Podcast

"Black Lives Matter": Medya, İsyan ve Ev Sahibi Olmanın Irkçılığa Etkisi

Fularsız Entellik

6 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

ABD'deki çalkantılar, polis şiddeti, ırkçılık, BLM, Martin Luther King, medyanın rolü ve ekonomik temeller üstüne...

***



Konular:


(00:30) İsyanlar hakkında eski bir yazı


(12:10) Sosyal medya gerçek hayat değil: 4 seviyeli yanıltma

(16:40) Farklı anlatılar 1: Türkiye'nin trollemesi

(18:15) Rus istihbaratı (NYT makalesi)

(19:50) Farklı anlatılar 2: ABD solu, sağı, ortası

(23:15) BLM

(24:10) Radikal Sol: Yağma meşru bir tepkidir

(27:30) Grev analojisi

(28:10) Dr Martin Luther King kritiği

(30:30) Trump'ın etkisi

(33:15) 2. Dünya Savaşı sonrası gayrımenkul ayrımcılığı

(39:00) Polisin militarize olması

(39:45) Sonraki bölüm

(40:40) Teşekkür


.

Fularsız:



BLOG: https://fularsizentellik.com .


EMAİL: https://fularsizentellik.com/takip .


DISCORD: https://discord.gg/8zyNagf .




.

.

.




Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

5.457 kelime · ~27 dk okuma

Merhaba flarsızlar. Şimdi size gündemle alakalı, ABD gündemiyle alakalı, Türkiye'de de acayip bir gündem var ama zaten başka bir sürü yorum yapan insan var. Bu ABD'de olan bitenlerle alakalı geçenlerde bir yazı yazmıştım. Size onu okuyacağım.

Biraz sabredin sonuna kadar. Ondan sonra onun hakkında konuşuruz, tamam mı? Birkaç gündür barışçıl protestolar devam ediyordu. Sayıca ufak bir grup cumartesi akşama azıtıp olay çıkardı, ortalık bir süre yatıştı ama pazartesi günü daha büyük bir gösteri, isyan ve yağma başladı.

Fakat bu bile görece ufaktı. Mesela Los Angeles ayaklanmalarıyla zamanında kıyaslanınca veya Geziyle veya Occupy Wall Street ile. Şehrin büyük kısmında hayat normaldi. Şu anda ise ortalık görece durgun.

Transkriptin tamamını oku

Ne tetikledi bunu? 25 yaşında ufak sabıkaları olan bir zenci genç veya siyahi genç, artık hangi terimi tercih ediyorsanız ama benim için ikisi de nötr, bir polis kontrolünden kaçmaya çalışıyor. Yakalanınca üzerinden bir sustalı çıkıyor. Fakat fazla direnmeden polis arabasına biniyor.

Bu kısmın görüntüleri var. Biraz bağırıyor, çağırıyor ama yürüyebiliyor. Aracın içinde ne olduğu bilinmiyor ama bir süre sonra polis ambulans çağırıyor. Adamı hastaneye kaldırıyorlar.

Omurgası kırık, nefes alamıyor. Bir hafta sonra da ölüyor. Cenaze sonrasında da ipler zaten kopuyor. Polis ne diyor?

Tutuklamayı yapan 6 polis de açığa alındı. İsimleri basına verildi ve bir iç soruşturma başlatıldı. Nezarette ölüm gerçekleşirse bunlar zaten standart prosedürdür. Soruşturmanın ilk kısmı Cuma günü tamamlanacak.

Ve eyalet savcısıyla paylaşılacak. Savcı da dava açılıp açılmayacağına karar verecek. Burası da standart. Standart olmayan ise lanet olası federallerin işin içine girmesi.

Yani merkezi hükümet diyor ki bu yerel polisin soruşturmasına dahil oluyoruz. Bizim görevimiz burada ırkçılık var mı yok mu soruşturmak. Fakat tabii bu noktada çoktan isyanlar başlamış. Zaten reyting peşindeki televizyonlara bakarsanız bütün şehirler savaş alanları gibi.

Televizyon eşittir sansasyon. Yani bir yandan on bin kişi barışçıl biçimde yürüyorsa, bir yandan da birkaç düzine kişi olay çıkarıyorsa arabaların üstünde tepinip kameraların hangisini göstereceği bellidir. Şimdi ilginç bir şey var. Olaylardan önce, bu isyanlardan önce polis bir istihbarat alıyor.

Özellikle bir lisenin öğrencileri cenaze sonrası bir AVM'de toplanıp bir nevi purge yapacaklarmış. Hani bu isimde bir film vardı ya, ona istinaden arındırma demek. Bunu başlatacaklarmış. Daha ciddisi çeteler de bunu fırsat bilerek polise saldıracaklar.

Bunun üzerine AVM'ye 250-300 tane polis gönderiliyor. Toplu ulaşımı engelliyorlar. Bölgedeki lisenin okul bitiminde dağılması da engelleniyor ve kısa sürede bir kalabalık büyüyor, bir noktada polise taş atmaya başlıyorlar. Birkaç ay önceki Ferguson olaylarında hafızalara kazınan aşırı militarize olmuş polis görüntülerinin etkisi bence büyük oldu.

Bu yüzden de bu isyanlar başlayınca polis tam ters yöne gidip neredeyse hiçbir şey yapmadı. Hatta belediye başkanı ki kendisi de siyahi bir kadın televizyona çıkıp bunlara dokunmayalım belli bir alan içinde neyi yok ediyorlarsa etsinler gibi bir şeyler söyledi. Sonradan o da o lafını yemek zorunda kaldı gerçi. Birçok polis arabası tahrip edildi, 20 küsur polis yaralandı, düzinelerce bina yakıldı ama göstericilerden ölen veya ciddi biçimde yaralanan yok.

Belediye başkanı pazartesi günkü taktiğini çok eleştirilmesi üzerine okulları tatil etti, geceleri sokağa çıkma yasağı ilan etti ve National Guard'dan takviye istedi ki biz bunun jandarma diyebiliriz, jandarma muadili. Bu arada bunu okurken yağmur yağmaya başladı. Arkada takır tukur sesler duyabilirsiniz. Sizi bu podcast yoluyla evimin içine, yağmurun altına davet ediyorum.

Devam ediyoruz okumaya. Bu işin arka planı ne? Tahribatı yapanların çoğu bir ideolojik kaygı gütmeyen aptal liseliler. Ama böyle olsa bile medyanın reyting için kullandığı bir siyah isyanı, zenci isyanı anlatısı aslında gerçekten o kadar da uzak değil.

