
2.868 kelime · ~14 dk okuma
İyi bayramlar flarsızlar. Gerçi kimi kandırıyorum benim bayram mayram bu işlerden hiç alakam yok. Her seferinde de geç kalıyorum. Hala annemin babamın bayramını da kutlamadım.
Şu kaydı bitirince bir arayacağım. Ama maksat gönüller şen olsun değil mi? İkinci bir itirafta daha bulunayım. Size diyecektim ki bu bayram için özel bir bölüm hazırladım.
Ve Safsatalar Ansiklopedisinden bir bölüm okuyacağım diye. İşin açıkçası normal kapitalizm serisinin bölümünü bitiremedim. Daha doğrusu bitirdim de içime sinmedi. Çok klişe bir kayıt oldu.
Zaten planımda olan bir bölümü ileriye almış oldum. Yani bunu ara bir bölüm olarak düşünün. Aynı zamanda benim için de ufak bir pazarlama kampanyası. Sanırım zaten kitap çıkana kadar da böyle okuya okuya bitireceğiz.
Yok merak etmeyin her şey kontrol altında planlandığı gibi gidiyor. Tam tarih belli olunca da söyleyeceğim size. Şimdilik bugün onları kafaya takmayalım ya. Bakalım bu içeriği beğenecek misiniz mesela.
Seçtiğim konu Sokratik Yöntem. Çoğumuza en doğal gelen iletişim metodu yüz yüze veya ufak gruplar halinde tartışmak olmalı değil mi? Bu senaryoda dinleyiciler aynı zamanda katılımcı olduklarından anında araya girip gerekçelerimize itiraz etmeleri veya bir karışıklığı açıklamaları mümkün. Yani ortada dinamik bir iletişim var.
Öte yandan yazılmış bir şeyi kimin okuyacağını önceden bilemeyiz. O yüzden yazı okuyanların bir kısmı için anlaşılmaz kalmaya hatta daha da kötüsü yanlış anlaşılmaya mahkum. Sokrat zaten tam da bu yüzden hiçbir şeyi yazıya dökmemişti. Tam da bu yüzden bir peygamber gibi toplu vaaz vermek yerine birebir diyalogları tercih etmişti.
Ölçek küçük ama kalite yüksek. Aklındaki fikir buydu. Hatta diyalog metodunu o kadar seviyordu ki yazının icadı hakkındaki bir Mısır efsanesinden bahsederken tarihin en fantastik şimdiki gençler serzenişinde bulunmuş. Bakın okuyayım.
Yazı insanların hafızalarını köreltti, onları tembelleştirdi. Gençler artık çok şey duyuyorlar ama hiçbir şey öğrenmiyorlar. Görünürde bilgili olsalar da temelleri boş. Süper değil mi?
Yani yazı kelimesini tarihin değişik dönemleri için, efendime söyleyeyim, matbaa, radyo, televizyon, internet, hatta belki yapay zeka ile değiştirin. Aynı kalıp çıkacak. Nesiller arası atışma tarihin bir sabiti yani. Peki Sokrat'ın bunları düşündüğünü nereden biliyoruz?
Madem yazıya dökmedi, bizzat kendi öğrencilerinin yazıları sayesinde tabii ki. Xenophon ve Platon hocalarının davasına ihanet ettiler. Bir nevi. Ama etmeselerdi muhtemelen Sokratik yöntemi bugün zaten kimse bilmeyecekti.
Ve her şey düşünüldüğünde sınırlı bir ihanet bu. Zira öğretiler diyalog formatında yazıya aktarılmışlar. Özellikle Platon'un diyaloglarında Sokrat karakteri tam bir yaşlı bilge. O arketipe uygun yani.
Popüler bir konudan muhabbet açılıyor mesela. O da karşıdakinin gardını düşürmek için hiçbir iddiası bulunmayan meraklı biri gibi davranıyor. Bolca soru soruyor. Aldığı her cevabı da ortamdakileri onaylatıyor adım adım.
