Podcast

Kapitalizm Öldü Mü 3: Büyük Buhran ve Yeni Liberalizm

Fularsız Entellik

6 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Özet: Marx'tan bir nesil sonra, 1. Dünya Savaşı'nın hemen sonrasında, liberal kapitalizm tam anlamıyla bir evrim geçirdi. Neredeyse ölüp tekrar dirildi. Çılgın 20'ler (roaring twenties), Büyük Buhran, 1929 borsa çöküşü ve "New Deal"

***





Konular:


(00:20) Duyurular, haberler, icraatler

(04:50) Şu ana kadarki özet ve bazı yeni bilgiler

(09:20) Üç kavram: Roaring 20s, Büyük Buhran, New Deal

(09:50) Elektrik, eğlence tüketici kredisi

(11:00) Kredi kartıyla borsa oynamayın

(14:50) Borsa çöküşü Büyük Buhran'a mı yol açtı?

(17:00) 2300 batık banka

(21:20) Kriz herkesi eşit vurmuyor

(22:25) Evet, kapitalizm öldü ve hemen yeniden doğdu

(24:45) "Korkmamız gereken tek şey korkunun kendisidir"

(26:20) Roosevelt'in reformları

(30:50) Büyük Buhran'ı bitiren ironi: 2. Dünya Savaşı

(31:55) Liberalizmin anlamının değişmesi

(34:50) Gelecek bölüm




Kaynaklar:


The Great Depression: Crash     Course US History #33

1929 Stock Market Crash and the Great Depression     - Documentary




Fularsız:



EMAİL: https://fularsizentellik.com/takip .


DISCORD: https://discord.gg/8zyNagf



DESTEK: https://www.patreon.com/imTolstoyevski





.

.

.




Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

4.503 kelime · ~23 dk okuma

Selam flarsızlar. Bugün yine tarihten konuşacağız birazcık. Ama önce birkaç duyuru. İyi bir haberle başlayalım.

Dün tarihte ilk defa özel bir şirket uzaya astronot çıkardı ve ondan sonra da roketini geri döndürdü. Bilmiyorum belki 100 sene sonra güneş sistemine yayılmış böyle bilim kurgu filmlerindeki gibi bir uygarlık olursak farklı gezegenlerde Elon Musk'ın heykeli olabilir. Bu an belki müzelerde anlatılıyor olabilir. Çünkü tabii ki öncülüğü NASA ve hatta onlardan da önce Rus uzay programı yapmış olsa da bu işin asıl patlama noktası özel şirketlerin olaya dahil olmasıyla olacak.

İyi haberimiz bu. Başka neler var? Flarsız icatlardan bahsedeyim birazcık. Birkaç hafta önce size İngilizce içeriklerden bahsetmiştim mesela.

Transkriptin tamamını oku

Üç tane röportaj bitirdik hali hazırda. Yayınlamadım çünkü bu iş nereye gidiyor, nasıl olacak onu bir göreyim istedim önceden. Şimdilik altyazı falan yok. Onlardan bir tanesini Patreon'a koyacağım erken erişim.

Ondan sonra altyazısını koyunca, tekstini koyunca YouTube'da herkese açarım. Bir orada test edelim. Bizim patronları Kobay olarak kullanıyorum. Ha bu arada patron demişken...

Böyle arada anons falan yapıyorum işte şunu koydum bonus içerik koydum vs. Her bölüm sonrasında dinleyenlerden birkaç tanesi destek vermeye geliyor. Bugün ayın son günü bugün destek vermeye gelmeyin çünkü aylık kesiliyor faturalar. Yarın gelin üye olun.

Yani birinden sonra üye olun. Daha mantıklı olur. İkincisi Flu TV ile beraber bir şeyler yapacağız. Adamlar her yeri ele geçiriyorlar zaten.

İlker Canıklıgil Elon Musk'tan sonra bu dönem en çok büyüyen insan olabilir. Daha sonra bildiğiniz odadaki fil diye bir tabir var mı Türkçe'de? Hani İngilizce'de elephant in the room var ya. Herkesin bildiği ama konuşmaktan imtina ettiği.

Benim için de bu kitap tabii ki. Salgın yüzünden ertelemiştik biliyorsunuz. Ben tabii boş durmadım bu arada. Bir sürü içerik ekledim, değiştirdim vesaire.

Zaten elimde durdukça mıncıkladım onu. Geçen hafta itibariyle editöründe benim de işim bitti artık. Yani aynı kitabı defalarca baştan sona okumak gerçekten insanı bayıyor. Şimdi 100 tane safsata oldu, tam 100 tane ve kitap safsatalardan ibaret değil.

Yani o sadece bir kısmı. Bu 100 safsata için 100 ayrı mini makale yazıyorsun. Normalde bir kitabın genel bir teması oluyor. Başladığın gibi bitiriyorsun veya bir hikaye oluyor.

Başı, ortası, sonu belli. Burada yüz ayrı mini hikaye var. Üstüne bir de başka mini hikayeler var. Alınca göreceksiniz zaten.

O yüzden sanki iki kitaplık iş yapmışım gibi hissediyorum. Bir de tabii bu safsatalar ansiklopedisi ya. Her safsata da aynı derecede ilginç değil. Hepsi içinde ilginç örnekler, gerçek hayattan değişik bağlantılar kuramadım.

Ama büyük çoğunluğu benim içime sindi. Neyse bir daha da ellemeyeceğim artık. Bir daha ekleme, çıkarma, düzeltme bilmem her şey bitti bu işler. Zaten o yüzden de haftaya ufak bir tatile çıkacağım.

