
7.276 kelime · ~36 dk okuma
Hularsızlar selam! Nasılsınız? Sormadınız ama ben de iyiyim. Her gün geçen hafta elimde Vileda'yla ve birkaç tane Kova'yla çatı arasına gidip çılgınca yağan yağmurları temizliyordum oradan.
Çünkü hakikaten birkaç gün boyunca hayatımda görmediğim kadar yağmur yağdı burada. İlk gidişimde 6 kova su çıkardım. Bir kova 10 kilo yani 60 kilo. İkinci gidişimde 4 kova daha çıkardım bir de çamur çıkardım.
Böyle toprak koymuşlar çünkü katmanlar arasına. Suları emmiş o iyice ağırlaşmış. Yani ben o çatıya basmaya korkuyordum hani çöker miyiz diye tavanla beraber. Ama sadece suya baksan neredeyse 100 kiloluk su duruyormuş orada.
Ben de tam bir safsata yaparak dedim 100 kiloyu taşırsa beni de taşır üstüne. Oralarda maymunluk ettik. Böyle ilginç bir hafta geçti. Güzel oldu aslında.
Egzersiz oldu bana. Çok da koymuyor böyle şeyler. Velhasıl hayattayız, hayatımız güzel. Bugünkü konuğumuz da güzel.
Nevşin Mengü ile beraber olacağız. Bu aslında bizim 50. bölümümüz ve ilk kadın konuğum olduğunu fark ettim. 50 bölümdür sürekli erkek erkeğe konuşuyoruz.
Ya beni dinliyorsunuz ya da başka erkek konukları dinliyorsunuz. Resmen burası asker koğuşu gibi kokmuştu. 50. bölümde bu rezalet bitiyor.
Nelerden bahsedeceğiz peki Nevşin Mengü ile beraber? Sosyal medyadan ve sosyal medya üzerinden habercilik yapmaktan bahsedeceğiz. Bir anlamda yeni çağın haberciliği diyebiliriz. Çoğunluğu bunun hakkında, en sonda da veganlık hakkında birazcık konuştuk.
Ben size şimdi birazcık ortamı hazırlayayım. Bir iki tane bilgi vereyim. Birincisi şu. Buraya aldığım notlardan okuyorum.
Bunun mindmap halini de yani zihin haritası halini de Patreon'dan paylaşacağım bu gece. Tarafsızlık ve bağımsızlık farkı artık önemli gazetecilerde. Çünkü gazeteciler... Giderek kurumları bırakıp, ya da artık gazeteci bile dememek lazım çünkü için gazete kısmı kalmıyor.
Sen o kurumu tamamen bırakıyorsun, sosyal medyaya göç ediyorsun, orada bağımsız oluyorsun. Fakat bu tarafsız olmak veya objektif olmakla aynı şey değil. Zaten bir tarafsızlık, objektiflik... Mümkün de değil, kusursuz bir tarafsızlık değil.
Bu bence iyi bir şey de değil. Yani bazı konularda gazeteci de, haber yapan insan da taraf olmak zorunda. Bu iki şeyi ayırt etmek lazım tarafsızlık ve bağımsızlığı. Sanırım en iyi denge nedir diye sorarsanız onu bilmiyorum derim.
Ama yapılabilecek en iyi şey bu konu hakkında şeffaf olmak ve birazcık farkında olmak. Yani insan kendi önyargılarının farkındaysa, kendi çizgisini az çok biliyorsa, başka bir şeymiş gibi davranmıyorsa... Bunu da okuyucularıyla, dinleyicileriyle sık sık konuşuyor, paylaşıyorsa yani taraflılığının farkında olmak önemli. Ben de bunu taa ilk bölümden beri söylüyordum.
Burası komünist bir podcast. Komünizm... Yok ya. Test ediyorum sizi uyanık mısınız diye arkadaşlar.
İkinci önemli husus da şu arka plan için. Çoğunuzun haberi vardır gerçi. Twitter geçen günlerde 7.000'den fazla çoğu AKP yanlısı hesabı kapatmıştı.
Benim duyduğum kadarıyla zaten pek aktif olmayan hesaplardı. Çok da etkisi olmayacak diyorlardı. Ben bunu okuyunca şunu düşündüm. Ya benim de en aktif olduğum mecca Twitter ama bir insan herhangi bir meccaya girdiği zaman sonuçta dünyanın merkezi oraya kaymış gibi algılıyor.
O yüzden de onun önemini birazcık abartıyor. Ben de bakayım dedim sosyal medyanın gerçek kullanımı ne kadar diye. Şimdi size vereceğim birkaç tane istatistik var. Bunlar 2018 veya 2019 yılından alınmış.
ABD merkezli istatistikler ama genele de yayılabilir. 3'te 2'si, Amerikalı yetişkinlerin 3'te 2'si haberlerini sosyal medyadan alıyorlar. yarısından fazlası %57'si sosyal medyada gördüğü haberlerin yalan olacağını bekliyor. Ya bu inanılmaz bir şey aslında.
Herhangi bir ürünü düşünün veya herhangi bir hizmeti. Diyelim marketten peynir alacaksınız. Üçte ikimiz aynı markete gidiyoruz, aynı çeşit peynirleri seviyoruz. Bazısı her gün alıyor, bazısı ayda bir alıyor.
Ve bu müşterilerin yarısından fazlası peynirin kötü çıkacağını bekliyor. Ve yine de hala o peynire ve o markete gitmeye devam ediyor. Şu anda sosyal medyadan haber alma davranışımız da aynı bu şekilde. Bununla beraber Bir iki tane daha trend var önemli.
Mesela her ülke acaba kendi sosyal medya ağını kurmaya mı gidecek? Yani insanları birleştirmesi amacıyla kurulan bir şey. Giderek parçalara bölünüp, daha izole parçalara bölünüp daha ufak ufak gerçeklikler haline mi gelecek? Ben onu merak ediyorum.
Karşıt görüşten insanları dinleyebilmek için özel bir çaba harcamak mı lazım? Bu insanı mutsuz mu ediyor? Fikrini değiştiriyor mu? Daha mı fanatik yapıyor?
Bunları da bir düşünün. Ufak bir uyarı yapayım başlamadan. Kayıtta birazcık teknik sorunlar çıktı. Teknik sorunlar da ne kadar güzel bir laf.
Tamamen sorumluluğu benden atıyor çünkü. Aslında benim suçum. Suç da şu. Normalde ben kaydı çift taraflı alıyorum.
O tarafta lokal alınıyor, bu tarafta lokal alınıyor. Arada internet bağlantısı patlasa bile kayıtlar düzgün oluyor. Fakat biz bunu Zoom üstünden kaydettik. Zoom'da da ufak bir seçenek var, gömmüşler onu bir yerlere.
Onu açınca konuşanların ses dosyalarını ayrı ayrı kaydediyor. Zoom kullanıyorsanız sizin de aklınızda olsun. Nevşin Mengü'nün klası bizi artık kurtarır diye umuyorum. O zaman sizi daha fazla bekletme.
Bir kere hoş geldin. Çok sağ ol bize zaman ayırdığın için. Ben teşekkür ederim çağırdığınız için. Herhalde biyografinden, kim olduğundan vesaire pek bahsetmeyeceğiz.
Zaten seni herkes biliyor. Bilmeyen de benden öğrenmesin. Zaten çok daha yetenekli röportajların videoları var. Orada da öğrenir.
Benim merak ettiğim asıl şey daha ziyade genel trendler. Özellikle medyanın geleceği hakkında. Biraz da senin tabii Türkiye hakkında veya İran hakkındaki tecrübelerinden yararlanırız. Bu konulara giriş olarak ben şöyle bir başlangıç düşündüm.
Sen eskiden CNN Türk'te belli bir platform sahibiydin. Ondan sonra tek başına kaldın veya görece ufak organizasyonların parçası oldun. Ben bu değişimi çok merak ediyorum senin açından. Neler oldu, neler değişti?
Vallahi şunu söyleyeyim, zaten sosyal medya televizyonunun önüne geçmeye başladığı, ivmelendiği sürede ben CNN'den ayrılmış oldum. Ya ilk Twitter'ı ben İran'da açtım. Türkiye'de bilinmiyordu, pek kimsenin bildiği bir şey değildi. O zaman 2009 yılında İran'da şöyle bir şey oldu.