Arabaları yakmıyor olsalar bile içlerinde büyük bir nefret var. Bunu anlamak için olayların merkezindeki kurbandan başlayabiliriz. 25 yaşında 20 tane mahkeme kaydı varmış ve biri dışında hepsi dandik şeyler yüzünden. Zaten sorun burada başlıyor.

Genelde hapse atılmaların, mahkeme kayıtlarının vesaire büyük kısmı yarısı hafif uyuşturucular yüzünden. Bunların orantısız bir kesimi de zenci. Yani işsizlik, fakirlik, uyuşturucu, hapishane, belki de çeteler bu döngüde yitip giden bir sürü hayat. Burada hepimizin bildiği tipte bir ırkçılık var.

Mesela polisin sürekli zencileri durdurması gibi, beyazlarla zencilerin uyuşturucu kullanımı eşit olsa bile polisin siyahlara saldırması gibi. Ama bu buzdağının sadece görünen kısmı, asıl sorun bir grubun veya kurumun bilinçli biçimde uyguladığı bir ırkçılıktan ziyade, ta kölelik günlerinden süre gelen ekonomik eşitsizliğin vücut bulması. O yüzden yasalarla, empatiyle, eğitimle, polise cezayla, reformlarla düzelmesi bir noktaya kadar mümkün, bir noktadan sonra mümkün değil. Bu iş algı yönetiminden ibaret değil çünkü.

Ortada bir ekonomik felaket var, bu da diğer her türlü sorunu besliyor, her türlü sorunda birer semptom olarak karşımıza çıkıyorlar. Bu düzelmedikçe, bunu bir yoksulluk, sosyal devlet, hatta sağlık ve kamusal eğitim sorunu olarak görmektense, ırk veya aile bağları sorununa indirgemek, Özellikle muhafazakarlar için çok kolaylaşıyor. İşi basite indirmek istiyor insan sonuçta muhafazakarı olsun, liberali olsun. Bu da onları dünya görüşüne uygun.

Onları rahatlatan bir basitleştirme. Bu felaketi önlemek için gerekli olan sosyal politikalara da genel olarak muhafazakar fikir önderleri, siyasi liderler karşılar. Yani bırak siyahları, hispanikleri şunu bunu, beyazlar için de karşılar. Çoğu beyaz olan orta sınıf ve orta alt sınıf için de bunlara karşılar.

Reagan'dan beri gayet net bir biçimde ortaya konmuş bir takım trendler var. Üretim artıyor, verim artıyor ve bu artan refahın büyük kısmı, çok büyük kısmı tepedekilere gidiyor. Onun da büyük kısmı o tepenin de tepesindekilere gidiyor. Yani bu bir piramit.

Bunlardan uzun uzun bahsetmiştik gelir adaletsizliği, servet adaletsizliği bölümlerinde hatırlarsanız. Orta kesim ise asıl ülkenin bel kemiği. Çok cüzi oranlarda ilerleme kaydetmiş. Onların altındakiler %10'luk, 15'lik, 20'lik kısım ya yerinde sayıyor ya geri demişler.

Yani real gelir olarak konuşuyoruz burada. Bakın Reagan dediğim 1980'ler hatta 70'lerden başlıyor aslında bu trend. Yani 50 sene. 50 senede yerinde saymış insanlar.

Yerinde saymak da çok iyi bir şey değil bu arada. Çünkü real gelir olarak sabit gözükse bile özellikle sınıf atlamaya yarayacak kalemler, yani sağlık harcamaları ve eğitim harcamaları konusunda masraflar çok arttı. Enflasyondan da hızla arttı. Dolayısıyla senin real gelirin enflasyona göre sabit kalması bu kalemlerdeki alım gücünün düşmesi demek.

Bu da senin kendi o sosyal kastına mahkum olman demek. Daha doğrusu bir sonraki nesilde çocukların da oraya mahkum olacak demek. E şimdi bu sistemi nasıl pazarlıyor insanlar? Çalışanın ve hak edenin kazandığı Amerikan rüyası olarak.

Bunun karşısına da bir imaj koyuyorlar muhafazakarlar. Bu imaj da şu. Devlet yardımından geçinip genç yaşında 4-5-6 çocuk yapan ve fakir mahallelerde oturup doğru düzgün İngilizce cümle bile kuramayan zenci imajı. Bunu da böyle zıt olarak koyuyorlar.

Kendi kendine yeten beyaz imajının zıttına ve beyazları korkutmaya çalışıyorlar. Onun yerine bireysel çaba ve şansla bu çarktan kurtulabilen birkaç tane siyah herkes gibi Amerikan rüyasının peşinden koşacak. Kimisi belediye başkanı, savcı hatta kimisi başkan olacak. Bunlar ön plana çıkacaklar.

Başkaları da bak işte isteyince oluyormuş. Yoksa bizim sistemimiz yeterince adil ve meritokratik. Demek ki bu fakir olan zencilerin sorunu başka. Demek ki onların sorunu tembellik veya zeka eksikliği veya başka bir şey.

Bunu diyerek çuvaldızı kendileri dışında her yere batırmaya devam edecekler. Son olarak şiddet ve protesto hakkında kişisel bir görüşle bitireyim. Herkes ne olursa olsun gösteriler barışçıl olarak kalmalı diyor. Buna kurbanın ailesi, siyahi kilise liderleri de dahil.

Bu örnekle kendimizi bağlamaya da gerek yok. Arkasında sağlam bir temeli olan herhangi bir direnişi, herhangi bir isyanı düşünelim. Hepsi barışçıl mıydı? Gandhi mesela direnişini şiddete başvurmadan yaptı.

Bu sayede ünlü oldu zaten, hala onu konuşuyoruz. Ve başarılı oldu. Fakat pek hala da başarılı olmayabilirdi. Kendisiyle beraber tutuklanan on binler öldürülebilirdi veya etkili bir propagandayla hain olarak tanıtılabilirdi.

Nitekim kim bilir kaç tanesi de öyle oldu, onların ismini bilmiyoruz. Tarih kitaplarımızda yazmıyorlar. Survivorship bias denilen olgudan zamanında bahsetmiştim, burada da etkin. Sadece hayatta kalabilen, geriye kalabilen, ünlü olabilenler bizim gündemimize oturuyor.

Eğer iktidar ve toplumun kalanı sizin sorunlarınıza uzun bir süre boyunca kulaklarını tıkıyorsa, sonsuza kadar barışçıl direnmek sadece oyunu iktidarın kurallarına göre oynayıp kaybetmekle sonuçlanacak. Modern zamanlarda siyahiller yıllardır barışçıl gösteriler yapıyorlar. Bu polis nezaretinde gereksiz yere ölen ilk zenci değil. Ama ne kamuoyunu çok değiştirebildiler, kamuoyunun ortalamasını, ne de sorunları öyle gösteriyle çözülecek sorunlar.

