
6.437 kelime · ~32 dk okuma
Ya kusura bakmayın. Ne konuşacağız? Tabii ki koronavirüsü konuşacağız arkadaşlar. Her şeyini konuşacağız.
Gelmişini, geçmişini, geleceğini. Hatta bundan ufak bir seri yapacağım. Ama merak etmeyin üstüme vazife olmayan tıbbi konulara girmeyeceğiz. Daha az duyduğunuz şeyler üzerine konuşuruz.
Normalde ben kronolojik sırayla gidecektim ama biliyorum hiçbiriniz dinlemeyeceksiniz. O yüzden güncel tarafından başlayalım işin. Yani hakikaten acayip zamanlardan geçiyoruz. En son böyle hissettiğimde 1.
Körfez Savaşı oluyordu sanırım ve biz evin pencerelerini, kapılarını bantlıyorduk. Saddam bize kimyasal silah atar diye. Yemek stoklamıştık. Bir de tabii gençler bilmez.
Ben Vietnam'dayken helikopterle bir gün... Tekrar hoş geldiniz arkadaşlar. Başlamadan önce unutmadan çok kısa bir duyuru yapayım. Geçen bölümde 15 Seconds Festivali'nden bahsetmiştim.
O ertelendi. Hayattaki diğer her şey gibi. O yüzden ona değinmeyeceğiz bir süre. Bu aralar tek konu malum hastalık.
Beni bu konuda heyecanlandıran kısım bir podcast yapımcısı olarak gelecekte ne tip değişikliklere yol açabileceği. Bunun üstünde uzun uzun konuşacağız. İkinci heyecanlandıran kısım tarihle ilgili olduğum için salgın hastalıkların tarihi. Üçüncü kısım da bu işin psikolojisi.
Ama ben bunlardan önce bu bölümü bir durum özeti yapmak için harcamak istiyorum. Yani neredeyse bir halk sağlığı anonsu gibi. Çünkü sosyal medyada inanılmaz saçma sapan bilgiler dönüyor. Ben zaten en başta kaynaklarımı vereyim, kullandığım kaynakları.
Ve bu işin de birazcık psikolojiyle alakası var. Şimdi kaynaklar şu. Bir, Our World in Data. Bu zaten benim çok sevdiğim bir site.
Genel olarak değişik bilgileri harmanlayıp görselleştirme üzerine kurulu. Koronavirüsü için, yeni koronavirüs için bir sayfa açmışlar. Çok büyük oranda Dünya Sağlık Örgütü'nün verilerini görselleştiriyorlar. Her gün çıkardıkları raporları görselleştiriyorlar.
Ve bazı temel kavramları da gayet net bir şekilde açıklamışlar. İskeletimiz o olacak yani, onun üstünden gideceğiz. Bunun dışında iki tane uzman röportajı dinledim. Bir tanesi Dennis Carroll, Nautilus dergisinde güzel bir röportajı çıktı.
İkincisi de Joe Rogan podcastine konuk olan Michael Osterholm diye biri. Bunların ikisi de salgın hastalık uzmanı zaten ve ikisi de böyle bir şeyin olacağını yıllardır söyleyen, insanları uyarmaya çalışan uzmanlar. Özellikle Joe Rogan podcasti çok iyiydi. Bir buçuk saat çünkü konuşuyor adam.
Ya bu arada bu Joe Rogan'da bu kadar etkin olması inanılmaz. Yani hiç bilmiyorsanız bu Joe Rogan eskiden MMA dövüşçüsüydü. Ondan sonra stand-up komedyeni oldu. Çok da başarılı değildi galiba.
Ondan sonra bu Fear Factor'ın hostuydu. Fear Factor diye bir televizyon programı vardı millete solucan filan yedirdikleri. Onun sunucusuydu. Şimdi muhtemelen internetteki en büyük platform, ciddi insanların gelip konuştuğu en büyük platform bununkisi.
Arada çok bulşit de yapıyor tabi de. Haftada 4 program yaptığı için sanırım. Ama toplumda ne kadar önemli olay varsa, ne kadar da önemli uzman varsa geliyorlar ve başka hiçbir yerde bu kadar uzun süre bu insanları kesintisiz konuştuklarını göremiyorsun. Normalde televizyona çıksalar 5 dakika, 10 dakika araya reklam giriyor.
10 dakika bile göremezsin kimsenin konuştuğunu. Burada 1,5 saat, 2,5 saat konuşuyorlar. Bu konu da özellikle önemli aralara girip kesmemek için. Bunların linkini vereceğim.
İşin psikoloji kısmı şurada başlıyor. Ben bunun dışında bir kaynak fazla kullanmıyorum. Genel olarak bakın size söyleyeyim. %99'umuzun, ben dahil, en son gelişmeleri bilmemize gerek yok.
En sonundan kastım şu. İki günde bir bakarsın. Saniye saniye, dakika dakika bakmazsın. Mesela koronavirüsün nerelere yayılmış, ne kadar teşhis edilmiş hasta var, ne kadar ölmüş, bunu gerçek zamanlı gösteren haritalar var.
Bir sürü site türedi böyle. Ya bunlara bakarsanız kendinizi manyak edersiniz. Siz bir sağlık görevlisi değilsiniz. Eğer bir yöneticiyseniz, emrinizde bir sürü insan varsa, organizasyonlardan sorumluysanız.
O zaman bile böyle gerçek zamanlı haritalara ihtiyacınız yok da. Yine normal nüfusa göre biraz daha son dakika haberlerini almanız gerekir. Geri kalanlarınızın hiç bunlarla alakası olmaması lazım. Boşu boşuna anziyete sen ne yapacaksın arkadaş?
Komuta merkezinde böyle generallerinle toplanıp dev ekranlardan durum takibi mi yapacaksın? Millet bunları görüyor sürekli. Ondan sonra saçma sapan tweetler görüyor. Bunların seni soktuğu psikolojiyle o tweetlerin saçmalığını veya güvenilmezliğini Artık muhakeme edemeyecek hale geliyorsun.
Sorun burada. Yani hem kendine zararın oluyor hem de başkalarına zararın oluyor. Bu bir bilişsel sapma kısır döngüsü. Yani Cognitive Bias kısır döngüsü.
Çok basit. Biz korku yaratan haberlere karşı daha duyarlıyız. Hemen hepimiz böyleyiz çünkü böyle olan atalarımız hayatta kaldılar. Korkuya karşı fazla meyilli olmayan atalarımız, ay ben bunu istatistik olarak değerlendireyim, daha isabetli değerlendireyim diyen atalarımız patladı gitti.