Yani belirsizliklere mahal vermiyor. Karşıdaki bu noktada farkında değil ama yavaş yavaş köşeye sıkışmış. Zamanla da sorular zorlaşıyor ve cevaplarda çelişkiler ortaya çıkıyor. Bu noktada itiraz etmek de zor.
Sokrat'ın karşısındaki yani hop bir dakika diyemiyor çünkü o ana kadarki tüm adımları beraber atmışlar. Kandırıldık diyemiyorlar yani. Dolayısıyla Sokratik yöntemde tek bir kusursuz argümanla haklılığını ispatlamak diye bir şey yok. Onun yerine insanları her soruda biraz daha yanına çekip argümanına ortak etmek var.
Böylece hem yanlış anlaşılmaları azalıyor hem de ikna kolaylaşıyor. Zira ikna olmak bir mağlubiyet olarak algılanmıyor. Bunu kolaylaştıran bir ayrıntı daha var. Sokrat tartışmanın sonunda işin doğrusunu anlatmaz.
Bunu bildiğini bile iddia etmez. Mesela cesaret nedir gibi soruların cevabını vermek yerine, cesaret sandığımız şeyin neden aslında cesaret olmadığını göstermek çok daha uzlaşmacı bir yaklaşım. Niye? Çünkü bu durumda Sokrat öğretmen, ben de öğrenci konumunda olmuyorum.
Egom ezilmiş olmuyor. Onun yerine ikimizin de pek bir şey bilmediği ortaya çıkıyor. Yani karşıtlık bir nevi kader ortaklığında dönüşüyor. Dolayısıyla Sokrat'ın bilgeliği de bir nevi negatif bilgelik.
Yani neyi bilmediğini bilmek. Bunun arkadaşı Seraphon, galiba öyle okunuyor, vallahi bilmiyorum. Yunanca bilenler artık kusura bakmasın. Bir arkadaşı diyelim.
Kâhinlerin en meşhur olan Delphi Tapınağı kâhinine gidiyor. Diyor ki, Sokrat'tan daha bilgiye biri var mıdır? Kâhin, kâhin söyle bana. Böyle sorunca da doğal olarak, ya ne bileyim ben kardeşim, bunun için mi geldin Taatina'dan, cevabını alıyor.
Sonra bahşişini iliştirince kâhine, kâhin diyor ki yoktur. Daha bilge bir insan yoktur. Sokrat'tan daha bilge birinin olmamasının sebebi bu negatif bilgelik işte. Yani o kadar negatif ki.
Arkadaşı geliyor Sokrat'a bu muhabbeti anlatıyor. O da kâhinden gelen bu habere de inanmıyor sözde ve hayatını bu cevabı test etmeye adıyor. Sonunda da gerçekten de hiçbir şey bilmediğini bilen tek kişi olduğunu görerek kâhini anlamış oluyor. Şahane değil mi?
Tabii bunları çok ciddiye almamak lazım. Nihayetinde Plato'nun sevdiği bir hocasına yazdığı övgü dolu sözler. Onu kendi meşrebince övüyor. Bu noktada diyaloğun üstünlüğünü, daha doğrusu avantajlarını anlamışsak... ...biraz da dezavantajlarına bakalım.
Bu karşılıklı konuşmaya avantajlı kılan dinamizm... ...aynı zamanda onun zayıf noktasını da oluşturuyor. Şimdi dürüstçe cevap verin.
Kaç defa şöyle ideal bir tartışma akışına gerçek hayatta tanık oldunuz? Mesela ilk adımda bir bir iddia ortaya koyar. İkinci adımda iddiayı ortaya koyan gerekçesini sunar. Gerekçelendirir iddiayı ve kanıtlar sunar.
Mesela üçüncü adımda da başka biri araya girip kibarca itiraz eder, kendi karşı kanıtlarını sunar ve ortada bir safsata olduğu fark edilir. Orijinal iddiada mesela bir safsata var, bir yanlış var. Orijinal iddianın sahibi de güncellenmiş bir gerekçe sunar. Gerekçe 2.0 diyelim veya yeni bir kanıt ileri süren.