Heyecanlı bir şeyler yok. Bir göl kenarındaki eve gidip bütün gün hamakta yatıp kitap okuyacağım. Ve hiçbir proje için, araştırma için, şunun için, bunun için değil. Tamamen zevk için.

Aylardır yapmadım böyle bir şey. Ondan önce de size boşluk olmasın diye ekstra bölümler kaydettim. Hali hazırda kaydedilmiş konuklu bölümlerimiz var. Taylan Yıldız var mesela.

Yeni nesil siyasetçi diyor kendisine. Çok ilginç biri. İki ayrı röportaj yaptık. Ondan sonra Sedat Kapanoğlu'yla röportaj yaptık.

Ama sıfır ekşi sözlük. İki saat boyunca neden konuştuk o zaman göreceksiniz çıkınca. Bir de üstüne ben bu kapitalizm serisini de zaten tamamlayıp gideceğim. Yine bunların yanında bir proje daha devam ediyordu size söylememiştim.

O da şu. Ne zamandır benim içimde ukdeydi şu podcastleri yazıya dökemiyor olmak. Çünkü çok zaman alıyor. Fakat imdadıma bir tane Türk şirket yetişti.

İsveçliler sanırım. Çok güzel transkripsiyon yapıyorlar. Bana beta versiyonunu açtılar. Oradan biraz deneme yaptım.

Konuştuklarımın %80'ini %90'ını düzgün çeviriyor diyebilirim. Ondan sonra tabii hepsinin üstünden geçip düzeltmeler yapman gerekiyor da. Ama yine beklentimin çok üstündeydi. O bu işi hızlandırıyor.

Yani bakın 45 bölüm 46 bölüm oldu. Dünya kadar içerik var. Bunu yazıya dökemediğin zaman aramak bulmak zorlaşıyor Google'dan. Özetlemek zorlaşıyor.

Benim derdim oydu zaten. Şimdi konumuza dönelim. Konumuz neydi onu bile unuttunuz değil mi? Neden bahsediyor bu adam?

İki tane genel şeyden bahsettik. Kapitalizm öldü mü diye başladık ve hala bunun da cevabını vermedik bu arada. Ve Merkantalizm'den Marx'a kadar olan dönemi kabaca bir özetledik. İkinci bölümde de Osmanlı'nın klasik dönem ekonomisi hakkında konuştuk.

Bunu kapitalizmle kıyasladık. Neden geri kaldığını açıklamaya çalıştık. Şu ana kadar öğrendiğimiz şeyler nelerdi? Bir hatırlayalım.

Feodal düzende genelde kapalı ekonomiler, serfler var, toprağa bağlı köylüler, uzak mesafe ticaret yok denilecek kadar az, para az, insanların hayatında para yok. Ticaret zaten az, üstüne olan ticarette değiş tokuş hesabı. 15. yüzyılda tüccarlar yükselmeye başlıyor.

Uzak mesafe ticaret önem kazanıyor. Sömürgeler kuruluyor, ticaret monopolileri kuruluyor, ticaret savaşları başlıyor. Güney Amerika'dan gelen altın ve gümüşlerle bir enflasyon yaşanıyor. Hem Osmanlı'da hem İngiltere'de buğday fiyatları kat be kat artıyor mesela.

Ticaret ağları genişledikçe ve önem kazandıkça da loncaların önemi azalıyor. Toprak sahibi aristokratlar o toprağa çalışan köylüleri evlerinden ediyorlar ve ufak tefek tarlaları birleştirip, alanları, arazileri birleştirip daha büyük ölçekte tarım işine girişiyorlar. Yerlerinden edilmeyenler de önceleri fabrikalarda değil, kendi evlerinde sanayi üretimine geçiyorlar. Fakat daha sonra iş yeri kavramı ortaya çıkıyor.

Ham maddeleri ve üretimi daha verimli yapmak için her şeyi bir yerde topluyorlar. İlginç birkaç şeye sebep oluyor. Birincisi iş bölümü özelleşmesi oluyor. İş bölümü özelleşmesi olunca da kimse bir malı baştan sona yapamıyor demek.

Dolayısıyla yaptığın işten de tatmin duymuyorsun aslında. Bir makineye dönüşüyorsun. Başka makineleri yapan bir makine oluyorsun. Millet tabii fabrikalara veya bu merkezi üretim alanlarına doluştukça iş saati diye bir şey çıktı ortaya.

İş saati kavramı eskiden yok. Bizim hayatımızın bir sabiti bu. Düşünemiyoruz yani iş saati yok mu? İş günü yok mu?

Ne demek yani? Yok işte. Daha sonra bu fabrikalara makineler gelmeye başlıyor. Sanayi devrimi deyince aklınıza gelen ilk şey buhar motoru.

Her şeyi bu değiştiriyor. İlk İngiltere'de ortaya çıkıyor ve sadece 50 senede İngiltere'nin ihracatı 4'e katlanıyor. Şöyle bir istatistik var önümde, 1750 yılında diyor. İngiltere'nin %90'ı köylerde yaşıyormuş.

Her 10 kişiden 9'u köylü. Sadece 100 sene sonra nüfusun yarısından fazlası şehirlerde yaşıyor. Ve o 100 senede nüfus da artmış oluyor zaten. Yani çok fazla insan şehirlere göç etmiş.