Bu iş tek başına döngü değil. Döngü yaratan şu oluyor. Daha duyarlı olunca bu haberleri, sosyal medyayla birleştiği zaman bu iş, eskiden böyle bir şey yoktu, artık bizim zamanımızın sorunu bu. Duyarlılık artı sosyal medya demek, bu haberleri çok daha fazla görmek demek.
Diğer haberler ya zaten çıkmıyor, reyting almadıklarından, ya da çıksalar bile algıda seçicilik yapıyorsun, o haberleri görmüyorsun, hatırlamıyorsun da korku dolu haberlere odaklanıyorsun. Şimdi ikinci bir bilişsel sapmamız var. Bu zaten ilk teşhis edilen kognitif bayeslerden biriydi. Bulunabilirlik kısa yolu.
Aklına önce gelen şey, aklına daha fazla gelen şey daha sık gerçekleşmiştir formülü bu. Dolayısıyla duyarlı olduğun için daha çok görüyorsun, daha çok gördüğün için daha sık olduğunu sanıyorsun veya daha korkunç olduğunu sanıyorsun. Öyle olunca daha da korkuyorsun, daha da duyarlı hale geliyorsun ve döngü yeniden başlıyor. Bu zihinsel döngünün üstüne sosyal medyanın zaten kendi ayrı bir döngüsü var, ayrı bir mekanizması var.
Sen o haberlere baktıkça, onları paylaştıkça o mekanizma da kendini ayarlayıp sana onları daha çok gösteriyor. Yani sosyal medyanın teknolojik altyapısıyla senin zihnindeki altyapı birbirini sürekli tetikleyecek şekilde çalışıyorlar. Tüm bunların tetikleyicisi, daha doğrusu bir katalizör görevi gören öğede bilinmezlik. Bilgi olmayınca, biraz belirsizlik olunca ama bariz bir şekilde tehdit gözükünce kapıda, o zaman bu döngü daha da hızlanarak çalışıyor.
Bu döngüyü kırmanın yolu sosyal medyayı bence azaltmak. Haberleri azaltmak. Kendinizi bilgilendirmeyin demiyorum kesinlikle. Zaten bu podcast'ın kendisi bilgilendirme amaçlı.
Ama son dakika haber çılgınlığına çoğunuz için gerek yok. Tamam, ben bu psikoloji uyarısını yaptıktan sonra giriyorum işe. Bazı temel bilgiler. Koronavirüs yeni bir virüs değil.
Birkaç çeşidi var. Soğuk algınlıklarının üçte birine bu çeşidi koronavirüsleri yol açıyor. Bu yeni çıkan virüs de korona ailesinin en son ferdi. Şimdi bu virüsün ne kadar yaygın olduğu bilinmiyor.
Yani o baktığınız gerçek zamanlı haritalar falan. Sadece teşhis edilen vakaları gösteriyorlar. Herkese test yapılmadığı için, hatta bazı yerlerde neredeyse kimseye test yapılmadığı için... ...ve semptomları da normal griple benzer olduğu için,
çoğu zaman benzer olduğu için... ...kimse ne kadar koronavirüs vakası olduğunu bilmiyor. Yani şu anda milyonlarca insanda da olabilir.
Hatta çok daha fazla insanda olabilir çünkü çok daha fazla insanda semptom olmayabilir. Şimdi buradaki en çok duyulan kavramlardan biri virüsün ikiye katlanma hızı. Bu geometrik artış ilginç. Kendi okulumda, derslerde de anlatıyorum.
Hep ilk verdiğim örnek şu oluyor. Eğer bir salgın hastalık varsa her gün ikiye katlanan. Ve bütün ülkeyi enfekte etmesi 48 gün sürüyorsa, ülkenin çeyreğinin %25'inin enfekte edilme süresi nedir? Laap diye herkes atlıyor 12.
Ondan sonra 1-2 tane öğrenci biraz düşünüyor. Ya bir dakika 48, 47, 46'dır diyorlar. Birazcık böyle keskin keskin bakıyorum onlara. Ruhlarının içine bakıyorum gözlerinden.
İtiraf ediyorlar ya biz bu soruyu daha önce görmüştük diye. Hesaplaması çok basit bir soru. Hepinizin kafası basıyordur. Ama insanın ilk tepkisi lineer oluyor.
Ha çeyreğiyse o zaman 48'in de çeyreğidir. Bizim kafamız refleksif olarak lineer şeylere çalışıyor. Birazcık daha zamanın olursa böyle 1-2 saniye içinde değil de birkaç dakikan varsa bu tip soruları çözebiliyorsun. Fakat bu çok basit bir versiyonuydu.
Bu versiyonu biraz daha karmaşıklaştırırsan, işte bu çok meşhur bir hani satranç ve pirinç tanesi hikayesi vardır ya. Eski zamanlarda bir vezir kendisini ödül olarak satranç tahtasına yerleştirilecek pirinçler istemiş. İlk kareye bir pirinç, ikinci kareye iki pirinç, dört, sekiz, on altı, otuz iki gidiyor. Bunu isteyince kral buna sinirlenmiş, gülmüş veya öldürmekle tehdit etmiş.
Artık hikayenin versiyonuna göre değişiyor. Kısa bir süre sonra yalnız anlaşılıyor ki memlekette o kadar pirinç yok. Yani oturup yeterince zaman varsa matematiğini yaparsın, herkes yapar. Ama bir şeyin matematiğini yapmak, bir şeyi çözmekle onu gerçekten kavramak, ayrı şeyler ve biz bu geometrik artışları, geometrik herhangi bir değişimi doğal olarak kavrayamıyoruz.
E çok doğal çünkü evrimsel sürecinde böyle bir şeye ihtiyacımız yoktu yani her şey lineer. Bundan ilgili iki tane sorun var. Birincisi insanlar bu tip salgın hastalıkların başlarındaki bu inanılmaz geometrik artışı yeterince ciddiye almıyorlar. Yeterince ciddiye alanlar da korkudan bunları böyle ikiye katlaya ikiye katlaya aman Allah'ım 20 gün içinde 1 milyar kişiye ulaşacak hepimiz öleceğiz diye paniğe kapılıyorlar.
Öyle de bir şey yok çünkü o geometrik artışın hızı sabit değil. Sürekli değişiyor ve sürekli azalıyor. Şimdi bir şey 10 kere 2'ye katlanırsa 1000 katına çıkar. Şu anda diyelim 100.000-150.000 tane teşhis edilen vaka var.
Bunlar 10 kere 2'ye katlanırlarsa 150 milyon vaka ederler. Şu anda da ikiye katlanma hızı 27 gün yani 270 gün içinde 150 milyon eder. Kaba, düz ve yanlış olan hesap bu. Böyle olmuyor.
