Podcast

Kapitalizm Öldü Mü 4: Kapitalizmin Altın Çağı (1945-1975)

Fularsız Entellik

6 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Kapitalizm serisinin 4. bölümüyle devam ediyoruz: İkinci Dünya Savaşı sonrası 30 sene (1945-1975) benim takıldığım entel kuntel çevreler dahil her yerde "kapitalizmin altın çağı" olarak anılır. Bu dönemin ne özelliği vardı ve maden altındı niye sona erdi?

***





Konular:


(00:15) Haber 1: Hastalıklar ve WebMD symptom checker

(04:25) Haber 2: FluTV'de "Maymunla Daldan Dala"

(06:30) İlk bölümün hatırlatması

(07:45) GİRİŞ: Bretton Woods


(11:10) Keynes vs White. "The Battle of Bretton Woods"

(14:30) Marshall Planı


(19:40) Truman Doktrini ve Pax Americana

(22:30) Orta Sınıf

(23:25) Altın Çağın sonunun başlangıcı

(25:00) OPEC 1973 petrol krizi ve petrodollar döngüsü

(29:30) Stagflation ve sahne neoliberalizme hazır

(32:10) Teşekkürler

(33:20) Bir Hikaye: Pizza Hut, Pepsi, Stolichnaya ve Gorbaçov


.

DESTEK: https://www.patreon.com/imTolstoyevski



.

.

.




Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

5.417 kelime · ~27 dk okuma

Selam flarsızlar nasılsınız? Bugün kapitalizm serisine dönüyoruz. Kapitalizmin altın çağını konuşacağız ama ona geçmeden önce iki tane haber vereyim. Biraz kendimizden konuşalım.

Sosyal medyadan takip edenler bilecekler geçen hafta epey hastaydım zaten bu bölümde o yüzden gecikti epey. Bu hastalık, ustalık işlerini ben pek saklamıyorum. Birilerine yardımı dokunur diye konuşuyorum. Bu sefer de ilginç bir şey oldu.

Biz gıda zehirlenmesi sandık. Gece böyle titremeyle uyandım çünkü. Ondan sonra kusunca rahatladım. Birkaç kere daha tekrarlandı.

Transkriptin tamamını oku

Sabaha kadar böyle bir eziyet çektik. Hatta Twitter'a da şey sordum ertesi gün. Uzaktan teşhis koysunlar diye değil, onu da özellikle belirttim. Bu titremeyle kusma arasındaki ilişkiyi sordum.

Yani titreme sonuçta vücut ısını yükseltsin diye yapılan bir şey. Enfeksiyon olunca vücut onu seziyor. Isıyı yükseltiyor ki yabancı organizmalarla daha iyi mücadele etsin. Ama kusunca bir anda geçiyor.

Ben de dedim ki acaba kustuktan sonra o bütün maddeler, organizmalar dışarı çıktığı için vücut onu seziyor da ondan sonra tamam artık yeteri kadar enfeksiyon yok, ben ateşi düşüreyim mi diyor. Yoksa daha otomatik bir refleks mi yani? Kustuğun anda titremeyi durdur. Bunu sordum.

Tabii gelen cevapların çoğu yine uzaktan teşhis oldular. Yani abi sende korona var. Sende böbrek taşı var, şu var bu var. Ya diyorum ben başka bir şey soruyorum neyse.

Yattık dinleniyoruz. Bu arada yanımızda bir çift var arkadaş. Onlar da çok uzun süredir hamile kalmaya çalışıyorlar. Ve en sonunda başardılar.

Tam da bu tabi salgın dönemine denk gelince ikisi de paranoya oldu. Aylarca evden çıkmadılar. En sonunda ikna oldular bizden buraya geldiler. İşte göle yakın hani gideriz oraya yüzeriz, yürüyüş yaparız, bisiklete bineriz neyse.

Biz de oraya gelir gelmez hastalanınca bunlar tabi anında pişman oldular. İyice de paranoyaklaştılar. Çok kötü bir durum yani. Düşünsene senin bulaştırdığın bir hastalık yüzünden arkadaşın düşük yapacak.

Ondan sonra bir daha hamile kalamayacak belki. Senin suçun da değil ama rezil bir durum. Neyse böyle beklerken ben tek başıma karantinada benim semptomlar biraz değişmeye başladı. Önce idrarın kokusu bir acayipleşti.

Ondan sonra tam o düzeldi. İdrar yaparken yanma başladı ve inanılmaz bir yanma. Ben dedim bunun gıda zehirlenmesiyle bir alakası yok belli ki. Symptom checker diye arattım ben.

Semptomlarımı gireyim. Olasılığı en yüksek teşhisi koysun. Öyle bir sistem vardır dedim. WebMD'de varmış bir tane.

Çat diye koydu bir tane. Prostatitis diye. Prostat iltihabı. Hemen ertesine gittik doktora, hastaneye.

Hayatımın en güzel hastane tecrübesiydi. Herkes herhalde tatile gitmiş veya karantina yüzünden evde. Bomboş hastane. İroloji bölümünü bizim için açtılar.

Sonra doktor geldi, genç bir çocuk. İngilizce konuşuyor. Muayenelerimi yaptı, etti. Ondan sonra da oturduk.

Başka işi gücü yok. Bir saat konuştuk. Yani özelde böyle muamele bulamazsın. Sonuçta adam da doğruladı prostat iltihabı diye.

Bu aslında idrar yolları enfeksiyonunun bir parçası anladığım kadarıyla. O tip şeyler de erkeklerde çok daha nadir oluyor kadınlara göre. Dört kat, beş kat daha az oluyor galiba. Nasıl olduğunu anlamadım ben de ama adam dedi ki bin tane ayrı yolu var, bin tane bakteri var.

Bağısını alıyorsun yıllar sonra ortaya çıkıyor. Verdi ilaçları yolladı. Ben de şimdi biraz kendime geldim. İlaçlar biraz kafa yapıyor tabii ama güzel.

Neyse yani buradan ilginç bir gözlem ne çıkabilir diye düşündüm. Herhalde şu olabilir. Bu dedim ya hani WebMD'ye veya Mayo Kliniğe girip semptomlarını yazıyorsun teker teker. Ondan sonra sana olasılıksal olarak çıkarıyor.

Bunlar hala çok ilkel. Yani şunu yapamıyorsun mesela ilk günkü semptom şunlardı. İkinci günü şu semptomlar bitti. Bu devam ediyor.

Üçüncü gün şu yeni semptom eklendi. Böyle zamana göre değişkenli semptom falan giremiyorsun. Anlamıyorum bunun önünde ne tür bir engel var. Geçen gün kafa dağıtmak için Patreon'dakilerle daha ufak çaplı bir canlı muhabbet yapıyordum tam bu olayların olduğu günün akşamı.