Bunlardan bahsetmedik aslında. Ben bunları yeni bilgi olarak veriyorum size ama genel çerçeve buydu. Dünyanın ne kadar büyüdüğünü anlamanızı istiyorum. Yani sadece İngiltere'de olmuyor bu 4'e katlanmalar, 2'ye katlanmalar.

Bakın 1820'ye kadar. Dünya ekonomisi aşağı yukarı sabit. Şöyle sabit tabi ki. İstatistiğe bakın.

1000 ile 1820 yılları arasında 6 kat artmış dünya ekonomisi. Yani 820 senede 6 kat artmış. Çok bir şey değil. Ama yine de bir büyüme sayılabilir.

Çünkü nüfus artışından daha hızlı artmış. Dolayısıyla ortalama birey başına daha fazla şey var. Yaklaşık %50'lik bir gelir artışı diyebiliriz. 820 senede.

1820'den sonra ne oldu? 2000'e kadar diyelim yani. 820 sene yerine 180 seneye bakalım. Kaç kat arttı sizce dünya ekonomisinin büyüklüğü?

50. 820 senede 6 kat artan şey, ondan sonraki 180 sene boyunca o zaten artmış olan değerin üstüne 50 kat daha arttı. Tabii ki dünya nüfus artışından çok daha hızlı bir artış bu. O kadar hızlı ki birey başına ortalama gelir artışı 9 kat.

Yani önceki gibi %50 değil %900 veya %800 bilmiyorum nasıl hesapladılarsa artık. Neyse bir sürü 100. Yani devasa bir büyüme var. Bu aslında kapitalizm başarılı oldu mu sorusuna üstün körü bir giriş olsun.

O soruya daha sonra döneceğiz. Biz şimdi şuraya gelelim. İlk bölümü Marx'ta bırakmıştık. Marx 1880'lerde öldü.

Bir nesil sonrasına atlıyoruz. Bir nesil sonrasına ne var? Üç tane kavramdan bahsedeceğiz. Bir, Roaring Twenties.

Yani ne denir? Çılgın 20'ler mi denir? İki, büyük buhran ve büyük buhranla alakalı olan 1929 borsa çöküşü. Üçüncüsü de onun sonrası, daha doğrusu büyük buhranla beraber yaşanan değişimler.

O da New Deal, Başkan Roosevelt ile özdeşleşmiş bir şey. Yani bu bölümün odak noktası ABD, fakat dünyaya yayılan etkileri var. Bütün bu büyümeler büyümeler olurken ABD ne yapıyordu? Birçok gelişme yaşanıyor tabi ki bizim açımızdan önemli olan birkaç tanesini sayayım.

Elektrikli ev aletleri kullanımı artıyor. Bunun ilginç tabi sonuçları oluyor. İnsanların daha fazla vakti oluyor özellikle de kadınların. Eskiden bütün işi kadınlar yapıyorlardı evde.

Yine bütün işi kadınlar yapıyor ama en azından makineler sayesinde ekstra zamanları oluyor. Ve ilk defa kadınlar bir tüketici olarak pazarlamacılar tarafından hedefleniyorlar. İnsanların artık boş vakti var. Film sektörü bu dönemde büyüyor.

Tüketici kredisi diye bir şey ortaya çıkıyor. Burada diyorlar ki kardeşim al sen bu parayı, hayatını yaşa, ne yaparsan yap. İlla da bir iş kurmana gerek yok ama bana 5 sene sonra şu kadar faizi öde. E bu tabii bir çocuğun önüne 1 aylık çikolata stokunu o anda koymak gibi bir şey.

İlerisini düşünmeden hepsini yiyeceksin. İnsanlar da böyle yaptılar, bir balon oluştu. Bu balonun da tabii ki en büyük sembolü New York borsası. Dünya tarihinin en kötü ekonomik kriziyle veya en kötü 5 günlük periyoduyla başlayacağız işe.

Bir nevi 29 Ekim bayramı. Ama bizim 29 Ekim değil. 29 Ekim 1929'da oluyor mu? Ve onun öncesindeki birkaç gün boyunca oluyor.

Yani 5 günde... Neredeyse tüm borsa çöküyor. Şimdi önce bunun bir arka planını konuşalım. Ondan sonra da bunun sonrasını konuşalım.

Bu borsa işi yeni değil. Ama eskiden ufak sayıda, az sayıda insanın giriştiği riskli bir iş olarak gözüküyordu. Ancak Birinci Dünya Savaşı döneminde ülkeler savaş için para toplamak zorunda kaldılar. Bu parayı da böyle vergilerle kafanı ezerek toplamıyorlar artık.

Diyorlar ki bize borç verin. Bunlara savaş bonoları deniyor, savaş borcu diyebiliriz. Yani biz savaşa giriyoruz kardeşim, hükümetinizi, devletinizi destekleyin bize borç vererek. Biz bu savaş bitince 5 sene sonra size işte geri ödeyeceğiz.

Bunu büyük kampanyalarla yayıyorlar bu arada. Charlie Chaplin falan sağda solda bunun propagandasını yapıyor. Millet bu anlayışa alışıyor. Savaş bittikten sonra da bu kültür genişliyor ve diyorlar ki ya tamam biz devlete para verdik ama illa savaş olmasına gerek yok.

Herkese bu şekilde para verebiliriz, borç verebiliriz, hisse senedi alıp satabiliriz. Bu işler genele yayılıyorlar kültürel olarak. Yani bu ayıp değilmiş, atla deve de değilmiş, hepimiz yapabiliriz. bir borsa balonu ortaya çıkıyor.