Cumhurbaşkanlığı seçimleri yapıldı. İşte Ahmet Enejad adaylardan bir tanesi. Reformist aday da Musavi'di. Ve Musavi işte orta sınıflar, gençler tarafından müthiş desteklenen, bir aday hani öyle bir hareket vardı yani Yeşilyol hareketi fakat seçim gecesi çok acayip bir şey oldu ben de TRT Türkiye'ye çalışıyorum o zaman ve her saat başında bültene bağlanıp gecenin köründe İran'da seçim sonuçları şöyle böyle şu şehirde şu önde bu şehirde bu önde falan diye Saat böyle gece 2'ye kadar falan sandıkların %40'ı açılıyor.
Biz açılıyor, açılmıyor falan bekliyoruz, bekliyoruz. Birdenbire saat 3'te sandıkların hepsi açıldı, Ahmet Necat kazandı diye ilan ettiler. Ve tabii ortalık birbirine girdi. İnsanlar kabul etmedi bu sonucu.
Yani dediler ki, kardeşim burada hile var, bizim oyumuzu çaldı bu devlet. Diye eylemler başladı işte bu meşhur, onun üzerine bir kitap da yazdım ben. insanı düşünmekten canı yanar mı diye meşhur yeşil eylemler başladı ve hakikaten İran tarihinde bir dönüm noktasına tanıklık etmiş oldum. Velhasılı kelam tabii ki İran'da medya, yani televizyon, gazete falan acayip sansürlü olduğu için insanlar ya işte BBC Farsça'ya yöneliyorlar, BBC Farsça da uydu üzerinden yayın yapıyor ve İran'da şöyle bir şey var, bu yabancı kanallar izlenemesin diye sürekli uydulara sinyal bozucu yolluyor devlet habire.
işte uyduyu oraya çevirdin, buraya çevirdin, işte izleyebilen izliyor. Böyle bir köşe kapmaca oynanıyor devlette, vatandaşlar arasında. Ya BBC Farsçayı izleyebilen izliyor, izleyemeyen de sosyal medyayla dönüyor. Ve Twitter hani o zaman İran'la böyle ufak ufak gençler arasında falan bu yeşil yolcular arasında öne çıkmaya başladı.
Ben de Twitter'a o zaman gitmiştim aslında. Ve tabii daha sonra Türkiye'de bu Twitter'ın patlaması gezi süreciyle beraber oldu. Aktif kullanıyordum Twitter'ı. İlk başta Twitter böyle değildi.
Yani 2010, 2011, 2012 falan millet gırgır yapılıyordu yani. Geyik yapılıyordu Türkiye'de Twitter'da daha çok. Ben de şöyle bir şey yazmıştım bir sefer espri olsun diye. Bülent Arın şöyle bir şey demişti.
Ya işte siz TRT yandaş diyorsunuz ama bak CHP'li Şahin Mengü'nün kızı da TRT'ye çalışmış. Ben de esprisinde Twitter'a şey yazmıştım. İşte ne yapayım kardeşim o zaman hükümet de bana zengin koca bulsun falan diye. O böyle patladı işte.
Aa işte CNN fikirini yazmış. Yani böyle şey paylaşımlar yapılıyordu Twitter'da. Yani daha ziyade skandal bir yorum olarak mı görüldü bu yoksa komik mi? Yani aslında tabii yöneticiler o skandal çok kötü falan dediler.
Ben de dedim ki bu bir espri günü sonunda. Bakın işte böyle bir tartışma yani esprili bir nokta koymuş oldum. Gel zaman git zaman Gezi'yle beraber işler sertleşti. Twitter kullanıcıları daha politize oldu Türkiye'de.
ve dünyada da aslında popülist yönetimlerin ortaya çıkmasıyla. Daha sonra tabii attığım tweetler sıkıntı yaratmaya başladı çünkü ben cynical bir dil kullanıyordum tweetlerimde ve iktidar mensupları kendileriyle alay ettiğimi, hani bunun da etik olmadığını düşünüyorlardı. Bir tarafıyla bakarsan, aslında geleneksel medya gözüyle bakarsan, şık mı değil siyasetçilerle dalga geçmek. Ama bir yandan da dünya değişiyor.
Yani ben o kalıplara inanmıyorum. Yani iletişim de evrim geçiren bir şey, değil mi? Değişen toplumsal koşullar ve siyasal koşullarla beraber. Hani dolayısıyla geleneksel açıdan baktığın zaman, işte bir TRT spekleri çizgisinde olan bir insanın böyle şeyler yazmaması lazım, evet.
Ama dünyada değişiyor yani. Bugün de TRT, o çizgisini kimseye izletemezsin. Hatta böyle işte ilk CNN'e girdiğim zaman daha önce de almıştım bu dersleri de ya işte böyle bir telaffuz dersi falan ne ne diye söylenir. Ben de İran'da tabii Farsçayla haşır neşir olduğum için bayağı gerilim yaşamıştık o hocayla.
Çünkü hoca işte şöyle dedim böyle ben dedim ki bunun normu yok hocam yani bir kere beş bin kadar kelime biz Farsçayla ortak kullanıyoruz. Bunlar Farsça, Arapça kökenli kelimeler var. O zaman bizim şöyle gezmemiz lazım. Saat.
Hulya, rüya, bir kelime nasıl kullanılıyorsa halk arasında o kelime öyle telaffuz edilir bence. Mesela yektakupan bende çok dalga geçti ama kimse şarj diyebiliyor mu Türkçe'de? Diyemiyor. Herkes şarj diyor değil mi?
O zaman bu kelime şarjdır arkadaşım. Sen buna o kuralı bu kuralı ne dersen de. E şimdi insanlar sokakta konuşmadığı gibi bir spikeri niye izlesin? O günde iş geldi, oraya kaydı zaten.
Hakeza sosyal medyada da, şimdi sosyal medya enformasyonu bir yanıyla demokratikleştirdi aslında. Hani televizyonda orada bir iktidar ilişkisi var. Biri var, ceket meket giymiş falan, saçı başı yapılı, hım hım hım, bu böyledir, şu şöyledir falan diye anlatıyor. Ama öte yanda sosyal medyada orada bir eşit ilişkisi var.
Sen bir şey söylüyorsun, Başka birisi bir counter argümanla gelebiliyor. Ya da ekstra bir bilgiyle gelebiliyor. Şimdi, iş başka bir düzleme kaydı yani. Neyse, bir sefer işte şey dedi patronlardan bir tanesi.
Ya sen dedi Twitter'ını kapat. Ben de kapatmam dedim açıkçası. Ve iyi ki de kapatmamışım. Benle dalga geçiyorlardı ilk başta.
Ya sen zaten ekrandasın, Twitter neymiş Allah aşkına. Hatta şey diyen meslektaşlar vardı. Efendim işte, Instagram'da ünlü olmak, monopolide zengin olmak gibi. Hahaha.
Sene kaçtı bu arada? Seneler işte bu 2012'ler, 13'ler, 14'ler... O zamanlar şey yasağı yoktu. İşte hem televizyondaysan YouTube yapamıyorsun falan yasağı yoktu.
Keşke biraz daha çalışıp uğraşıp o zamandan YouTube'u geliştirseydim aslına bakarsan. Hani o eksik kaldığım konulardan bir tanesi. Yani birazcık şeytanın avukatını oynayayım. Sen sosyal medyadasın.
Tabii ki daha özgürsündür, daha bağımsızsındır. Elindeki kaynakların azalmış olduğunu düşünüyorum. Beni düzeltebilirsin. Hani eskiden bir network'te sonuçta çalışıyorsun.
Bir sürü insan var. O azalmış kaynağa değer mi? Veya yoksa... Yani açıkçası arttı.
Neden diyecek olursam. Şimdi bir kere televizyon yayıncılığında diyorsun oraya 10 saat işlesin. Çünkü yayın var yani. Televizyon yayıncılığında o yayını o saatler arasında yapmak zorundasın.
O yayın dolmak zorunda. Dolayısıyla bu insanın zamanının pek çoğunu alan bir şey. Çinli işçi gibi yani otur, 4 saat yayın yap kardeşim. 5 saat yayın yap.
