Podcast

Nostalji Bölümü: Öğrendiklerim, Planlarım ve Yine Tavan

Fularsız Entellik

6 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

"Leş kanal. Uzman olmadığı konulara lüzumsuz açılardan bakıp gençleri yanlış yönlendiriyor. Uzaktan dinlemenizi tavsiye ederim."

Podcastin ilk bölümünü kaydettiğim odayı ve o dandik mikrofonu 48 bölüm sonra ziyaret ettim. Sizin yorumlarınız, benim öğrendiklerim ve tavanımın mizah anlayışı. (ipucu: kapak fotosu)

***





Konular:


(01:45) Tatilde hızlandırılmış Nevşin Mengü hazırlığı.

(03:20) Bazı dinleyici yorumları.

(05:30) Uzman olmadığım konularda konuşmak.

(08:40) Kullandığım araştırma yöntemleri.

(12:45) Fark yaratan detaylar.

(14:20) Podcast evanjelizmi.

(16:05) Patreon kültürü.

(18:20) Özet.

(19:30) Beş yıllık kalkınma planımız.

(21:30) Yılan hikayesi, kitap hikayesi.

(26:20) Teşekkürler.

(27:15) After credits: Tavan Reloaded.


.

Fularsız:



BLOG: https://fularsizentellik.com .


DISCORD: https://discord.gg/8zyNagf .


PATREON: https://patreon.com/imTolstoyevski .




.

.

.




Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

4.167 kelime · ~21 dk okuma

Leş kanal. Uzman olmadığı konulara lüzumsuz açılardan bakıp gençleri yanlış yönlendiriyor. İkinci bir Efe Aydal vakası olması muhtemel. Uzaktan dinlemenizi tavsiye ederim.

Ya uzaktan dinliyorsunuz zaten. Dibinize gelip leş kokumla kulağınıza bağırmıyorum ki sizin. Valla Efe Aydal kim bilmiyorum kusura bakmasın kendisini de meze ettik buraya ama ekşiden aldım bu yorumu. Fularsızlar selam.

Bugün nostaljik gün benim için. Çünkü şu anda bu podcastta ilk başladığım ilk bölümünü kaydettiğim yerdeyim. O masadayım ve o aynı dandik mikrofonu kullanıyorum fark etmişsinizdir bile. Yaklaşık 9 ay önce tatile gelmiştim buraya ve burada otururken bahçede kuş seslerini dinlerken cik cik cik Ya dedim şöyle bir kayıt yapayım.

Transkriptin tamamını oku

Bakalım nereye gidecek? Kafama düşen tavanlar diye bir kayıt yapmıştım. Kafama tavan düştü. Son bir ay içinde ikinci tavan düşüşüydü kafama.

Yani öyle tesadüfen yaşıyoruz. Ölüp kalmış olsam haberiniz olmayacak. Bu podcast aşağı yukarı Eylül ayında, geçen Eylül ayında rayına oturdu. Yani 9 ay ediyor diyebiliriz.

O günden beri 48 tam bölüm çıkarmışız. Daha yayınlanmamış 3-4 bölümümüz var, söyleşi. Artı neredeyse 20 tane de Patreon'a bonus bölümü yaptım. Haftada 2 içerik ediyor.

Buralara kadar geleceğini ben tahmin etmemiştim. Şimdi bu vesileyle neredeyiz, nerelere gidiyoruz, neler öğrendim? Bunları biraz sizinle paylaşmak istiyorum. Bir sonraki haftada 50.

bölümümüz olacak. Yani 50. ana bölüm. Bir aksilik olmazsa Nevşin Mengü gelecek.

O da çok komik oldu ya. Nevşin Mengü şimdi bizim yapım şirketiyle, PodB Media'yla bir takım işler yapıyor. Ben de eskiden beri biliyordum. Tabi Simaen biliyordum.

Televizyonda karşıma çıkıyordu ama Türkiye'de yaşamadığım için, haberleri de dinlemediğim için tam olarak bir fikrim yoktu. Bu söyleşi için bir araştırma yapayım dedim. Şimdi tatildeyim ben burada. Kız arkadaşımın da doğum günü.

Bu doğum günü günlerini sabah akşam Nevşin Mengü videoları izleyerek geçiriyorum. Bir tane şişme bot aldık. Kano değil tam, kayaking deniyor ya biraz daha farklı bir bot. Ondan aldık, ondan göle açılıyoruz.

Fıstık gibi hava, etrafta kimse yok. Kafamız rahat. Ben orada tık telefonu açıyorum Nevşin Mengü. Bu biraz gıcık olmaya başladı önce.

Ondan sonra yemek yiyoruz Nevşin Mengü. Bilmem ne, yataktayız. Hop, laptop'a mesaj geliyor, ekran açılıyor. Nevşin Mengü.

YouTube'da çünkü en son izlenmiş. Böyle 1984'teki Big Brother gibi her yerden suratı çıkmaya başladı. İçim dışım o oldu. Bir de zaman kazanayım diye de böyle bir buçuk kat hızla filan izliyorum videoları.