O kadar büyük bir balon ki mesela 1928 yılında borsa %50 artmış. 1921 ile 1929 arasında 8 senede 6 kat artmış. Yani sürekli büyüyor efendim durduramıyoruz diyorlar. Millet de durmasın ya diyor.

Zaten bu artık bizim normalimiz, sabitimiz. Bu noktada ABD dünyadaki neredeyse bütün arabaları üretiyor. Film endüstrisi dünyadaki en büyüğü. Bütün üretilen, imal edilen mamulleri düşünürsek, neredeyse yarısı ABD'de üretiliyor.

Ve kritik nokta şu, piyasaya güven o kadar fazla ki millet neredeyse uyuşturucuyla kafayı bulmuş gibi, ya işte dünya ne güzel, bu hep böyle gidecek artık diye borçla borsaya girmeye başlıyorlar. Yani buna trading on margins denir. Sen mesela normalde kendi birikimlerinde gidip bir hisse senedi alırsın ya, brokerlar geliyor sana diyorlar ki ya deli misin sen, öyle zenginleşilmez. Sen şimdi evini sat, atıyorum 10 bin dolara satıyorsun.

Bak bu borsa sürekli yükseliyor diyorlar, yıllardır hep yükseliyor. O zamana kadar öyle düşmemişti. Diyorlar ki sen 10.000 dolara sat.

Biz sana 1'e 10 oranla borç veririz. Yani 10.000 doları bize ver, biz sana 100.000 dolarlık hisse alacağız.

Bak 1928'de %50 arttı dedik ya borsa. Bu demektir ki sen şimdi evini satıp 10 kat kaldıraçla bu işe girsen 1928'in sonunda 150.000 doların olmuş oluyor. Yani 50.000 dolar kar ettin.

Hadi onun bir kısmını borça aldın, brokera veriyorsun. Diyelim ki kalsın sana 40 bin dolar kar. Bir ev sattın, bir sene sonra dört ev alacak kadar paran var. Millet bu hikayelerle gaza geliyor tabii ki.

Biz sonuçta etrafımıza bakıp, bana niye olmasın, ben niye yapamıyorum diye gaza gelen sosyal varlıklarız ya, bu hikayeler duyuldukça, birazcık da herhalde abartıldıkça, millet aynı şeyleri yapmaya başlıyor, çok fazla risk alıyor. Verilen borçların, açılan kredilerin diyeyim, yarısı neredeyse hisse senetleri için. Bak böyle saçma bir ekonomi olur mu? Yani gitsen iş kur, fabrika kur, şunu kur, bunu kur diye değil.

Hisse senedi al, ondan sonra üstüne yat, artınca bir sene sonra satarsın, bize geri ödersin. Gerçek ekonomiye ne oluyor? Yani orada telefon şirketlerine, General Motors'a, bunlara yatırım yapıyorlar da bunlar bir senede %50 büyüyorlar mı? Peki bu noktada şunu soracağım.

Büyük buhran denilen şey borsa çöküşünden mi ibaret? Hani borsa bize görünür bir şey olduğu için bazen ekonomiyi onunla özdeşleştiriyoruz ama tabi ki ekonominin sadece bir kısmı, ekonomik ölçüklerin bir tanesi sadece. Büyük buhran 1929'da başlamadı. Daha sonra başladı ve çok uzun süre devam etti.

Bu borsa çöküşü önemli bir olaydı. Çok dramatik değişim olduğu için biz bunu daha büyük, daha uzun süreli trendlerin kırılma noktası olarak görüyoruz. Geriye bakıp tarihi yorumlamaya çalışınca. Bu bizim bir içgüdümüz sonuçta yani.

Şu noktada başladı, şu tarih işte, şu adam bunu yaptı, bu imparator buna sebep oldu. Hep böyle belli kişilere ve belli tarihlere, belli olaylara odaklanmamız lazım. En kolay öyle anlaşılıyor her şey çünkü. Ama tabii ki gerçekte durum birazcık karışık.

Zira o zamanlar nüfusun sadece %3'ü hisse senedi sahibi. Yani tüm hisse senetlerinin değeri sıfıra inse bile, ki o kadar düşmüyor tabii ki, kalanların varlıklarında pek bir değişiklik olmuyor diye düşünebiliriz. Bir bilgi daha vereyim o zamanki toplum hakkında. Ki yine tanıdık gelecektir size.

En zengin %5'lik kesim alttaki %60'lık kesimden daha çok kazanıyor. Ve %40'ı da fakirlik sınırında yaşıyor. Şimdi şöyle düşünün. 100 kişi var.

Bunları gelir sırasına diziyorsunuz. İlk 5 tanesinin geliri sıranın sonundaki 60 kişiden daha fazla. Ve o 60 kişinin de 40'ı bildiğin fakir. Yok 3 kat, yok 6 kat büyüme, film endüstrisinin gelişmesi.

Filmlerde görürsünüz zaten böyle herkes partilerde dans ediyor 20'ler modasıyla. Tüm bunlar sonuçta nüfusun ufak bir kesimi için aslında. Evlerin %40'ında radyo bile yok. Zaten ekonomi o kadar şahane değil.

Üstüne bir borsa çöküşü yaşanıyor. Onun da sırf kendi birinci derece etkisi sınırlı. E peki büyük buhran diye neden bahsediyoruz o zaman? Asıl sorun bankalarda.