Hastane ziyaretinin yani. Orada da aklıma gelmişti, ya benim Netflix hesabımın altyapısındaki zeka, YouTube algoritmalarını belirleyen zeka, şu Mayo Kliniğin, WebMD'nin, ki onlar da en bilinen yerler artık, oradaki teşhis sisteminin zekasına kat be kat daha fazla. Nasıl saçma öncelikler bunlar? Bilemiyorum Altan, bilemiyorum.

İkinci olay da nedir? Yine konumuza girmeden dırdıra devam edelim. Haber vermiştim Flu TV ile deneme çekimi yaptık diye, onu yayınladılar. Yani gidin bakın diye tavsiye vermeyeceğim.

Çünkü siz buradan alışıksanız dinleme konuları. Orası biraz garip gelir. Orada daldan dala konuyoruz çünkü çok. Daha ötesi biz kendi çizgimizi de bulamadık.

O yüzden öyle geyik muhabbet yaptık. Oradakiler için iyi oldu. Yani YouTube yorumlarına bakıyorum. Genelde pozitif.

Ama benim taraftaki yorumlar genelde negatif. Negatif yorumların da bir kısmı epey duygusal. İşte seni de kaybettik oraya aman gitme kendini satma falan gibi şeyler var. Yani bilmiyorum hangisi şaka, hangisi cidden yapılıyor da.

Çok böyle mesaj geldiği için şuradan söyleyeyim. Benim ana platformum burası. Buradan devam ederiz. Burayı bırakıp da YouTube starı olmak, oradan sonra da TRT1'de, Primetime'de şarkı söylemek, sonra HBO dizisi böyle bir kariyer hayal etmiyorum.

Merak etmeyin yani buraya devam. Orası ekstra bir şey eğlencesine. Kitlesi farklı, platform farklı, tarzı farklı beğenmezseniz buradan devam edersiniz ya. Bazıları tabii şey diyor yani onlar özel olarak ilkeri sevmiyorlar Canıklıgil'e ve diyorlar ki sen orayla ilişkilendiğin zaman kirlenmiş oluyorsun.

Ama ben o kadar katı bakmıyorum bu işlere. Oradan birileri beni görüp de podcast'e gelip daha derinlemesine bu konuları dinliyorlarsa benim için kârdır. Kârdır derken para mevzusunu da konuşayım. Para mevzusu şu sıfır.

Çok basit. Hiç para kazanılmıyor bu işlerden. Bunu kendiniz de hesaplayabilirsiniz. Zaten Türkiye izleyicisinin CPM'i belli.

Yani izleyen bin kişiden alınan YouTube geliri aşağı yukarı belli herhalde herkes için. Ben kendim rakamları da gördüm. İlker o konuda çok şeffaf davrandı bana. Gördüklerimi buradan paylaşmayacağım da.

Genel olarak şöyle diyeyim. Bizim yapacağımız programdan belki 50 dolar falan kazanılır. Bakalım birkaç kez daha deneriz. Dediğim gibi eğer böyle yılların sadık takipçisiyseniz yazı olsun, podcast olsun üzülmeyin ya bir yere gittiğimiz yok yani.

Yeter artık değil mi? Konumuza girelim, kapitalizme gelelim. Çok kısa bir hatırlatma yapayım. Unutmuşsunuzdur şimdi biz de birkaç hafta ara verdik zaten.

Biz bu işin ilk bölümünde kısa bir kapitalizm tarihi görmüştük çaktırmadan. Böyle Merkantalizm'den Marx'a kadar o tarih bahanesiyle de kapitalizmi, kapitalizm yapan temel öğeler hakkında konuşuyorduk. İkinci bölümde bunu Osmanlı'yla kıyasladık. Daha doğrusu Osmanlı'da olmayan kapitalist öğelere baktık.

Üçüncü bölümde de özellikle Birinci ve İkinci Dünya Savaşı arasındaki bölüme değindik. Çünkü orada kapitalizm gerçekten ölüyor. Büyük buhran zamanları. Ve sonra da yeniden doğuyor.

Nasıl doğuyor? New Deal ile doğuyor. Yani daha sosyalist öğelerle beraber güçleniyor. Devletin de rolü büyüyor.

Ve Büyük Buhran bütün bu New Deal politikalarına rağmen devam ediyor. Onu bitiren şey İkinci Dünya Savaşı oluyor ki o da zaten muhtemelen en büyük Keynesian deney. Çünkü devlet de toplumda bütün kaynaklarıyla savaş üretimine, savaş ekonomisine odaklanmış. Müthiş hızlı bir sanayileşme yaşanıyor.

Ve İkinci Dünya Savaşı Büyük Buhran'ın artık bittiği nokta oluyor. Öyleyse İkinci Dünya Savaşı tam daha bitmeden, halen devam ederken hikayemizi başlatacağız. İlk durağımız Bretton Woods. Daha önce bunun kesin sözünü etmişimdir.

Bu çok önemli bir dönüm noktası. Sadece kapitalizm açısından değil, globalizasyon açısından da gayet çok emelli. Amaç neydi Bretton Woods'da? Bir kere Bretton Woods neydi?

Bretton Woods ufak bir kasaba ABD'de. Burada bütün endüstriyel ülkelerin temsilcileri toplanıyor. 44 ülke galiba. Ve şunu diyorlar, bizim uluslararası ticaret ve finans anlaşması yapmamız lazım.

Bir düzen ortaya koymamız lazım. İki şey yapacağız. Bir, doları altına endeksleyeceğiz. Diğer paraları da dolara endeksleyeceğiz.

Ama eski altın standardındaki gibi bu kurlar sabit değil. Anlaşmaya bağlı olarak bunları değiştirebileceğiz. Şimdi niye böyle bir şeye girişiyorlar? Çok basit bir sebebi var.

Bu da zaten Birinci Dünya Savaşı sonrası olan şeyle alakalı. O dönemde millet ticaret savaşlarına girdi. Ta ilk bölümdeki o merkantalizmde bahsettiğimiz şeylere. Yani sen para biriminin değerini düşürürsen işçiliğin ucuzlamış olur.

Bu sayede de sağa sola mal satabilirsin. Diğer ülkeler bunu istemiyorlar. Kendi üreticisini korumak için gümrük vergisi kuruyorlar. Bir ticaret savaşı ortaya çıkıyor.