Kendisi zaten hızlı heyecanlı konuşuyor. Ya öyle bir kıvama geldim ki şu an parti kursa oy verecek denir ya onu geçtim ben çoktan. Milis kuvvetleri kursa ben katılırım. Neyse araştırmamız bitti.

Kız arkadaşım da memnun artık. İleriki haftalardaki programımız bu. O zaman size şunu paylaşayım, neler öğrendim bu son 9 ayda. Podcast işinden özel olarak, genel olarak da konuşabiliriz tabii.

Bir kere size birkaç yorum okuyayım ondan önce. Pozitiften başlayalım, değil mi? Rahat rahat. Merhaba, sizi uzun zamandır dinliyorum.

Yepyeni ufuklar açıp hiç anlamadığım, anlayamayacağımı düşündüğüm konuları sayenizde anlamaya çalışıyorum. Emekleriniz için çok teşekkür ederim. Her bir kaydınız çok değerli, gayet standart. Teşekkürler.

İkincisi, affet baba kızım bir sese aşık oldu. Seviye direkt nerelere geldi. Zaten anca sese aşık olursunuz. Başka aşık olunacak hiçbir şey yok.

Şimdi negatiflere gelelim. Patreon ve reklamlardan parayı kazanmaya başlayınca içerik kalitesi yerlerde. Hani düştü de değil, yerlerde. Kazandığın paraları hak ediyorsun ama parayı tapıp içeriği boşaltma.

Fenomen olmaya çalışma. Özgün kal yeter. Tamam dostum. Tatlı sert uyarmış adam bizi resmen.

Adamlar olmayabilir gerçi. Bak bir yıldız vermiş iTunes'da. Ekşideki entry'leriyle kafamda idealize ettiğim yarı tanrı Benedict Cumberbatch'in oynadığı inanılmaz zeki Sherlock ve Nadia Coman'a çıkarış mı? Nadya Kovanaç'ın karışımı olmasını beklediğim bu abimizin senin benim gibi konuşması rezalet.

Rezalet dediği rezaleti tanım yapmış. Hatta sesinin de hiç öyle 160 IQ'lu bir ses olmaması. Bastım eksesini geçtim. Ya adam ciddi ciddi bir yıldız vermiş bunun için.

Bak bir tane de orta. 3 yıldız vermiş bu 5 üstünden. Bunlar benim en ilgimi çekenler. Çünkü artık bu dünyada herhangi bir şey için 3 yıldız, 2 yıldız, 4 yıldız veren insan kalmadı.

Özellikle 3 yıldız yani tam ortada olacak böyle dengeli. Yok ya herkes 1 ya 5. Yani millet hep uçlara çekiliyor. O yüzden ortadaki böyle dengeli olan insanlar verim ilgimi çekiyorlar.

Şunu demiş, mantıksal yanılsamalara düşüyor. kendi varsayımlarına göre bir olayı değerlendirip sonra onun üstüne monologlar gerçekleştiriyor. Onu yapmadığı zamanlar genel olarak iyi. Demek ki hiçbir zaman iyi değilim çünkü hep onu yapıyorum.

Yani başka bir şey yapmama teknik olarak imkan yok. Yani şöyle söyleyeyim, bunu defalarca tekrarlıyorum da belki yeni katılanlar vardır, belki unutanlar vardır. O başta okuduğum yorumla da biraz paralel olacak. Uzman olmadığı konularda konuşuyor falan.

Zaten hiçbir konuda uzman değilim. Yani benim bir tane uzmanlığım var, onu da unuttum. elektronik mühendisliği. Arada sırada genç arkadaşlar soruyorlar bana, Viterbi algoritması falan diye.

Bana yabancı bir dil gibi geliyor. Hatırlıyorum bir şeyler de. Velhasıl ben ilgilendiğim konular hakkında konuşuyorum ve asıl odak noktası her zaman için düşünme biçimi ve kendimizi de çok ciddiye almamak. o aynayı aslında dışarıdaki konulara tutup da o konuyu böyle en ince ayrıntısına kadar öğrenmektense, aynayı kendine doğru çevirip, içine doğru çevirip, ya ben bu konular hakkında niye böyle düşünüyorum?

Bunu anlamak, bunun da amacı kendimizi illa mükemmel hale getirip her konuda en doğru şekilde düşünecek hale gelmek de değil. Sizin için önemli kararlar alırken nasıl düşüneceğinizi öğrenmeniz tabii ki çok önemli. O bakımdan pratik yararı var. Atıyorum okul seçerken, iş seçerken, eş seçerken neyse.

Böyle çok duygularınıza veya içgüdülerinize kapılmadan birazcık daha kendi zayıf noktalarınızın da farkında olarak o seçimleri yapmak çok yararlı tabii ki. Ama onu %90 oranda yapmıyoruz. Zamanımızın %90'ı o modda geçmiyor, geçemez de. Tırlatırsınız yani, kafayı yersiniz.