Bu kabul edilir, herkes fikrini değiştirir ve mutlu son. Şimdi bu lineer akış sadece ders kitaplarında ve gökkuşaklarının altında mevcut. Platon'un o epey cilalanmış ve Sokrat'ın anısına idealize edilmiş diyaloglarının... ...gerçekte epey farklı bir şekilde ilerlemiş olduklarından adım gibi eminim.
Mesela şöyle oluyordur. Bir, ilk adımda biri bir iddia ortaya koyar. Doğru düzgün de gerekçelendirmez, daha ziyade iddia vardır. Hadi diyelim gerekçelendirmeye çalıştı.
Bir onu ortasında keser, araya girer. Der ki bak şimdi sen yanlış biliyorsun kardeşim. O sırada bambaşka iddialar, bambaşka gerekçeler ve safsatalar ortaya sürülür. Kısa bir sürede seneler öncesinden kalma bir kişisel anlaşmazlık tekrar yüzeye çıkar.
Bu sefer onun hakkında tartışmaya başlarlar. Artık kandaki alkol oranına göre de çeşitli el-kol hareketleri yapılır. Uzunca bir tartışma ortaya çıkar. Sonra da bir noktada unuturlar neyi neden konuştuklarını.
Acıktık be kardeşim hadi bir şeyler söyleyelim derler ve mutlu son. Yani karşılıklı iletişimde hem iyi niyet lazım hem de müthiş bir zihinsel disiplin lazım. Yoksa sonunda bırak hangi gerekçede ne safsatası bulunduğunu, kimin neyi iddia ettiğinin hesabını bile tutmak imkansızlaşıyor. Zaten iletişim sürecinde kişinin iddialarını çaktırmadan değiştirmesi, yani tartışma sırasında değiştirmesi ve sanki başından beri hep aynı şeyi savunuyormuş gibi davranması epey yaygın bir safsata.
İşin kötüsü, yazılı ve kalıcı bir kayıt sunan sosyal medya diyaloglarında dahi bu yaşanıyor. Yani tartışmanın raydan çıktığı noktaya dönüp tekrar başlamaya enerjimiz olmuyor. Bu yüzden de çoğu zaman asıl düşman bir tarafın yaptığı kritik ve dev bir safsata değil de tarafların birbirini tetikleyerek yaptıkları bir sürü ufak tefek hatanın toplam etkisi oluyor. Dereyi geçer miydik bilmiyorum ama çayda boğulduğumuz kesin.
Şimdi bu antik Yunan'da biraz daha duralım. Güzel yer sonuçta ya, kirlilik yok. Efendim, ölülerle beraber gömecek kadar bol zeytinyağı var, şarap ve tiyatro tanrılar tarafından destekleniyor. Daha ne olsun?
Biraz antibiyotik olsa fena olmazdı ama artık o kadar da çok şey istemeyelim. Bu zamanların ilginç bir yanı var. Topluluk önünde konuşmanın yaygınlığı ve önemi. Yani karşılıklı diyalogların yerine hitabet alıyor.
Hitabetin aldığı durumlarda da katılımcıdan ziyade dinleyici, okuyucu, izleyici artık neyse bunlar önem kazanıyor. Yani hedef artık hedef kitleye dönüşüyor. Şimdi hitabet ile özdeşleştirilen bir grup varsa kimdir o? Tabii ki sofistler.
Bu terimin etimolojisi ilginizi çekecektir belki. Eski Yunanca bilgelik demek olan Sofya'dan türemiş. Hani şu Ayasofya'daki Sofya. Orijinal olarak da bilgelik üreten anlamında kullanılıyormuş.
Ama zamanla aşağılayıcı bir anlam kazanmış. İşte lafebeliği yapan, yanıltan kişi manasıyla Arapça'ya geçmiş, sonra da biraz değişerek Türkçe'ye geçmiş. Ne olmuş Türkçe'ye geçince? Evet, safsata kelimesinden bahsediyorum.