Bu savaşları engellemek için böyle bir uluslararası düzen getiriyorlar. Tabii ki ekonomik gelişimlerine göre bazı ülkeler daha fazla üretmeye başlayacaklar, ihracat yapacaklar. O zaman da periyodik olarak bu kurların dolara oranın ufak ufak değiştirilebilecek. Yani amaç devasa salınımları önlemek ve bu sayede de ticareti ve büyümeyi cesaretlendirmek.

Yani savaş sonrasında diyorlar yapılacak en son şey kemerleri sıkmak. Aa çok para kaybettik, her şeyimiz mahvoldu. Artık tasarruf yapalım. Öyle yaparsan sonsuza kadar sefalete saplanırsın.

Harcama yapacaksın, ticaret yapacaksın. Bunları akıllıca bir şekilde yapacaksın tabii ki. Bunun için de uluslararası bir standart lazım ve o anlaşmayı yürürlüğe koysun diye, daha doğrusu teknik kısımlarını idare etsin diye bir takım kurumlar kuruluyor. İşte IMF kuruluyor, International Monetary Fund.

Dünya Bankası'nın ilk hali kuruluyor. Bunların elinde küçük bütçeler var fakat zorda kalan ülkelere geçici olarak yardım yapıyorlar. Bu sayede onlar batmaktan kurtuluyor ve ticari savaşlarına girmekten kurtuluyorlar. Düşünce bu.

Şimdi bunu da, bu toplantıyı da bilerek savaş devam ederken yapıyorlar ki herkes o sırada ortak bir düşmana karşı biraz daha ilişkiler daha tazeyken, sıcakken yapılıyor olsun. Şimdi geniş bir açıdan bakarsak bu aslında İngiltere ve ABD arasında bir devir teslim töreni. Bu da zaten kaçınılmaz çünkü hem savaşın sonlarına doğru ABD'nin askeri üretimi çılgın boyutlara ulaşmış. Diğerlerinin toplamından daha fazla bazı kalemlere bakarsanız Sovyetler dahil.

Hem de bu finansal anlaşmalar dahilinde bakarsak 2. Dünya Savaşı bitiminde altın rezervlerinin, dünyadaki rezervlerin 3'te 2'si ABD'de. Dolayısıyla diyorlar ki ya ekonomi bizde, altın bizde. Paranızı dolara fixleyin.

Dolar bu anlaşmaya göre altına direkt olarak çevrilebilir. Yani ben mesela Fransa'yım. Elimde 50 milyon dolarlık banknot var. Bunu ABD hükümetine gidip verip sabit kurdan o kadarlık altın alma hakkım var.

Yani ABD hükümeti bunu bana vermek zorunda. Şimdi geri dönelim. Burada dedik ya ABD ile İngiltere arasında bir devir teslimi töreniydi. İşin komik tarafı şu.

İki tane merkezi figür var bu toplantılarda. Bir tanesi Keynes, geçen bölümde bahsettiğimiz. Diğeri de ABD hazinesinden Dexter White diye biri. Şimdi Keynes İngiliz aslında.

White'da ABD'yi temsil ediyor. Dolayısıyla siyasi güç White'da ama Keynes toplantının kahramanı entelektüel bakımdan. Şimdi diyor ki bu ta eskiden beri zaten Keynes şöyle diyordu. Bizim kurallara bağlı, istikrarlı bir ortam yaratmamız lazım uluslararası ticaret için ki özel sektör gelişsin.

Yani yarın kur 10 katına çıkacak diye bir endişen varsa yatırım yapamıyorsun doğru düzgün. O yüzden bu anlaşma zaten onun istediği şey. Fakat buraya geliyor ve diyor ki bazı ekonomiler İngiltere gibi yıkık vaziyetteler. İkinci Dünya Savaşı bizi bitirmiş, biz dolayısıyla ticaret açığı vereceğiz.

ABD gibi ülkelerde ticaret fazlası verecekler. Şöyle bir zorunluluk getirelim, bu fazlayı gidip İngiltere'de harcama zorunluluğu olsun. Yani ya başka açık veren ülkelerden bir şeyler alsınlar, ya oraya yatırım yapsınlar, fabrika kursunlar. O para bir şekilde tekrar o ekonomilere girsin istiyor.

White bunu reddediyor direkt olarak böyle bir zorunluluk olmasını. Onun yerine IMF dahilinde bir havuz oluşturuyor ve diyor ki acil yardıma ihtiyacı olan buradan alsın. Şimdi sonunda tabii ki White kazanıyor arkasında ABD olduğu için. Ve hatta Keynes şöyle demiş.

Bir kitap var oradan baktım. Tam adı şu The Battle of Bretton Woods, John Maynard Keynes, Harry Dexter White and the Making of a New World Order. Yani yeni dünya düzeni kurulması. Ya diyor o kadar toplantı yaptık ondan sonra son halini doğru düzgün okuyamadan imzalamak zorunda kaldık.

Yani orada Keynes aslında toplantıya bir entelektüel ağırlık vermesi için çağrılmış gibi. Asıl şey White tarafından ayarlanmış. Şimdi bu toplantının ilginç bir tarafı da Rusların katılmış olması. Numaradan da değil, anlaşıldığı kadarıyla cidden bu sisteme girmek istiyorlar.

Fakat sonunda reddediyorlar. O da şu yüzden oluyor, Sovyet arşivleri açıldıktan sonraki genel yoruma göre. Bunlar o toplantılardaki tartışmalara bakıp diyorlar ki, ya daha savaş bitmeden böyle bık bık bık ediyorlar. Savaş bittikten sonra bunlar kendi aralarında çözülürler.

Bu anlaşmada bir manası kalmaz zaten. Çünkü toplantıda karar verdiğin şeyleri bir de kendi ülkendeki parlamentolardan geçirmen lazım. Asıl zaten sorun o. Ya bu kadar demokrasi bir araya gelmiş, hepsi hem anlaşacaklar beraber hem de ondan sonra kendi içlerinde tek tek anlaşacaklar.

Oooo ölme eşeğim ölme. Kaçıyorlar ondan sonra. Bu kaçış da başka bir olayı tetikliyor, daha doğrusu başka bir olaya geçiş yapıyor diyelim. O da ABD'nin Rusya'yı hapsetme, genişlemesini engelleme politikası ve bu politika bağlamında ortaya sürdüğü Marshall Planı.

Şimdi Marshall Planını anlamak için, ki Türkiye'yi direkt olarak ilgilendiren bir şey, genel olarak bu Bretton Woods sonrası düzene bir bakmak lazım. Orada şöyle bir durum var. Savaş buna dokunmamış, ABD gayet düzgün bir halde her yerde bir sürü mal satıyor, dünya kadar ticaret fazlası veriyor. Ve rezervleri büyüyor.

