
1.839 kelime · ~9 dk okuma
Selam flarsızlar. İlginç bir bölümle karşınızdayız. Bu bir bonus bölümü. O yüzden de normal jingle'ımız, reklamlarımız, teşekkürlerimiz hiçbir şey yok.
Araya sıkıştırdığımız bir bölüm. Niye böyle yaptım? Bir kere gündemden bağımsız bir şeyler söyleyelim diyordum ne zamandır. Tabii ki önceki bölümlerimiz de tam olarak gündem bölümleri değildilerdi ama yine de biraz alakaları vardı.
Bununsa hiç yok. İkincisi normal planladığım bölümü ben. Pazardan önceye planlıyordum fakat ne yazık ki çalıştığım okuldaki hocalar hastalandılar. İşleri bana yıkıldı.
O yüzden bütün gün zoom başında öğrencilerin kafasını ekşitiyorum. Ama asıl önemli sebep, üçüncü sebep zaten bu istediğim bir bölümdü. Hatırlayacaksınız birkaç hafta önce söz vermiştim size, Patreon'a koyduğum bazı özel bölümleri buradan yayınlayacaktım. Yani normalde Patreon destekçilerine bonus bölüm veriyorum.
Ve özellikle de benim Safsatalar Ansiklopedisi kitabıyla alakalı olan bölümleri buradan yayınlayacaktım belli bir gecikme sonrası. Bu da o bölüm işte. Hem benim için iyi olur çünkü bir sesli kitap denemesi gibi sizden gelen tepkileri ölçmek istiyorum. Hem de sizin açınızdan da işte kitap orada hazır bitti zaten.
Malum sebeplerden ötürü basılamıyor. Biraz gecikti. Ama boş boş duracağına millete faydası olur. Üstelik içerik hakkında da, sadece sesli kitap formatı değil, içerik hakkında da bana geri bildirimde bulunursanız son dakika düzeltmeleri yapabiliriz.
Bugünkü konumuz da çoğunluğa başvurma safsatası ile ilgili. İsmi de milyonlarca sinek yanılıyor olamaz. Kolay gelsin. Umarım hoşunuza gider.
Ünlülere başvuru ile birlikte en favori pazarlama taktiklerinden birisi. Popüleriteye işaret etmek yani. En çok tercih edilen marka yıllardır bir numara. Yok efendim dünyanın en çok satılan bilmem nesi.
Bu kalıplara vurgu yapmak aslında birazcık komik. Çünkü bir döngü oluşturuyor. Şunu diyoruz, daha popüler olmalıyız. O yüzden reklam veriyoruz.
Çünkü en popüler biziz. Veya bir numara olarak kalmalıyız. Çünkü zaten bir numarayız. Beni daha çok sevin.
Çünkü en çok ben seviliyorum. Tabii ki bu totolojilerin ardında daha kuvvetli bir argüman yatıyor. O da şu. Bunca insan yanlış mı karar verecek?
Vardır bir bildikleri. Sen de katıl. Bunu klasik argüman formatına sokarsak milyonlarca sinek bok yiyor. Milyonlarca sinek yanılıyor olamaz.
Biz de bok yiyelim. Tamam, şimdi klasik tanımlar bunlar. İşin Angarya tarafını aradan çıkardık. Biraz daha biz ilginç kısımlara eğilebiliriz.
Bence çoğunluğu referans almak, doğruya ulaşmak için çoğunlukla faydalı ve kesinlikle zorunlu bir zihinsel kısa yol. Zaten günlük kararlarımızın çoğunu otoriteye itaat ile çoğunluğa başvurunun karışımı bir kısa yola göre alıyoruz. Yani yaşadığımız dünyaya bir bakın. Sadece Amazon'da 120 milyon farklı ürün satılıyor.
Her birini deneyecek veya arkadaşlarınıza soracak haliniz yok. Herkes neyi alıyorsa onu alıyor. Uzmanlar veya çoğunluk neyi beğeniyorsa onu beğeniyorsunuz. Sonuç olarak karma bir strateji kullanmak, hem otoriteye hem kalabalığa uymak, safsata diye kestirip atılacak bir yaklaşım değil.