Çünkü bir hastalık yayıldıkça yayılma hızı da düşüyor. Hem önlemler yüzünden düşüyor hem de önlem almasan bile zaten enfekte edeceğin insan kalmıyor ortalıkta. Yani çevrende o kadar insan kalmıyor. Daha önceden enfekte olanlar da belli bir bağışıklık geliştiriyorlar.
Mantık bu, genel mantık. Şimdi bugün global ölçekteki ikiye katlanma hızı double in rate 27 gün. Ama global ortalamalara bakmak yanıltıcı. Burada ayrıntılarını vermişler.
İtalya'daki vakaların ikiye katlanma hızı 5 gün, İran'dakilerin 7 gün, Çin'dekilerin 33 gün, İspanya, ABD, İngiltere 3 gün sadece. Çünkü o yerlerde daha yeni başlıyor. Herkesi sürekli bulaştırabiliyorsun. Ve tekrarlayayım, bakın bu rakamların hepsi teşhis edilen vakalarla ilgili rakamlar.
Teşhis etmek de testle alakalı bir şey. Test yapmazsan vaka olmaz. ABD'de bu işi gördünüz mesela. ABD'de iki gün öncesine kadar yapılan toplam test sayısı 10.000'di.
10.000, Güney Kore'nin bir günde yaptığı test sayısına eşitti. Güney Kore kadar küçücük bir yerde, bir günde yapılan testle, ABD kadar zengin ve büyük bir yerde, o zamana kadar yapılan bütün testlerin sayısı aynı. Bu süreci zaten ABD çok kötü yönetti.
Benim de tek korkum o. Ülkenin yarısı da bunu zaten Demokrat Parti'nin Trump'ı alt etmek için kullandığı bir bahane olarak görüyorlar. Hiç umursamıyorlar. İnanılmaz saçma şeyler dönüyor Facebook üzerinden.
Orada bu kötü yayılabilir. İşin bir güzel tarafı şu, ABD çok büyük bir yer ve bu gerizekalıların çoğu zaten kırsal kesimlerde oturuyorlar, şehirlerde değil. Kalabalık şehirlerde yaşayanlar biraz daha aklı başında oluyorlar bu konuda. Ve kalabalık şehirler dahil toplu taşıma pek yaygın değil.
O şehirlerin banyolarında yaşayan insanlar çok. Dolayısıyla böyle dip dibe değilsin zaten. Fakat yönetim tam anlamıyla patladı yani. Herhangi birimiz bu yönetimin başında olsa daha iyiydi.
Hiçbir şey bilmeden orada ot gibi otursak daha iyiydi gerçekten. O konuya ayrıca değiniriz. Bu test konusunda, mesela bunu hiç tahmin etmezdim, Dünya Sağlık Örgütü'nün ortak bir veri tabanı yok. Hangi ülke ne kadar test yaptı.
Bu Our World in Data sayfasını yönetenler tek tek, manuel olarak değişik veri tabanlarını birleştiriyorlar. Hastalık nasıl yayılıyor ve nasıl semptomlara yol açıyor? O konuda da gayet aptalca bilgiler var. Mesela televizyonda bakıyorum, bir iki tane önüme düştü.
Bütün semptomları saymışlar. Yani dünya üstündeki bütün semptomları saymışlar. Ya bunun hiçbir yararı yok insanlara. Eğer bir hastalıkta belli bir semptom A semptomu mesela %90 oranında ortaya çıkıyorsa ama B semptomu %0.1 oranında çıkıyorsa o zaman A'yı da B'yi de listelemezsin alt alta.
WebMD gibi referans haline gelmiş sitelerde de bu var. alakası bir hastalığı araştır, 20 tane semptom veriyorlar önüne. Ya ona göre o zaman ben dünyadaki her hastalığa sahibim. Biraz yüzde lazım.
Şimdi burada da vermişler. Şu ana kadar ki teşhis edilen vakaların, her seferinde tekrarlayacağım bunu, teşhis edilmeyen vakaların çoğunda semptom olmayabilir mesela. Teşhis edilen vakaların %90'ında neredeyse yüksek ateş var, %67'sinde yani 3'te 2'sinde kuru öksürük, yarısından azında %40'ında yorgunluk, 3'te 1'inde balgam, balgamlı tükürük, sadece %18'inde nefes darlığı. Bakın ne kadar önemli.
İnsanlar birbirlerine şey diyorlar, eğer ateşse işte griptir ama ateş artı nefes darlığı varsa o zaman koronadır diye. Yok işte, %18'inde nefes darlığı varmış sadece. Tabii ki daha ciddi olanların da çıkıyor bu ortaya. Eklem ağrısı %14, baş ağrısı %13, titreme %11, kusma %5, ishal %3.7.
Tamam, şimdi aklınızda birazcık daha oturmuştur. %90 ateş. Nasıl yayılıyor bu? Tam bilinmiyor.
Sadece tükürükle, hapşırmayla, öksürükle geçtiğini düşünüyorlardı. Bir de yüzeyden geçtiğini düşünüyorlardı. Muhtemelen kısa mesafelerde airborne yani havadan geçiyor. Bunun hakkında da bir Wired makalesi okudum geçen gün.
Bu airborne yani havadan bulaşma kelimesi belli bir standarda tabi değil. Yani hiç temas etmeden 10 metre ötedeki birine de havadan bulaştırmak airborne. 1 metre ötende konuştuğun insana da bulaştırmak. Sırf nefesinin içindeki su damlacıkları yoluyla birine bulaştırmak da airborne.
Bir uzman bir anlamına göre kullanıyor, diğeri başka bir anlamına göre kullanıyor. İnsanların kafası karışıyor. Bence makulü. Şimdilik bunun kısa mesafelerde gerçekten de havadan geçtiğini yani illa gözünüzün içine tükürmesine gerek yok birinin.
...havadan geçtiğini farz etmek, ona göre davranmak. Hele bir de böyle tükürükle konuşanlar vardır ya... ...diye konuşanlar.
Onlardan biraz uzak duracaksın, iki metre neyse. Bu Michael Osterholm zaten birkaç gün önce Joe Rogan'ın podcastinde bundan bahsediyordu. Biz diyor insanlara elinizi yıkayın, elinizi yıkayın diyoruz Yapabilecekleri tek şey bu. Büyük ihtimalle aynı odada dip dibe bulunmak daha kuvvetli bir hastalık vektörü.
Fakat onu engellemek daha zor. ama... O yüzden de elinizi yıkamaya odaklanmanız iyi. Birazcık da işte kontrol ilüzyonu yaratıyor insanlarda.