Bu arada felsefe kelimesi de aynı kökten geliyor. Filosofya yani bilgelik sevgisi demek yine Arapça yoluyla dilimize geçiyor. Felsefe ile safsata etimolojik kardeşler. Peki bu kelime niye zamanla aşağılayıcı bir anlam kazanıyor?
Bunda büyük emeği geçen isim, yani bizim safsata kelimesinin kaderini belirleyen isim Platon. Para karşılığı öğretmenlik yapan ve ara sıra Sokrat ile de takışan bu insanları düpedüz sevmiyor. Onları gerçek birer filozof olarak görmüyor zaten çünkü doğruya ulaşmak yerine ucuz galibiyetler peşindeler. Satılmışlar olarak görüyor onları.
Yani sofistler, safsataları tam da yerinde kullanmasını bilen profesyonel laf ebeleri idiler, ona göre. Sofistlerin yeteneklerini kullandıkları en önemli yer mahkemeydi. Burası ilginç, bakın Atina'da sivil mahkemeler, şimdiki gibi bir yığın teknik kuralı olan duruşmalardan ziyade, tarafların sırayla yaptıkları konuşmalar ve onları takip eden oylamalardan ibaret. Yani hedef kitle kalabalık bir halk jürisi.
Sofistler profesyonel bir kadrosu olmayan bu sistemde, zengin müşteriler için konuşma metnini hazırlayan bir nevi gayriresmi avukatlar. Dolayısıyla işlerini iyi yapabilmeleri, yani yığınları manipüle edebilmeleri, Müşterileri açısından çoğu zaman bir ölüm kalım meselesi kelimenin gerçek anlamıyla. Kaderin bir cilvesi olarak Sokrat ile Sofistlerin yolu da son bir kez mahkemede kesişiyor. 70 yaşındayken idamı istendiğinde Sokrat'a yöneltilen suçlamalardan birisi ki bakın Sokrat öğretileri için para almıyor.
O suçlamalardan birisi şuydu. Sofistlik yaparak gençlerin kafasını karıştırmak. Bu davaya biraz yakından bakalım. Kendi ifadesiyle toplumun at sineği olan Sokrat'ın idamı, genelde bir yobazlık ve ifade özgürlüğü hikayesi olarak anlatılıyor.
Zira gençlerin ahlakını bozmak yahut resmi tanrıları reddetmek gibi, Ne yazık ki halen yakından tanıdığımız bir takım suçlamalar içeriyor. Dava hakkındaki hemen hemen tüm bildiklerimizin kaynağı olan Platon ve Xenophon, hocalarını trajik ve asil bir muhalif olarak betimlemişler. 501 kişiden oluşan jüriyi de neredeyse bir linç güruhu olarak resmetmişler. Yüzyıllar sonra seküler bir kimlik inşa etmek isteyen aydınlanmacılar da bu anlatıyı iştahla benimsemişler doğal olarak ve Sokrat'ı bir demokrasi şehidi ilan etmişlerdi.
Elbette ben de duygusal olarak bu yoruma yatkınım, ben de o aydınlanmacıların etkisinde bir insanım zaten zihinsel olarak. Ama madalyonun öteki yüzde ilginç. Sonuçta hiçbir mühim olay bir boşlukta gerçekleşmiyor. Nitekim bu davanın da önemli bir arka planı var.
Gayet ciddi, somut bir arka planı var. O da, Atinalıların hayatları boyunca görmedikleri boyutta bir hezimetle sonuçlanmış Sicilya Seferi. Onun üstüne daha yeni atlattıkları Sparta yanlısı bir darbe. Nasıl bir rol almış bunlar?
Şöyle, Sokrat bu iki travmatik olayında baş aktörlerinin ya dostu ya da hocası. Darbe rejiminde de rahatı gayet yerinde olmuş. Dolayısıyla jüri, guilt by association denilen, yani biz ilişkiye dayalı suç diyelim, böyle bir etki altındaydı. Her halükârda genel olarak Sokrat'ın demokrasi karşıtı öğretilerinin dolaylı yoldan darbeye zemin hazırladığı düşünülüyordu.