Ben bir adım daha ileri gideyim. Bu kısa yolun, yani çoğunluğa başvurma kısa yolunun, bizi yanlışa götürdüğü örneklerden bahsederken referans vermenin kanunen zorunlu olduğu Ash uyumluluk deneyleri, Solomon Ash'in uyumluluk deneyleri, sanıldığı kadar sorunlu değiller. Bilmeyenler için kısa bir özet geçeyim. Tıpkı Milgram'ın otoriteye itaat deneylerinde olduğu gibi bunlarda da tek bir gerçek denek var.
Kalan herkes aktör. Grup halindeyken sorulan çok basit sorulara aktörler önce doğru cevaplar veriyorlar, güven yaratıyorlar. Sonra bir noktada bariz biçimde yanlış cevaplara dönüyorlar. Bu noktada denekler doğru bildiklerini okumaya devam mı edecekler, yani o basit soruları doğru şekilde cevaplandırmaya devam mı edecekler yoksa uyum mu sağlayacaklar?
Çoğu sosyal psikoloji ders kitabının yaptığı özet şu oluyor. Doğru cevabın ne olduğunu bile bile yanlış cevap vererek yanımızdakilere uyum sağlıyoruz. Ve eğer yanlış cevaplar yüksek statülü, otoriter, karizmatik gözüken aktörler tarafından veriliyorsa, Milgram'ın sonuçları ile uyumlu olarak bizim sosyal uyum oranımız da artmış oluyor. Şimdi bu noktada derin bir nefes alın.
Öncelikle sizden kendinizi o deneyin yerine koymanızı isteyeceğim. Kalan herkesin gerçekten de yanlış olma ihtimalinin kendi gözünüzde veya zihninizde bir bozukluk olma ihtimalinden az olduğunu düşünmek makul değil mi? Tereddüte düşene korkak demeden önce, uyum sağlayana korkak demeden önce belki de asıl sorunun kendilerini yeterince sorgulamayan o cesurlarda olduğunu soruşturmak lazım. İkinci bir husus da bu soruları doğru cevaplamanın herhangi bir ödülü olmaması.
Ama aksine bir maliyeti var, grupla ters düşüyorsun. Ne diye o stresi yaşıyorsun? Bir başka da işte o deneydeki insanların amacı ne pahasına olursa olsun doğruya ulaşmak falan değildi. Yüzde yüz sosyal uyum da değil tabii ki.
Daha karma bir amaçları var. Mümkün mertebe doğru cevap vereyim ama durduk yere de milletle aramı bozmaya gerek yok. O yüzden verilen yanlış cevapları başarısızlık olarak addedemeyiz. Biz sosyal varlıklarız sonuçta ve sosyal sistemler içinde var olmamız gerekiyor.
Bir grupta çoğunluk Pink Floyd dinliyorsa, sizin de o yöne meyletmeniz bu uyum çabasının bir ürünü. Gerçekten de Pink Floyd'u sevmenize falan gerek yok. Bu adamlardan hangisi Pink Floyd şimdi diyebilirsiniz. Ama ortamlarda dinlerim dersiniz.
Kim bilecek? NitraChem deney sonunda da deneklerle yapılan mülakatlar bunu gösteriyordu. Birçoğu doğru cevabı biliyordu ama gruba ters düşmek için yeterli motivasyonları yoktu. Umarım bu noktada deneklerin uyum çabaları, insanların uyum çabaları o kadar da irasyonel gözükmüyordur.
Lakin asıl sürprizi sona sakladım. Bu deneklerin büyük kısmı aslında uyum falan sağlamamış bile. Yani tüm soruların, ki denek başına 12 soru ediyor, yaklaşık üçte birine yanlış cevap vermişler. Hatta katılımcıların çeyreği hiçbir soruda çoğunluğa uyum sağlamamış ve 12'de 12 doğru cevap vermiş.
Dahası her 20 katılımcıdan sadece bir tanesi her soruda çoğunluğa uymuş. Yani 20 katılımcının 19'u en az bir defa çoğundan ters düşmüş bile bile. Fakat bu bizim kültürümüze moral bozucu bir deney olarak geçmiş nedense. Ve bakın korkunç bir şey söyleyeyim.
2015 yılında bu konularda sosyal psikoloji konusunda kaynak olarak kullanılan 20 önemli ders kitabının 19'u çoğu deneyin çoğu soruda sürüden ayrı davrandığını hiç belirtmemişler. Çünkü o kadar dramatik bir sonuç değil. Ve hakim paradigmaya ters. Yani bu Ash'in ve Milgram'ın deneylerini ders kitaplarından öğreniyorsanız, ki zaten en popüler 20 ders kitabından bahsediyoruz, insanları her an bir zombiye dönüşebilecek yaratıklar olarak görmeniz doğal olur.