Panik engelliyor. Diyelim ki size bulaştı, ne oluyor? Teşhis edilen vakaların %81'inde ciddi bir şey yok ama bu buzdağının görünen kısmı olabilir. Belki %99'unda ciddi bir şey olmuyor.
Semptom göstermeyenleri bilmiyoruz çünkü. %14'ü nefes darlığı çekiyor ve hastaneye yatırılıyor. Hastanelik oluyor ama ciddi bir şekilde hastanelik olmuyor diyeyim. %5'i ciddi bir nefes darlığı çekiyor.
Bazen septik şoka giriyor. Hastanede yoğun bakım gerekiyor. Toplamda da %2.3'ü ölüyor.
Türkçe'de ölüm oranı deyince bunu İngilizce'ye çevirirsen mortality rate diye bir terime denk gelir. Ama mortality rate ile Bizim sağda solda haberlerde gördüğümüz ölüm oranı farklı çünkü o case fatality rate. Bu hastalıkla teşhis edilen insanların kaçta kaçı ölüyor. Çin içinde 3.8'di,
Çin dışında da 2.3. Mortality rate ise biraz daha farklı. O mortality rate bir topluluğun birim zaman içinde kaçta kaçı ölüyor.
Yani teşhis edilen vaka üzerinden yapılmıyor onun hesabı. Dolayısıyla eğer bir hastalık çoğu insanda semptoma yol açmıyorsa ve testler de sınırlı olduğu için bu insanlar test edilmeyeceklerse, bir müddet sonra da bu hastalığı atlatıyorlarsa, bunlar CFR rakamları içinde sayılmayacak ama mortality rate rakamları içinde sayılacaklar. Yani mortality rate, case fatality rate'den çok daha düşük olacak. Bunların tam olarak ne olduğu şu anda böyle belli değil.
Hatta bu case fatality rate'e odaklanırsak Çin içindeki rakamlar da birbirinden çok farklı. Wuhan'daki mesela 5.8, Çin'in geri kalanı 0.7.
Hayda nasıl oluyor bu iş? Şöyle oluyor bu iş, CFR yani Case Fatality Rate o hastalığa özgü bir özellik değil, bir biyolojik sabit değil yani. Aldığın tedaviye bağlı değişiyor, senin risk grubuna göre de değişiyor. Mesela Wuhan'daki insanların, ölenlerin çoğu erkek, sigara içenlerin de çoğu erkek, başka bir yerde o hastalığın ölüm oranı farklı olacak.
O CFR, o anda, o toplulukta geçerli bir ölüm oranı. Bunu bir sabit yerine, bir rehber olarak kullanmak lazım. Sonuçta düşün bak, aynı Çin içinde %5.8 ile %0.7 arasında bir değişim var.
Yani %10, %20 oynamıyor, %800 oynuyor. O yüzden bunların hiçbiri kader değil. O yüzden... Tabii şöyle bir ilginç şey de var.
Şu anda, daha yeni başladığı için bu. Case Fatality Rate yüksek de çıkabilir. Yani biz hep test edilemeyen insanların bunu düşüreceğini düşünüyoruz ama... Yükseltecek bir faktör de var.
O da şu, şu anda hasta olanlar CFR içinde sayılmıyorlar. Ancak hastalığın bitişini veya azalmasını bekleyeceksin ki... ...ve ondan sonra belli bir süre geçmesini bekleyeceksin ki... O son yakalananlar da artık ölenler ölsün,
kalanlar kalsın. Ondan sonra o istatistikleri toplayıp sağlıklı bir rakama ulaşıyorsun. Bir örnek vermişler. Bu SARS çıktığında, yine bir koronavirüs çeşidiydi.
İlk başlardaki ölüm oranı %3 ila 5 arasında, sonlara doğru %10'a çıkmış. Çünkü ilk başta yakalananlar ve hayatta olanlar %3'ün 5'in içinde değillerdi. Ama bir müddet sonra daha fazlası öldü. Nihai rakam yükselmiş oldu.
Şimdi tüm bu ölüm oranlarını değiştiren birkaç şey var. En önemlisi tabii ki yaş. Bunu hepiniz biliyorsunuz artık. 80 yaşın üzerindekiler için ve teşhis edilenler için ölüm oranı %15.
Benim tahminim şu olur, yaşlıların semptomu daha ağır olabileceği için onlar arasında hastaneye gelen ve test edilenlerin oranı da daha fazladır. Dolayısıyla case fatality rate ile mortality rate o yaş grubu için birbirine daha yakın olabilir. Yok eğer gençseniz 40 yaşın altındaysanız mesela %0.2.
Şimdi bunun ötesinde başka faktörler de var mesela. Kalp, kardiyovasküler sorunun varsa %10. Yani virüs teşhisi kondu. Üstüne bir de zaten kalp hastalığın vardı.
Genel popülasyon için de %10 CFR. Diabetin ki %7, kanserin ki %5.6. Bunlar tabii tek başlarına bir şey ifade etmiyorlar.
Ama şöyle karşılaştırma yapın, eğer hiçbir sorununuz yoksa %0.9. Onun içinde de ayrıyeten bir yaş dağılımına, yaş ayrımına gidersek iyice düşer. Yani hem genç hem sağlıklıysanız çok düşük bir ihtimal ölmeniz.
Bunu da sakın şey diye anlamayın ya bana bir şey olmaz diye anlamayın. Size bir şey olmasa bile taşıyıcı olursunuz. İleride ne olacak kimse bilmiyor. Çünkü yazın sıcak havaların tam olarak virüsü nasıl etkileceğini kimse bilmiyor.
İkinci bilinmeyen şey de virüsü kapanların daha sonra ona geliştirdiği bağışıklık. Birkaç ay mı sürecek, birkaç sene mi sürecek? Bunların hiçbiri şu anda bilinmiyor. Bir ihtimal de Eğer öldürcülük oranı yeterince azsa ve yarattığı bağışıklık süresi yeterince kısaysa, o zaman yüksek ihtimalle endemik haline gelecek.
Bunu da insanlar karıştırıyorlar. Ben sosyal medyadan etkileşimlerimde anladım. Pandemik değil miydi, epidemik değil miydi diyorlar. Bunların hepsi ayrı şeyler.
Pandemikle epidemik. birbirine muadil yani bir tanesi yerel salgınlar bir tanesi küresel salgınlar pandemi küresel salgınlar endemik apayrı bir konu o bir topluluk içinde ne kadar ısrarcı bu virüs onu gösteriyor örneğin ebola endemik değil Türkiye'de Bir yerde çıkar ortaya, oradan Afrika'dan biri getirir, birkaç kişi yayar, Türkiye'de bir salgın olur. Fakat ebola çok hızlı yayılamadığı için ve çok öldürücü olduğu için salgın kısa sürede biter. O virüs de o insanlarla beraber ölür orada.