O zamanlar bankaların büyük kısmı ufak tefek operasyonlar. Binlerce banka var. Binlerce dansöz var, binlerce banka var. Daha önemli bir fark günümüze kıyasla bu bankaların ardında bir sigorta yapısı yok.

Yani banka dediğin şey, yerel bir operasyon geliyor, senin güvenini kazanıyor. Bana paranı ver, şöyle şöyle yatırımlar yapıyorum, sana da şu kadar faiz ödeyeceğim. Ama o banka batarsa kötü yerlere yatırım yapıp, sen ondan sonra gidip bir yerlere ağlayamıyorsun. Senin seçiminde kardeşim, güle güle.

Seni koruyan eden yok. Şimdi şöyle bir saçmalık oluyor o yüzden, bu borsa çöküşü başlayınca millet paniğe kapılıp gidip bankadan parasını çekmeye çalışıyor ve bankalarda o kadar para yok. Birbirlerine borç veremiyorlar. Öyle bir sistem de yok ortada.

Klasik bank rush denilen şey. Bir kredi krizine yol açıyor bu. Ortada para olmayınca fiyatlar düşmeye başlıyor. Deflasyon oluyor.

İşten çıkarmalar oluyor. İşten çıkarılan insanda da zaten para olmadığı için, daha az para olduğu için gidip kendi tüketimini yapamıyor. Bu sefer biraz daha düşüyor fiyatlar. Ve böyle bir döngüye giriliyor.

Normalde bizim ekonomimizde deflasyon engellenebiliyor. Çünkü ortaya dünya kadar para basabiliyorsun. O zamanlar öyle değil. O zaman bunu yapacak bir kurum yok ortada.

Daha doğrusu Federal Reserve var yani Amerikan Merkez Bankası. Ama daha yeni organize olamıyorlar. Bir de altın standardı var zaten. Şimdiki gibi tek tuşla çat diye kredi yaratamıyorsun.

Yani asıl sorun zaten sınırda yaşayan bir sürü insan var. Bir de bir bankacılık krizi oluyor. Bunları tetikleyen şey de borsa krizi. Bu arada borsa krizinin de neden başladığı, çöküşün neden başladığı tam bilinmiyor.

Senelerdir çıkan, şişen bu balon birkaç aya yayılarak inmiyor, beş günde patlıyor. Şimdi bu banka krizi o kadar büyük ki iki sene içinde 2300 tane Amerikan bankası iflas ediyor. O iflas eden banklarda paranız varsa geçmiş olsun, sizi sigortalayan hiçbir şey yok. İşsizlik %25'e çıkmış.

Şimdi tamam, madem altın standardı var, para yaratamıyorsun, işte Federal Reserve şu anki gibi değil, merkez bankacılığı şu anki gibi değil, tamam da... Neden devlet doğrudan müdahale edip, parasal politikalarla değil de doğrudan işveren olarak müdahale edemiyor? Bu dediğiniz şey, siz demediniz ama sizin ağzınıza tıktım lafı, bu dediğiniz şey Keynes. Keynescilik veya.

E adam o sıralarda ortada yok, daha doğrusu var da otuzlarda popüler olmaya başlıyor. Büyük Burhan Zaman'daki anlayış, devletin bu işlerden elini eteğini çekmesi gerektiği. Piyasa kendi kendini düzeltir. Yani ta Adam Smith'ten beri olan o görünmez el anlayışı aynen devam ediyor.

1776'dan beri, 150 sene boyunca. Ya biz uğraşırsak, biz müdahale edersek daha kötü yaparız. Piyasa kendi kendini düzeltir. Bir noktada bakıyorlar ki ulan piyasanın kendine ayrı yok.

Batıyoruz. Bu yüzden de Keynescilik tam olarak popüler olmasa bile o sıradaki başkan Hoover bir takım projeler başlatıyor. Ama etkisi sınırlı. Yine şu anki ekonomilerle kıyaslayalım.

Şu andaki ekonomilerde kamu harcamaları, merkezi devletin, devlet otoritesinin harcamaları, ekonomilerin işte üçte birine, dörtte birine, beşte birine tekabül ediyor ülkesine göre artık. Şimdi mesela yüzde yirmi küsür ABD'de. Federal hükümet, eyalet hükümetleri ayrı. O zamanlar kaçtı?

Yüzde üç. Bütün gayri safi milli hasılanın %3'ünü harcayabiliyorsun ancak. Borçta, harçta, tahvillerde onları da alsan işte 2'ye katlasan %6 ediyor. Bir şey değil yani.

Şimdi geçen bölüme bağlayalım. Merkantilizme bağlayalım. Adamlar diyor ki ulan bir sürü işsiz güçsüz insan var fabrikalardan çıkarttılar. Bizim bunları korumamız lazım.

E nasıl koruyacaklar? Gümrük vergisi getirerek. Kendi üreticimizi koruyalım diye. Onlar gümrük vergisi getirince Avrupa'da gümrük vergisi getiriyor.

Bir ticaret savaşı başlıyor bir de üstüne. Yani daha fazla aslında ticaret yapman gerekir ki. Hatırlıyorsanız ilk bölümde Ricardo'nun teorisinden. Tam tersine ticaret azalıyor.

iş gücünün neredeyse çeyreği işsiz kalmış. Sadece bir sene iki sene içinde. Ve bu etki bütün nüfusa dengeli bir biçimde yayılmıyor. Mesela zencilerin durumu çok daha kötü.