O kadar ki Aristofanes, zamane figürlerinden birisi, Atina'daki Sparta yanlısı gençlik için Sokratize olmuşlar tabirini kullanıyor. Dolayısıyla aslen bu siyasi bir davaydı, hatta bir ulusal güvenlik davasıydı. Din ve ahlak kılıfı da var işinde ama O biraz pratik nedenlerle ortaya çıkmış bir şey. Çünkü darbe öncesi siyasi suçları kapsayan genel bir aff var.
Bu affın etrafından dolanmaya yarıyor. Yani Sokrat bu aftan istifade etmesin diye davayı din ve ahlak kılıfına sokuyorlar. Bu tamamen yalan değil tabii ama Atinalıların tek veya asıl derdi tanrılara hakaret olsaydı Sokrat'ı yargılamak için de 70 yıl beklemezlerdi. Yani ortada bir tiyatro var.
Tam Yunanlara yakışacak bir dava. Sokrat da bu tiyatroda sahneye çıkıyor ve halka seslenirken iki önemli safsata yapıyor. Hatırlayın avukat mavukat yok arada. Suçlanan insan kendisi çıkıp direkt konuşuyor.
Yaptığı ilk safsata jüriyi ateist olmadığına dair bir ikna çalışması. Halbuki kendisine getirilen suçlama hiçbir tanrıyı tanımaması değil, şehrin tanrılarını tanımamasıydı. Arada bu farkı kaynatacağını ummuş olmalı. Bu çok önemli değil.
İkinci safsatası daha önemli bizim açımızdan. Darbecilerle dost olmadığını kanıtlamak için şöyle bir savunma yapıyor. Darbe zamanı masum birini tutuklaması istenmiş kendisinden ve bu emre uymadığını anlatıyor. Yalnız değil bu arada, emri alan o diğer dört kişiye katılıp kurbanın evine gitmek yerine kendi evine gitmiş.
Sırf bu itaatsizliği yüzünden de hayatın tehlikede olduğunu, eğer tiranların rejimi devrilmemiş olsaydı, yani darbe rejimi sonunda bitmemiş olsaydı, idam sırasında kendisine geleceğini öne sürüyor. Bir nevi mağduriyet yaratıyor. Şimdi bu da tabii ilginç çünkü bu direnişi göründüğü kadar prensipli değil. Zira kendisine o tutuklama emri veren insanlar eski öğrencileri, onlara bir itirazda bulunmamış.
Yahut emri alan diğer kişileri gizliden ikna etmeye çalışmamış. Kurbanı gizlice uyarmayı da denememiş. Tek yaptı evine gidip beklemek. Kendisini suçlamıyorum.
Yani aynı şeyi ben de yapardım muhtemelen. Hayatımı riske atmazdım. Ama bunun üstünden mağduriyet yaratması ilginç. Hatırlayın, tüm bunları da Sokrat'ı savunmaya çalışanların ağzından dinliyoruz.
Savcının kayıtları falan elimizde yok. Yani dolayısıyla ortalama insanın, o jürideki ortalama bir insanın, Sokrat'ı bir at sineğinden ziyade... ...bizim anlayacağımız dilde bir yandaş olarak görmesi gayet doğal.
Ama Sokrat'ın safsataları tam da bu yüzden değerli zaten. Birkaç adım geriden bakarsak, canına kasteden bir sisteme karşı şunu diyor, kişisel olarak beni sevmemeniz veya Sparta'ya sizin kadar fanatikçe bir karşıtlık beslemiyor oluşum. Atina'nın baş düşmanı Sparta'ya, sizin kadar düşman değilim. Bütün bunlar beni öldürmeniz için meşru bir sebep olamaz.
Benim masumiyetim de popüler fikre bağlı değil. Bu yönden yaptığı safsatalar bir nefsi müdafadır, hem de bir hukuk devleti müdafasıdır. Etkili de olmuş aslında. Yani tüm bu arka planına rağmen ve tahminen savcının Sicilya Seferi olayını istismar etmeye çalışmasına rağmen sadece 30 oy farkla suçlu kararı çıkmış.