O zaman endemik değil, yani ısrarcı değil. Ama grip endemik. Sürekli oluyor çünkü, bir türlü kurtulamıyorsun ondan. Normal hayatın bir parçası.
Grip virüsü hem pandemik yani hem küresel çapta hem de endemik. Endemik olan her şey sonsuza kadar da kalıcı olmuyor. Yani kalıcı aslında yanlış bir kelime, ısrarcı dememin sebebi oydu. Çünkü birkaç sene içinde aşı geliştirilebilir.
Grip aşısı zor, grip çok hızlı değiştiği için. Ama bu virüse karşı daha etkili bir aşı olabilir. O zaman tamamen bitebilir. Şimdi bu griple karşılaştırmasını yapalım.
Çünkü eminim siz de duymuşsunuzdur. Belki yakınızda da vardır. Ya gripte şu kadar insan öldürüyor, panik yapmayın diyorlar. Şimdi bir anlamda doğru.
Bu dünyanın sonu falan değil. Bir sürü insan hakikaten ölüyor başka hastalıklar yüzünden. CDC'nin web sitesine bakıyordum. Amerika'daki salgın hastalıklar merkezi.
Center for Disease Control. Adamlar bir aralık koymuşlar. 20 ile 50 milyon kişi mi deniyordu? Her sene gribe yakalanan.
Arada 30 milyon fark var. Yani kaç senedir bizimle olan bir hastalık değil mi? Yani o kadar belirsiz kaç kişinin grip olduğu. Çünkü böyle bir merkezi sistem yok.
Herkes grip olunca oraya gidip kaydolmuyor. Evde oturuyorsun, geçiyor bazen. 20 bine, 35 bine gripten de ölüyor her sene. Yani 20-30 milyon tahmin edilen vaka arasında binde birlik bir ölüm oranı var.
Ama çok kişiye yayıldığı için de çok insan ölüyor. Daha ölümcül şeyler de var. Yani gelişmiş ülkelerde kanserden ölme riskiniz eninde sonunda 7'de 1. Kalp hastalıklarından ölme riskiniz 7'de 1, 6'da 1.
Yani biraz perspektif edinmekte fayda var ama bu tip şeyleri söyleyenlerin ben tam olarak bu işin ciddiyetini kavradıklarını da sanmıyorum. Çok genel konuşalım. Yeni bir tehlike ortaya çıkıyorsa risk hesabı gereği o tehlikeyi biraz abartmak akılcıdır. İşin ilginç tarafı bir başka psikolojik etki daha var buna ters çalışan.
Böyle bir durum olduğu zaman bir yandan da kafayı yememek için herhalde bir savunma mekanizması bu. Kendilerinin başına bir şey geleceğini pek düşünmüyorlar. Yani başkalarının ölüm riskini yükseltiyorlar, kendi ölüm risklerini azaltıyorlar. İnsan kendini zaten birazcık özel görür.
Bana olmaz diyorsun, hep başkalarının başına gelir diyorsun. Bunu açık açık demesen bile, çünkü açık açık deyince ne kadar ahmakça bir şey olduğu ortaya çıkıyor. Sen de anlıyorsun ama bilinç dışında böyle bir etki var. Bu olmasaydı çünkü muhtemelen korkudan insanlar paralize olurlardı.
Yani biraz aşırı tedbir almak, kendini sağlama almak ayrı bir psikolojik etkinin sonucu. Fakat bunu yaparken de paralize olmamak korkudan, kafayı yememek için de bana bir şey olmazcılık ortaya çıkıyor. O da ayrı bir psikolojik etki. Eğer siz bu bana bir şey olmazcılığa fazla yaslanırsanız, kendinizi koruma mekanizmanız olmaktan çıkıyor ve bir halk sağlığı tehditine dönüşüyor.
Yani psikolojinizin sağlamlığı başka şey, davranışlarınızı kontrol etmeniz, kendinizi birazcık dizginlemeniz ayrı bir şey. Şimdi tabi bu griple karşılaştırmadaki ikinci saçmalık da şu. Daha yolun başında geometrik artışla artan bir hastalıkla tamamen sabit seviyede nüfusa yerleşmiş bir hastalığı karşılaştırmak tam bir matematik fukaralı. Yani burada şöyle ilginç bir şey var.
İkiye katlanma hızlarından bahsetmiştik ya hani. Bugünler sabit kalırsa, eğer ikiye katlanma hızı sabit kalırsa daha geometrik bir artış var. İnsanların çoğunun anlamadığı şey de bu. Yani bir şey üç günde bir ikiye katlanıyorsa ve bir hafta sonra da baktığınızda hala üç günde bir ikiye katlanıyorsa bu zaten geometrik artıştır, lineer değil.
Şimdi gripte böyle bir durum yok. Böyle bir durum olmayan hastalıklarla karşılaştırmamak lazım. Üçüncü buradaki mantık hatası şu, bazıları belki de grip yerine bunun olacağını düşünüyorlar. Hayır, bu fazladan bir virüs.
Yani grip ölümlerinin üstüne ekleyeceksin bunu. Belki bütün bu işler olup bittikten sonra nihai case fatality rate gribe yakınsıyacak. Ama kardeşim bu da kötü. Ciddi bir grip sezonunda, grip mevsiminde Hem bir sürü insan ölüyor hem de hastaneler meşgul ediliyor.
Şimdi bunu ikiye katlamış oluyorsun. Bu zaten kötü bir durum. Ama bu asıl soruna bizi getiriyor. Dördüncü hataya bizi getiriyor.
Devletlerin tedbirlerinin biraz aşırı gözükmesinin nedeni bu hastanelerin sağlık sisteminin tamamen göçme ihtimali. Grip çünkü sonuçta zamana yayılan bir hastalık. Yani onun da mevsimleri var. Bazen çok insan grip oluyor aynı anda.
Ama her grip de aynı anda olmuyor. Fakat bir salgın hastalık yeni başladığında öyle oluyor. Kimsenin bağışıklığı yok çünkü. Hastane kapasitesi kesinlikle aşılıyor eğer hiçbir şey yapmazlarsa.
Sorun da bu. Herkes bir ay içinde hasta olmasın da herkes bir sene içinde hasta olsun. Aynı sayıda insan hasta olsa bile iyi bakım alan insanların sayısı artmış oluyor. Bütün mesele de bu.
Çünkü artık bu işin zapt edileceği nokta çoktan geçti. Bu bahsettiğim uzmanlardan bir tanesi zaten ta Ocak ayında ABD'yi konuşuyor. Diğer ülkeleri değil. Ocak ayında diyor zaten ABD'de artık containment yani kısıtlama, kıstırma, bu işi zapt etme eşiği aşılmıştı.