Oysa bu isyan, biraz şiddet içeren bu isyan muhtemelen daha büyük bir mücadelenin ufak bir muharebesi olan bu polis soruşturmasına etkileyecek. Evet arkadaşlar, yazımızı bitirdik, okumamızı bitirdik. Sizce neden bahsediyordum? Ben bu yazıyı Full Arts Zentaylık blogunda tam 5 sene önce yazmışım.

5 sene önce 29 Nisan'da yazmışım. Baltimore isyanı ve protestoları üstüneydim. Tarih tekerrür mü ediyor sizce? Eh, bence tam değil.

Her olay biraz değişik. Ama belli ortak noktalar var belli ki. Bu gündemi bahane ederek bir takım zamansız kavramlar üstünde, beş senelik raf ömründen çok daha uzun bir raf ömrü olan kavramlar üstüne birazcık konuşacağım. Hem ucundan da bizim hali hazırda devam eden kapitalizm serisine değineceğiz.

Ondan da alakalı olacak. Evet, şimdi yağmur da kesildi. Pencereden bakıyorum. Ya bu yağmur sonrası gökyüzü bazen ne kadar güzel oluyor.

O renkler ne kadar canlı oluyor ya. Fotoğraf çekiyorsun, fotoğrafa da yansımıyor. Onu hakikaten görmek lazım. Neyse, dönelim bizim gündemimize.

Bizim değil aslında da ABD'nin gündemi. ABD'nin de olduğu için herkesin aşağı yukarı bir dereceye kadar gündemi oluyor. Çünkü her yerde çok etkinler. Benim açımdan da zaten özel bir anlamı var.

Hayatımın büyük kısmını orada geçirdiğim için. Ve bence oradaki sorunlar daha ilginç oluyor. Türkiye'deki sorunlar sonuçta bir tane kazananın kaba kuvvetle herkesi sindirmesi. Ne konuşacaksın, bunun hakkında ne potiyast yapacaksın?

30 saniye söyledin, bitti. Ben size bir gazeteci gibi isyanların, protestoların tarihçesini sunmayacağım merak eden Wikipedia'dan bakar. Ben onun yerine yarı felsefeyi yorum yapayım. Birincisi, bunu çoğu insan gibi ben de sosyal medyadan takip ediyorum.

Her şeyden önce şunu anlamak lazım. Sosyal medya gerçek hayat değil. Benim en çok aktif olduğum mecah Twitter. Twitter'ın kendisi zaten gerçek hayat değil.

Benim onu kullanma biçimim, yani benim açımdan gözüken Twitter, açınca gördüğüm şeyler, Twitter'ın bile kendisi değil. Yani çok ufak bir kısmı. Dolayısıyla ben kopyanın kopyasını görüyorum. Hepimiz için bu geçerli.

Bu kopyanın kopyalarının kopyalarının dünyasında, simulakraların içinde birkaç seviyeli bir yanıltma var. Dört tane seviye buldum ben, belki siz de eklersiniz çıkarırsınız bilmiyorum. Bir tanesi tamamen yalan haberler. Photoshop'lanmış veya başka bir tarihten, başka bir coğrafyadan apartılmış fotoğraflar, görseller, haberler.

Bazen fotoğraf doğru oluyor, gerçek oluyor ama altına bir hikaye yazmış veya video gerçek oluyor. O yazılan hikaye videoda geçmiyor. Ama sen onun arasındaki bağlantıyı otomatikman kuruyorsun sanki gerçekten o videonun arka planıymış gibi. Hiç sorgulamadan kabul ediyorsun.

İkinci seviyede doğru haberler var. Doğru şeyler var ama bağlamları yanlış. Üçüncü seviyede hem haber doğru hem arka planı şu bu doğru ama sadece bir taraftan sürekli örnek veriyorsunuz. Sadece onlar oluyormuş gibi mesela sadece şiddet olayları oluyormuş gibi tek taraftan örnek veriyorsun.

Cherry picking bildiğimiz. Bunların hepsi de bir araya geliyor. Belki bir dördüncü seviye olarak bir hikaye oluşturuyor, bir anlatı oluşturuyor. Biz de her şeye o mercekten bakıyoruz.

O mercek de diğer sonra göreceğimiz şeyleri şekillendiriyor ister istemez. Bu bir döngü yani. Bunu sürekli kendime hatırlatmam lazım. Zor bir şey çünkü duygusallık insanı etkiliyor.

Yani öyle haberler görüyorsun ki gündeme oturdu bu da. Trump kiliseye gidecek, Beyaz Saray'dan çıkıp kilise önünde bir tane fotoğraf çektirecek elinde. İncil'le o İncil'i de ters mi tutmuş, öyle diyorlar. Yani foto-up dedikleri şey aslında tamamen sahnelenmiş mizansen ama bariz biçimde sahnelenmiş.

Fotoğraftan sonra da geri Beyaz Saray'a yürüyecek. Bunun için Beyaz Saray önünde gösteri yapan kalabalığa göz yaşartıcı bomba attılar. Bu belki Türkiye'deki biri için normal gelebilir. ABD'de de çok şiddet kullanılıyor, polis şiddeti had safhada.

Fakat bazı sembolik alanlar var. Beyaz Saray bunlardan bir tanesi. Onun önünde daimi protesto alanı var. Benim yıllardır yaşadığım yerlerde yani orada yaşamasam da bisikletle önümden geçip dururdum.

Her gün orada çadır kuran, çadırda yaşayan protestocular var mesela ve bunları kimse hiçbir zaman dağıtmaz. Şimdi orada gösteri yapan, barışçıl bir gösteri yapan insanlara böyle gaz bombası atmak ve bunun da sadece hıyarın teki çıkıp da ...hiç inanmadığı, tamamen yalan dolan bir mizansen için ve fotoğraf çektirecek diye bunu yapıyor. Bunun düşüncesi insanın kanını kaynatıyor.

Kanın kaynayınca da demin bahsettiğim o etkiler 5'e 10'a katlanıyorlar. Hiç fark edemiyorsun hangisi fake, artık hangisi gerçek haber, bağlam neymiş, hikaye neymiş, o umurumda değil. Basıyorum eksiği, vuruyorum kırbacı. Şimdi ben de biraz bunlara baktıktan sonra ikinci yapacağım şey olarak arkadaşlarımı aradım dedim.