Oysa bir düşünün, eğer gerçekten de o derece bir sürü hayvan olsaydık, moda olan hiçbir şeyin sonu gelmezdi ve %100 moda olurdu. Öte yandan insan o kadar karmaşık ki bazı durumlarda güçlüden, popülerden, çoğunluktan değil tam tersinden yana oluyor. Yani normal şartlar altında kazanmaması gereken karakterlere, underdog karakterlere sempati besliyor. Goliath gibi bir dev olan Ivan Drago'ya karşı Davut rolünü üstlenen Rocky'nin pek bir şansı yoktu mesela ama Goliath'ların kazandığı hikayeler satmıyor işte.
Belki de içimizde bir sosyal adalet isteği var, o tetikleniyor. Belki çoğumuz hayatımızda tatminsiz kaldığımız, ezildiğimiz için kendi hırslarımızı bu karakterlere yansıtıyoruz. Onların üstünden en azından sanal bir alemde, bir fantezi dünyasında kazanan biz oluyoruz. Lakin konu siyaset olunca işler biraz tersine dönüyor ve kazanacak olanın etrafında toplanma etkisi, zayıfa duyulan sempatiyi eziyor.
Bunu açığa çıkaran bir araştırma var. 1996 yılında ABD'deki Cumhuriyetçi Parti ön seçimlerinde oy kullanacak seçmenleri bulmuşlar. Bunlar sandığa gitmeden önce sahte anketler göstermişler. Ve güçlü aday lehine yaklaşık %6'lık bir kayma olduğu gözlemlenmiş.
Günümüz partizan siyasetinde yani giderek daha az insanın partiler arası geçiş yaptığı bu siyasette yüzde altılık oynama çok önemli yani neredeyse belirleyici oluyor tek başına. Çoğunluğa başvurmanın kendi kendini besleyen bir yapısı da var bu arada. Hazır ABD ön seçimlerinden konu açılmışken oradan devam edeyim. Sistemdeki iki büyük parti kendi adaylarını çıkarmak için parti içi bir ön seçim yaparlar.
Bu seçimler eyalet bazında olur. Her eyaletten belli sayıda delege kazanan adaylar sonunda parti kongresine giderler ve kafes dövüşü yaparlar. Yok. Delegeçi olduğuna göre adaylığı kazanırlar.
Sizin açınızdan iki kilit nokta var. Ön seçimlerde genelde partiye kayıtlı olanlar oy kullanabiliyor. Genelde diyorum çünkü eyaletten eyalete değişiyor. Seçimler tatil günü yapılmıyor ve katılım zorunlu değil.
Bu ne demek? Bütün bunları birleştirirseniz şu demek. Seçmenin en fanatik, en ateşli kesime oy kullanıyor demek. İkinci önemli nokta, seçimler aynı gün düzenlenmiyor.
Yani her eyaletin farklı oluyor. Iowa eyaleti ilk seçimleri yapar, sonraki hafta New Hampshire yapar, öyle gider. Velhasıl bu ufacık eyaletlerdeki küçücük bir seçmen kitlesinin yarışın kalanına orantısız bir etkisi olmuş oluyor. Iowa için konuşursak alt tarafı 100.000 kişinin seçtiği bir aday var.
ve Iowa'yı kazanan aday %50 ihtimalle partisinin adayı oluyor. Unutmayın yani burada ön seçimlerden bahsediyoruz parti içindeki. Bunlara iki düzine aday katılıyor bazen. Onca aday arasından Iowa'yı kazanan %50 ihtimalle nihai aday oluyor.
Hatta şöyle söyleyeyim, ikinci seçimleri olan New Hampshire'ı da hesaba katarsak 1980'den beri çıkan 18 toplam adaydan, nihai adaydan 17'si bu ikisinden en az birini kazanarak işe başlamış. Tek bir istisna var o da Bill Clinton. Yani bu ilk eyaletlerde iyi performans gösterenler başat aktör haline geliyorlar. Haberler onların üstüne yoğunlaşıyor.
Bedavadan reklamları oluyor. Öte yandan diğer adaylar televizyonda gözükmek için reklam spotu satın almak zorunda kalıyorlar. Bütçelerini harcıyorlar. Hem daha fazla para harcıyorlar hem de bağışları kuruyor.
