa da piyasanın şu kadarına sahip olur. öyle olursa ben bu kartları para kazanırlar, bunu fiyatlandırır. Devletler başarılı olduğunda ne olacağını fiyatlandırılamayan işlere girerler.

Bu nedir? Kıtaların keşfi, uzay çalışmaları. kuantum mekaniği, bütün temel bilimler. Şu an mesela dünyadaki üretilen gelirin yüzde yirmisi kuantum mekaniğine bağlı.

Yani bir fikir olgunlaştığı zaman, olgunlaştıkça fiyatlandırması daha kolay oluyor. Fiyatlandırmayı da risk ödül analizinde tabii ki özel sektör çok daha iyi yapıyor çünkü kendi parasıyla oynuyor. Tabii. Hep iPhone'dan gidiyoruz.

iPhone'dan devam edelim. Şimdi iPhone'un içerisinde içindeki hard diskinden, dokunmatik ekranına, GPS modülünden, sesleri dijital bir sıfırlara dönüşerek algörtme olarak icat varmış falan. Şimdi bunlar lego parçaları gibi düşünebilirsiniz. Ve de bu lego parçalarının hepsini devlet fonlamış zamanında son kırk yıldır elli yıldır.

Şimdi ama o zaman bunu devlet bunun yatırımını yapmasaydı Steve Jobs'ın önünde o lego parçaları olmayacaktı. O da onları birleştiremeyecekti. Bizim devlet olarak da yapmamız gereken şey aslında bizim gelecekteki kuşaklarımızın yapması gereken yapacakları icatların tabanını sağlamak ve bu arada da gelişimcilik ekosistemi ortaklığıyla geliştirmek. Böyle bir iki bacaklı stratejiye ihtiyacımız var bizim.

Bu gerçekten bir vizyon gerektiriyor ama buna bile gerek yok diye düşünüyorum ben. Aklımda da şey var, bu Çin'in ABD'den çaldığı birçok intellectual property var. Yani aslında işin zaten kirli tarafını bedavaya ABD devleti yapıyor. ABD vergi veren vatandaşı bunları fondlamış.

Bizim gibi ülkelerdeki bu işlere yeni girenler bu meyveleri toplayabilirler çok daha ucuzla ve onun üstüne asıl ürünlerini, hizmetlerini, fikirlerini inşa edebilirler. Çok güzel bir konuda bahsettin. Orada şimdi şöyle bir şey var. Mesela Amerika ilk televizyonu icat ettiği için Amerika'daki o analog televizyonun çözünürlüğü Avrupa'dan daha azdı.

Çünkü düşük çözünürlüklü bir sistemi birazcık 360p'den 480p'ye geçirmenin maliyeti inanılmaz fazla. Adamlar yapamadılar. Ya da bilirsin, Silikon Vadisi'nde mesela hala sokakta teller vardır. Yani dışarıda elektrik telleri vardır.

gidip de onu sonra yer altına sokmanın maliyeti inanılmaz fazla. Ama siz sıfırdan başlıyorsanız aslında yeni teknolojiye, daha verimli teknolojiye, adaptasyon çok büyük bir fırsat bizim için. Özellikle fiziksel altyapı işlerine girmek çok zor çünkü zengin ülke, bir sürü yere para ödemen lazım, bir sürü insanların izin alman, icazet alman lazım, regulasyonlar var. Birçok yeni ülke bunlarla boğuşmak zorunda değil, çat diye parayı koyuyor, projeyi yapıyor, iki ayda bitiriyor.

Orta Doğu'da şimdi Hyperloop teknolojileri, Dubai'de falan çok daha fazla yapılmaya başlandı mesela. Keşke Türkiye'de öyle yeni bir alan açabilsek. İçinde Hyperloop olan akıllı şeylerin olduğu ve kendi özel regulasyonlarının olduğu, mesela yollar akıllı araçlara uygun üretilmesi gerekiyor ki yolda bunlar haberleşebilsin, birbirleriyle araba yolda nelerde olduğunu çok daha iyi anlayabilsin gibi gibi. Bunları aslında sıfırdan yaptığınız zaman yapmak çok kolay ve öyle olunca da dünyanın hem parasını, bilim adamlarını ve iyi mühendisini buraya çekmek çok kolay.

Çok basit bir örnek vereyim. Şimdi bu kök hücre araştırmaları konusunda Amerika çok öndeydi. Benim bir dolu arkadaşım da Stanford'da kök hücreleri yapıyordu o Sonra zaman. devlet dedi ki, bu bilse bizim dini inancımıza aykırı federal fonları kesiyorum dedi.

Sonra Güney Kore dedi ki, ben sadece kanunlarımla bu insanları çekebilirim. Ne yapacağım? Ben kanunlarına buna teşvik vereceğim. Bunların benim için bir sıkıntısı yoktur.