Neler oluyor? Valla onlar da bilmiyorlar. Sadece kendi çevrelerini biliyorlar. Hatta benim eski kaldığım evlerden bir tanesi ufak bir yağma geçirmiş.

Yağmada değil gerçi camı çerçeveye indirmişler o kadar. Ama iyiymiş yani, insan korkuyor sonuçta. Birçok kendi etrafında gördüklerini anlattı fakat kuş bakışı, tahlil yapamıyorlar. Efendim bu protestoların kaçta kaçı barışçıl, kaçında provokasyon oldu, göstericiler mi yaptı bunu, araya sızan başkaları mı yaptı, polis mi yaptı?

Çünkü hepsinin örnekleri teker teker düşüyor. Ama biz hep inanmak istediğimiz şeylere doğru yönlendiğimiz için bunların yüzdesini bilemiyoruz. O yüzden de öyle tek bir anlatı yok. Herkes kafasına göre bir hikaye yazıyor.

Şimdi o arkadaşlar da herkes gibi sosyal medyaya ve geleneksel medyaya bağlılar. O anlatıyı oluşturmak için. Geleneksel medyada da bu arada bu etkiler, demin bahsettiğim etkiler aynen devam ediyor. Ve tek farkları şu, sansasyonel haberlerin veya belli bir ideolojik merçekten geçen haberlerin doğrudan para getirmesi durumu var.

Yani reytingle para arasında doğrudan bir ilişki var. Sen o haber kanalının taraftarı oluyorsun. Eskiden böyle bir şey yoktu, artık var. E tamam şimdi pek bir şey bilmediğimizi bilerek başlarsak ne söyleyebiliriz?

Biraz daha ayrıntısına girelim bu işin. Bu bahsettiğim farklı anlatılardan birkaç tanesine odaklanmak istiyorum. Mesela Türkiye'deki iktidar açısından nasıl görünüyor olaylar. Daha doğrusu onlar bize nasıl göründüklerini söylüyorlar.

Şöyle diyorlar, ABD'yi basın ve azınlık haklarına saygılı olmaya davet ediyorum. Böyle demeçler veriyorlar. Tam bir trollük yani. Trollük değil aslında çünkü trollediğin insan dalga geçtiğin insandır.

Burada dalga geçilen insan biziz yani Türk vatandaşları. Bu şakanın kurbanı biziz. ABD değil kurban. Peki Türkiye'nin genelinde nasıl bir anlatı olabilir?

Bilmiyorum ama Şu her zamanki favoridir, birileri düğmeye bastı. İşte önce covid dediler, salgın dediler, sonra bu dediler, ne yapmak istiyorlar? Ya ben bundan azıcık komploculuk bölümünde de bahsettim zaten, hepsini tekrarlamak istemiyorum. Şöyle bir ekleme yapayım.

Bunu yapan insanlar hiçbir tarihsel süreç okuyamıyorlar. Yani... İlla her şeyin birilerinin kontrolünde, yani bir kötü adam belirleyecek, o yapıyor olacak. Kişilerin ötesinde, bireyleri aşan trendlerden, akışlardan hiç haberdar değiller.

Ben bunları zayıf karakterli de görüyorum çünkü illa her şeyin birilerinin kontrolünde olmasını istiyorlar içten içe. Öyle rahatlıyorlar. Aksi hali çünkü birazcık korkutucu bir dünya görüşüyor. Yani onu kabul etmek için biraz büyümek lazım, biraz olgunlaşmak lazım.

Bunlarsa bir türlü büyüyemeyen, kötü adamlı masal isteyen bebeler. Ama bu şu demek değil. Bütün komplolar yalan diye bir şey yok. Hayatın bir parçası komplolarda.

Bütün olay birilerinin düğmeye basması değil, yani ana olay bir oyun değil. Ama olayların oyun içerdiğine inanıyorum. Bu kadar büyük bir olayın zaten çeşitli oyunlar içermemesi de zor bir şey. Sonuçta önümüze gırla polisin veya beyaz milliyetçilerin olayları karıştığı videolar geliyor.

Şu daha ilginç ama. 10 Mart'ta, bakın iki ay önce neredeyse, New York Times'da bir haber çıktı. Rus istihbaratının ABD seçimleri öncesi ırk bazlı gerilim yaratma çalışmaları üstüne bir makaleydi. Uzmanlar da diyor ki, yani böyle genel bir çaba var, zaten bunu yıllardır biliyorduk.

Ama bakın, somut olarak bazı grupları bazı fonlara bağladık. Yani artık Rusların paravan olarak kullandığı şirketlerden fonlanmış neonazi grupları falan var mesela. Bu beklendik bir şey. Yani şunu tekrarlayayım.

Bu olayları Ruslar çıkardı. Büyük yanlış okuma olur. Ama şöyle okumak doğru. Bardak zaten dolu.

Neyle dolu? Onlardan konuşacağız. Ekonomik adaletsizlikle dolu. Yıllarca süre gelen polis şiddetiyle dolu.

Polis şiddetin ötesinde hukuk sistemi içindeki ayrımcılıkla dolu, salgın karantinayla dolu bunun insanların üzerindeki ekonomik baskısı artı psikolojik baskısı, bunların hepsiyle bardak dolu zaten. Bunun üstüne de Rus istihbaratından birkaç damla akıtılmayacak, o bardak taşmayacak mı? Ya ben de olsam ben de yaparım. Yani işin içinde bir takım işler var ama asıl işin kendisi sorumlu.

Nasıl özet ama? Başka başka ne anlatılar var? Mesela ABD solu perspektifinden bakabiliriz, Amerikan solu. Şöyle diyorlar, evet ortalığı yakıp yıkmak kötü ama sistematik ayrımcılık ve Floyd'un, George Floyd'un ölümü çok daha kötü.

Black Lives Matter, slogan da bu. Yani zenci hayatlar, siyahi hayatlar önemlidir. ABD sağda aslında neredeyse aynı şey söylüyor. Ama sırası değişik.

Sırası değişik olduğu için de önceliği değişik. Şöyle diyorlar. Evet Floyd'un ölümü yanlıştı ve sistematik ayrımcılık kötü bir şey. Ama ortalığı yakıp yıkmak kabul edilemez.

Ayrıca hashtag all lives matter. Yani bütün hayatlar önemlidir. Bunlara da bakınca orta yolculuk diyebileceğim başka bir üçüncü bir bakış açısı görüyorum. Aynı şeyleri söylüyorlar yine.