Bunu tabii geriye dönük olarak anca anlayabiliyorlar. Bir noktada da pandemik oldu artık yani dünyanın geneline yayıldı. Dolayısıyla bizim işimiz bu hastalığı mümkün olduğunca yavaşlatmak ki insanlar yavaş yavaş kademe kademe hastaneye gitsinler. Bir anda hastaneye çullanmasınlar.
Bunun etkisi çok büyük çünkü bunun nanlineer bir etkisi var. Yani yine lineer olmayan şeylere geldik. Bu da şu, birazcık düşünelim. Bir hastanenin kapasitesini belirleyen çeşitli şeyler var.
Yatak sayısı bizim ilk aklımıza gelen şey, doktor sayısı, hemşire sayısı. Ondan sonra o hastalığın çeşidine göre mesela maske sayısı, solunum cihazları, yoğun bakım üniteleri. Bunların hepsi ayrı ayrı birer limit kapasite bakımından. Şimdi diyelim ki limiti aştın, bir sürü insan geldi.
Ne yapacaksın? Bu limitler böyle sert limitler değil. Yoğun bakım ünitesi katı bir limittir yani. 10 tane var bizde daha fazlası yok kardeşim.
Tamam. Ama mesela hemşire sayısı tam olarak katı bir limit değil. Doktor sayısı tam olarak katı bir limit değil. Çünkü asıl limit sayıdan ziyade doktorların çalışma saati.
Verimli bir şekilde çalışma saati. E şimdi sana çok fazla hasta gelince ne yapacaksın? Doktorları daha fazla çalıştıracaksın. Her doktor günde 10 hasta yerine 100 hasta görmeye başlayınca o virüsü kapma riskleri artacak.
Zaten Çin'de binlerce sağlık görevlisi bu hastalığı kaptı. Bu görevliler hastalığı kapınca ne oluyor? Bunun iki katlı bir etkisi var. Birincisi, o görevliye bakmak için kendi kaynağını harcamış oluyorsun.
Yani onu da semptomları ciddiyse getirip yatıracaksın. Ve öncelikli hasta o. Yani hem zaten senin arkadaşın, çalışma arkadaşın tabii ki ona öncelik vereceksin. Normal insan doğası bu.
İkincisi, rasyonel olarak da ilk önce iyileştirmen gereken kişi o. Bir salgın hastalıkta en değerli insanlar doktorlar, hemşireler. Dolayısıyla kaynaklarının bir kısmını ona harcıyorsun. İkinci de zaten adamın veya kadının kendisi kaynak.
Yani her hastalanan doktor başına bakılmayan 100 hasta bu sefer diğer doktorlara dağıtılacak. O doktorların da hastalanma riski artıyor. Sadece kontak sayısı yüzünden değil, daha çok saat çalışıyorlar. Yoruluyorlar, bağışıklık sistemleri zayıflıyor.
Ve eninde sonunda hastalanıyorlar. Yani bu hastalık olmasa bile başka bir hastalıktan gidecek. Dünyadaki tek hastalık Covid değil ki. Bağışıklık sistemini zayıfladığı zaman hastanedesin.
Oho binlerce dansöz var. Dolayısıyla zamanda bu hastane kapasitesi azalıyor. Böyle bir trend var. Fakat aynı zamanda da paralel olarak da artıyor.
Niye? Çünkü mesela emekli doktorları çağırıyorsun. Öğrencileri çağırıyorsun, stajyerleri çağırıyorsun, onlara daha fazla iş veriyorsun. Aynı zamanda hastaneler yapılıyor, Çin'de olduğu gibi.
Bir seferberlik hali ilan ediyorsun, daha fazla maske üretiyorsun, daha fazla ilaç satın alıyorsun falan. Yani hem kapasiteyi azaltan faktörler var zamanla, hem de arttıran faktörler var. Mantıklı olan şey hastaları zamanla yaymak. O yüzden de buna böyle ya çok kafayı takmayın diyen insanlara şunu diyorum, evet kafanızı takmayın ama davranışlarınızı değiştirin.
Senin kafandaki stres seviyesi salgın hastalığı arttırıp azaltmıyor. Davranışlarını arttırıp azaltıyor. Şimdi bu hastane kapasitesinden bahsetmişken şuraya konuyu getireyim. Joe Rogan'ın podcastindeki uzman da buna uzun uzun değiniyor.
Bakın diyor, biz zaten yıllardır bunu uyarıyoruz. Bu dünyada olacak en olası felaket senaryosu hayvanlardan geçen bir salgın hastalık. Olur mu olmaz mı değil ne zaman olur tek soru buydu. Ve bunun denemeleri de sürekli oluyor.
SARS ve MERS'i de gördük. Yani bu yepyeni bir virüs de değil. Hani laboratuvarda üretilmiş falan. aynı virüsün birazcık mutasyona uğramış hali işte.
Eninde sonunda olacak zaten diyor. Bunu bilmemize rağmen, daha önceden tecrübe etmemize rağmen hiçbir stoklama yok. Maske stokları sadece birkaç günlük veya birkaç haftalık maksimum. Şimdi bu adam diyor ki ya biz bunu yerel olarak üretmiyoruz, bunlar zaten Çin'den geliyor.
Üretimi Çin'e kaydırmışlar. Kaynaklarımızı onu üretecek şekilde yeniden yapılandırsak bile, ki bunun girişimlerine başladılar, ham maddeleri Çin'den geliyor veya dışarıdan. Şöyle bir analoji kuruyor, füze yaparken, atıyorum makinalı tüfek yaparken bunun fabrikalarını gidip Çin'e mi kuruyoruz? Savaş konusunda bunu düşünüyoruz ama olasılığı çok daha yüksek olan bu tip felaket senaryolarında ve potansiyel olarak daha yıkıcı olan bu tip felaket senaryolarında Hiçbir stratejik planlama yok.
Testler zaten eksik. Bu kriz bir anda oldu. Ülkeler arası bir koordinasyon yok. Özellikle mesela AB ülkeleri arasında.
ABD'de testler bozuktu, ilk çıkan testler. Dünya Sağlık Örgütü'nün önerdiği testleri uygulamıyorlar, gidiyorlar kendi kafalarına göre bir test geliştiriyorlar ve o test bozuk çıkıyor ondan sonra. Sonra onu düzeltiyorlar, düzeltilen test de ortada yok. Bir yandan Başkan Trump, isteyen herkes test olabilir diye açıklamalar yapıyor.