Hadi gelin dedi. Bir dolu know-how, bir dolu profesör gitti Güney Kore'ye taşındı. nasıl İrlanda internet ekonomisini çok iyi çözüp de kanunlarını değiştirip de Google'lar, Intel'ler, Microsoft'lar oraya taşındıysa biz de doğru kanunları koyup araştırmacıların ve pratikte bunu uygulayan şirketlerin Türkiye'ye taşınmasını sağlayabiliriz. Ben hep şunu düşünüyorum şimdi ABD gibi bir yerde bir takım projeleri yapmak için regulasyonlarla çok boğuşman lazım.

Türkiye'nin biraz daha böyle tek adam rejimiyle yönetilmesi veya tepeden yönetilmesi diyeyim, sadece tek adam değil, biraz daha haralı güreli olması, bireysel hakların gelişmemiş olması, bir noktaya kadar avantaj aslında. Çünkü höt diyorsun, bir projeyi yapabilirsin. Belki görmüşsündür, Steve Jobs'ın Town Council Meeting diye Steve Jobs'ı aratırlarsa, Steve Jobs'ın bir mahalle konseyine, daha doğrusu bir ilçenin konseyine verdiği bir sunum var. Sunum da şu, bir küsür milyar doları harcayarak yeni bir Apple Campus açacağız diyor.

Zaten diyor şey bizim, arsa her şey bizim. Ama onun için de oradaki Mahalle Konseyi'nde onay alması lazım. Şimdi Mahalle Konseyi'de kim var? Oranın emekli öğretmeni var, o var, bu var falan.

Trilyonluk adam gidiyor, oradan onay alması lazım. Şimdi açın izleyin onu, orada göreceksiniz hani yerel demokrasinin tabandan nasıl işletildiğini ve bunun da bazı konularda da nasıl hani zor olduğunu da göreceksiniz. Çünkü orada teyze diyor ki, Siz böyle şey diyorsunuz, bu uzay üstü gibi olacakmış, ortası da parklar olacakmış falan. Diyor ki, peki biz de çocuklarımızı orada gezdirebilecek miyiz?

O da diyor ki, hayır diyor, o güvenlik riski o bizim kampüsümüzün içi. O zaman bilemiyorum diyor yani şimdi. Biz akıllı şeyler yapacaksak mesela, sensör koyacaksınız her yere. Nasıl koyacaksınız bu sensörleri?

Kimden izin almanız lazım, kimden izin alma olmanız lazım? Türkiye'de o işler belki de biraz daha rahat. Doğru bir yönetim anlayışıyla çok daha hızlı hayata geçirilebilir. Bakanız Singapur.

Burada bir denge politikası esasında. Hem bu merkezi yönetimdekiler rasyonel bir şekilde bu devrimleri hızlı bir şekilde yapmalılar, hem de bir yandan da bu siyasi hareketi yerelden başlatıp, ve tabii ki bu birey haklarıyla el ele giden bir şey, bir yandan da o tarafı güçlendirmen lazım. En büyük hayallerimden biri şuydu, hani Stanford'ta falan bağlantılarımız olduğu için orada şeyi görüyorum, bir dolu know-how var ama uygulayabilecekleri yer yok. Yani bu özellikle akıllı şeyler anlamında yer yok, yeterince biri gelmiyor.

Bizde de bunu yapabilecek aslında yönetim fırsatları var ama bunu yapacak insan yok. Ben ve benim gibi arkadaşlar burada bir köprü olabilsek dünyadan o senin dediğin o know-how'u getirelim önce. Ondan sonra bunun üzerine koyalım. Bunu Güney Kore yapmış mesela.

Mesela bu drone teknolojisi geliyor yani. Çok bariz bir şey yani. Şimdi biz bina yapıyoruz değil mi? Ve bizim binalarımız gelecek 100 yıl boyunca orada duracaklar minimum.

Biz bu droneların tepesine konabileceği bir bina yapıyor muyuz? Ya da şarj edilebileceği bir bina yapıyor muyuz? Yapmıyoruz. Regülasyonla, yani bina kodlarının değiştirilmesiyle şu an yapılabilir.

Çünkü bu zaten gümbür gümbür gelir. Ne olacağını söyleyeyim. 10 yıl sonra Amazon gibi gitti gidiyor gibi hepsi burada gibi şirketler hepsini drone üzerinden taşımak isteyecekler. Biz bir bakacağız ki bizim hepsinin çatılarda kiremitler var, bunlar hiçbir yere konamıyor, birbirleriyle çarpışıyor, elektrik tellerine konuyorlar vesaire vesaire.

Şimdi bunu biz şu an görebiliyoruz ama bunu siz tabana söylediğiniz zaman şu an insanlar şunu diyor, ya bize daha mahkemeler iyi çalışmıyor, siz bize droneların inebileceği çatılardan bahsediyorsunuz ama tehditler etmek böyle bir şey işte yani hani bir yandan tabanın bugünkü ihtiyaçlarını karşılayıp bir yandan 5 yıl, 10 yıl, 20 yıl ilerisinde bakabilmek zaten iyi devlet yöneticiliği. Bu muhabbeti iki parçaya ayırdım. İkincisi daha ziyade şehirciliğe odaklanmış. Onu da ikinci kısım olarak ertesi gün yayınlayacağım.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)