Zaten insanın turşusu çıkıyor. Doğru düzgün bir araştırma yapmaya bir şey okumaya falan vaktin kalmıyor. Çıkıp dışarıda şey yapmaya vaktin olmuyor. Gidip ekstra birisiyle konuşmaya... Ya haber de biraz böyledir yani.
Gider kaynağınla konuşursun. Bir yerde bir kahve, çay içersin. Biri gelir, o da bir şey söylüyor. Bu iş böyledir yani.
Bunu yapmaya vakit olmuyor teyzo haberciyle. Bu süper bir dezavantaj. Benim tam tersine arttı kaynaklarım. Çünkü zamanım arttı.
Daha mobil bir hale geldim. Ve bir de daha çok uluslararası toplantılara katılabilme şansım oldu. CNN'de çalışırken hiç öyle bir yere gidemiyordum. Yayın var yani.
Haber hep yayın olduğu için. Oturup duruyorsun Bağcılar'da, böyle bir durumun var. Pek çok uluslararası toplantıya katıldım, pek çok işte Avrupalı parlamenterle tanıştığım, destektaşla tanıştığım dünyanın dört bir yanından falan, benim tam personelite bölgüm genişledi. Tamam, kişiler için daha iyi, eyvallah.
Ama diyelim ki aklına hep şu örnek geliyor. Şimdi ABD basınındaki Amiral gemisi New York Times'dır. New York Times'ın özelliği ne? Çok parası var, çok fazla profesyonel insan var orada.
Gidip o anlattığın işte toplantılara katılacak, biriyle konuşacak, hatta bir tek röportaj değil, aylarca bir öykünün peşinden koşacak insanları var. 6 ay sürüyor belki bir öyküyü araştırması, bir günlük haber çıkıyor onda. Herkes tek tek kendi yoluna giderse rahatlayabilir, bağımsızlaşabilir ama böyle işleri yapacak organizasyon kalmaz. Bunun için birden fazla insana ihtiyaç var.
Bu konuda çok haklısın. Türk basınında zaten böyle bir uygulama yok. Sevgili Fularsız, yani bir muhabir gelsin de altı ay araştırsın da. Ben de mesela bunu New Yorker dergisini okurken fark ederim.
Yani bu yazan kişi bir ay uğraşıyor. Gidiyor, geliyor, oraya seyahat edemiyor. Orada hikayeleştiriyorlar ya, orada çok hoşuma gidiyor benim insanlığım. Ya Türkiye'de öyle bir şey yok zaten.
Ben Habertürk'te muhabir olarak çalışırken, bak sana yemin ediyorum, o zamanlar canlı yayın aracı peşimizden geziyordu, araç kuruluyordu canlı yayın yapmak için. Canlı yayın aracı peşimde üç farklı ilden yayın yaptım ben. Üç farklı il. Şimdi ben bismillah bir yere varıyorum abi Edirne'ye daha varıyorum.
Hemen arıyorum müdür, hemen yayına bağlan falan. Abi ben daha bismillah yeni geldim. Hiçbir şey bilmiyorum. Antebi bir dur falan.
Öyle bir şey yok ki zaten bizde televizyon yayıncılığı. Hele Allah ne verdiyse git de oradan anlat. Günde üç haber yap, beş haber yap. Eskiden diyor hakikaten mesela hürriyetim, işte eğitim muhabiri.
Yani yine hala var biraz ama eskisi bir diyar. Eski eğitim muhabiri onunla uğraşırdı yani. Tek işi o olurdu. Diyanet muhabiri diye bir şey var.
Mesela adamın işi, Diyanet İşleri Başkanı'na gidiyor her gün orada. Oturuyor, çay içiyor, kahve içiyor. Belki sana altı ayda iki tane haber çıkartıyor ama manşet oluyor. Zaten o kalmadı.
Çünkü Türkiye'de medya gelirleri de gitgide daraldı. Aslında bu sadece Türkiye'de değil, dünyada da. Böyle bir tabii şey var. Hürriyete reklam verilecek abiciğim.
Bunun için 200 bin lira bayılacak. Ne gerek var? Onun yerine 5 tane Instagram fenomenine gider. Daha çok görülür ürünü yani.
Hakikaten tam böyle bir devrim zamanı gibi. Devrim zamanları hep böyle bir muğlaklık, belirsizlik olur falan ya. Öyle bir süreçten geçtiğimizi düşünüyorum. Avantajı var, dezavantajı var.
Mesela böyle işte derinlikli işleri yapanlar. Mesela Vice yapabiliyor. Evet. New York Times gibi mesela Der Spiegel'de böyle Almanya'da çok baba bir kuruluş.
Geçen sene orayı gezdim. Ben ve genel yönetmeniyle epey uzun bir toplantı yaptık. O da mesela gelirlerin çok azaldığından bahsediyordu. Fakat Der Spiegel şöyle bir şey yapmış.
Kendisine böyle bir Netflix gibi diyeyim online platform kurmuş. Ve bu online platformdan mesela işte Der Spiegel'in belgeselleri, kimisine ücret verip kimisini ücretsiz izleyebiliyorsun. Oradan içerik üretiyorlar mesela. Çünkü Almanya'da bile, ki bizden çok daha yaşlı bir toplum olmasına rağmen, insanlar gazete içeriğini, dergi içeriğini bile cep telefonu üzerinden tüketmeye başladılar daha çok.
Onun için zaten bu büyük kuruluşların da kendilerini dönüştürmeleri gerekecek. Yapacak bir şey yok. Burada kuruluşlar büyüyecek, küçülecek, başkalaşacak. Onu hep beraber göreceğiz.
Ama Der Spiegel'de de genel yönetmenimiz de şunu anlattı. Gelirlerinin çok düştüğünü, maaşlarının da çok düştüğünü söyledi. Ama tabii şöyle çılgınca bir şey var. Der Spiegel'de adam öyle rakamlar söyledi ki yani eskiden böyle muhabirler, senyor muhabirler yani 20 bin euro falan maaş alıyormuş ayda.
Anlatabiliyor mu? Acayip rakamlardan bahsediyor. Ve şimdi tabii sen burada 20 bin euro ne abi? CEO alıyor o kadar parayı, anladın mı?
Sen neden bahsediyorsun burada muhabir maaşları? 3 bin, 4 bin lira falan arkadaşlar yani. Bir de etinden, sütünden de faydalanıyorlar yani. Tabii canım, günde bilmem kaç saat çalışmalı falan.
Ona gülüyordum işte bu gezi zamanı. Eleştiriyordu insanlar medya kuruluşlarını. Yer yer haklı olarak. İşte şey diyorlar, limon sat, onurlu yaşa.
Ben de diyordum ki şimdiden, ya ben limon satsam da daha çok para kazanırım arkadaş, hani... Bir de böyle büyük kuruluşlarda şey sanılıyor ya, inanılmaz paralar kazanıyorlar. Ha, inanılmaz para şunun için kazanıyorsun sen. Başka bir deal'a girmen lazım.
Patronun politik işlerini tutan adam olursan, eyvallah, o işin tabii ki parası var ama o işin bedeli başka. Bu yeni iletişim devrimiyle beraber aslında medya patronlarının da şöyle biri kırıldı bana soracak olursan demişler. Şimdi medya patronları çalışanların maaşlarını çok düşük tutabiliyorlar. Çünkü diyor ki ya nereye gideceksin?
Kardeşim zaten işte bir elin parmağı kadar televizyon var. Nerede çalışabileceğin belli. Koşullar bunlar. Beğeniyorsan beğenmiyorsan hadi yallah.
Fakat şimdi gazeteciler sosyal medya üzerinden istedikleri gibi yayıncılık yapıp para kazanabiliyorlar. İyi kardeşim tamam gidiyorum ben de deyip kendi işini yaparsın bir şekilde. Şimdi YouTube üzerinden yaparsın, Instagram üzerinden yaparsın. Yani eskiden patronlara karşı tek belki olası silah greve gitmekti.
Toplu sözleşme yapmak gibi bir şeydi. Şimdi artık herkes tek başına da böyle karşı çıkabiliyor. Yani ben yeterince iyisem... Ya muhtaç değilsin.