E şimdi sen ABD'den mal almak istiyorsun ama onlara verecek doların yok. Bütün dolarlar ABD'de. Ortada bir dolar açlığı var fakat dolar değerlenmiyor aşırı derecede. Çünkü Bretton Woods sayesinde kurlar az çok sabit.

Bunun kötü olduğu anlaşılıyor bir noktada Amerikalılarca. Yani dolar bir şekilde Avrupa'ya gitsin ki veya diğer ülkelere, onlar bizim malları satın almaya devam etsinler. Herkes fakirleşirse kime ne satacağız? Keynes de zaten buna değinmişti.

Bunu yapabilmek için tıpkı onun dediği gibi, ya gideceksin onlardan başka mallar satın alacaksın, ticaret fazlası verdiğin ülkelerden. Ya oraya yatırım yapacaksın ki bunlar biraz riskli işler özellikle o dönemde. Ya da üçüncüsü, biz diyorlar bu parayı verelim. Şimdi IMF'nin elinde de böyle bir para var zaten de o çok ufak.

ABD'de buna göre Marshall planını ortaya çıkarıyor. Bu planın boyutu yaklaşık o zamanki değerle 17 milyar dolar, bugünkü değerle 100 küsur milyar dolar ve bunun neredeyse tamamı HİBE. Yani geri istemiyorlar. Ama o parayı veriyor, ondan sonra verdikleri parayla geri ABD'den ithalat yapıyor o ülkeler.

Yani ABD açısından bakarsan şimdi 100 milyar dolar değerindeki bir şey veriyorsun birkaç sene içinde. Tamamı ülken tarafından sırtlanıyor. Enflasyon olsun, vergiler olsun neyse artık. Yararı ne?

Kendi üreticilerine mal sattırmaya devam etmek. Yani aslında bütün halkından alıp ihracatçılarına vermiş oluyorsun. Bir yandan da o ürünlerle de Avrupa desteklenmiş oluyor. Ha şimdi bunun genel çerçevesine bakacağız zaten de Türkiye'yle olan kısmına bir bakalım.

Türkiye zaten ve Yunanistan, ABD'den yardım alıyorlar Marşalplığını öncesinde de. Neden? Çünkü Sovyetleri savaş sonunda hapsetmek istiyorlar. Bu Truman doktrin diye geçiyor.

Trump'ın zamanı ABD başkanı diyor ki ya bu adamlar dünya kadar insan kaybettiler ama endüstriyelleştiler. Zaten tarihi olarak emperyalistler, genişlemeciler. Bizim öncelikle amacımız Yunanistan'ı ve Türkiye'yi bunlara karşı karakol olarak, siper olarak kullanmak, desteklemek. Zaten böyle bir şey var.

Marshall Yardım'ı bunun üstüne biniyor. Ama Marshall Yardım'ın büyük kısmı Türkiye'ye ve Yunanistan'a gitmiyor. İlk Ödemeler onlara yapılıyor. Fakat benim baktığım kadarıyla Türkiye'nin aldığı alt tarafı 150 milyon dolar.

Eğer yanlış hesaplamadıysam bugünkü değerli de 1 milyar doların biraz üstünde oluyor. 150 milyon dolar az mı? Veya bugünkü kurla konuşuyorum, kafanız karışmasın. 1 milyar dolar az mı o zamanki Türkiye için?

Değil tabii ki. Ama paranın büyük kısmı zaten bir derece kadar sanayileşmiş olan Avrupa ülkelerine gidiyor. Özellikle Fransa'ya, özellikle Batı Almanya'ya, İngiltere'ye. Bu arada tek program bu değil.

Yani Türkiye'nin aldığı Truman Doctrine'in dairindeki yardımlar artı Marshall Plan'ının dairindeki yardımların ötesinde başka başka programlar da yapmış ABD. İşte Asya ülkelerine gönderiyor bilmem ne. Yani sürekli dışarıya para göndereyim, para basayım. Karşılığında tek istediğim şey de benim mallarımı almanız ve sanayinizi geliştirmeniz.

Hatta bu Marshall Yardımı dahilinde Sovyetler Birliği'ne de para öneriliyor. Fakat onlar zaten Bretton Woods'dan çıkmışlar. Onun momentumuyla bunu da reddediyorlar. Diyorlar ki lan biz size muhtaç değiliz.

Kendi Marshall Yardımımızı kendimiz yaparız diyorlar ve kendi etki alanları içerisinde bir şey oluşturuyorlar. Comecon diye. Ve özellikle Doğu blokü ülkelerine, yani Avrupa kıtasındaki ama Rus etkisi altında olan ülkelere, bu Marshall yardımına dokunmayacaksınız, almayacaksınız bunu, ben onun alternatifini size sunuyorum diyor. Fakat ABD'nin aksine Sovyetler yıkık vaziyette çıkıyorlar savaştan.

O yüzden bunun etkisi az oluyor. Yani oradaki ticaret dengesi şu, Sovyetler ham madde satıyorlar, karşılığında da imal edilmiş ürün alıyorlar. Tarım ürünleri, ağır sanayi ürünleri vs. bu Doğu blokü ülkelerinden.

ABD'de durum tam tersi diyor ki ben bedavaya sana parayı veriyorum, karşılığında onu bana öde, o ağır sanayi hamlelerini yaptırayım. İmal edilmiş ürünleri vereyim. Dolayısıyla sürpriz olmayacak bir şekilde Batı, Avrupa'nın batısı doğusundan çok daha hızlı bir biçimde gelişti. Yani Wikipedia'dan bakıyorum şimdi, Fransa için diyor, en fazla Marshall yardımı alanlardan bir tanesi, kişi başı düşen gelir neredeyse savaş öncesi, 2.

Dünya Savaşı öncesi seviyesine 1949'da ulaşmış. Şimdi tabi bunların ne kadar etkili olduğu da ayrı bir tartışma konusu. Yani büyük paralar veriliyor da Avrupa'nın kalkınması sadece bu yüzden olmadı. Tüm Marshall yardımlarını toplasan o yardımı alan ülkelerin milli gelirlerinin %3'ü ediyor.

Zaten o yüzden paranın büyük kısmını hali hazırda sanayileşmiş ülkelere veriyorlar. Onların üretim kapasitesi var. Kendi kendilerini kalkındırabilecekler. Sadece baştan birazcık böyle bir enerji gerekiyor.

Ondan sonra hop ayağa kalkıyorlar bunlar. İspanya'ydı, Yunanistan'dı veya Türkiye'ydi. Bunların kalkınmaları için çok daha fazla para lazım. Şimdi benim için bu işi asıl ilginç kılan tarafı şu.