O yüzden %10 pratik yerler olsun diye o konulara eğiliyorum. %90 da biraz eğlencesine. Bakın ne kadar salak maymunlarız işte. Yani çok sınırlı canlılarız.

Fakat teknolojimiz sayesinde acayip acayip konular hakkında düşünebiliyoruz. Acayip gerçeklikler yaşayabiliyoruz. Çok eski bir beyinle, çok yeni ve güzel ve heyecan verici gelişmelere tanıklık ediyoruz. Bunun yarattığı çekişme, bu ayrılık inanılmaz zengin bir alan.

Bunlar hakkında konuşmak istiyorum ben. Yoksa atıyorum bir gün ırkçılık olur, bir gün bilmem ne. Yani ben bu konuların uzmanı olabilir miyim? Tabii ki olmam.

Ama arada işte 101-102 seviyesinde de araştırma yapıp insanlarla paylaşmam gerekiyor. Onu da yapmazsan, hiç yapmazsan tabii ki hiçbir şey anlatamazsın. Bak zaten bir tane de yorum da şunu söylüyor. Bunu ekşi sözlükten aldım.

Bu platformun en güzel yanı kanıtlama, öğretme veya doğrusu bu duru size anlatma gibi bir derdi olmaması. İlgi çekici konular dozunda esprili ve sıkıcı olmayan bir anlatım. Tamam bunu da dedikten sonra, kendi savunmamızı da yaptıktan sonra birkaç tane öğrendiğim şeyden bahsedeyim bunca içerik sonunda. Çünkü çok fazla insan özellikle bu salgın döneminde podcast yapabilir miyim ben de diye düşünüyor ve benim gibi insanlara soruyorlar.

Her gün mevkutuma düşüyor mesela nasıl podcast yapabilirim? Özellikle de şöyle sorular düşüyor. Nasıl bir mikrofon kullanıyorsunuz vs. Bu arada benle iletişime geçerken sizde bizde olmanıza gerek yok.

Cıvımadan senle benle konuşabilirsiniz. O dengeyi tuttursanız gayet güzel. İkincisi bu podcast konusunda veya herhangi bir içerik üretme konusunda teknoloji çok önemsiz. Yani şu anda bilerek dandik bir mikrofon kullanıyorum nostalji olsun diye.

Asıl önemli şey içerik. İçeriği de doğru ifade edebilmek için en önemli şey benim öğrendiğim önceden planlama. Yani planlama yapmazsanız hakikaten 2-3 bölüm falan idare edersiniz. Ondan sonra patlarsınız.

Bu planlamadan kastettiğim şey şu. Mesela ben haftanın bir buçuk gününü diyeyim. Çok ortalama konuşuyorum. Bazen bu daha az oluyor, bazen daha fazla.

Sırf araştırmayla geçiriyorum. Bu araştırmada konunun araştırması da tabii ki sıfırdan yapılmıyor. Çoğu zaman daha önce o konular hakkında zaten okumuş oluyorum veya yazmış oluyorum. Onları da değerliyorum.

O da bu sürenin içinde. Bir de yeni okumalar yapıyorum. Yani eski notlarınızı doğru düzgün bir şekilde tutacağınız bir sistem lazım. Gerektiğinde hemen etiketlerle arayabileceğiniz ve değerleyebileceğiniz ve yeni okumaları da hızlı yapabilmeniz lazım.

Mesela ben pocket kullanıyorum. Araştırma yaparken tak tak tak bunlar benim ilgileneceğim makaleler, videolar diye onları işaretliyorum. Ondan sonra konsantrasyon gücümün yüksek olduğu bir zamanda da onların üstünden geçiyorum. Her birinin üstünden geçerken kesinlikle not alıyorum.

Yani not almadan hiçbir şey izleyip okumuyorum çünkü o boşa gidiyor. Benim öyle bir hafıza gücüm yok. 5 dakika sonra unutuyorum, gidiyor. Notları da copy-paste almamaya çalışıyorum.

Yani elin mahkum, biraz copy-paste yapıyorsun da en azından bir paragraf copy-paste yaptın ya, onun altına bir cümle kendin yaz. Senin o konuyu hatırlamanda ve diğer alakalı konularla bağlantı kurmanda çok büyük fayda sağlıyor. Şimdi bu tip bağlantıları kurmak konusunda epey yardımcı olan bir program keşfetmiştim birkaç hafta önce Notion diye. Yani N-O-T-I-O-N.

Buraya kısa kısa notlar alıyorsunuz, kendi kendine çift yönlü bir etiket oluşturuyor. Dolayısıyla notlar arasında otomatikman o notu yazarken bağlantı kuruyorsunuz. Mesela ben kapitalizm araştırmasını yaparken atıyorum liberalizmi o şekilde etiketliyorum hemen. Bretton Woods araştırmasını yaparken onu böyle etiketliyorum.

Etiketlediğim her şey adına otomatikman bir sayfa açıyor. Ve o sayfaya gittiğimde o sayfaya refere eden diğer bütün sayfalar orada gözüküyor. Ve dahası bunu bir zihin haritası olarak da çıkarabiliyor. O kısmı birazcık daha dandik.