Televizyonda çalışmaya, bir gazeteci olarak bir gazetede çalışmaya aslında muhtaç değilsin. Ben şeyi takip ediyorum, Davis Rubin'i takip ediyorum mesela. Rubin Report. Trumpist dediğin adam ama böyle alternatif görüş, zekice ama alternatif görüş görmeyi seviyorum ben.
Ya işte mesela, hani Yeni Şefa falan da okuyorum ben yazarların ama ya kardeşim düşünmeye bile sevk etmiyor, anlatabiliyor. Bak, şey yap bana böyle, hani akıllıca bir şey yap. Aa, hakikaten okuyayım ben de. Çok böyle sadece bir olmama rağmen düşüneyim.
Mesela podcast dünyası biraz daha buna açık. Onun için seviyorum ben de podcast dünyası. Evet, bunlar aslında senin dediğin modelle gayet yeşerdiler bu tiplik görüş. Dark Web diye bir şey var, Intellectual Dark Web, IDW deniyor.
Dave Drubin onun içinde mi bilmiyorum da, bir takım figürler var. İşte Sam Harris var onun içinde, işte Ben Shapiro var, baya muhafazakar. Değişik kanatlardan insanlar var. Genelde senin dediğin gibi o libertaryenlik, ifade özgürlüğü ekseninde birleşiyorlar.
Onun dışındaki şeyleri ayrı görüşleri ama kalite yüksek hakikaten. Yani en azından ortada bir argüman var. Çürütürsün, çürütmezsin, beğenirsin, beğenmezsin. Senin dediğin gibi bu Türkiye'de ben ne zaman bir şey okusam hiç beynimi gıdıklamıyor.
Ya freelancelerle televizyonlar zaten acıklı hal. Ya ben ayrıldım da öyle oldu falan değil. Ama yani bu tabii adım adım oldu. İlk MR'ler 2013 yılında geziyle bu iş başladı ve sonra adım adım iş kötüye gitti.
Hatta işte ana haberi beraber hazırladığım editörümle biz 2016'ya kadar beraber çalıştık, 2011'den. Böyle bazen, ne bileyim böyle 2012 yılında yaptığımız yayını falan açıp izleyip şaşırıyorduk. Ya biz bunları nasıl... Demişiz de biz nasıl acaba derdest edip içeri atmamışlar.
Vay arkadaş falan diye. Şimdi, işte tabii çok acayip yani bilmiyorum bakıyor musun ama bakan dinleyicilerimiz vardır. Deliler geçirdi gibi abi. Akşam tartışma programları anlatabiliyor muyum?
Çılgın çılgın şeyler söyleniyor. Abuk sabuk ayağı yere basmayan bir tartışma ortamı da yok. Propaganda desen o da değil. Fakat herhalde bir şekilde işliyor ki bu, bunu devam ettiriyorlar ve yani iktidar oylarını konsolide etmeyi bu yayıncılıkla başarabildiğine göre herhalde bizden iyi bildikleri bir şey var.
Bilmiyorum belki de insanları işte çıldırtarak iktidara oy verdirme stratejisi falan mı acaba? Onun bir parçası olabilir. Ya bu aslında şeyden de el ele gidiyor bu post-truth kavramıyla da. Bir noktadan sonra hiçbir şeyden emin olamıyorsun ya kim ne söylüyor, ne diyor.
Daha ziyade yalan haberin veya işte abuk sabuk görüşlerin yoğunluğu önem kazanıyor sana. Bin kere bir şey tekrarlanınca birazcık perspektifin kayıyor. Sana şeyi sorayım, işin gereği herhalde hepimizden fazla bu insanlarla haşır haşır olmak zorundasın. Bu zaten senin kendi içinden gelen bir merak mıydı, yoksa kendini çok zorlaman mı gerekiyor?
Ve benim asıl merak ettiğim şu, bunu yaptıkça daha açık fikirli biri mi oluyorsun, yoksa ya bunlar ne kadar geri zekâlısı insanlarmış diye kendi görüşlerine daha mı yaslanıyorsun? Ya şimdi hani bu kendi izni zorlayarak meselesi, şunu şöyle bir şey söyleyeceğim. İşte televizyonda çalışırken böyle genç kadın arkadaşlar gelir. Spiker olmak istiyorum.
Öyle bir akım vardı, hala var mı bilmiyorum. Peki, genelde benim şunu sorayım. Ya sen siyaset seviyor musun? Tamam, sevmiyorsan bu işi yapamazsın.
Yani sıkılırsın, anlatabiliyor muyum? Hani öğrenmeyi ve farklı şeyleri dinlemeyi gerektiriyor. Bu beni daha açık fikirli mi yaptı? Ya şimdi de akit okuyunca daha açık fikirli olmaya gerçekten imkan yok ama eskiden, bak şimdi eskiden mesela bu gezi süreci öncesi Star gazetesinin böyle açık görüşmüne öyle bir eki var.
O zamanlar işte Osman Canlar falan da orada yazardı zaten. Mesela o zaman hakikaten Haa evet bak bu söyledikleri de doğru diyordum ben. Hani öyle bir şey vardı hani hep şu da yanlış yani öyle bir yürüttük haline geldi ya bu işte. İşte aynı kitle hep ne bileyim Bir Gül gazetesi okusun, diken duvar tıklasın ve işte YouTube'da aynı insanları izlesin.
İşte o yankı odası yaratıyor hikayesi var ya. Hani böyle hakikaten karşı tarafa bakmak bazen daha çok izin açıyor ama şu anda karşı tarafta samimiyetle öyle bir şey kalmadı yani. Öyle bir düşün ve entelektüel üretim dünyası iktidar ve çevresinde kalmadı. Bu da bir tabii zaten kuraklık yaratıyor aslında Türkiye'de.
Şöyle bir aslında teorim var. Çok uydurukta olabilir tabii de. Genel olarak ben bu bilişsel psikolojiyle ilgileniyorum. Onun da temel taşlarından birisi teyit önyargısı denen bir etki.
Senin zaten sevdiğin, beğendiğin, inandığın değerler veya o görüşlere değer verirsin. Zaten onları hatırlarsın daha çok. Onları görmek istersin. O yüzden biraz sormuştum.
Hani ben çünkü karşıt fikirleri gördüğüm zaman genelde önüme çok çarpıtılmış halleri düşüyor. Ben onlarla dalga geçiyorum. Kendi tarafıma daha çok sarılıyorum. Ama senin dediğin bana şunu düşündürdü.
Biraz kaliteli olsa aslında daha cömert davranıp ya tamam dinleyeyim diyebileceksin. Bir de saldırganlık kötü. Mesela bu Türkiye'de işte solda çok var. Saldırarak böyle anlatma.
Ben onun yanlış olduğunu düşünüyorum. Bizim vegan harekette de var o bazen. Ben saldırmanın ettiğini düşünüyorum insanların. Yani saldırmak değil de hakikaten bir rastyo içerisinde bir diyalog olabilir ve hakikaten birbirimizi düşünmeye sevk edebiliriz.
Bir de tartışma kalmadı ya şu anda. Kendini dikte ettirme tarafları arasında böyle bir şey var. Yani oturup böyle bir karşılıklı argümanlarımızı savunamıyoruz. Hiç kavgaya dönünce de herkes kendi tarafına tabii ki daha çok sarılıyor kendisini güvende hissetmek için.
Bu da aslında demin konuştuğumuz konuyla birazcık ayakalı. Mesela herkes senin çizdiğin yoldan gitse, bir noktaya kadar başarılı olduktan sonra, biraz da merak ve yetenek varsa tabii ki, kendi bağımsız yollarından gitmeye çalışsa, şöyle bir etki olmuyor mu? Şimdi seni destekleyenler var. Yani artık gazeteyi veya kanalı takip etmiyor da direkt olarak Neşin Mengü'yü takip ediyor insanlar.
Böyle bir dinamik içinde sen şunu düşünmüyor musun, bilinçaltında da olsa birazcık? Ya onların beğeneceği, en azından çoğunluğun beğeneceği haberleri yapmam lazım veya onlardan o şekilde bahsetmem lazım o konulardan. Çok güzel bir nokta. Ya ben bunu yapamıyorum nedense.
Aslında yapsam belki daha iyi. Şöyle bir şey oldu, Başak Demirtaş. Çok böyle çirkin şeyler yazan insanlar oldu Twitter'da. kocası da cezaevinde, işte bu kadın da yanıyordu gibi böyle çok aşağılıkça.