500 bir kişilik jüriden 30 oy farkla suçlu kararı çıkıyor. Bu arada şu ayrıntı önemli. İki tur oylama var. İlk tur suçlu mu suçsuz mu?
İkinci turda suçluysa eğer cezası ne olacak? Bu kadar az oyla bir suçlu karara çıkmışsa, cezanın niteliğini belirleyecek olan ikinci tur oylamada da savcının idam istemi büyük ihtimalle reddedilecekti. Bu oylama öncesi ikinci tur bir konuşma yapılıyor, sadece Sokrat'ın kendisi için makul bir ceza önermesi gerekiyordu. Yani benim cezam şu olmalı, kabul eder misiniz?" diyecek.
Milletin birazcık gururunu okşayacak. Onlar da tamam, hadi bir daha olmasın diyecekler. Ancak o, sofistlerin tekniklerini uygulayıp jürinin suyuna gideceğine efsanevi bir trollük yapıyor. Ve kendisine ceza olarak ömür boyu bedava yemek istiyor.
Bunu duyunca da paniğe kapılıyor arkadaşları, araya giriyorlar. Ya arkadaşlar şaka yapıyor, biliyorsunuz biraz delidir, diyor. Para cezası öneriyorlar. Ki bunu da zaten kendi ceplerinden ödeyecekler çünkü Sokrat'ın parası yok.
Ama işe yaramıyor. Jüredin gururu fazla incinmiş. O kadar ki, bakın saçmalığa, ilk turdaki suçsuzdur oyundan bile fazla sayıda idam oyu çıkıyor. Yani suçsuz olduğunu düşünenlerden daha fazla insan adamın öldürülmesini istiyor.
Vallahi hayal ediyorum. Herhalde Sokrat buna çok gülmüştür bir yandan. Umarım gülmüştür. Çünkü aynı anda kalabalığı hem ikna etmeye çalışıyordu hem de kışkırtmaya çalışıyordu.
Belki kendi de tam emin değildi ne yapmak istediğinden. Ama bir kez cezası onandı mı gerçekten müthiş bir kararlılıkla davranmış. Herkes kaçmasını bekliyor ve buna göz duymaya hazır insanlar. Fakat hukuk devletini daha fazla zayıflatmamak adına hücresinden kaçmıyor, infazını beklemeye karar veriyor.
Hatta bu kaçışı organize eden bir arkadaşı var, Crito adında. Onun adını taşıyan diyalogda, bize ulaşmış bir diyalogda, iki arkadaş kapısı sonuna kadar açık olan hücrede oturuyorlar ve adalet kavramını tartışıyorlar. Sahne mükemmel, çok dramatik bir karar sonrası gerçek bir figür olan Sokrat idamını beklerken, özgürlüğüne de ulaşması gayet mümkünken oturmuş orada adalet kavramını tartışıyor. Ve Sokrat'ın buradaki pozisyonu şu, toplumsal uzlaşma her şeyden önemlidir.
Daha spesifik olarak şunu diyor, bu darbe sonrası ve öncesi yaşanan çalkantılarda Atina'dan kaçmak yerine orada kalarak halk ile bir toplumsal sözleşme yapmış. Kendince bu sözleşme gereği de halk mahkemesinde uzlaşıldığı sürece, varılan sonucun doğruluğu yahut tartışmada yapılan safsatalar ikinci planda. Uzlaşma kültürünün altını dinamitlemek istemiyor. Bunun için de kendisine yapıldığını düşündüğü haksızlığa göz yumuyor.
Hüccede oturup bunu konuşuyorlar. Herhalde bir müddette ne olacak bu Olympiakos'un hali muhabbeti yaptılar. Ondan sonra Sokrat kendisine verilen zehri içiyor ve ölümsüzlüğe erişiyor. Bugün hala 2300 yıl sonra bile bu hareketinden bahsediyoruz.