Ben onun için zaten ayrı bir program kullanıyorum. Mindmapping programları kullanıyorum. Bunu da daha önce çok defa paylaştım. Hep değişik programlar kullandım.

En iyisi şudur diye paylaşmayacağım. Bir sürüsü var. Mind Mapping ama önemli bir şey. Bu araştırmaları yaparken paralel biçimde o Mind Map'i oluşturuyorum ben.

Hani ana başlıklar nedir? Ana sorular nedir? Oradan dallanıp budaklanan başka konular nedir? Hepsini oraya yavaş yavaş ekliyorum.

Bunu en başından yapmıyorum bunu ilk adım olarak. Çünkü o noktada konuşabileceğin her şeyin farkında değilsin. Araştırma yaparken onu öğreniyorsun birazcık. Yani belki yarısının farkındasın.

Onları bir iskelet olarak yazarsın. Ondan sonra araştırmalarını yaparken... ...tak tak tak kaynakları oraya copy paste ederken aklına gelen o yeni bağlantılar veya işte Notion gibi programlar kullanarak... ...daha önceden oluşturmuş olduğun ama unuttuğun yeni bağlantıları da... ...o Minemap'ine eklersin böyle.

Haa bak şu da alakalı, bunu da araştırayım. Bu böyle bir buçuk iki gün sürüyor. Bak daha kayıt mayıt yok. Ondan sonra ben bu mine map'e bakarak açıyorum bir arşiv programını.

OneNote kullanıyorum mesela veya Evernote da olabilir. Bullet point'ler halinde ne konuşacaksam onları yazıyorum. Cümle cümle değil. Bazen böyle gerçekten tüm paragrafı yazdığım da oluyor ama.

Konu başlıklarını oraya sırayla yazıyorum. Artık orada Mine Map'i sen bir akışa çeviriyorsun, lineer bir akışa. Yani tamam, en başta işte şu konu hakkında bir giriş yapılacak. Ondan sonra belki şundan bir alıntı kullanılacak.

Artık o gidişatı dolduruyorsun. Ben yani üçüncü günde kayda başlıyorum. Kayıt dediğin zaten bir saatte bitiyor. Böyle planlamasını düzgün yaparsan.

O yüzden baştan bu işleri yapmak önemli. Yani bu podcast örneğini kullanıyoruz da herhangi bir iş için bu önemli. Ona kendini zorlayacaksınız. Bunu yapmadığım zaman çok daha fazla vakit harcadım ben.

Ondan sonra o podcastı yarım yamalak kaydetmişim. Saçma sapan düşünceler, akış yok. Onu buradan kes, buraya koy. Böyle günler harcadım editingle.

İçime de sinmedi. Ama baştan düzgün hazırlığını yaptığım her şey benim içime sindi. Neredeyse hepsi sindi. Bunlar önemli.

İkinci öğrendiğim bir şey de, yani bu planlamanın ötesinde ikinci öğrendiğim bir şey de detay. Detaya dikkat etmek lazım. Neredeyse ilk günden beri bu işin en zahmetli kısmı olan editlemeye çok vakit ayırdım. Ve bunun da bence faydasını gördüm.

Çünkü baktım piyasadaki podcastlerin 20 dakikasının 10 dakikası e'lerle, ı'larla geçiyor. Dedim ben böyle şeyleri dinleyemiyorum. Kendi dinleyemediğim şeyleri niye başkasına dinleteyim? Yani kendi tüketemeyeceğim bir şeyi üretmek istemem.

O yüzden ona çok önem verdim. Yani bir detay illa bu detay olmak zorunda değil ama belli bir detaya vakit harcayıp o yönden farkılaşmak bence faydalı bir metodur. Yani süreç şöyle işliyor, ben kaydı bitirdim, onu gönderiyorum, onun üstünden bir kaba editing yapılıyor ki o da birkaç saat sürüyor. Ondan sonra bana geri geliyor o, ben tekrar üstünden geçiyorum, ince ayarlarını yapıyorum.

O son kez üstünden geçerken işte son ayarları yaparken timestamp hazırlıyorum. Ya tamam bu bölümde şunu konuşuyoruz, bu bölümde şunu, onları da açıklamalara yerleştiriyorum. O benim kendi notlarım için de çok önemli. timestamp olmadan öyle lap diye 40 dakikalık 30 dakikalık kaydı koyunca ya bu insanların ne konuşuyor anlayamıyorsun.

Şimdi yazıda böyle bir problem yok. Yazıda ara başlıklar var. Kelime aratabiliyorsun. Neden bahsettiğin az çok değişik bölümlerde belli oluyor.

Araları atlamak da kolay oluyor. E 30-40 dakikalık ses kaydında öyle bir şey yok. Demin bahsettiğim detaydan biri bu. İlk günden beri ben buna çok vakit ayırdım.