Ve bunu yazanlardan bir tanesi tutuklandı. Ben de şunu yazdım. Yani dedim ki, bakın, tutuklama kararı yanlış. Tutuklamanın bir norm olmaması lazım.
Tutuklamanın koşulları bellidir. Bundan sonra Twitter'da ağır eleştiri yazanların da tutuklanarak yargılanmasının önünü açar. Bu ifade özgürlüğü için iyi bir şey değildir yazdım. Aslında tam tersine, vay işte troller gördünüz mü falan yazsaydım herkese alkışlayacaktı beni sol cenaftan.
Evet, şimdi bunu yazdığım için kızdılar mesela. Burada tutuklamanın norm olmasının önünün açıldığını düşünüyorum ben. Şimdi kaçma şüphesin var, delil karartma şüphesin var. Delili nasıl karartacak?
Yazdığı ortada. Her yerde ekran görüntüsü alınmış. Anlatabiliyor muyum? Ha bir de işte tehdit.
Tehditin eyleme dönme ihtimali var mı ya bakar hukuk? Yani ben sana şunu yazsam. Fularsız, ben akşam evine geleceğim abi. Senin bütün paranı çalacağım.
Şimdi ben bu yüzden tutuklanabilir miyim? E şimdi Fatma Altun, Altun ailesi biliyorsun. Üsküdar'da. bir araziyi, Kuzguncuk'ta çok değerli bir araziyi çok ucuza kiralayarak buraya çardak yaptırdı.
Bu çardağı yaptırabilir mi, yaptıramaz mı epey tartışıldı ve insanlar da Fatma Hatun'u epey ağır eleştiriler yazdılar yer yer hakarete varan. Şimdi bunu yazan herkes tutuklansın mı o zaman? Veya daha bir adım ötesini söyleyeyim. Canan Kaftancıoğlu'nun eski tweetleri mesela çok söze ediliyor yandaş medyada.
E şimdi bu tweetler nedeniyle Canan Kaftancıoğlu hakkında da o zaman tutuklama kararı verilebilir. E çünkü bu ne oldu? Emsal oldu şimdi Başak Demirtaş'a, hakaret eden kişiye verilen tutuklama kararı. Onun için yani ben burada çok tehlikeli bir kapının açıldığını düşünüyorum.
Ve insanların da bunu biraz az şüpheci davranarak fark etmediği kanısındayım. Ki bence aslında Twitter'da yani sosyal medyada hakaret ve suç olmamalı. Mesela şimdi biz neye kızıyoruz? Cumhurbaşkanını hakaret edenler içeri atılıyor.
Biz ona kızıyoruz değil mi? Çünkü siyasetçinin hakarete varan, ağır eleştiriye katlanma yükümlülüğü var. Kamuoyuna mal olmuş herkesin yani benim de var buna katlanma yükümlülüğü. Bundan rahatsızsan bu işi yapmayacaksın o zaman.
İnsanların öfkelenerek sana öfkeli bir şey söyleme hakkı olduğunu düşünüyorum ben. Ama işte biz böyle, benim hoşuma gitti Başak Demirtaş'a böyle diyen biri tutuklanması onun için iyi oldu. Tamam ama yarın öbür gün bir AKP milletvekili bir kadına çok sert eleştiri yazan biri tutuklandığında ne yapacaksın? O zaman ne diyeceksin?
O zaman itiraz edeceksin. Olur mu öyle şey? Hani hakaret serbest olduğusunu deyince de insanlar şey diye anlıyor. Hani sanki bu iyi bir şey veya önemsiz bir şeymiş gibi değil.
Ama hapse atmaya gerek yok. Bir de her şeyde bu kadar devleti çağırmak, bak doğru bir şey değil. Yani biz de ama tabii çok devletçi bir toplum olduğumuz için, bence biz dünya üzerindeki en devletçi toplumlardan bir tanesiyiz. Ve her şeyde devleti çağırma var.
Gelsin devlet hemen burada burnunu soksun ve gülü etsin. Zaten eğilimleri de böyle olan bir iktidar var. Dolayısıyla ben bunun gittiği yerin hiç iyi olmadığını düşünüyorum. Pek çok gazeteci de bunu gördü.
Haklarında iddianame bile yazılmadan yani neyle suçlandığını bilmeden yıllarca hapiste kalıyorlar. Yani zaten çok sorunlu bir alan. Bir de bunu desteklememek gerektiğini düşünüyorum. Ama Türkiye'deki bu devletçi kültürün karşısında da duramıyorsun yani.
Söylediğin şey, havada uçup, aman bu da ne diyor ya, marjinal gelen bir şeyler diyor oluyorsun yani. Neyse, velhasıl böyle yazdığım için kızdı epey insan bana. Ama kızsın yani, ne yapayım? Ben de böyle biriyim yani, onu da çok yapamıyorum.
Bu işte, bizim Cenan hoşuna gider, dur şunu şöyle yapayım da, yazayım da. Solda Şavez Övmecilik çok vardı mesela. İşte Şavez yoldaş, çok süper bir insan falan ama öyle değil yani. Bunu yazdığınız zaman da çok kızıyorlar.
Ama yani yapacak bir şeyim de ben de hiç Şavez'i övemeyeceğim yani. Her neyse tabii herkesin sonuçta tarzı, tavrı, düşüncesi falan farklı ama yani genel sıkıntımız bizde işte dediğim gibi hani karşılıklı argümanlarını söyleyerek işte bir şey kalmadı. Yani fikirleri paylaşma, tartışma kalmadı. İşte herkes öbürünü susturma ve üstün gelme kafasına vurarak öbürünü susturma bak ben haklı çıktım falan deme peşinde ama bazen kimi tartışma konularında aslında haklı, yüzde yüz haklı olan da olmuyor.
Ya bu aslında demin sözüne ettiğin yankı odaları da çok alakalı. Ben de biraz önce buna değinmiştim ufaktan. Yani ben karşı, mesela Chavez öven birinin fikrini gördüğüm zaman sosyal medyada ya önüme hiç düşmüyor bunlar çünkü zaten takip etmiyor oluyorum Chavez övecek birini, niye takip edeyim? Veya başka biri mesela retweetlemiş oluyor dalga geçerek.
İşte bağlam dışı alıntısını yapmış. İyice onu dalga geçirecek bir hale sokmuş. Yankı odasının da hormonlu hali bu. Çünkü yankı odasına klasik olarak sadece sen de aynı fikirdeki insanların görüşlerini duyuyorsun.
Buna ek olarak bir de karşı fikirler de o yankı odasına girerlerse en kötü halleriyle giriyorlar ancak. Doğru, bu nereye evrilecek bilmiyorum tabii, göreceğiz. Bu sosyal medya dediğimiz şey çok yeni bir şey. Aslında insanlık da bunu nasıl kullanacağını yeni yeni öğreniyor kendi kendisine, yeni yeni keşfediyor aslında.
Ya hatırlarsan işte bu ilk televizyon çıktığında da aptal kutusu, efendime söyleyeyim, şöyle kötü, böyle kötü, yani tahmin edildiği kadar kötü bir şey olmadığı ortaya çıktı. ...sektör de kendisini self-regulate edecek herhalde. Öyle görünüyor.
Yani bu Twitter'ın attığı adımlar falan... ...bu sektörü de kendi kendi bir şekilde self-regulate etmeye çalıştığımı gösteriyor. Yani dediğim gibi aslında yeni yeni... Biz de hep beraber keşfediyoruz... ...bu işin nasıl kullanılacağını ve nasıl sonuçlara yol açtığını ama ben... ...kötümser değilim yani.
Orada böyle şey de, aa işte hemen kısıtlansın gençleri çok kötü etkiliyor falan... ...kesinlikle öyle düşünmüyorum. Yani zaten yeni dünya böyle ve insanların artık... Yeni iletişim şekli bu.
Bunu beğensen de beğenmesen de bu böyle. Mesela bazen oluyor Türkiye'de işte böyle bir şey olduğundan bütün her şeyi kapatıyorlar. Twitter'ı, Facebook'u, şunu bunu. Çok Reddit'i kullanılmadığı için Reddit'i kapatmıyorlar mesela.