Gerçek hayat hiç öyle değil, ortalıkta test yok. İnsanlar geliyorlar, her türlü o semptomu gösteriyorlar beni test edin diye. Diyorlar ki sizin komünitenizde pozitif çıkmış biri olmadığı sürece sizi test bile etmiyoruz. Ulan bu mantıkla kimseyi test edemezsin.
Çünkü ilk gerçekten pozitif olan vakanın da gidip test edilmesi imkansızlaşıyor. Tüm bu mantıksal saçmalıkların altında yatan şey kaynak yetersizliği ve planlama yetersizliği. salgınla dolaylı olarak alakalı bir şey diyor ki hastanelerdeki bu serum torbaları var ya bunların diyor %85'i Porto Rico'da üretiliyordu. Tropik bölge her sene zaten orada büyük bir fırtına oluyor.
En sonunda geldi bir tanesi bütün fabrikaları yıktı. Tüm dünyada Serum torbaları için kıtlık oldu. Ya şimdi diyorsun serum torbaları olmadan bir hastanenin etkinliği ne kadar olabilir? Atıyorum %30 düşer mesela.
Bir sürü hastalık için büyük risk. Şimdi sana bana kalsa deriz ki ya bu stratejik bir risk. Biz niye bu kadar kritik bir öğeyi %85 oranında tek bir yerde toplayalım? O topladığımız yerde felaket bölgesi olsun.
Her sene korkunç fırtınaların olduğu bir yer olsun. Bu da değişik yerlere yayalım. Biz planlasak böyle yaparız. Ama işte benim ilgimi çeken olay bu zaten.
Organizasyonlar çok farklı çalışıyorlar. Yani bir bilgisayar oyunu oynar gibi, strateji oyunu oynar gibi... ...tek bir merkezden böyle planlama yapamıyorsun.
Binlerce insan, on binlerce insan bir araya geliyor... ...ve ayrı bir varlık oluşturuyorlar, ayrı bir organizma oluşturuyorlar. Bunun da adı kurum oluyor veya devlet oluyor onun üstünde de.
Değişik seviyelerde organizmalar. Ve bunlar çok aptalca davranıyorlar. Herhangi bir bireyden, onu oluşturan herhangi bir bireyden daha aptalca davranıyorlar, daha kör davranıyorlar. Çünkü herkesin ufak tefek çıkarlarının bir toplamı, bir kesişimi şeklinde gidiyor işler.
Oturup da şunu demiyor mesela, ya arkadaşlar biz bir topluluk olarak bir takım risklere hazırlıklı olmamız lazım. Bu riskler düşük yüzleri olabilirler fakat olurlarsa fena patlarız. Bunlara belli bir kaynak ayırmamız lazım. Böyle diyebilirsin ama organizasyon seviyesinde o kaynaklar ayrılmıyor çünkü Şu anda seçilmen lazım.
O yüzden gidip vergi indirimi yapıyorsun veya patates dağıtıyorsun veya başka bir proje başlatıyorsun. Bütün kaynaklar ona gidiyor. Bütün sadece parasal kaynaklar değil, dikkat kaynağında yani medyada oraya gidiyor. Ondan sonra o konu hakkında bir kavga başlıyor.
Yani hep gündelik kısa dönem kavgalarla geçiyor işler. Tek bir merkezden planlama yapacak şekilde düzenlersen de sistemi, o zaman geçen iki bölümdür tartıştığımız konuya geliyoruz. Hani Çin ile ABD'yi kıyaslıyorduk ya veya demokrasilerle otoriter rejimleri. O sistem de kısa süre içinde zaten çöküp gidiyor.
Veya korkunç verimsizliklere, yolsuzluklara bulaşıyor. Yani iki ucu boklu değnek. Bu tip sorunlar için gerçekten de devletlerin ayrı bir bütçe ayırması lazım. Atıyorum %1 tamamen uzmanlar tarafından yönetilecek.
O konunun uzmanlarını da paylaştıracaksın. Al, sen işte yapay zeka güvenliği üstüne çalış. Sen salgın hastalıklar, bilişim savaşları konusunda çalış. Oturun, planlama yapın.
Ya ben mühendisken en dandik network'i tasarlarken hep şu soruyu soruyorduk. Single point of failure nedir? Yani hangi nokta çökerse sistemin tamamı etkileniyor ve tamamı çöküyor. O noktaları azaltmaya çalışıyorsun.
Bunu her şirket, her organizasyon yapıyor. En önemsiz şeylerde. Ama çok daha önemli sorunlar için daha yüksek seviyelerde böyle bir planlama yok. Ve biz bunu fark etmiyoruz.
Yani her şeyin bir şekilde yoluna gireceğine ve bir şekilde planlandığına dair bir ilüzyon var. Benim iş dünyasında öğrendiğim şey de buydu zaten. Bir konuyu öğrendikçe bir piyasayı, bir şirketi, bir sektörü aslında ne kadar hasbel kadar işlerin ilerlediğini, ne kadar tesadüfen bazı şeylerin olduğunu görüyorsun. Dışarıdan bakılınca akıllıca, akılca bir şekilde yönetilen şeylerin içine girince aslında hiç de öyle olmadıklarını anlıyorsun.
E bu ülkeler seviyesinde de ve uluslararası organizasyonlar seviyesinde de geçerli. Ya birileri de bunu düşünmüştür diyorsun ve hayatına öyle devam ediyorsun ama işte kimse düşünmemiş. Daha doğrusu düşünen insan çok bu konu hakkında, kitap yazan insanlar çok, dernekler kuranlar, çalışmalar yapanlar, hatta fonlananlar da çok. Ama koordineli bir şekilde, yeterince kaynak ayrılmış bir şekilde yapılan çalışmalar yok.
Hazırlıklar yok. Ve öyle yaşıyorsun işte. Sonra da böyle 20 senede bir, 30 senede bir, 50 senede bir patlıyorsun. Bakın bu etki o kadar ilginç ki.
Bunu şimdi borsaya bağlayacağım. Son günlerde borsalar inanılmaz. Yani 1987'den beri bir gün içinde bu kadar inişler, bu kadar çıkışlar olmadı. Ve o zaman bir salgın hastalık falan yoktu.
Şimdi bu salgının ilk zamanlarında ABD Başkanı Trump'ın tek derdi, halen de tek derdi o zaten, borsalar. Ve işsizlik rakamları, özellikle de borsalar. Seçime kadar bakın ne kadar rekor seviyeye çıkardım, ekonomiyi coşturdum diye kampanya yapacak. Tabii ki bunlar sorumlu metrikler.