Bu çoğunluk etkisi bir sonraki eyalete de taşınıyor. Belki o bahsettiğimiz %6 oy farkıyla hatta belki daha fazlasıyla. Ve bu döngü devam ediyor. Şimdi işin absürt yanı şu, Ayova'da birinci gelen adayla mesela dördüncü gelen aday arasındaki oy farkı 3000-4000-5000 olabilir.
Birkaç bin tane Ayovalı köylü ve kendi partisinin fanatiği olan köylü apayrı kültürlere sahip kıyı şehirlerindeki milyonlarca insanın seçimini belirliyorlar. Seçimlerde gözlemlediğimiz bu etkinin hormonlu bir halini borsada görüyoruz zaten. Bu satırları yazdığım gün koronavirüs paniğine kapılan dünya borsaları 1987'den beri en büyük düşüşü yaşadılar. Tek günlük düşüşü.
Bir grup yatırımcı hisselerini satıp nakde dönmeye çalıştıkça fiyatlar daha da düşüyor ve sürü psikolojisi içinde herkes satışa geçiyor. Önceki günlerin düşüşlerini de sayarsak sırf ABD borsalarından silinen değer 11,5 trilyon doları bulmuştu. Şu anda daha da fazla. Bu tip ani iniş çıkışların ne zaman son bulacağını bilmiyoruz ama ne zaman başladıklarını biliyoruz.
Baya bir geriye gidersek, şöyle bir 17. yüzyıla dönersek. Tarihin ilk spekülatif balonu lale çılgınlığıydı. Tulip mania.
17. yüzyıl Hollandasında yaşandı. Laleler büyük ihtimalle Kaunin'in zamanında Türkiye'den ithal edilmişler. Kısa sürede yayılıp moda olmuşlar.
Hollanda da o sırada kişi başı gelir bakımından dünyanın en zengin ülkesi. Ve Avrupa'nın da finans merkezi. Doğal olarak bir lale borsası kurulmuş, her şeyin borsası var. Ve 1636 yılında, sadece birkaç ay içinde tek bir lale soğanının fiyatı, kalifiye bir işçinin 10 yıllık maaşına erişmiş.
İnanabiliyor musunuz? 10 yıllık maaşı, bir tane dandik lale. Fırsat kaçırma korkusu diye bir şey var ya, fear of missing out, FOMO diye kısaltılıyor. Bu çoğunluğa başvuru ile, çoğunluğu takip ile el ele giden bir etki.
İlk riskleri alan öncüler büyük kazanmaya başlayınca, o işe, o piyasaya yeni girenlerin de o kadar kazanabileceğini hayal ediyoruz. Yani komşumuz iki kat kazanmışsa, yahu biz ne duruyoruz? Biz de girelim, biz de kazanalım haftaya, biz de ikiye kattarız mal varlığımızı. 400 sene evvelki o Hollandalılarda bizden çok farklı değillerdi.
Bazen bir lale soğanını günde 10 kez el değiştiriyormuş. El değiştiriyor derken tabi mecazi konuşuyorum. İnsanlar artık bir noktada fiziksel olarak borsaya gidip bunları satın alıp ellerinde tutmayı da bırakıyorlar. Zira alıcıların çoğu laleleri görmüyorlar bile.
Tamamen kağıt üstünde işlem yapıyorlar. Hatta lale piyasasının geleceği hakkında bahis yapmaya başlıyorlar. Yani ileriki bir tarihte belli bir fiyattan lale soğanı alma hakkı alıp satıyorlar birbirlerine. Ki bu da bugünkü futures piyasasının kökü.
Tüm bunların sonunda ne oldu? Bunu podcast'dan dinlediğiniz için göremiyorsunuz. Buraya güzel bir tablo koydum. Asset heir of tulip mania diye.
John Bruegel the Younger. Genç John Bruegel'in tablosu 1640 yılından. Lale spekülatörlerini şık kıyafetler içindeki maymunlar olarak resmetmiş. Birbirleriyle tartışıyorlar.
Biri mahkemeye sürükleniyor. Değişik değişik sahneler var. Köşede, sağda da köşede bir tanesi zamanında altından da değerli olan o lalelerin üstüne işiyor. Tüm o çılgınlığın, açgözlülüğün sonu bir sidik birikintisi içinde bitiyor.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.