En çok işten bunlar çıkarılıyorlar. Daha yeni Minea Polis'te yakıp yıkıyorlar ortalığı bu polis şiddeti sonucu. Ve zaten fakir fukara mahalleler bu olayları doğru yorumlayabilmek için bu 1930'larda ne oluyor onları da anlamak lazım. Asıl sorunlar ekonomik ve bu ekonomik sorunların temeli de çok öncelerde atılıyor.

Yani 30'larda bir zenci olduğunu düşünün. Şimdi işten çıkarılıyorsunuz. Bir kere zaten kendi sermayeniz falan yok. Normalde de kredi bulman zordu, şimdi iyice zor.

Ve o dönemlerde bu arada bu Ku Klux Klanlar falan iyice popülerleşmişler. İşte dünya savaşı olduktan sonra üstüne bir de bu ticaret savaşı bindikten sonra bu milliyetçilik iyice körükleniyor. E milliyetçilik de öyle kapsayıcı bir milliyetçilik değil. White supremacy ile yani beyazcılıkla el ele gidiyor.

Bunları daha da dışlıyorlar dolayısıyla. Yani özetle bakarsak, tarihin en büyük borsa krizi yaşanmış ve bizim gibi değiller. Bunlar alışık değiller böyle kriz olup inip çıkmasına. Modern tarihin, modern insanlık tarihinin en büyük salgını yaşanmış bir sürü insan ölmüş.

Koca bir dünya savaşından çıkmışlar. Yeni yeni toparlanırken çöküyorlar. Defilasyon döngüsü başlıyor. Başka ne var efendim özetle?

Zenciler mahvoluyor. Bununla baş edecek bir devlet aygıtı yok ortada. O devlet aygıtını ortaya çıkaracak anlayış da daha yeni yeni yeşeriyor. Asıl bu dönemdeki insanların soracağı şey, kapitalizm ölüyor mu?

Ölüyor mu da değil, kapitalizm öldü. Yerine ne gelecek? Bunu soracaklardı. O yüzden bizim gibi görece çok daha rahatta olan insanlar, yani parası sonuçta bankadaysa sigortalı.

Açıkta kalırsa sosyal sigorta diye bir şey var. Kolay değil hayat ama o zamanlar kadar belirsizlik yok. %40'ımız böyle fakirlik sınırında yaşamıyoruz. Daha doğrusu bizim fakirlik sınırımız onların fakirlik sınırıyla aynı değil.

Bizim o yüzden kapitalizm öldü mü diye sormamız onların açısından komik olurdu. Ama kapitalizm hakikaten de ölüyor. Daha doğrusu onların bildiği anlamda ölüyor. Yerine yine ismi kapitalizm olan, yine temel prensipleri aynı olan ama bazı önemli farkları olan bir sistem ortaya çıkıyor.

Bunun da dönüm noktası, kırılım noktası otuzlarda, bu kriz esnasında başkanlığa seçilen Franklin Delano Roosevelt... ve onunla özdeşleşmiş New Deal denen bir dizi politika. Tek bir yasa veya tek bir atılım değil, bir dizi politikaya verilen kolektif isim bu. Ne olmuş onun sonunda?

Ona bakalım. Sadece korkmamız gereken tek şey, kendini korkutmak. Anlamsız, anlayışsız, yanılmaz korkunç bir korku. Korkmamız gereken tek şey korkunun kendisidir.

Roosevelt diyor ki, devletin görevi diyor, vatandaşlarının konforlu biçimde yaşamasını sağlamaktır. Bak ne kadar devrimci bir görüş. Çünkü o zamana kadarki anlayış, o dönemki cumhuriyetçi başkanların anlayışı, Cumhuriyetçi Parti'den seçilen, ardı ardına seçilen başkanların anlayışı şu, devletin görevi yoldan çekilmektir. Savaş mavaş olursa devreye gireriz.

Onun dışında bırakınız yapsınlar, bırakınız etsinler. Bir de tabii şunu anlamak lazım, bu daha ziyade ABD'ye özel. Burada devletten kastımız hep federal hükümet, yani merkezi hükümet. Merkezi hükümetin gücü ne kadar azsa, eyalet hükümetlerinin, bölgesel iktidarların gücü o kadar fazladır.

Kuruluşundan biri ortada olan bir dinamik. Yani böyle kuruluyorlar. Zaten eyaletlerin koalisyonu olarak kuruluyorlar. Tek bir ABD devleti olarak ortaya çıkmıyor ABD İngiltere'ye karşı bağımsızlık savaşında.

Bunlar bir koalisyon kuruyorlar. Koalisyonun da şartı onları koordine edecek federal hükümetin çoğu alanda yetkilerinin sınırlanması. Şimdi bu büyük krizle beraber bu anlayış değişiyor. Zaten asıl kırılım noktası bu.

Roosevelt birkaç tane ...önemli atılım yapıyor ve diyor ki, kardeşim biz öyle saçma bir düzende yaşıyoruz ki şu anda ticari bankalar... ...gidip senden para topluyorlar mesela.

Sen birikimini yatırıyorsun, ondan sonra o parayla gidip... ...hissesine de alıp satıyorlar. Böyle bir şey olmaz.

Biz bankalarla yatırım organlarını ayıracağız birbirinden. Bu kanun çok uzun seneler boyunca hayatta kalıyor ve sanırım Clinton tarafından iptal ediliyor. Neyse bu bir. İki, diyor ki şu anda zaten bir sürü fakir fukara zor durumda olan insan var.