E ben açıp Reddit'ten öğreniyorum her şeyi, anlatabiliyorum. Reddit olmaz başka şey olur. Onun için bu açılmış kapıyı da kapatamazsın. dediğin gibi ya bu pandorunun kutusu gibi açıldı bir kere artık bir daha geri içine girmez ama daha sinsice bir taktik var seni yasaklamak yerine sansürlemek yerine tamam konuşun ama biz sizi siz farkında olmadan manipüle edeceğiz yani Twitter açık kalacak şu an iktidarın benim tahminimce sen bu konuyu benden çok daha iyi tahlil edebilirsin iktidarın Twitter'ı yasaklamamış olmasının tek nedeni ya da en büyük nedeni diyeyim bunu kontrol ederek kendilerini avantajlı hale getireceklerin düşünmeleri Orada, şunu da, onu da söyleyeyim ben.
Bu iş şöyle yürüyor, bir takım medya ajansları var. Bu Twitter'ın kapattığı mesela bir network, bunun gibi başka networkler de var. Bir istediği konuyu trend topic yaptırtabiliyor. Bir şeyi gündeme taşıyabiliyor falan.
Bunlar tabii ki iktidara yakın, çokça böyle ajans sahibi genç insan var. Ve bunlar işte bakanlıklarla anlaşıyor, şununla anlaşıyor. Bunlar büyük paralar dönüyor bu işte. Hani kapatmaya yanaşmamasının bir nedeni de bu güzel para dönüyor.
Ağabey diyor işte bilmem ne bakanlığı, siz diyor Twitter'da bu projenize trend yapacağız. İşte YouTube'da bilmem nerede bu projenizden bahsettirteceğiz. Ha ama mesela dediğin gibi güvenlik boyutu. NATO'nun bununla ilgili gani gani araştırmaları var.
Çin daha yeni yeni ama Rusya çok ağır olarak bunu zaten yapıyor. Yani bunu Amerikan seçimlerinde de gördük. Özellikle batıdaki demokratik kurumlardan insanların kuşku duymasını, bu kurumların işe yaramadığını düşünmesini başlatmak. Mesela Covid-19 sürecinde bunu nasıl gördük?
Şu bombardımana maruz kaldık. Biz Türkiye'de de, Twitter'da da çok böyle paylaşım gördük. İnsanlar tedavi edilemediler, batıdaki sağlık sistemi çöktü. Veya bak İtalya'ya, İspanya'ya AB yardım etmedi, Çin yardım etti mesela.
Bu paylaşımların yapıldığını görüyoruz çok yoğun bir şekilde. Dolayısıyla pek çok insan şöyle düşünmeye başladı. AB çöktü. AB bu COVID-19'dan sonra dağılır.
Her ülke Avrupa Komisyonu'ndan büyük bir yardım destek paketi geçti. Ve bu ülkelere işte bu destek paketleri açıklandı. Geri ödemesiz krediler veriliyor. İtalya'daki hastalar Almanya'ya taşındı.
Covid-19 hastaları bakılsın diye falan. Ama Çin propagandası o kadar kuvvetliydi ki sosyal medyada pek çok insan şöyle düşündü. İtalya tek başına bırakıldı, Çin bak oraya doktor gönderdi, maske gönderdi, İtalya'ya yardım edip Çin uzattı mesela. İşte zaten hibrit savaş deniyor artık.
Savaşların bir fiziksel, silahlar, tanklar, toplar falan bu tarafı var, bir de informasyon tarafı var. Ve evet sosyal medya buna açık mecralar. Bunun üstesinden nasıl gelinebilir? Bunun üstesinden aslında yine demokrasiyle gelinebiliyor.
Şu ana kadar yaşadığımız örneklerde bunu görebiliyoruz. Demokrasileri sağlam olan, kurumları sağlam olan, manipüle edilmemiş olan, yani popülizmin sillesini yememiş olan ülkeler bundan daha az etkileniyor. İşte bu nedir? Almanyasıdır.
Efendime söyleyeyim İsviçresidir. Çünkü insanlar o ülkesinin demokrasisine, kurumlarına güveniyor. Anlatabiliyor muyum? Onun için dışarıdan gelen bu etkiler o kadar etkiler ama bizim gibi ülkeler mesela yani Allah vurmuş artık tamam mı?
Kurum burum kalmamış. Dışarıdan gelen enformasyona ve manipülasyona daha açık. Bu konu gerçekten çok ilginç çünkü ABD özelinde bakarsak birçok insanın bu bahsettiğin konudan haberdar oluşu geçen başkanlık seçimlerin sonrasındaydı. Bu Cambridge Analytica'nın işte Facebook'la yaptığı işler ortaya çıktı.
Manipülatif reklam harekatları diyebiliriz buna. Yani kişiye özel hedeflenmiş reklamlar verdiler. Mesela zencileri hedef alıyorlar diyelim belli bir bölgedeki. Fakat amaçları Trump'a oy vermelerini sağlamak değil, o zaten imkansız.
Onun yerine bunları sandığa götürmeyecek haberler gösteriyorlar. Aynen. Bu çok sofistike gelmişti bana. Yani tamam, demek ki ayrı bir faza girdik bu savaşta.
Bu en son haberlerden bir tanesinde de işte bu George Floyd öldürüldü orada. Polis tarafından isyanlar başladı. Bu konuda da müthiş bir harekat var. Hatta en son New York Times'a şey çıkmıştı bu, Rus kaynaklı bir takım troll fanlar, ABD'deki neonazi gruplarıyla ilişkililer.
Putinizmin amacı insanların kurumlara olan ve demokrasiye olan inancını kırmak. Burada çok pragmatist davranıyor. Aslında konuyla ilgili hakikaten iyi bir kitap okuyorum. Onu da herkese tavsiye ederim.
Ben Instagram'da da paylaşmıştım. The Road of Unfreedom, Timothy Snyder'ın kitabı. Putin'in etkilendiği bir Rus filozof, İlyin. Aslında hani neredeyse faşist bir filozof adam.
Çarlık Rusya'sında yaşıyor. İşte Birinci Dünya Savaşı, İkinci Dünya Savaşı sırasında sonra Almanya'ya kaçın ve oradan üretmeye devam ediyor. Yani adam bayağı Rus devletinin seçilmiş bir devlet olduğu, kutsal bir devlet olduğunu düşünüyor İl'in. İşte Putin de zaten sonra iade itibarı da bulunuyor İl'ine.
Ondan ne kadar etkilenmiş olduğunu ve oradan zihin yapısını anlamak açısından çok ilginç. Onun için Putinizm'in bu şeyleri şaşırtıcı değil. Türkiye'de böyle çok ciddi ama falan ciddiye almıyor kimse. Pek merak da olmadığı için anlamıyor insanlar.
Fakat burada hani yani Putinizm'in enteresan etkileri olduğunu görüyoruz dünyada. Bir de tabii Türkiye'de avrasyacı bir damar var eskiden beri gelen. O Avrasyacı damar nedeniyle de böyle Türkiye'de özellikle seküler kesimler arasında Rusya'ya, Çin'e hatta İran'a işte sempatiyle bakanlar, bunu batıdan yeğ tutanlar var. Onun için ben yer yer bu Rusya propagandasının Türkiye'de epey başarılı olduğunu gözlemliyorum.
Kesin olarak böyle bir yeni cephe açıldı, bir savaş cephesi. Sadece Rusya bu troll firmaları sonuçta finanse etmiyor. ABD'nin de vardır, başkasının da vardır. Henüz bilmiyoruz.
Bilmiyoruz, evet. Benim aklıma bu şunu getiriyor. Ben böyle bir aktör olsam, Çin'in yaptığını yaparım. Nedir bu?
Bir kere Çin zaten doğal olarak bunlara biraz daha bağışıklı çünkü demokratik bir ülke değil. O yüzden insanların demokrasiye inancını, kurumlara inancını yok etmeye çalışmak zaten zor oluyor ama Daha önemlisi bundan altyapılarını özelleştirdiler, özerkleştirdiler diyeyim. Kendi internet tabanlarını oluşturdular. Yani biz dediler Google'ın, Twitter'ın, şunun bunun... Penetre edemiyorsun.