Fark şu, ama yerine ''ve'' kullanarak, ''ve'' bağlacı kullanarak söylüyorlar. Bir görsel dolanıyor sosyal medyada. Dört tane kümenin kesişimini gösteriyor. Bunlar da o kesişim noktasındalar.

Kümeler de şöyle. ''Olayları başlatan cinayet zanlısı polisler yargılanmalı ve tutuklanmalı.'' Bir. İki.

''Polis ve yargı içinde sistematik ayrımcılıklar var zencilere karşı.'' 3. Geniş çapta protestolar haklıdır ve yapılmalıdır. 4.

Yağma, yıkma, dökme etkili bir protesto aracı değil, yapıcı falan değil ve bunları yapanlar anında tutuklanmalıdır. Mülkiyet korunmalıdır. Tamam. Şimdi solda, sağda, orta yolculukta aslında aynı şeyleri değişik sıralarla, değişik önceliklerle, değişik vurgularla söylüyorlar diyeyim.

Bir de radikal sol söylemi var. Onlar yağmayı meşrulaştırıyorlar ama ona sonra değineceğim birazdan. Az sabredin. Şimdilik bu üçü hakkında ne söyleyebiliriz?

Valla bir münazara olsaydı ben de orta yolcu olurdum. Ne diyeyim? Mantıklı sonuçta. Ama gerçek hayat böyle temiz hükümeler halinde yaşanmıyor.

Hangisini ön plana çıkaracağın önemli. Çünkü sen yapmasan herhangi bir tanesini ön plana çıkaran, bilerek ön plana çıkaran insanlar var. Onlara karşı nasıl tutum alacaksın? Onlarla nasıl mücadele edeceksin?

Seni zorluyorlar. Yani ortam kutuplaşmış. Sen kutuplaşmaya taraf olmayacağım diyorsun. Ama bence bertaraf oluyorsun.

Yani sanki kritik bir kutuplaşma eşiği var. Bu eşiği geçince kalanlar da kutuplaşmak zorundalar. Kötümser bir bakış açısı biliyorum benimkisi. Yanlış olabilirim.

Çok ölümüne savunduğum bir görüş değil bu sonuçta. Buna bir ekleme yapayım. İkinci bir sorun şu ki medyanın yapısı genel olarak sağın anlatısına daha uygun. Yani başta bahsettim ya reytingler, sansasyon vesaire.

Şimdi 30 saniyelik bir yağma görüntüsünü ard arda diz, solcu çeteler şehirleri savaş alanına çevirdiler, belediye başkanları ne yapıyor diye altına yazıyı döşe yeter. Solun argümanlarına ise kısmen uygun oluyor medya. Yani onlar da mesela benzer şekilde polis şiddetini gösterebilirler arka arkaya videoları dizerek. Askerleri gösterebilirler arka arkaya.

İşte Trump ülkeyi faşizme çevirdi diye. Ki bunu yapıyorlar zaten. Ama asıl argümen olan bu sistematik ayrımcılık, yani hukukta, poliste, şurada, burada ve hatta onun da ötesinde benim asıl derdim olan ekonomik temel sorunlar... Bunları öyle dramatik ve kısa bir habere dönüştüremezsin.

Bir görsele dönüştüremezsin, indirgeyemezsin. Yani önünde tweet görsele olarak düşmüyor, Facebook'a düşmüyor. Bu bence sağa daha avantaj sağlayan bir şey. Üçüncü diyeceğim de sloganlar hakkında.

Bu Black Lives Matter belli bir bağlamda anlam kazanan bir slogan. Şunu demek istiyor, sadece zencilerin hayatı önemli değil. Ama bunların hayatı daha ucuz olmamalı diğerlerinden. Dolayısıyla bunun mantıki karşıtı all lives matter değil.

All lives matter, şu demek yani yanan bir ev dururken onun komşu evine su tutmak demek. Niye? All houses matter. Bütün evler önemlidir.

Veya bir komedyen vardı, tam da bunu eleştiriyordu. Birkaç sene önce yapıyordu bunu bu arada. Şunu diyordu. Ya biz böyle protesto yapıyoruz falan, bir noktaya kadar destekleyip ondan sonra ama orada dur diyorlar.

Fakat konu 11 Eylül'e gelince, 11 Eylül saldırılarına, o zaman akan sular duruyor. Tamam, ben de bir dahaki 11 Eylül'e, yıl dönümüne t-shirt giyeceğim, üzerinde şu yazacak. All buildings matter. Bütün binalar önemlidir, sadece yıkılan İkiz Kule değil.

Şimdi bu noktada radikal sola döneyim ben. Onların anlatısı ne? Asıl ilginç olan o çünkü orada artık yağmaya geleceğiz. Onlar diyor ki ortalığı yakıp yıkmak o kadar da kötü değil.

İsyan denen şey sessiz yığınların son çaresidir. Yani meşru bir protestodur. Bu bana ilginç geliyor. Önce bir ad hominemle başlayacağım yalnız.

Ben bu görüşü uzaktan savunan birini görürsem, birazcık kıllanıyorum. Davulun sesi uzaktan hoş gelir arkadaşlar. Bir yağmanın ortasında olsaydım, gerçek bir yağmanın ortasında olsam ve gerçekten hayatım boyunca çalıştığım, didindiğim, biriktirdiğim şeylerin yok olduğunu, yok olabileceğini görsem veya... Sadece riski bile yeter.

5 dakika içinde bunları sallandıracaksın Taksim'de, bak bir daha yapıyorlar mı kıvamına gelirdim. Bir gecede sağcı olurdum. Ama herhalde bir gecelik olurdum, sonra tekrar geri dönerdim. Zamanında Condoleezza Rice vardı, ABD Dışişleri Bakanı, George Bush'un zamanından.

Orta Doğu'daki karışıklıklar için, yani işgal sonrasındaki karışıklıklar için, İkinci Körfez Savaşı sonrası, bunlar yeni Orta Doğu'nun doğum sancıları demişti. Her zamanki laftır. Omlet yapacaksanız yumurta kırarsınız. Yumurta kırmadan omlet yapılmaz.

Bugünkü bu yorumlar da yani bu yağmalar, isyanlar, yumurta, omletin kendisi de daha adil bir düzen. Ama bence tıpkı Condoleezza Rice gibi onlar da olan biteni uzaklar. O yüzden ne denir? Bir laf var Türkçede.

Bekara karı boşamak kolaydır diye. İkincisi de sanmıyorum ki yağma yapanların ciddi bir kesimi bunu bir siyasi duruş olarak, bir taktik olarak yapıyor olsun. Fırsatçılık artı sürü psikolojisi. Olan biten bu, o kadar basit.