Truman doktrine geri döneyim. Yani Rusya'yı kontrol etme politikasına. ABD savaş sonunda dünyaya hakim bir imparatorluk. Eskiden imparatorluklar böyle bir vaziyetteyken ne yapıyorlardı?

Ya gidiyorlar direkt olarak bir yeri ele geçiriyorlar eğer merkeze yakınsa. Doğrudan yönetmeye başlıyorlar. Ya gidiyorlar, bir vali atıyorlar, bir aracı atıyorlar. Onlar kendi kendilerini yönetiyor, haraç veriyorlar.

Ya işte gidip koloni kuruyorlar, çok ucuz iş gücüyle artı değer yaratıp kendi ekonomilerini besliyorlar vs. ABD bunların aslında herhangi bir tanesini yapabilirdi, bunu deneyebilirdi yani. Veya en azından derlerdi ki ya biz bu düşmanı yendik, bir daha ayağa kalkamasınlar. Yani kaç tane dünya savaşı başlatacak bu herifler artık?

Yeter. İki tane yeter. Allah'ın hakkı üçtür demeyelim. Zaten böyle de bir düşünceleri var.

Diyorlar ki bu Almanya bir daha ayağa kalkamasın. Bir tarım toplumuna dönüşsün. Tamam, düzgün bir şekilde yaşasınlar. Manyak gibi işkence de etmeyelim.

Ama sanayileşemesinler. Fakat bu görüş hızla etkisini kaybediyor ki bu da Trump'ın doktrine bağlı birazcık. Yani Rusya'yı izole etmek için bir, ikincisi de ABD'nin kendisini zaten kalkındırmak için Almanya'nın düzgün bir halde olması lazım, güçlü olması lazım. O yüzden zaten Marshall Yardımları çerçevesinde en fazla yatırım alan bunlar.

Savaşta yendikleri ülke. Almanya'yla da kalmıyor. Aynı şey Japonya için geçerli. Bakın ABD özelinde konuşuyorum.

Sonuçta 2. Dünya Savaşı'nın kayıplarının çoğunu Ruslar veriyor. Korkunç savaşların çoğu Avrupa'nın batı ve doğu cephelerinde yer alıyor. Amerikaların verdikleri kayıpların yarısından fazlası Hitler öldükten sonra oluyor.

Niye? Japonya'ya karşı savaşıyorlar çünkü. Pasifik tarafında savaşıyorlar. O yüzden dünya savaşı zaten.

Sonra kafalarına bomba atıyorlar iki tane. Dümdüz ediyorlar şehirleri. Ve şey demiyorlar mesela ya bu Japonlar manyak. İmparatorlarını Allah olarak, tanrı olarak görüyorlar.

Herkesi köleleştirmek istiyorlar. Biz de bir manyaklık yapıp bunların kafalarına atom bombası attık. Yani normalde böyle bir ilişki başlangıcından sonra biri diğerini köleleştirir. Tarihte hep böyle olmuş.

Bunlar tam tersine diyorlar ki bizim Japonya'nın da güçlü olmasına ihtiyacımız var. Yani önce insani yardımımızı yapalım, millet ölmesin Avrupa'da da, Asya'da da. Sonra da ekonomik verimliliği, üretim verimliliğini arttıralım. Bu uzun vadede ABD'nin işine gelecektir.

Hem Sovyetlere karşı bir kalkanı oluşturacağı için, hem de bu Taarikado'nun teorisine uygun olarak dünyanın en ileri ülkesi olsak bile en iyi neyi yapıyorsak onu yaparız, geri kalan ihtiyaçlarımızı da Mesela bir tanesini Japonya'dan karşılarız, bir tanesini İngiltere'den karşılarız. Bu toplam verimliliği arttırır. Herkes refah içinde yaşar. Bu yüzden de ekonomik kontrolleri kaldırıyorlar.

Bu ABD için de gerçekten müthiş bir dönem oluyor. Çünkü bütün orta sınıf kalkınıyor. 45-75 arası. Yani maaşlara, real gelirlere bakarsanız her gelir kaleminin alt kademe, orta kademe, üst kademe hepsinin arttığını göreceksiniz.

Nasıl ki bunlar başka ülkelerin ekonomilerini kalkındırmanın kendileri için iyi olacağını düşünüyorlar, aynı zamanda kendi orta sınıfını kalkındırmanın da bunları ev sahibi yapmanın da onları çok daha uzun vadeli istikrarlı tüketicilere dönüştüreceklerini düşünüyorlar. Yani kendi vatandaşını rahatlatırsan, kalkındırırsan iç pazarını da büyütmüş oluyorsun. Zaten asıl o yüzden deniyor kapitalizmin altın çağı diye. Sonuçta Amerikan ekonomisi o kadar baskın ki zamanında.

Onlar bir altın çağı yaşıyorsa bütün dünya kapitalizmi altın çağı yaşamış oluyor otomatikman. Peki bu altın çağı nasıl bitti? Bretton Woods anlaşması şu anda yürürlükte değil. Dolar altına endeksli falan da değil.

Hiçbir şey hiçbir şey endeksli değil. Marshall yardımı da yok. Ne oldu da bitti? Şöyle oldu, zamanla ABD'nin ticaret fazlası ticaret açığına dönüştü.

Hem bu hibelerle hem de giderek büyüyen sosyal programlarla. ABD bu sefer gereğinden fazla dolar dışarı çıkarmış oldu. Şimdi herkesin elinde dolar var artık eskisine nazaran. Ama doların değeri de sabit bir şekilde altına endekslenmiş.

Bu sefer dolar gereğinden fazla değerli. Yani sana şöyle bir teşvik oluyor aslında. Git o dolarla altını al, merkez bankasını diyelim. Normalde o doların ederinden daha fazla altın almış oluyorsun.

O altını da sonra git serbest piyasada sat. Bundan kar et. Böyle bir gerilim yaşanmaya başlıyor. Ve burada şundan korkuyorlar.

Yani ABD bu harcamalarını azaltırsa, ticaret açığını kapamaya çalışırsa, bir kere başlamış bu makine, o likidideyi azalttığı zaman dünya ekonomisi bir anda soğur. Fakat sürekli böyle dışarı para pompalamaya devam edince de milletin dolara güveni düşüyor. Bu fikslenmiş değeriyle gerçekte olması gereken değer arasındaki fark daha bariz oluyor. Bu da bir gerilim yaratıyor.

1970'e geldiğinde ABD'nin altın rezervi %22'ye düşüyor, %66'lardan. Eninde sonunda Nixon döneminde, 1971'de bir karar alınıyor. Sadece Nixon tarafından bu arada. Adam kendi dış işlerine bile danışmamış.