Dünyanın öbür ucuna yüz binlerce asker yollayacak kadar kaynağı olan, üretimi olan bir ülkeyiz. Kendi ülkemizde, kendi köşe başımızda evsiz, barksız insanlar var, aç insanlar var. Bunlara yardım etmeliyiz. Yani acil harcamalar lazım.

Ama bir yandan da tabii insanların sürekli olarak devletten maaş beklemesine karşı bundan korkuyor. Yani bizim bu evrensel temel gelir dediğimiz şeyin bir zorunluğa dönmesinden korkuyor. O zamanlar buna imkanları da yok pek tabii. Onun yerine şöyle bir çözüm öneriyor.

Biz iş programları ortaya çıkaralım diyor. Biz doğrudan insanları çalıştıralım. Ve şurası kilit nokta. Bu yaptığımız işin verimli olmasına gerek yok.

Para kazanmasına gerek yok. Biz sonuçta bu işi serbest piyasada, Amerikan devleti olarak, Amerikan şirketleriyle rekabete girip para kazanmak için yapmıyoruz. Özel bir amacımız var. O da kredi krizini aşmak.

Yani milleti çalıştıralım, para verelim, para dönsün, onlar gidip bir şeyler alabilsinler. Aldıkları iş yerleri açılsın, onlar da yerine işçi alsınlar. Bu deflasyonist baskıdan kurtulalım. Önemli olan kredi krizinden çıkabilmek.

Şimdi bu doğrultuda bir sürü proje atılıyor. Ama bazılarını mesela mahkeme, Supreme Court yani anayasa mahkemesi reddediyor, blokey ediyor. Bakın 1930'da adam yeni seçilmiş başkan ve dünya kadar oy farkıyla seçilmiş başkan. Mahkemeler bunu engelleyebiliyorlar.

Buna inanabiliyor musunuz Türkiye'de 2020'de olabileceğine? Ama tabii insan doğası çok farklı değil. Roosevelt da buna karşı mahkemelerin yapısını değiştiriyor. Bizde de olduğu gibi.

Atanan hakim sayısını arttırıyor vs. Sonuçta istediklerinin çoğunu alabiliyor. Bir başka yeniliği, prohibition'ı yani içki yasağını kaldırıyor. Bu dinciler sevinecekler diye alkolü yasaklamanın manası yok.

Vergi gelirine ihtiyacımız var. Kanunlaştıralım, legalize edelim. Yani aslında bazı yerlerde özgürlük veya sağlık kanalından girip bir kamuoyu yaratarak bu legalizasyonun gerçekleşmesi sağlanıyor. Bazen de daha etkili olarak bence böyle dev bir kriz olacak ki tamamen kendi çıkarını düşünecek insanlar ve organizasyonlar devlette bir organizasyon olarak kendi çıkarını düşünüyor ve Ben diyor, bunun vergi gelirini almam lazım.

O zaman bütün bu ahlaki argümanları çöpe atıyorum. Değişimler böyle oluyor yani, çok rasyonel bir şekilde olmuyor. Daha sonra ileride de bank run veya bank rush olursa, yani millet bankalara koşturup kriz anında para mı verin deyince, banka da bir noktada, ulan bizde para kalmadı artık iş yapamıyoruz, sağa sola kredi veremiyoruz. Bu olmasın diye federal bir program kuruyor ve belli bir noktaya kadar senin oradaki hesabını sigorta ediyor hükümet.

Bu güvence sende olunca zaten koşturmuyorsun bankaya. Ama en bilinen ve en büyük başarısı da sosyal güvenlik sistemi. Bu 1935'te bunu ortaya çıkarıyor. Maaş kesintilerinden fonlanıyor.

Zamanı gelince de oradan sen yemekli olunca ödemeler alıyorsun. Bu şekilde de yaşlanınca veya sakatlanınca aç kalmıyorsun, açıkta kalmıyorsun. Ondan önce böyle bir şey yok. Bunun için adam ikna etmeye çalışıyor insanları yani.

Şimdi bütün bunları yaptı. Bütün bunları yaparken işsizlik %25'den %15'lere düştü. Yani sosyalize ederek devleti, sosyal programlar kurarak işsizliği düşürdü. Bu arada tabii sendikalar güçlendi.

Hani biz kapitalizmin gelişimi boyunca loncaların zayıflamasından bahsediyorduk. Sendika Lonca'dan farklı tabii ki. Ama birlikte hareket etme bakımından, kartelleşme bakımından, toplu sözleşme yapma bakımından benzerler. Orası tekrar güçleniyor.

Peki tüm bunlar sonucunda Büyük Buhran bitti mi? Bitmedi. Büyük Buhran denmesinin bir sebebi var. Baya büyük yani.

Öyle bir iki tane yasa çıkarınca bitmiyor. Otuzlar boyunca devam ediyor. etkisinin de dünyaya yayıldığını, yani bunun bir global kriz olduğunu söylemiştik zaten. Özellikle Almanya kötü etkileniyor.

Ticaret savaşlarından olsun, Birinci Dünya Savaşı sonunda yaptığı ağır ödemeler yüzünden olsun. Ve bu birçok yerde, sadece Almanya'da değil, birçok yerde otoriter hükümetlerin güçlenmesine sebep oluyor. Yani tek başına büyük bıhran yüzünden Naziller iktidara geldi demiyor kimse ama yardımcı da oldu bayağı. Peki büyük buhranı ne bitirdi?