O ortama beni de koysan, şu halimle beni koysan, ilk yağmaya katılan olmam ama baktım etraftaki 5-6 kişi dükkanlara giriyor, bir noktadan sonra derim lan tek enayi ben miyim? Ben almasam başkası alacak zaten ve ben de katılırım. Yoksa şunu demiyorlar mı? Bugün de arkadaşlar bu bölgede 3 dükkan yakarsak gereken siyasi mesajı vermiş oluruz, devrimimize bir adım daha yaklaşırız.

Peki tamam, gelelim söylenene. Kağıt üstünde doğru mu yanlış mı? Günümüzde değişimlere ne sebep oluyor aslında? Kısa süreli yıkıcı isyanlar mı?

Yoksa uzun süreli ve çoğu aslında sokak dışında yürütülen mücadeleler mi? Ya da ikisinin bir kombinasyonu mu? Her cevap için de tarihten birer örnek bulmak mümkün. Hatta AB'lerin kuruluşunda da yakıp yıkma var.

Zaten aslında her ülkenin kuruluşunda yakıp yıkıba var. Kimse sana hediye etmiyor iktidarı. Al kardeşim tamam biz yeterince güçlüydük. Biraz da sen tahta otur demiyorlar.

Ben de zaten emin değilim. En etkili metot şu diye bir yaklaşım olduğunu da sanmıyorum. Ama bu seviyedeki bir toplum için, ABD seviyesindeki bir toplum için... Araba yakan 100.000 kişilik bir grup,

araba yakmayan 100.000 kişilik bir gruptan daha fazla ciddiye alınmıyor bence. Bu tip kaba güç gösterileri daha istikrarsız toplumlarda işe yarayabilir. ABD gibi bir yerde ne işe yarayacak?

Yani ben illa barışçıl protesto demiyorum. Barışçıl protesto derken böyle inek gibi oturup da birbirine milletin John Lennon şarkıları çalmasından bahsetmiyorum. Ama civil disobedience diye bir kavram var. Sivil itaatsizlik Türkçesi.

Direkt şiddet göstermeden organize biçimde sistemi felç etmeye yönelik girişimler. Bunları ben daha verimli buluyorum. Çünkü böyle yaparsan kamuoyundaki algı savaşını kaybetmen daha zor oluyor. Şöyle düşünün, analoji kurayım.

Bir grup işçi düşünün, işverenle maaş konusunu tartışıyorlar. Şimdi ne ikna edecek işvereni? Bu işçilerin iş yerini ve makineleri yakmaları mı ikna edecek yoksa grev yapmaları mı? Grev başarısız olabilir bu arada yani garanti bir çözüm değil.

Ama iş yeri yakma çok çok ilkel bir toplumda değilsek her zaman başarısız olacaktır. Tabi bu örnek tam olarak uygun değil yani bu analojinin şöyle bir eksikliği var. İş yeri işverene ait. Bizim örneğimizde ise yakılan şeyler de kısmen göstericilere ait.

Aile şirketleri vs. John Day, Dr. King dramatized and defined the technique of non-violence and yet he also said Sadece korku için bir alternatifi var. Eğer bu bir alternatifi olsaydı, o, violenceyi seçmeliydi.

Gandhi'nin bu yorumuna katıldın mı, ya da violenceyi her durumda yasaklayabilirdin mi? Bu noktada Gandhi'yi biraz anlaymalıyım. Sadece korku veya violence için bir alternatifi olsaydı, ben de savaşırdım. Ama bu sadece bir alternatifi değildir.

Bu, Gandhi'nin gösterdiği bir noktaydı. Bence bu yöntemin tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Bence violence daha çok sosyal sorunlar yaratıyor ve bu sorunu çözdü. Sizi bir durdurabilir miyim, Dr.

King? Bugünlerde, kesinlikle, insanların bir tür cezası yaşamak zorunda kaldığını görüyoruz. Bu zamanlarda, siz veya Gandhi bile hiç görmedi. Mesela, bir yıl önce Hungry's Rebellion'a baktığınızda, violenceyi kullanan yanlış yoldan bahsediyor musunuz?

İstediğim halklar, nerede olursa olsa, asla silahsızlıkın en güçlü yöntemi olduğunu düşünüyorum. Bence bu da Hungaristan'daki durumdan da uygulayabilir. Bence bu, bir özellikli yerlere yakın olmadığını düşünmüyorum. Bence her durumda, dünyada insanların kolonializmden ya da bir totalitari rejimden ...Amerika'yı karşılaştırdığımız sistemden dolayı.

Aslında onlara non-violensizlik... ...yönetici bir cevap, yasaklığa ve etkisizliğe sahip olduğunu inanıyor musunuz? Kesinlikle.

Kesinlikle. Şimdi burada araya gireyim. Yağma olursa, akan sular durur kafasında olursa herkes, bu şu demek herhangi bir geniş çapta protesto olduğunda bununla baş etmenin en kolay ve en ucuz yolu provokatörler kullanarak şiddet yaratıp o protestoyu gayrimeşru kılmak ve medya gücünde kullanarak bu gayrimeşruluğu herkese göstermek. Buna teşvik etmiş oluyorsun insanları.

Yeterince büyük herhangi bir hareketi çok az bile olsa şiddetle bağdaşlaştırmak mümkün, içinde şiddet yaratmak mümkün. Dolayısıyla bu koşullandırmanın, şiddet eşittir otomatikman gayrimeşruluk, bu koşullandırmanın bizzat statikocu iktidarlara yaradığını, onlar tarafından yaratıldığını görmek lazım. En azından ben öyle düşünüyorum. Burada şöyle bir denge tutturulabilir.

Sen yine polisinle ortamda bulunursun. Bir şehir merkezinde kalkıp yağmacıları terk etmezsin vandallara. Açıkçak vermezsin. Ama kamuoyuna dönük mesajlarında vurguyu tamamen birlikteliğe, reforma vs.

yaparsın. Bir liderin yapması gereken, yerel liderlerin ve ulusal liderlerin yapması gereken... Bence söylemlerinde birleştirici olmak, pratiğinde de adı üstünde pratik olmak, birazcık realist olmak. Trump bunun tam tersini yapıyor.

Her tweeti sanki özellikle ayrıştırıcı olsun diye tasarlanmış gibi. İşin acayip tarafı, eylem kısmına bakarsan da... Belki biz Türkiye'den alışkanlıkla ona her şeyden sorumlu tutuyoruz ama ki ABD'liler de biraz o tarafa kayıyorlar. Ama değil.