Evet arkadaşlar, iki bölüm arka arkaya. İki film birden. Umarım beğendiniz. Özellikle bu konudaki geri dönüşler benim için önemli.
Çünkü ekleme çıkarma yapabilirim hala kitaptan. Benimle beraber kitabın ufak bir bölümünü yazmış olursunuz. Bu kitapta emeği geçmeyen ama parası geçen, kredi kartı geçen arkadaşlar sıra size geldi. Yalnız şöyle ilginç bir gelişme yaşandı.
Artık Patreon çeşitli ülkelere satış vergisi koyacak. 1 Temmuz'dan itibaren, yani daha 1 aydan fazla vakit var. Ben bu konuda bilgilendirme yapacağım. Patronlara özel olarak bilgilendirme yapacağım ama herkesin de haberi olsun.
Ben zaten kazandığımın vergi beyannamesini yapıyordum. Otomatik olarak yapıyor Patreon. Burada bahsettiğim şey, destek verenden kesilen bir satış vergisi. Aslında bu çok saçma da değil.
Bir sürü insan çünkü buradan hizmet satıyor bir nevi. Ürün satıyor hatta, fiziksel ürün satıyor. Gidip dükkandan almaya eşdeğer bir şey. Fakat benim durumumda olanlar için yani bakın ortaya yaratıcı bir eser koyuyorum neyse artık o.
Beğenen beni destekler daha fazlasını istiyorsanız. Bu tip durumlar için tabii ki satış vergisi KDV saçma bir şey. Ama bunun ayrımını yapmakla uğraşmıyor bir sürü ülke. Türkiye'de bunlara dair %18'lik bir vergi getirecekler.
Ufak meblalarda çok fark etmiyor. Yani 2-3 dolar veren insan için %18 bir şey değil ama daha büyük oranda destek olanlar var. Özellikle birkaç kişi zaten desteğin önemli bir bölümünü oluşturuyorlar. Genelde de bu şekildedir, piramit şeklindedir bu destek yapıları.
Ben onlarla tek tek iletişime geçeceğim. Hangi ülkede yaşadıklarına bağlı olarak bir formülü uyduracağız artık. Bu ayın yeni gelenleri Merve Yurdagül, Salih Ünal, Savaş Günata, Çağrı Köse. Hepiniz tekrar hoş geldiniz.
VIP'lerimiz, aristokratlarımız, Can Karakuş, Umutçukla, Alper Barkmaz, Nilüfer Gök, Uygar Polat ve Ari Özbek. Ve olan şüphelerimizin sırasını tersine okuyayım bu sefer. Onur Arpat, Kemal Akkoyun, Refik Şekercioğlu, Arnold Şvarseneger, Can Emrah Yaldız, Seküre, Mehmet Ünsal, Mehmet Han, Başak Burut, Betül Batun, Aydın Kahraman, Çağrı Özertem, Özgür Elbir, Atilla, Işıl Arıcan, Tunç Mart, Ece Aydoğan, Ulysses, İsmail Atkurt, Anıl Tokdemir, Berk, Erdem Gelal, Ömer Ocak, Erman Korkut, Çiğdem Şahiner, Ali Can Albayrak, Emrah Öz, Orhun Emre Çelik, Başar Kızıldere, İbrahim Fırat Dumanay, Samet Kıvançmıçek, Doğan Can Bahan, Sabahatçı İlhiyannis, Bu arada cil mi çil mi bilmiyorum sabahı artık kusura bakmazsın. Kutlay dede, Nilgün Elibol, Barış Özcanlı, Burak Erölmez ve Hasan Basri Kereş.
Tekrar sağ olun. Haftaya Kapitalizm serisine devam edeceğiz. Size bir güzellik yapmak için gerçekten uğraşacağım ve pazarı bekletmeden bu bölümü çıkarmaya çalışacağım. Pazar günü de normal bölümümüze devam edeceğiz.
Anlaştık? Hadi o zaman tekrar iyi bayramlar. Görüşürüz.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.