Dikkat ettim. Belki kimse kullanmıyor bilmiyorum. Bana yararı var yani herkesten çok. Daha sonra zamanla yapımcı işin içine girdi.

Bu da ilginç. Birazcık bundan bahsedeyim bizim PodB Media'dan. Şimdi benim aslında durumum değişik bir durum. Ben yurt dışında yaşıyorum.

Stüdyo kullanmama gerek yok. Hem içerik var, hali hazırda tüketilecek, bu formata dönüştürülecek hem de takipçi var. O yüzden de klasik yapımcı hizmetlerine bir ihtiyacım yoktu. Fakat bu ortaklığın şöyle ilginç bir yanı var.

Benim gözlediğim kadarıyla yapımcının vaktinin büyük kısmı bu işin evangelizmine gidiyor. İdeolojik önderlik mi denir? Propagandası mı denir? Bu işi yaymaya çalışıyor yani sonuçta.

Bu anlayışı yaymaya çalışıyor. Gidiyor şirketlerle falan konuşuyor bu sponsorluk anlaşmaları dahilinde. Ama asıl yaptığı şey reklam satmak değil ya da reklam alanı satmak değil. Reklam alanı satın alma fikrini satmak.

O yüzden de aslında podcast kültürünün yayılmasının en önemli adımı bu. Yani benim gibi yaratıcılar üstünden reklam vereni ikna etmeye çalışıyor. Reklam veren üstünden de, reklam veren bir kere bu işe ikna olduğu zaman da bir sürü başka yapım ayakta kalabilecek hale geliyor. O da genele yaymış oluyor bu kültürü.

Henüz daha o dereceye gelmedi kademe hep. Belki gelir, bilmiyorum. Belki de böyle niş bir şey olarak kalacak. Biz bize konuşacağız.

Başka öğrendiğim bir şey, erişim kısmı ilginç. Yani ünlü olmakla erişim sahibi olmak aynı şey değil. Ben ünlü değilim. Ama erişimim epey arttı.

Bir yandan normal tanımadığım insanlarla muhabbet ediyorum. İşte senin benim gibi. İki dakika sonra yıllardır televizyonda gördüğüm insanlarla konuşuyorum. Veya dünyanın öteki tarafında yıllardır takip ettiğim bir uzman var mesela.

Bu vesileyle onunla konuşuyorum. Son öğrendiğim bir şey de Patreon'la alakalı. Ben Patreon'u birkaç bölüm kaydettikten sonra açtım. Yani yıllardır yazı yazarken açmamıştım.

Sunumlar falan hazırlıyordum böyle kendi kendime. O zamanlar açmamıştım. Görsel de şeylerde onları aslında açabilirdim. Podcast'a başladığımda da aklıma gelmemişti.

Sonra dedim aslında çok uygun. Bunu ilk açarken benim kendi düşüncemde etraftan aldığım ilk tepki de şuydu. Ya hani tamam bir şirinlik olarak destek atarlardı. Türkiye'de öyle bir kültür yok.

Buna alışmadığını Türklerin düşünüyordum ben de. Yani herhalde olmaz dedim. Belki işte bizim gibi böyle yurt dışı görmüş, yaşamış insanlar biraz verirlerdi. Tabii hali vakti de yerindeyse.

Bence tam tersine oluyor. Yani benim neslim değil aslında, bir sonraki nesildeki gençler hali vakti yerinde olmasına gerek yok. Diyorlar ki ya bu bir şey üretiyor, bu onun hakkı, ben de gidip destek olacağım. Öyle bir anlayış yerleşmiş.

Bana o kadar çok mesela mesaj geliyor ki, kusura bakma destekleyemiyorum işte şöyle şöyle sorunlar var ama ilk iş imkan olduğunda destekleyeceğim. Bunu düşünmeleri, bu şekilde mesaj atmaları bile yaklaşımın değiştiğini ispat bence. Çünkü ben daha gençken böyle bedava, tırnak içinde bedava diyeyim, böyle bir içerik gördüğüm zaman bunun parasını ödemeyi falan hiç düşünmezdim. Ben buna daha sonradan alışmak zorunda kaldım.

Şu anda yapıyorum, alıştım ama baya yıllar sürdü yani buna alışmak. Genç nesil biraz daha bu işin içine doğmuş vaziyette ve bu gelirle de doğru orantılı değil. Yani çok fakirler tabii ki kimseyi destekleyemiyorlar ama bir çan eğrisi gibi çok zenginleşince de kimseyi destekleyemiyorsun. O zaman o insanların çoğu biraz daha bencilleşiyorlar veya başka şeylere çok para harcıyorlar neyse.

O ortada bir kesim var, benim de dahil olduğum. Ve onlar birbirlerini destekliyorlar. Bu sayede de bir sürü bağımsız içerik üreticisi olabiliyor. Şimdi bu kaliteyi arttırır demek değil yani.

Biraz böyle kaotik bir dünyada yaşıyoruz sonuçta, giderek de kaotikleşen. Seçkin olacaksınız, illa şunları tüketeceksiniz falan. O devirler biraz geçti artık. Eskiden vardı gatekeeper denen insanlar vardı yani kültürel gatekeepers bunlar.