Penetre edemiyorsun. Tamamen bizim kontörümüze, biz burada ayrı bir alternatif gerçeklik sunacağız kendi insanlarımıza. Ama biz sizin tarafa geçebiliriz, nüfuz edebiliriz ve operasyonlar yapabiliriz. Böyle bir durumda insanlar mesela Türkiye gibi... ...yeterince know-how sahibi,
teknik know-how sahibi bu işi yapabilecek sonuçta. Kendi Türk intranetini oluşturabilir, sosyal medya alanını. Ve zaten de gereken otokratik eğilimler mevcut. Bizim gibi ülkeler bu yöne kayarlar mı sence?
Kayabilir, kayabilir. Yani şimdi Mahir Ünal 92 sayfalık bir yeni böyle... dijital strateji belgesi sunmuş cumhurbaşkanına. Dijital vatan demişler bu yeni stratejiye de.
Bakalım ne çıkacak yani çok da tabi detaylı bilmiyorum ama işte bu yeşil nokta uygulamasını sonlandırmaya karar almışlar. Ondan sonra işte diyorlar işte yeni etik çerçeve falan filan ve diyor yasal regulasyonlar yapacağız. Hükümet'e yakın yeni şafak yazarı Mustafa Mehmet Acet hani herkesle paylaşılmıyor şeffaflık olmadığı için bilebildiğimiz kadarıyla hükümete yakın köşe yazarlarının yazdığı kadarıyla Acet diyor ki hayır burada biz diyor Rusya Çin gibi bir uygulama yapmayacak hükümet de diyor Almanya Fransa gibi diyor onun yerine işte Twitter'ın Facebook'un burada bir temsilcisi olsun isteyeceğiz ve hani Türk yasalarına bağlı ol isteyeceğiz diyor. Yani anlaşılan hani hayır kardeşim siz burada bir merkez kurun ve biz istediğimiz zaman bize enformasyon verin diyecekler.
Never say never. Evet, belli olabilir. Belki kapattım der Twitter'ı, Facebook'u. Kendi milli Twitter'ımı açtım der.
Olabilir yani, her şey olabilir. Mesela İran'da, evet İran'da da sözde öyle ama herkes VPN'den her yere giriyor. Aha devlet ne yapıyor bazen? Bazı VPN servislerini takip ediyor senin hangi sitelere girdiğini.
bakıyor falan filan. Fakat yani totalitar rejim de çok maliyetli bir şey abi bir yandan. Çünkü herkes hep takip etsin diye bir sürü adam çalıştıracaksın, onu yapacaksın, bunu yapacaksın. Yani bu kadar baskı bunun için çok para lazım.
Totalitar rejimlerinin de çıkmazı bu. Onun için böyle hani hep bu zamana kadar petrol sayesinde totalitar iktidarlarını sürdürebilen ülkeler gördük. Petrolü olmayanlar bunu beceremediler. Demokrasiye kaymak zorunda kaldılar ama Tabii bir yandan da her şey değişiyor.
Bilmiyorum yani yaşayarak göreceğiz. Birkaç dakika önce saldırganlıktan bahsetmiştin. İnsanların çok saldırgan oluşlarından bahsetmiştin. Örnek olarak da senin vegan çevresinde bazen bu şekilde davrandığından bahsetmiştin.
Bir sürü insan da veganlık hakkında bir podcast bölümü yapmamı istiyordu. Henüz yapmadım ama bu şekilde ufak bir giriş yapmış olalım. Şimdi ben sana sanki sen veganların resmi sözcüsüymüşün gibi bunu savun falan demeyeceğim. Kendi tecrübelerini merak ediyorum.
Böyle bir şeye vicdani olarak girdiğini biliyorum. Hatta ta ortaokul zamanlarından başlamış sanırım. Vicdani olarak buna ikna olmuşken, asıl soru bence şu, neden insanları ikna etmeye çalışmıyorsun? Yani kendi içinden gelen bu baskıya nasıl karşı koyuyorsun diyeyim.
Haklısın. Aslında bununla ilgili bir TEDx konuşması yaptım ben ve onunla ilgili çok geri dönüş aldım. Pek çok insan, ya biz iyi ki öyle bir konuşma yapmışsınız çünkü hiç öyle düşünmemiştik dedi. Onun için ben konuşmanın bir yolu olduğunu düşünüyorum.
Bu meseleyle ilgili konuşabildiğim platformlar olduğu zaman konuşuyorum ve fikrimi söylüyorum. Her sonrada fikrimi söylüyorum. Bunun da bir mücadele biçimi olduğunu düşünüyorum açıkçası. Ya hakikaten ben bunu, müthiş bir zalimlik bu iş.
Yani bu et endüstrisi, süt endüstrisi, yani böyle bir toplumsal kötülük ve kötücülük hali. Zaten bu kadar kötü ve kötücül olduğu için de gözlerimizden uzak. Yani işte herkes, ya kardeşim bitkinin de canı yok mu? Ya dayı, bitkinin de canı var ama sen eve kerevizi alıyorsun, çocuğunla beraber kerevizi kesip, havucu kesip yemek yapıyorsun, değil mi?
Havucu soyuyorsun, çocuğuna veriyorsun yesin diye. Ve evine de aynı şeyse al kuzuyu çoluğun çocuğun gözünün önünde kes kafasını hep beraber evde şey yap. Yapar mısın bunu? Yapmıyor.
Görmek istemiyorsun. Ya da boş zamanlarında tarlaya çilek toplamaya gitsen bu güzel bir aktivitedir değil mi? Ama mesela kesimhaneye gidip bir gezelim ya hanım kesimhanede diyor musun? Demiyorsun.
Çünkü korkunç. Çünkü kötü. Yani bunun kötü olduğunu aslında hepimiz biliyoruz. Ve bu hayvanları öldürsün diye de biz insanlara para vermek zorundayız.
Yani bunu kimse gönüllü yapacağı falan bir şey değil. Onun için de bu kötü, bunun kötü olduğunu biliyoruz. Sadece insanlar şu bağ kurmak istemiyor. Sen o kebabı ye diye bir hayvan acı içinde bağırarak kesilmeye götürüldü.
O hayvan kafası kesilene kadar saatlerce korku yaşadı. Sen işte orada arkadaşlarınla kebap ye. Sonra da git tuvalete o kebabı boşalt diye bu oldu. Bunu, insanlar bu bağlantıyı kurmak istemiyor, vicdanlarını rahatsız ediyor.
Aslında bu bağlantıyı kurmak, bunu insanlara anlatmak çok şeyi başlatıyor. Yani bence veganlar olarak şöyle bir mücadele verilebilir. Nasıl ki sigaranın üzerine, işte bu sigara sağlığa zararlı ciğerinizi şöyle yapar falan yazılıyorsa, et ürünlerinin üzerine de canlı bir hayvanın parçasıdır. Bu hayvan kesilerek öldürülmüştür.
Yazılması zorunlu olmalı. Çünkü biz yaptıklarımızın etik sonuçlarına katlanmak zorundayız. Öyle değil mi? Yani bir hırsızlık yaptığımız zaman bunun hukuki bir sonucu olduğu gibi etik bir sonucu da var.
Ya ulan hırsız herif diyorsun. Bak el alemin çocuğunun rızkını çalmış. E tamam birisinin de hayatını çaldıysan da bunun etik şeyini de sırtlamak zorundasın. Üzgünüm.
Zaten bu özellikle bu ilk dediğin argüman var ya hani bitkilerin de canı var. Diyelim öyle yani tabii ki aslında aynı can değil çünkü onların merkezli sinir sistemi yok bir farkındalıkları yok bizim en azından bilebileceğimiz kadarıyla. Ama diyelim öyle bir şey olsun zaten bir hayvanı beslemek için de 10 kat 15 kat belki 20 kat daha fazla bitki gerekiyor. Hani bir de eskisi gibi de değil yani ne bileyim işte yüzyıllar önce ailenin iki ineği oluyor bir tanesi belki yaşlanınca kesiliyor ve onu bir yılda tüketiyor falan durumu da yok.
Yani şu anda gidiyorlar işte o steak house'larda kilo kilo et yiyorlar falan bir acayip bunun için anne ineğin tuzası oluyor ona emzirmesine izin verilmiyor. bir vegan festivalinde konuşmamda şey demiştim hani kimileri ya nedir o zaman etik olarak veganlar daha mı üstünlü bir insanlardan? Evet yani daha üstün yani katil olmayan bir insan katil olan insana etik olarak daha üstünse evet yani veganların da farkındalığı daha fazla ve bir tık öndeler diyen insanlardan. İşte o cevabınla şeyi bir şekilde birleştirmen lazım, birleştirebilmek lazım yani.