Yani ABD açısından bu buhranı bitiren şey ironik olarak 2. Dünya Savaşı. Buhranın yardım ettiği Nazilerin başlattığı 2. Dünya Savaşı Amerikan buhranını bitiriyor.

Çünkü İkinci Dünya Savaşı dediğin şey ne? Devasa bir federal hükümet harcaması. Artık gayri safi milli hasılanın yüzde üçüyle beşiyle falan değil. Çok daha büyük bir kısmına etki edebiliyor.

Ve yine bunun da kadın haklarına bir etkisi oluyor. Eskiden bu elektrikli eşyalarla kadınların boş zamanı olduğundan bahsetmiştik. Şimdi de işe giriyorlar savaş ekonomisi yüzünden. Ama daha büyük ironi şu, önce bu faşistleri güçlendiren buhran ve buhranla alakalı ekonomik trendler, daha sonra neden olduğu savaş aracılığıyla ABD'nin ekonomik olarak toparlanmasını ve tamamen baskın olmasını sağlıyor ve bu toparlanmış düzende Artık devletin rolü eskisinden tamamen farklı.

Artık devletin rolü tartışmasız bir biçimde kriz anlarında insanlara yardım etmek ve kriz olmasa bile ekonomiyi çok daha aktif bir biçimde yönetip insanlara da güvence sunmak. Yani liberalizmin tanımı değişiyor artık. O ana kadar çünkü liberalizm Adam Smith'ten beri devletten kurtulmak demek. Çünkü onun zamanında hakikaten çok baskındı.

O yüzden liberalizmin vurgusu devletten özgürleşmeydi. Roosevelt sonrasında ise ki Roosevelt dönemi çok uzun sürüyor çünkü 2. Dünya Savaşı bahanesiyle o zamana kadar hiç yapılmamış bir şey yapıp 2 başkanlık dönemini aşıyor 3. dönem seçiliyor.

Hatta onu da aşıyor, dördüncü dönem seçiliyor. Fakat o dönem kısa sürüyor. Zaten ondan sonra kanun koyuyorlar. Ya bu ana kadar teamülle biz idare ediyorduk.

George Washington iki dönem seçildi diye herkes ikinci dönemden sonrasında aday olmuyordu. Ama kriz anında Roosevelt bu eşiği aşınca millet bunun bokunu çıkarır dediler ve kanunlaştırdılar. Dolayısıyla Roosevelt'in dönemi uzun sürdüğü için bu liberalizmin Değişik anlamı, yeni anlamı şu şekilde yerleşiyor. Özgürlük demek, kendini güvende hissetmek demektir.

Yarın ne olacak? Aman ben bütün hayat birikimi kaybedebilir miyim? Yok efendim yarın yemek bulabilecek miyim? Böyle endişelerle yaşarsan herhangi bir anlamda özgür olmana imkan yok.

Devlet sana hiçbir şey yapmıyor olsun, hiç senin kafanı postalıyla ezmiyor olsun, polisiyle, askeriyle, yargısıyla hiç seninle alakası olmasın. Ama böyle güvensiz bir ortamda yaşa. Özgür müsün? Değilsin.

Liberalizm bu şekilde değişiyor. Yani modern liberalizmin odak noktası sola kayıyor. Bu ayrım bugün hala devam eder. Bugünkü muhafazakarlar özgürlüğü öncelikli olarak devletten özgürlük olarak anlamaya, öyle yorumlamaya devam ediyorlar.

Ama tabii pratikte onların ikiyüzlülüğü gayet bariz. Sosyal konularda devletin baskısı her yerde hakimdi. Böyle garip bir ikilik ortaya çıkıyor. Yani ekonomik konularda devlet elini eteğini çeksin.

sosyal konularda bastırsın. O yüzden de zaten şöyle eleştiriler. Devletin çok ufalmasını istiyorlar. O kadar ufalacak ki yatak odanıza bile girebilecek.

Evet, bir şekilde olayı da yatak odanıza bağladıktan sonra artık görevim tamamlanmıştır arkadaşlar bugünlük. 1920'ler, Büyük Buhran ve New Deal'i konuştuk. Bu noktadan sonra artık ABD İkinci Dünya Savaşı sonrası düzeni kuruyor ve tamamen baskın oluyor. Bunu konuşacağız.

Ve size çok çılgın bir hikaye de anlatacağım bu bölümde. Pepsi, kola, savaş gemileri ve Stolichnaya vodkası içeren acayip bir kapitalizm hikayesi. Yakında görüşürüz. Öyleyse teşekkür vakti geldi.

Tersten sunuyorum size Arpat Onur, Akkoyun Kemal, Şıvart Senegar, Arnold. Emrah Yaldızcan, Seküre Seküre Seküre, Ünsal Mehmet, Mehmet Han, Purut Başak, Batun Betül, Kahraman Aydın, Öz Erdem Çağrı, Arslan Danyal, Elbir Özgür, Atilla, Arıcan Işıl, Polat Uygar, Mart Tunç, Aydoğan Ece, Atkurt İsmail, Tokdemir Anıl, Berk, Gel Al Erdem, Ocak Ömer, Korkut Erman, Şahiner Çiğdem, Al Bayrak Alican, Ulysses, tersin okumanın imkanı yok, Öz Emrah, Çelik Orhun Emre, Kızılderir Başak, Hepinize çok teşekkür ederim. Haftaya bölümler bam bam bam gelecek taktik maktik yok.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)