İlla onu okuyacaksın, illa bunu dinleyeceksin, illa şunu seveceksin. Artık yok. Herkes beğendiğini destekliyor. Özetlersek planlama önemli.

Bir iki tane detaya dikkat ederek kendinizi farklılaştırmak önemli. Ünlü olmadan erişiminin artması ilginç bir duygu. Ve Patreon gibi yapılarla direkt olarak dinleyiciler tarafından desteklenmek, ABD standartlarında olmasa bile benim beklediğim seviyenin üstünde. İnsanların buna yatkınlıkları.

Bunları söyledikten sonra son olarak projelerden bahsedeyim, önümüzdeki projelerden. Sanki başbakanım ya Süleyman Demirel 5 yıllık kalkılma planı konuşuyor, tamam. 5 aylık kalkılma planımız diyelim, tamam mı? Şimdi ben tatilden pazartesi dönüyorum arkadaşlar.

Okul dönemimiz de bitti. Bebeleri üniversitelerimize soktuk, derslerimizi anlattık. Artık Eylül'e kadar herhalde bir şey yok, Ağustos'a kadar. Zamanı var biraz daha.

İlk yapacağım iş şu web sitesini flarsizentelik.com'u bir elden geçireceğim. Bunun da en büyük kısmı şu podcastleri yazıya dönüştüreceğim. Yoksa o içeriği daha sonradan bulmak zor.

2. Discord muhabbetlerimiz vardı hatırlıyorsunuz. Onu tatil yüzünden atladım. Ama unutmadım.

Onlara devam edeceğiz. YouTube Live bu işin asıl parçası olacak yalnız. Çünkü herkes Discord kullanmıyor. Yani Discord'da patronlarla muhabbet ederiz.

Dileyen de gelir orada ayda bir dinler. Ayda bir de YouTube Live üzerinden mesela. Genel sorulara cevaplama veya genel yorumlara bakma. Soru cevaplama deyince de hep böyle kendimi garip hissediyorum.

Yani sanki çok müthiş bir bilgeyim de böyle Erdoğan'ın böyle kalabalığa hediye fırlatması gibi ben de bilgelik fırlatıyorum insanlara. Yok yani öyle bir şey. Ayda bir, o ayda bir bu gibi bir düşünce var kafamda. Onu netleştiremediğim için de biraz geciktirdim.

Sizden gelen her türlü geri bildirimi açayım bu konuda. Başka, İngilizce kayıtlarımız var. Onu unutmadım. Onun Türkçe altyazı işi uzadığı için daha ortamlarda yok o kadar.

Yoksa kayıtların kendisi hazır. YouTube kısmı önemli. Ben normalde bu podcast'ı bir hafta, iki hafta sonra neyse biraz gecikmeyle YouTube'a koyuyorum. Onu öyle yapmak istemiyorum aslında.

Bir kere orada zaten çok dinleyen yok. Yani atıyorum bin kişi, iki bin kişi, üç bin kişi. Ve insanları ben podcast'a çekmek istiyorum. Çok daha kolay buradan dinlemek.

O yüzden şöyle dedik. Bizim yapımcıyla bir projemiz var. Acaba olur mu? Ben böyle podcast'ın ilginç kısımlarını atıyorum.

Üçer dakikalık, beşer dakikalık kesitlerini belirleyeceğim. Belli bir konu etrafında dönen. Onun üstüne bir iki montaj video, o klipleri YouTube'a koyalım. Oradan da milleti podcast'e çekelim istiyorum.

Bu konuda da önerilerinizi açığım. YouTube'da başkalarının kanallarında Flu TV gibi söyleşiler olacak. Flu TV kaydını, deneme kaydını haftaya ben dönünce yapacağız. Bakalım nasıl bir şey olacak ben de bilmiyorum.

Şimdi gelelim kitap mevzuna. Artık bu noktada bahane üretmek için değil, komedi olsun diye anlatıyorum bunu. Şimdi bu işi en baştan anlattığımı ben hatırlamıyorum aslında. Belki hiç anlatmadım.

Çok özet özet geçiyorum. Yıllar önce Aziz Kedi vardı. Sözlükten belki bilirsiniz, ekşi sözlükten veya Okan Bayülgen'le yaptığı programlardan. Dedi ki sen şöyle bir kitap çıkar.

Yani benim aslında hikayem normal hikayenin tersine işliyor. Normalde sen bir kitap yazarsın veya bir fikrin vardır. Yayın evi yayın evi dolaşırsın. Ya avans istersin paran hiç yoksa.

Veya en azından anlaşma yaparsın ki yazınca işte bunlar çıkarsın diye. Bende tam tersi oldu. Yayın evleri ikna etmeye çalıştı kitap yazmam için. Şımarttılar resmen.