Çünkü eylem tarafında bu konularda federal hükümetin başkanlığını yapacak pek bir şey yok. Asıl olay polis. Kanunlar, reformlar bunlar hep yerel seviyede işler. Yani belediye başkanı polis şefini atar.

Eyalet savcısı çeşitli suçların nasıl takip edileceğine karar verir. Eyalet meclisi kanunları geçirir. Belki vali veto eder vs. Yani en son vali artık başkanlık bir durum yok.

Onun valinin üstünde federal hükümetin başının yapacak şeyi yok. Ama adamın her lafı Kasım'daki yaklaşan seçimin gölgesinde ediliyor. O yüzden de böyle yalandan sert bir imaj çizmek zorunda. Protesto kavramıyla ilgili daha önemli bir nokta var bence.

O da arada kaynamasın. Şiddet içersin içermesin, gösterinin çoğu zaman ilk adım olması gerektiği ama son adım olmaması gerektiği, yani protestolar tek başlarında bence işe yaramıyorlar. Organize bir hareketin kıvılcımları olarak işe yarıyorlar. Zamanındaki sonuçta Los Angeles isyanlarından beri çok şey değişti.

Ama diğer şeyler daha da hızlı değiştikleri için bu konudaki değişimler yavaş kalıyor, bize çok yavaş geliyor. Ve yavaş değişmesinin en büyük sebebi de sisteme içkin olan ekonomik adaletsizlik. İşte konuyu bu noktada bizim kapitalizm serisine bağlayabiliriz birazcık. Sen polisi, hakimi, jüriyi şunu ne kadar eğitirsen eğit.

Ne kadar cezai yaptırımlar uygularsan uygula. Siyahların ekonomik durumu her şeyi eninde sonunda etkileyecek. Çünkü herhangi bir konudaki sorunlar semptom olarak ortaya çıkıyorlar. Temeldeki hastalıksa ekonomik.

Bunu demin Patreon'a bir kayıt halinde koydum. Oradaki destekçilere arada sırada bu podcast'ın bir nevi çiğ halini, ilk halini, kafamdaki böyle düşünceleri daha yerine oturmamışken paylaşıyorum arada sırada. Ama özetle mantığım şuydu. Bir temel sorun ekonomik.

2- Bu ekonomik sorunun sınıfsal bir kesiti var. Bu sınıfsal kesit de yani ırktan bağımsız olarak 70'lerden beri özellikle bu sorun ciddileşiyor çünkü artan verimin, üretimin çoğu tepeye gidiyor. Bunun ırk kesetini alırsan sorun aslında çok daha eskiye gidiyor. Biz kapitalizm serisini 2.

Dünya Savaşı'nda bırakmıştık, hatırlarsanız. 2. Dünya Savaşı'nın hemen sonrasında olan bir atılım var, GI Bill diye mesela. Birçok atılımdan, birçok sosyal atılımdan bir tanesi, o gazilere kredi veriyor ki ev sahibi olsunlar, iş sahibi olsunlar.

Amerikan hükümetinin ekonomide yanda duran bir seyirciyken, gayri safi milli aslanın sadece %3'ünü harcayan ufak bir faktörken bir anda devasa bir aktör haline gelmesi, gayri safi milli aslanın %30'u kadar harcama yapması, Savaşın zorlamasıyla tabii, dünya savaşlarının zorlamasıyla. Ama savaşlar bittikten sonra eski haline dönmüyor. O gücünü bu sefer sosyal programlar için kullanıyor. Gidiyor sosyal güvenlik sistemi kuruyor.

Altyapı projelerine giriyor devasa. Bunlardan bahsettik birazcık. İşte bunun bir uzantısı olarak diyor ki ben çok güçlü bir orta sınıf yaratacağım ve bu orta sınıftaki herkes Amerikan rüyasına sahip olacak. Amerikan rüyası dediği şey de şu.

Morgıcını ödeyecek, kendi evinin sahibi olacak. Çocuklarını üniversiteye gönderecek isterse. Yaşlanınca da ondan kestiğimiz sigorta paralarıyla ona bakacağız. Tamam, gayet güzel.

Ama ne oluyor biliyor musunuz? Bu krediler orantısız olarak beyazlara yarıyor. Zaten kölelikten gelen büyük bir dezavantajın var. Sana miras kalmış bir şey yok, bir birikimin yok, bir eğitimin de zor.

Ama diyelim çok akıllısın, zekisin bir şekilde aradan sıyrıldın. Eğitimini de aldın. İş buldun. Bak bütün ayrımcılıklara geçip.

Ondan sonra o işte yine bütün ayrımcılıklara karşın terfiye aldın. İyi para kazandın. Tüm bu filtrelerden geçiyorsun, geçiyorsun, geçiyorsun. Bu engellerden atlıyorsun.

Sonra diyorsun ki tamam ben kardeşim güzel bir yerde ev almak istiyorum. İnsan gibi yaşamak istiyorum bir zenci olarak. Vermiyorlar sana krediyi, vermiyorlar evleri. Yani paran olsa bile, hatta şöyle diyeyim, bir sandık dozu altın buldun, getirdin ev sahibinin önüne, o evi sana vermiyor.

Kurallar var çünkü, zoning komisyonlar var. Yerel seviyelerde çalışıyor bunlar. Sonuçta aradan tek tük tabii ki çıkıyor değişik insanlar ama sonuçta genel tren şu hale geliyor. Birçok beyaz daha düzgün yerlerde ev sahibi olabiliyor.

Aynı parayı kazanabilen, aynı eğitime sahip olabilen siyahlarsa daha kötü yerlerde yaşamak zorunda kalıyorlar ki zaten aynı parayı kazanabilen siyahların oranı çok daha düşük. Bunun önemi de bir nesil sonra ortaya çıkıyor çünkü herhangi bir... Birçok toplumda değil, herhangi bir toplumda demeyeyim ama özellikle ABD'de en büyük zenginlik biriktirme ve transfer aracı oturduğun ev, yani sana anandan babandan kalan ev, kendi hane servetinin en büyük kesimini oluşturuyor. Yani senin hane servetin, zenginliğin, toplam zenginliğin, net zenginliğin, atıyorum 140 bin dolarsa ki bu ABD'deki beyazlar için ortalama, Bir beyaz hanenin net zenginliği borçlar, harçlar çıktıktan sonra 142 bin dolar.

Bunun hemen hemen hepsi evden geliyor, evin değerinden geliyor. E o eve sahip olamazsan veya sahip olduğun evler kötü mahallelerde ise ne oluyor? Evin değerlenmiyor. Dahası çocuklarını düzgün okullara gönderemiyorsun.