Bırak IMF'ye şuna buna danışmayı. Kendi dış işlerine bile danışmadan diyor ki, ben diyor doların altına çevrilebilirliğini artık bitiriyorum. Bu Bretton Woods sisteminin bitişinin başlangıcı. 5 sene içinde de zaten tamamen bitiyor.

Ve birkaç sene içinde de bütün ülkeler serbest kura geçiyorlar. Şimdi buradan konuyu OPEC petrol krizine bağlayacağım. Bu serbest kura geçince doların değeri düşüyor bir anda. Gerçek değerine geliyor daha doğrusu.

Halen sonuçta dolar dominant para birimi. Uluslararası ticaret onun üstünden oluyor. Mesela petrol satıyorsun, dolarla satıyorsun başka bir ülkeye. Doların değeri düşünce petrol gelirin azalmış oluyor.

Bu sefer petrolün fiyatı yükselmeye başlıyor. Şimdi bu noktada birazcık geri gidelim. Bu zamana kadar petrolün çoğu ABD'de üretiliyor. Hatta 2.

Dünya Savaşı bittiğinde bütün dünyadaki üretilen petrolün 3'te 2'si ABD'de üretiliyor. Neye bakarsan bak adamlar ya yarısını ya 3'te 2'sini üretiyorlar dünyanın. Ve ondan sonra da uzun bir süre boyunca kendi enerji ihtiyaçlarını karşılayabilecek haldeler. Ama bir noktada bunların da aşırı büyümesiyle dışarıdan petrol ithal eder konuma geliyorlar.

Özellikle Kanada'dan ve Venezuela'dan. Nixon, Bretton Woods'u bitirdiği günlerde ABD dünya üretiminin sadece altıda birine sahip. Üçte ikisinden altıda birine düşüyor. O aradaki büyük gelişme şu.

Orta Doğu'da çok ucuza petrol üretilmeye başlanıyor. Ve bu ülkeler bir noktada OPEC diye bir şey kuruyorlar. Yani petrol üreten ülkeler organizasyonu. Bunun içinde Venezuela, Irak, Suudi Arabistan, İran ve Kuveyt var.

Bu bir kartel. Geçen bölümlerde loncalardan bahsetmiştik, guildlardan bahsetmiştik. Onlar da bir nevi karteldi. Sen bir araya geliyorsun ve diyorsun ki biz ya doğrudan fiyatları belirleyeceğiz ya da üretimi kısarak veya arttırarak piyasa fiyatlarını değiştireceğiz duruma göre.

Tabii çok azaltırsak üretimi bizim kartele dahil olmayanlar satış yaparlar ama onların da üretim kapasitesi zaten belli. Ona göre bir denge oluşturmaya çalışıyorlar. Dolar düşmeye başlayınca, bunlar diyorlar ki biz artık petrolü dolar üstünden değil, direkt olarak altına endeksledik. Oradan satacağız.

Bunun üstüne bir de İsrail savaşı ortaya çıkıyor 1973'teki. Suriye ve Mısır saldırıyor bunlara. ABD tabii ki destek veriyor İsrail'e. Başka ülkeler de İsrail'e destek veriyor.

OPEC de bunlara ambargo uyguluyor. Artı üretime de düşürüyoruz. Her ay %5 düşüreceğiz. Suudi Arabistan biraz girmek istemiyor bu işlere ama sonra onlar da katılıyorlar.

Bu da bir petrol krizine yol açıyor zaten ve fiyatlar da dörde katlanıyor çok kısa bir süre içerisinde. Bu da böyle bir dönüm noktası oluyor. Şimdi bunun büyük etkileri var. Birincisi şu oluyor, bu artan fiyatlar yüzünden ve bu ambargo yüzünden petrol ithal eden zengin ülkeler alternatif enerji girişimlerine yöneliyorlar.

Hem çevre dostu enerji girişimleri hız kazanıyor hem de ironik olarak normalde daha önce girmedikleri doğa rezervlerinde petrol aramak istiyorlar kendi topraklarındaki. Yani enerji bağımsızlığı önem kazanıyor. İkincisi de şu, petrol ihraç eden ülkeler artık çok zenginleşiyorlar. Dünya kadar dolar geliyor bunlara.

Fakat o kadar çok dolar geliyor ki o doları kendi ülkelerinde manalı bir şekilde yatıramıyorlar. Öyle bir ekonomileri yok. Yani tamam vatandaşına biraz para verdin, altyapı projesi yaptın, 1-2 fabrika kurdun, sağa sola kredi verdin. Ondan sonra yani o ekonomi doyuyor artık, o kadar büyük değil.

Kuveyt ne yapacak onca parayla? Bunlar da gidiyorlar kendilerine fonlar kuruyorlar. İşte Sovereign Wealth Fund denen fonlar. Hani mesela Norveç'in var ya meşhur 1 trilyon dolardan fazla parası var orada.

o fon aracılığıyla o parayı tekrar ABD'ye götürüyorlar, ABD'de yatırım yapıyorlar. Yani anca orada manalı, verimli bir yatırıma dönüşüyor. E niye? Çünkü ABD devletinin verdiği bono dünyadaki en güvenli yatırım aracı.

Yani ne olacak? ABD mi batacak diyorlar? Ondan sonra biraz daha riskli yatırımlara giriyorlar orada. Buna da petrodolar recycling diyorlar.

Yani ABD'den dolar bunlara gidiyor petrol karşılığında, ondan sonra o dolar geri geliyor yatırım olarak ABD'ye. Sadece ABD değil, tabi başka yerlere de gidiyor ama batıdaki bu sermaye, finans piyasalarının devleşmesinin, aşırı büyümesinin önünü açıyor. Ve ekonomik aktivitenin de giderek daha fazla kısmının finans piyasalarında olması önem kazanıyor. Yani ben real olarak gidip sandalye ürettim, masa ürettim, o da bir gayri safi milli hastaya etkisi var.

İşte 3 dolarlık sandalye ürettim diyorsun mesela bugün. Ama New York'taki bir banker, atıyorum Kuveyt'in Sovereign Wealth Fund'ından atıyorum, 1 milyar dolar alıyor. Yine bir seviye daha karşılaştırırsak o paraların da bir kısmı sonra tekrar o bankalar aracılığıyla gelişmekte olan ülkelere gidiyor. Mesela Türkiye gibi ülkelere.

Bu o kadar büyüyor ki yani çok basitleştirirsek Suudilerin parası ABD bankaları aracılığıyla gelişmekte olan ülkelere veriliyor. O ülkeler o paraları ödeyemiyorlar. Sonra gidip IMF'den yardım istiyorlar vs. Komik bir durum aslına bakarsan.