Ama Aslen Aziz Kedi. O da gaz verme konusunda çok iyi. Her seferinde onunla konuştuğumda gaza geliyorum. Fakat sorun şu ki ben o sırada yurt dışında yaşıyorum.

Zaten hep yurt dışında yaşıyordum da ABD'deydin galiba. Full time'da işim var. Çalışmadığım zamanlarda da böyle akşam eve gelip kitap yazayım gibi bir durumum yok. Çünkü tam böyle heyheyli günler.

Couchsurfing zamanları. Yani sosyal hayat gırla gidiyor. Hiç boş vaktim yok. Arada böyle Türkiye'ye geldiğimde bundan gazı alıyorum.

Sonra gidip orada unutuyorum. Sonra tam ben bu işi ciddiye almaya başladım. Bir şeyler yazdım, ettim. Aziz Kedin'in işleri değişti.

İyi dedim, tamam. Bana gaz verecek birileri yok. Biraz daha beklemece. Sonra başka bir yayın evi geldi.

Onlarla biraz çalıştık. Sonra iflas ettiler. Neyse, bir kayıp yok. Yani iflas edince benim yazdıklarım yok olmuyor.

Ama şöyle saçma bir döngüye giriyorsun. Yani tamam, artık hazırım neredeyse, öyle kıvama geliyorsun. O sırada senin kontrolünde olmayan bir takım gecikmeler yaşanıyor. Atıyorum, 3 ay daha atıyor mesela.

Sen o 3 ayda alıyorsun kitabı, mıncıklamaya başlıyorsun. Ya burası da kötü olmuş, ya bu espri de ne kadar dandik, ya şunu da ekleyeyim, bunu da ekleyeyim, böyle değiştireyim diye diye. Ama o kitap uzuyor. Senin gecikmen eklenmeye başlanıyor.

Bu döngü uzun bir süre devam etti. Ne zaman böyle hazır olsam değişik bir şeyler oluyor. Sonunda son yayın eviyle anlaşmayı yaptım. Epsilon yayın evi.

Dedim ki şu tarihte hazır olur. Ben sonra epey geç kaldım çünkü kitaba böyle bir en az 100 sayfalık materyal ekledim. Benzerlerinden biraz değişik olsun diye. Yani bir safsata listesi olmasın dedim.

Beklediler, sabrettiler. Eyvallah. Tam böyle hazır kıvama geldik. O sırada biz bir basım penceresini kaçırdık.

Bunlarda da böyle sen hazır olunca çat diye basamıyorlar. Piyasanın durumu var. Arada başka acil işler geliyor falan. Yani öyle herkes seni hazır beklemiyor tabii.

O biraz gecikti. Tam tekrar benim taraf hazır oldu, bu sefer bizim editör işten çıktı. Tam o hazır oldu, ben geciktim tekrar vs. Ondan sonra Covid oldu.

Salgında milletin çalışma düzeni bozuluyor, tabii benim kendi işlerim bozuluyor. Neyse, bir noktada artık editör bize kamçıyı vurdu, 10. kez kamçılıyor. Ben dedim, tamam al artık son hali editöre verdim.

Editör de 3 günde o yeni değişiklikleri baktı, düzeltti. Tamam dedi, ben bunu artık dizgiye veriyorum. Ver dedim çünkü bende durursa ben bunu kendimi kontrol edemiyorum oynuyorum onda sürekli. Ondan sonra geçen gün Twitter'da geziyorum.

Hem de öyle bir saçma bir durumdayım ki yine işte o şişme botumla gölde kürek çekiyorum. İnanılmaz huzurlu bir ortam, sessiz. Dedim bu kadar huzur bana batıyor böyle rahatsızlıklar bulmam lazım birazcık. Twitter'ı açtım.

Biri diyor ki ya işte uzaktan çalışabileceğimizi söyledik editörler olarak, grafikerler olarak. Çalıştığımız yayın evinden bunu reddettiler. Açıklamada yapmadılar. Hepimizi ücretsiz izne çıkardılar.

Süre 5 hafta. Soğuk terler ağzımdan böyle dökülmeye başladı ulan dedim. Bin tane yayıncı var. Herhangi bir yayıncı olabilir.

Herhangi bir yayıncı olabilir değil mi? Bakıyorum isim de vermemiş. Altına birileri yazmış. Çocuğu tanıyorlar herhalde.

Ulan bizim yayın evi çıktı. Yani ben bunların hiçbirini beklemeden direkt bu audiobook kaydına girişeceğim. Yani önümüzdeki ay içinde bunu kendi kendime yapacağım. O bir yerde hazır dursun.

Bir de onun için sonradan tekrar beklemeyelim. Zaten Türkiye'de kitap baskısı 2003 bin mi ne? 10 tane baskı yapan kitap düşünsen 30 bin. Onun da atıyorum 25 bini satılmış olsun.