En efektif ikna yolu ne olabilir? Sonuçta sen insanlara, ya sen kötüsün, ben daha üstünüm dersen ikna edemiyorsun. Birbirine diyebilirsin, evet biz daha üstünüz diye ama karşı tarafı ikna edemiyorsun, o yolu kapamış oluyorsun. Evet, kimi vegan gruplar eylemler yapıyorlar, işte kasapları basıyorlar, kesme aynaları basıyorlar.
Olabilir, bu da bir haktır, protesto hakkı var. Var böyle araçlar, hepsi kullanılabilir. Ama hani dediğimiz gibi ya, ben daha iyiyim, sen daha kötüsün dersen ya da insanlar işte saldırgan bir dille yaklaşırsan insanlarda bir antipati oluşabiliyor ya da ne dediğini dinlemiyorlar falan. Ben senin TEDx konuşmandan sonra bayağı bir vegan videosu izledim.
Şimdi zaten daha önceden de biraz meraklıydım. Et yiyorum ben ama azalttım. Ve hep aklımda şey vardı, ya tamam veganlık biraz zor iş. Ben de tembel bir insanım.
Gidip de bunun kalori hesabını, protein hesabını yapamam. Ama belki vejetaryen olurum. Eti, sütü, yumurtayı bunlardan vazgeçmek istemiyorum dedim. Ondan sonra bir rast geldiğim videoda şunu diyordu.
Kesimhaneler genelde endüstriyel hayvancılık dahilindeki kesimhaneler korkunç. Tamam ama süt endüstrisi daha da kötü diyor. Bir de süt o kadar ihtiyacımız olan bir şey değil ya bu kültürel olarak işte süt lazım, yoğurt var. Ya hepsi bunların hepsi bademden yapılabiliyor abi.
Bademden, kacudan yani bir avuç bademden bir sürü yoğurt çıkıyor yani. Hakikaten basit bir şey. Bir de bizim Aslı Bakıcılık olursan Türk beslenme şeysi, bakma yani kebap falan deniyor ama Aslı vegan beslenmeye çok uygun. Yani biz zaten çok fazla bakriyat kullanıyoruz.
Nohutudur, fasulyesidir, işte bulgurudur falan. Yani sen geleneksel mutfağı takip etsen zaten, çok güzel vegan besleniliyor yani. Hani Orta Avrupalı falan olsa, sıkıntı. Ben işte o şeyi de biraz perspektifim değiştirdi.
Hani tamam öldürmüyoruz ama her gün acı çekiyor hayvan bu sefer yıllarca belki. Ondan sonra da öldürüyorsun zaten. Her halükarda kötü hakikaten. İşte peki bunca hayvan ne olacak o zaman?
Hani ya insanlık o zaman işte diyelim ki böyle bir hani tırnak içerse vegan devrim yaptık. Bu hayvanlar ne olacak şimdi? Bu hayvanlar doğaya mı salınacak? Doğaya salınırsa, çünkü insanlar milyarlarca bu hayvanlardan ürettiği için bu sefer acaba ekolojik dengenin bir şekilde o aşamada sarsılmasını mı sağlayacaklar?
Ya da bu hayvanlar kendine bakamadığı için insanoğlu bundan sonra bu hayvanlara bakmak zorunda mı kalacak? Bilmiyorum. Bunlar hep sorular ve bunun üzerine kafa yoran insanlar var ve bir vegan literatür de var aslında. Bunlar işte bu konuda kafa yorup yazan, çizen insanlar takip edilebilir.
O zaman bu güzel bir giriş oldu bu konuya. Daha sonra devamımı getireceğim arkadaşlar. Sana da çok teşekkürler Nemşin. Yani hakikaten bize söz verdiğin zamanında ötesine geçtin.
Bir saati geçti. Son gitmeden hani en başında dedik ya zaten seni bilen bilir diye. Evet bilen biliyor ama takip etmek isteyen nereden takip etsin? Mesela senin bir podcastin var.
var. Podcast'ımı söyleyeyim. Madem podcast mecrasındayız, Trend Topic isimli bir podcast hazırlıyorum. Burada aslında habercilik yapıyorum yani.
Gündemdeki olayları kısaca analiz ederek derleyip topluyoruz ve dinlemenize hazır hale getiriyoruz efendim. Paketleyip raflara koyuyoruz. Aynen öyle. Et yemeyin, bunu alın tüketin.
Tamam, çok teşekkür ederim. Teşekkürler siz. Tamam, görüşürüz. Sağ olun.
Ya bu bitirişi de yapamadım. Ihı ıhı diye. Heyecanlı çocuklar gibi. Bu kadar bak röportaj yaptım.
Bu kadar dediğim herhalde şu ana kadar 10 tane olmuştur. Beni en çok şaşırtan şey şuydu. Bir muhabbetin bitirişi o muhabbetin en zor kısmı ya. Ya başlangıç kolay oluyor.
Zaten kayıttan önce başlıyorsun. Bir muhabbetin oluyor. Ortası düzgün bir şekilde gelişiyor. Önünde notlar var.
Bazen o notlara bağlı kalmıyorsun. Sapıyorsun. Onu birazcık takip etmek lazım. Biraz zor kısmı o.
Ama o bir şekilde kendi rayında gidiyor. Zaten sonra kesip biçerek de düzgün bir şeyler çıkarabiliyorsun ortaya. Ama o sonu... ...öyle komik ki yani... ...gerçekten çok teşekkürler diye beş kere tekrarlıyorum.
Ya bu hakikaten işin profesyoneller tarafından yapıldığında... ...fark etmediğiniz kısmı. Hani iyi bir şekilde yapıldığı zaman fark etmiyorsunuz bile.
Aman ne güzel bitiriş yaptı demiyorsun. Ama kötü bir şekilde yapılınca anında dikkatini çekiyor. Şimdi Nevşin Mengü kayıttan sonra dedi ki bütün para babalarına, bütün kapitalistlere teşekkür ediyorum. Bu podcastı mümkün kılan.
İsim de verdi tek tek. Dedi ki özellikle Kemal Akkoyun, Onur Arpat, Arnold Schwarzenegger, Can Emrah Yaldız. Bunlara teşekkür ediyorum dedi. Sonra devam etti.
Seküre, Mehmet Ünsal, Mehmet Han, Başak Pırut. Başak Pırut dedi ya, Betül Batun, Aydın Kahraman, Çağrı Özertem, Danyal Arslan, Özgür Elbir, bunlara böyle tek tek teşekkür ediyor. Atilla, Işıl Arıcan, Uygar Polat, Tunç Mart, Ece Aydoğan, İsmail Atkurt, Anıl Tokdebir, Berk, Erdem Gelal, Ömer Ocak, Ulysses, evlerine çiçekler yollamış hepinizin. Erman Korkut, Çiğdem Şahiner, Ali Can Albayrak, Emrah Öz, Orhun Emre Çelik, Başar Kızıldere, İbrahim Fırat Dumanay, Samet, Çağrı Özkul, Kıvanç Mülçek.
Sizlere pozitif enerjiler yollayacakmış bak tek tek. Doğancan Bahan, Sabahatçil, Yannis, Kutlay Dede, Nilgün Elibol, Barış Özcanlı, Somut Olay Podcast, Çağrı Köse, Savaş Günata, Salih Ünal, Merve Yurdagül, Hasan Basri Kereş, Refik Şekercoğlu. Ondan sonra dedi ki bak bir de VIP'lerin var senin onlara özellikle teşekkür ediyorum. Bu kas sistemini yaptığın için, hayata geçirdiğin için özellikle teşekkür ediyorum dedi.
Ali Özbek, Nilüfer Gök, Alper Barkmaz Umutçukla ve Can Karakuş. Hepinize çok teşekkür ederim. Gelecek haftaya da size sürpriz fazladan bir podcast bölümü çıkaracağım. Sürpriz değil aslında şu anda söyledim ve sürprizi mahvettim.
O zamana kadar görüşürüz. Kendinize iyi bakın fularsızlar.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.