Şimdi bir işin ilginç tarafı da şu. Bu işte Bretton Woods sonrası dalgalanma, petrol şoku sonrası dalgalanma OPEC'in açıklamasıyla. Zaten serbest kurlara geçilmiş ticaret konusunda biraz daha belirsizlik var. Bu sonuçta bir resesyon tetikliyor.

Bankalarda doğal olarak faizleri indiriyorlar ki piyasalara para salınsın. Bu enflasyonu arttırır. Ama enflasyondan daha önemlisi resesyonu önlemek. Fakat ilginç bir şey oluyor.

Hem enflasyon artıyor hakikaten ama resesyon bitmiyor. Daha doğrusu ekonomik büyüme sağlanmıyor diyeyim. Bu da ekonomistleri bayağı şaşırtıyor. Stagflation deniyor buna işte.

Stagnation'la yani durgunluk ile enflasyonun bir birleşimi. Normalde Keynes ekonomisinde bunun olmaması lazım. İşte bu da bizi bir sonraki bölüme getiriyor. Oraya bir köprü atıyoruz.

Çünkü artık 20. yüzyılın ikinci yarısında Yeni bir ekonomik görüş hakim oluyor. O da Hayek ve Friedman'la temsil edilen bir görüş. Ve bizi Türkiye'de de olur olmadık kullanılan, sıkça kullanılan neoliberalizm görüşüne bağlayacak.

Reagan ve Thatcher dönemine bağlayacak. Tabii bunları böyle anlatıyorum ama aralarında da böyle kopuk kopuk, dönem dönem şeyler yok. Her şey az çok bir arada oluyor zaten, aynı anda oluyor. Ben anlatırken kendime göre bir sıraya sokmak zorunda kalıyorum.

Mesela Keynes'in etkisi zaten hala geçmiş değil. Hatta bu Hayek'in en meşhur kitabı The Road to Serfdom. Serfliğe varan yol denir herhalde. Keynes bunu okuyor ve mektup yazıyor.

Diyor ki ya bu şahane bir kitap. Dediği her şeyle aynı fikirdeyim diyor. Yani öyle bir dönem bitiyor, bir dönem kapanıyor gibi bir şey yok. Biz kolay anlamak için böyle diyoruz fakat genelde bu resesyon sonrasında, 70'lerden itibaren artık bu Pax Americana zaten bitmiş oluyor.

İstikrar bitmiş oluyor. Artık petrolün bir silah olarak kullanıldığı anlaşılıyor. O pek o zamana kadar etkisizken ondan sonra gerçekten uluslararası politikaya yön veren bir hale geliyor. Ve ABD'de orta sınıfın kalkınması duruluyor.

Ve hemen sonrasında gelecek olan Reagan dönemi sonrasında da bu durgunluk, orta sınıf için durgunluk kalıcı bir hale geliyor. Günümüze kadar da bu sürüyor neredeyse. ABD ekonomisi büyürken, finans ekonomisi büyürken, orta sınıf real gelirlerinde çok az bir artış var. Alt sınıfın gelirlerinde ise hiçbir oynama yok.

Sonraki bölümde bunlara bakacağız. Şimdi çoğunuz bunları dinliyorsunuz, ondan sonra teşekkür kısmını atlıyorsunuz değil mi? Ben size oyunlar oynayacağım şimdi. Beni atlatamazsınız.

Teşekkürlerinden sonra güzel bir hikayeyle bitireceğim. Pepsi, Stolichnaya ve Rusya'yla alakalı bir hikaye. Bir yere ayrılmayın. Biz de sonuçta bir genel resesyondan geçiyoruz.

Bu dönemde desteğini esirgemeyen ve bu podcast'ı mümkün kılan insanlar, Macar usulü okuyacağım isminizi. Cıkla Umut, Bartmaz Alper, Gök Nilüfer, Karakuşcan, Özbek Ali, Şekercoğlu Refik, Keleş Hasan Basri, Yurda Gül Merve, Salih, Günata Savaş, Köste Çağrı, Podcast Umut Olay burada olmadı. Özcanlı Barış, Elibol Nilgün, Dede Kutlay, Yannis, Çiğit Sabah, Bahan Doğancan, Müçek Kıvanç, Özkul Çağrı, Samet, Dumanay İbrahim Fırat, Kızıldere Başar, Çelik Orhun Emre, Öz Emrah, Albayrak Ali Can, Şahiner Çiğdem, Korkut Erman, Ocak Ömer, Yelal Erdem, Berk, Tokdemir Anıl, Atkurt İsmail, Aydoğan Ece, Mart Tunç, Polat Uygar, Arıcan Işıl, Atilla, Elbir Özgür, Arslan Danyal, Öz Ertem Çağrı, Kahraman Aydın, Batun Betül, Purut Paşak, Mehmet Han, Ünsal Mehmet, Seküre, Yaldız Can Emre, Ve en yeni üyelerimiz Baysan Onur Şimşekal. Hepinize çok teşekkür ederim.

Bu hikayeyi de size ve ismini okumadığım ufak tefek de olsa diğer tüm destekçilerime adıyorum. Sanki kendim yazmışım gibi. Ya olay şu arkadaşlar. Şimdi 1997 yılında, çok geçmişte değil yani, Pizza Hut'ın Kızıl Meydan şubesinde bir reklam filmi çekilmişti.

Bunda da çok şaşırılacak bir şey yok. Sonuçta Pizza Hut global bir marka. Ama o şube 1990 yılında açılmış. Sovyetler birliği zamanında yani.

Pizza hatta bu arada Kansaslı iki tane öğrencinin annelerinden aldıkları 600 dolarla kurulmuş. 600 dolar borç alıyorlar, bir pizzacı kuruyorlar, çok kısa sürede büyüyorlar franchisingde ve demir perdenin ardında resmen o Lenin'in mozolisine yürüme mesafesinde bir dükkan açıyorlar. Nasıl oluyor bu şimdi? Pizza Hut'ın o dönemki sahibi Pepsi.

Pepsi ile de Sovyetler arasında 1972 yılına uzanan bir ortaklık var. Hatta ondan da öncesine gidiyor aslında. O zamanlar fuarlar oluyor. Zamanında da Kuruşev geliyor bir tanesine.

Orada Amerikalılar bir mutfak hazırlamışlar. İşte Amerikan yaşam tarzını gösteriyor. Bunun önünde Amerikan başkanıyla fotoğraf çekecek Khrushchev. Fakat bir önceki gün Pepsi'nin pazarlama müdürü ABD'li siyasetçilere lobi yapıyor.