Buradaki podcastlerin her bölümünü dinleyen insan ondan daha fazla. Yani böyle ilginç bir dünyaya geldik. Hani Joe Rogan herhangi bir gazete yazarından daha fazla okunuyorsa, herhangi bir televizyon haber spikerinden daha fazla dinleniyorsa, öyle bir dünyadaysak, e böyle orta ölçekli bir podcast yapımcısının da herhangi bir yazardan daha fazla erişim olması çok da şaşırtıcı olmamalı. O yüzden de çok kafayı takmıyorum artık bu işe.

Siz de takmayın. Yani kitap böyle ilginç bir hale geldi. Onun içeriğini ben kesinlikle paylaşmaya devam edeceğim ara ara. Yayın evinden bir haberleri alayım da.

Ona göre bir strateji belirleriz. Evet arkadaşlar nostalji saatimizin sonuna geldik. Tam bir saat olmasa da. Yalnız hiçbir yere ayrılmıyorsunuz.

Teşekkürlerden sonra after credit scene geliyor. Can, Umut, Alper, Nilüfer, Ali, Refik, Hasan Basri, Merve, Salih, Savaş Çağrı, Somut Olay Podcast, hadi sen özelsen yeni geldin. Barış, Nilgün, Kutlay, Yannis, Sabah, Doğan Can, Kıvanç Çağrı, Samet, İbrahim, Fırat, Başar, Orhun Emre, Emrah, Ali Can, Çiğdem, Erman, Ömer, Erdem, Berk, Anıl, İsmail, Ece, Tunç, Erhan, Uygar, Işıl, Atilla, Özgür, Danyal, Çağrı, Aydın, Betül, Başak, Mehmet Han, Mehmet, Seküre, Canemrah, Arnold, Kemal, Onur ve Yulyisiz. Hepiniz çok sağ olun.

Sizden de bu arada teker teker iletişime geçeceğim bu ay bitmeden. Patron çünkü bir takım değişikliklere gitmiş. Fark ettiyseniz mikrofon kalitesi birazcık değişti. Birkaç saat evvel ben tatilden döndüm.

Normalde bu bölümü çoktan yayınlamış olmam lazımdı. Fakat tam yayınlayacakken bizim dairenin kiracısından bir mesaj geldi. O sırada da hava durumuna bakıyoruz. Fırtına, kıyamet her yer, inanılmaz bir yağmur.

Koca koca buz taneleri düşmüş. kiracılarda demesin mi ya tavan akıtıyor bir fotoğraf çekip gönderdiler başımdan aşağı kaynar sular döküldü bu nostalji bölümü ilk bölümde kafama düşen tavanlardı aynı evin aynı tavanı o aradan geçen süreçte ben onu tamir ettirdim O da çok zahmetliydi ve hiçbir şey olmadı tık demedi. Bu bölümü yayınlayacağım gün tekrar akıtmaya başladı ya şaka gibi. Gittik sonra akşam akşam tatilden dönüşte nasıl bir yağmışsa yan duvarlardan aşağıya akmış.

Bak tezgahın üstünde su birikintisi olmuş, göl olmuş orası. O eski ağır tavan çökmesi diye bir şey yok. Bu gips kartonu zaten tamirde ben bakmıştım. Çelikle tutturuyorlar oraya.

Kartonun kendisi de düşerse en fazla bir metre karelik. Çok da ağır bir şey değil. Ama hava durumuna baktık. Tabii ki her gün yağmur.

Yani kurumasına imkan yok. Çıktık tavan arasına. Bak ne var elimizde. Leyen, kova, süpürge, eski böyle yağ lekesi dolu havlular.

Hani etrafta su varsa onları emeriz diye ondan. Kafamızda fenerler, madenci gibi. Çıktık orada bakıyoruz nereden akıtıyor, nereden girmiş su. Şimdi çatı da şöyle.

Bir kere 120 senelik falan. O kiramitler zar zor yerinde duruyor. Böyle buz taneleri de yağınca oraya tabii ki yerinden oynatmış belli ki. Bir sürü yerden akmış.

Ben böyle viledayla siliyorum. Su birikintilerini kritik yerdeki... ...bizimki böyle çıplak elleriyle onu sıkıyor kovanın içine.

O tavan arası da öyle zor bir şey ki maymunluk yapman gerekiyordu. Oradan oraya atlıyorsun. Her yer örümcek ağı zaten, her yer pis. Feneri tutunca bir de o örümcekler normalde olduklarında on katı gözüküyor lan.

Korku filmi gibi. Yani nasıl bir tesadüfse 49 bölüm sonra o aynı tavan tekrar döndü ve intikamını alacak bizden galiba. Bakalım bu haftaki yağmurları atlatırsak iyi. Şans dileyin bana.

Bizimki de şahane hatun aslında ha. 2 saat önce prenses gibi güneşleniyordu. Hayatından memnun da ondan sonra bu haberleri alınca Onu arıyor, bunu arıyor, şuna bağırıyor, organize ediyor herkesi pazartesi için. Sonra da geliyor benimle çatı arasında boka bulanıyor.

Benim helal olsun. Anca beraber kanca beraber. Hadi bakalım inşallah 50. bölüme de hep beraber tavanımızla birlikte gireriz.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)