Çünkü okul oturduğun yere bağlı. Ve suç dolu mahalleler oluyor. Onlara bulaşıyorsun. Yani kendi kendine devam ettiren bir sistem var burada.

Böyle ortada adil bir oyun alanı, adil bir piyasa vardı da... ...akılcı karar verebilenler, risk alabilenler, daha zeki, daha çalışkan olabilenler yükseldi de... ...geride kalanların da hepsi hispanik ve zenci.

İşte demek ki onların genlerinde bir sorun var, kültürlerinde bir sorun var. Yani onun da etkisi olabilir bu arada ben böyle genlerin hiçbir önemi yok diyen manyak liberallerden değilim veya aman işte keyfimiz kaçmasın ırklar arasında IQ farkı yoktur falan diyen. Olabilir ama onun etkisi buna göre devede kulak yani bu gayet bilinçli bir program var burada ve insanların düzgün yerlerden ev sahibi olmalarını engelleyerek bir sonraki nesle bırakabileceği birikimi hem maddi anlamda hem de manevi anlamda kısıtlamış oluyorsun ve onları sonsuz bir uyuşturucu, şiddet, suç, eğitimsizlik çarkını terk etmiş oluyorsun. Onların çocukları da aynı sorunları yaşıyorlar.

Ondan sonra da buna bakan bir insan da ya bütün bu uyuşturucu kullananların, atıyorum bütün cinayetlerin %50'sini zenciler işliyor ama nüfusun %15'i bu. Demek ki bunlar tehlikeli insanlar diye çeşitli önyargılar oluşturuyorlar. Aileden beyinleri yıkanmamış olsa bile sırf hayat içinde yaşayarak bu önyargılarını oluşturuyorlar. Ondan sonra da sen diyorsun ki işte polise ayrımcılık eğitimi verirsek, ayrımcılık karşılığı eğitim, bu sorunu çözebiliriz mesela.

Yok yani bu sorun hep nüksedecek. Onlar sadece yara bandı. Yara bandı da gerekli ama yara bandının arkasını getirmen lazım. Ameliyata etmen lazım.

Bu her şey kötüye gidiyor demek değil tabii. Ben bir yandan yimserim eğer bu evrensel temel gelir sistemi orada oturursa bu en çok siyahlara yarar, hispaniklere yarar. Tek başına tabii kurtaracak bir şey değil ama en azından bir nefes alını... açar onlara.

Öte yandan daha kısa vadede bu COVID yüzünden kaybolan işlerin %40'ının neredeyse geri gelememe ihtimali ne dair bir makale okudum. Bunlardan da ne yazık ki en çok alt sınıftakiler etkileniyor. Onların da daha orantsız bir kesimi zaten zenci. Yani zayıf sosyal devlet varsa, bunun üstüne de böyle krizler biniyorsa, ani bir işsizlik krizi biniyorsa, zaten de yüksek bir borçlanma varsa, hali hazırda da bir polis şiddeti kültürü varsa, Bunun üstüne de manyak gibi sen yangına körükle gidip polis yerine oraya resmen asker koyuyorsan yani askerileşmiş polis koyuyorsan ki o apayrı bir saçmalık.

Tüm bu denkleme bakınca ben bu siyahilerin periyodik olarak patlamalarını kaçınılmaz görüyorum. Yani her şey sorunlu. ABD askeriyesi aşırı derecede harcama yapıyor herkesten aldığı vergilerle. Ondan sonra da kullanmadıklarını, fazla geleni yerel polislere ucuza satıyorlar.

Hemşirelerine maske bulamayan bir ülke... Aylarca stoklamamış, etmemiş hiçbir şey yok. 3 kuruşluk şey ya. Bunu yapamamışsın ama maşallah polisinin elinde 50 kat daha masraflı bir sürü alet var.

Zırhlılarla geziyorlar. Polisin militarize olması da bu denklemi daha kötü yapıyor. Şimdi ben bu noktada bitireyim artık. Patreon'a koyduğum kayıtta beyaz ayrıcalığı yani white privilege üstüne konuşmuştum.

Bunun sebebini de zaten bu gayrimenkul politikalarındaki ayrımcılığa bağlamıştım. Kırılım noktası modern zamanlardaki oydu. O yüzden hemen hemen aynı noktaya geldik. Bundan sonra ben zamanda biraz daha geriye sıçrayacağım.

Yine bu İkinci Dünya Savaşı'nın başladığı noktaya döneceğiz. Kapitalizm serisine devam edeceğiz orada ve biraz daha kuş bakışı bakacağız bu olaylara. O zamana kadar da ne diyeyim, kafayı çok yemeyin sosyal medyada. Yani illa bu konu hakkında olmak zorunda değil, diğer konularda da.

Baktığınız, gördüğünüz her şeyin, gerçeğin ufak bir kısmı olabileceğine kendinize sürekli hatırlatmanız lazım. Acayip bir dünyada yaşıyoruz. Bu bölümde yine dolarıyla, pounduyla, lirasıyla bizi destekleyen, flarsızlığı destekleyen arkadaşlara çok teşekkür ediyorum. Can Karakuş, Umutçukla, Alper Barkmaz, Nilüfer Gök, Ali Özbek, Refik Şekercioğlu, Hasan Basrikeleş, Merve Yurdagül, hoş geldin, Salih Ünal, Savaş Günata, Ulysses, Çağrı Köse, Barış Özcanlı, Nilgün Elibol, Kutlay Dede, Yannis, Sabahatçil, Doğan Can Bahan, Kıvanç Müçek, Çağrı Özkul, Samet, İbrahim Fırat Dumanay, Başar Kızılderir, Orhun Emre Çelik, Emre Öz, Ali Can Albayrak, Çiğdem Şahiner, Erman Korkut, Ömer Ocak, Erdem Gelal Berk, Anıl Tokdemir, İsmail Atkurt, Ece Aydoğan, Tunç Mart, Uygar Polat, Işıl Arıcan, Atilla, Özgür Elbir, Danyal Arslan, Hoşgeldin, Sende Yenisin Buralarda.

Çağrı Özertem, Aydın Kahraman, Betül Batun, Başak Burut, bütün bu olağan şüpheliler hepiniz sağ olun. Mehmet Han, Mehmet Ünsal, Seküre, Can Emrah Yaldız, Arnavut Çuvarseneger, Kemal Akkoyun ve Onur Arpat. Şakası bir yana gerçekten de sizler sayesinde dönüyor bu podcast. Durmak yok yola devam.

Hadi bakalım.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)