Gidiyor otel odasında bunları kafalıyor. Diyor ki bunu bizim standına oraya getirin. Mutlaka Pepsi içirin. Biz de bunun fotoğrafını çekelim.

Ve sonunda oluyor hakikaten. Khrushchev Pepsi içerken bir fotoğrafı çekiliyor. Bütün basında bunlar yayınlanıyor falan. Onun verdiği gazla da bu proje start alıyor.

Ve sonunda 72 yılında Pepsi ile Sovyetler anlaşıyor. Ve Pepsi Sovyet pazarına giren ilk Batılı işte ilk kapitalist marka olmuş oluyor. Pepsi'yi bunlar satıyorlar da daha doğrusu kola şurubunu satıyorlar, şişelemesi filan Rusya'da. Ama karşılığını ne alacaklar?

Yani Sovyetlerin parasını kimse kabul etmiyor. Bretton Woods filan patlamış ama sonuçta yine de dolar her yerde hakim, e dolar yok Sovyetlerde. O yüzden de Pepsi bu anlaşmayı eski usulü, yani takas usulüyle yapıyor. Ne veriyor Sovyetler?

Stolichnaya vodkasını dünyaya pazarlama hakkını veriyorlar. Pepsi bu vodkaları alıyor, ABD'ye sağa sola pazarlıyor. Bu anlaşma iki taraf için de başarılı oluyor. Stolichnaya dünyada çok popüler oluyor.

Pepsi de Sovyetler'de çok popüler oluyor. Yani her ailenin evine giriyor. Gel zaman git zaman işte Sovyetler Afganistan'ı işgal ediyorlar. Buna tepki olarak da ABD yavaş yavaş ambarga koyuyor.

Dolayısıyla Pepsi'nin anlaşması devam ederken takas için başka bir şey istemek zorunda kalıyor. Artık vodka ticareti yapamıyor sonuçta. Ne verelim ne verelim diye düşünüyorlar. 1989 yılında yenileniyor anlaşma.

Ne veriyorlar biliyor musunuz? 17 tane denizaltı. Bir Fırgatayn, bir Kruvazör, bir de Destroyer veriyorlar. Hatta iki tane de galiba petrol tank yeri vermişler.

Yani Pepsi kısa bir süreliğinde de olsa dünyanın en büyük 6. donanması haline geliyor. Bunun yöneticileri ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı'na şunu diyorlar ya Sovyetleri sizden daha çabuk silahsızlandırıyoruz biz diyor. Tabii şimdi olayın iç yüzü şu gemiler eski yani o denizaltıyı alıp da dünyayı ele geçiremiyorsun.

Pepsi aracılığıyla bunlar Norveç'teki hurdacılara satılıyorlar. Ama hurdacı derken, yanlış anlamayın, anlaşmanın değeri yüzlerce milyon dolar. Ondan sonra, daha da büyütüyor Pepsi işi, 3 milyar dolar piyasa değerine sahip başka bir anlaşma daha imzalanıyor. Sovyetler tarihindeki en büyük ticari ortaklık bu.

Kızılmeydan'da açılan pizza hatta ilk adıma. Fakat tabii bu anlaşma ölü doğuyor. Bu adımın gerisi gelmiyor. Çünkü 1991'de Sovyetler yıkılıyor.

Tabii Sovyetler bir anda yıkılmıyor. Zaten sorunları büyük. Gorbaçov da bu giderek artan bütçe açıklarını kapatmak için dışarıdan bu sermayeyi sokmak istiyor. Kapitalizmin sembolü olan bu pizza hatı Moskova'nın kalbine sokuyor.

Hatta aynı sene Nobel Barış Ödülü'nü de kazanıyor. Sonrasında da Sovyetler çöküyor. Bu imparatorluk dağılması da acayip bir şey. Pizzanın mozzarellası bile artık başka bir ülkeden geliyor.

Yani Litvanya mesela eskiden Sovyetler toprağı, o imparatorluğun içinde. Artık ayrı bir ülke, ithal edeceksin oradan. O pizzanın formülünü değiştirmek zorunda kalıyorlar. Şimdi biz birkaç sene ileri saralım.

1997'deki reklam filmine dönerim. O reklam filmini Allah aşkına YouTube'dan bulup bir izleyin. Dükkanda bir müşteri var, bir aile. Gorbaçov'un politikalarını tartışıyorlar.

Ve Rusya'nın dünyaya açılmasını tartışıyorlar. Genç olan değişimden memnun, babası ise daha muhafazakar. En sonunda da tartışma pozitif bir tonda noktalanıyor. İşte özgürlük.

temasında birleşiliyor. O sırada da diğer masadaki müşterilerden biri de Gorbachev'ın ta kendisi. Tek kelime etmeden ayağa kalkıyor, insanları selamlıyor, herkes de buna alkışa boğuyor. Saçma bir reklam yani.

Bu adam siyasi hayatı bittikten sonra ve Sovyetler Birliği çöktükten sonra Rus ekonomisi de yüzde 30 küçülüyor bu arada. İyice parasız kalıyor Gorbaçov. İsmini taşıyan bir vakıf var onu fonlayabilmek için. Yaklaşık 1 milyon dolar karşılığında o zaman bu reklam filminde oynamayı kabul ediyor.

Onun da anlaşmaları aylar sürüyor. Biraz diretiyor yani. Şartlarından biri mesela pizza yerken gözükmemek. Hani Kuruşev Pepsi kola içerken fotoğraflanmıştı, ben aynısını yapmayacağım, pizzayı yiyemeyeceğim diyor.

Konuşmayacağım da diyor. Pepsi bunu kabul ediyor ve bu reklamı yayınlıyorlar. Tabii ki ironik olarak bu reklam Rusya'da gösterilmiyor. Çünkü Gorbacov'un imajı orada çok kötü.

Yani Batı dünyasında ne kadar pozitifse Rusya'da da o kadar negatif. Reklamın zaten amacı Rusların daha çok pizza yemelerini sağlamak falan değil. Amerikalılara yönelik ya da batıdakilere yönelik Pizza Hut'ın bir dünya markası olduğunu göstermek. O da başarılı oluyor.

Ve bu Gorbachev'un yaptığı tek sponsorluk anlaşması olarak kalmayacak daha da ironik bir anlaşma var. Bir zamanların bakın Komünist Parti Genel Sekreteri adam 2007'de hangi markanın yüzü olmuştu biliyor musunuz? Louis Vuitton. O reklamı da bu podcast'ta kapak fotoğrafı yapayım.

Hayat nelere kadir. Herkese tekrar teşekkür ederim. Pazar günü bir konukla beraber olacağız. Kapitalizm serisine de haftaya devam edeceğiz.

Hepinize sevgiler.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)