Hatta borsa bazen genel ekonomik sağlığın tersine işler. Bunlar ayrı konular, başka zaman konuşuruz. Şimdi millet siyasi mitinglerde maymun gibi davranırken, paranı yönettiğin zaman, kendi paranı yönettiğin zaman, yatırım yaptığın zaman biraz daha akılcı davranıyorsun. O zaman diyorsun ki, ya bir dakika bu iş ciddi.
Trump'ın dediği gibi bu muhalefetin abartması değil, grip gibi de değil belli ki. Ondan sonra bunun üstüne bu organizasyon bozuklukları, yetersizlikleri gözüktüğü zaman millet dedi ki, ulan biz buna tamamen hazırlıksızmışız. Zaten de borsalar birazcık fazla şişikti. Bir düzelme bekleniyordu.
Bu bardağı taşıran son damla oldu ama damla da değil. Adeta ikinci bir bardak dolusu su attılar üstüne. Her şey taştı ve borsalar %25 düştü pik noktasından. Bir gün içinde %10 düştüler.
İnanılmaz rakamlar. Bu arada tabi Trump hayatımda gördüğüm en kötü konuşmayı yaptı, kriz yönetimi konuşmasını. O kadar kötü ki yani bütün takımını kovması lazım, kendi de zaten kovulması lazım. Herif kalktı, ABD ile Avrupa arasındaki bütün seyahatleri durduruyorum dedi.
Buna kargolar da dahil. Yani bütün ticaret patlıyor. Halbuki gerçekte olan şey, daha önceden karar verdikleri şey, çok daha gevşek bir politika. Yani Amerikan vatandaşı ve permanent residentler bundan muaf.
Onların yakınları da muaf. Kargolar tamamen muaf. Şu muaf, bu muaf. Şimdi bu belirsizlik ve panik durumunda hayatın akılcı bir şekilde organize edildiği, yönetildiği sanrısının artık çatırdamaya başladığı noktalar bunlar.
Millet diyor ki lan biz bir arabadayız ve arabanın sürücüsü yok. Nereye gidiyoruz? Uçuruma mı gidiyoruz? Birinin ortaya çıkıp ya tamam arkadaşlar sakin olun her şey kontrol altında bir şeyler yapıyoruz demesi lazım.
İşte o yüzden de bak Trump geldi ertesi gün borsalar kapanmaya yakınken acil durum ilan eder etmez borsalar fırladı gitti. Nasıl bir paradoks değil mi? Normalde biri gelip sana ya acil durum, boku yedik diye uyarı yapsa borsaya morsaya yatırım yapmazsın değil misin? Altına gider.
Yemek alırsın, crossbow satın alırsın, evini nöbete başlarsın pencereden. Tık tık tık indirirsin gelen zombileri. Burada tam tersi oldu. Acil durum ilan edince, hah dedi millet, en azından artık yeterince ciddiye alıyorlar, her şey güzel olacak.
İnsan kriz anlarında böyle bir şey istiyor, böyle bir şeye inanmak istiyor. Son olarak şuna değineyim, bazen hakikaten otoriteler kontrolde. Yani ortada bir planlayıcı var, bir otorite var ama bu tamamen yanlış yöne gidiyor. Bu hastalık hakkında ilk uyarıyı yapan doktor Wuhan'da diyor ki, ya böyle bir takım vakalar geldi, bunlar birazcık değişik, yeni bir salgından yüzleşiyor olabiliriz diye kendi meslektaşlarına uyarı gönderiyor.
Komünist parti bunu Zart diye kendi merkezine çağırıyor bölgedeki. Ve bu açıklamasını geri çekmesini istiyorlar. Boşu boşuna panik mi yaratıyorsun, terörist misin bilmem ne. Türkiye'den çok aşina olduğunuz hareketler ama daha da hormonlu su yani.
Sonuçta adamlar Çin Komünist Partisi'nde bekliyorsun. Adam da hastaneye dönüyor, bu vakalar gelmeye devam ediyor. Elinde sonunda virüsü kapıyor ve ölüyor. 33 yaşında.
İlk ölenlerden biri. Şimdi bu bana tabii ki Çernobil'i hatırlatıyor. Eğer yakın zamanda bunun HBO'daki dizisini izlemediyseniz bir yerlerden bulun. Gerçekten çok iyi.
Aynı hataları seneler sonra organizasyon seviyesinde yapıyoruz. Birey olarak öğrendiğimiz hataları organizasyon seviyesinde tekrarlıyoruz. Şimdi bu doktoru dinleselerdi ne olurdu? Ne kadar durdurulabilirdi hastalık?
Bilmiyorum. Bu kadar da yayılması kolay bir hastalığın ben durdurulabileceğini sanmıyorum. Hadi bu durdurulsun. Yarın öbür gün başka bir şey olacak.
Zaten hazırlıklı değildik. Bu noktadan sonra organizasyon seviyesinde bazı şeylerin değişme ihtimali var. Devlet politikaları seviyesinde ve uluslararası politikalar seviyesinde bazı şeylerin değişme ihtimali var. İhtimal ediyorum kesin değişir, iyi yönde demiyorum.
Çünkü bu virüs şöyle de olabilirdi, yani şimdiki gibi birkaç gün değil. Bir aylık kuluçka dönemi olan bir virüs de olabilirdi. Öldürme oranı da 10 kat daha fazla olabilirdi. Böyle bir virüse karşı ne yapacaktın?
Hiçbir korunman yok. Bağışıklığın yok. Hiçbir sistemsel hazırlığın yok. Koordinasyon yok.
Bir ay içinde vakalar başlayacak. Onu anlaman zaten bir ay daha sürecek. Harekete geçmen bir ay daha sürecek falan. Zaten o üç ay içinde her yere yayılmış olacak.
Patır patır insanları öldürecek. Böyle bir virüsten önce daha düşük yoğunluğu, daha az ciddi bir halini yaşamak belki de uzun vadede iyi bir şey. Yani bu bile ne kadar ciddi bir iş. Tabii bu da benim wishful thinking'im aslında.
Biraz fazla polyanacı bakıyor olabilirim. Ama Çernobil'den sonuçta insanlar bir şeyler öğrendi. Ruslar bile öğrendi. Her hata çıkarılan derslere kıyasla kabul edilebilir düzeyde bir hata değil.
Çernobil çok yüksek maliyeti olan bir hataydı. O dersleri çok daha önceden çıkarmaları lazımdı. Covid de çok yüksek maliyetli bir hata olabilir. Ama bu virüslerin nasıl ortaya çıktığını az çok anladıktan sonra insan ister istemez şunu diyor, ya çok daha kötüsü de olabilirdi hakikaten diyor.
Şimdi diyeceksiniz ki ya bu virüs hakikaten nasıl ortaya çıkıyor? İnsan yapımı falan diyenler var ya. İstihbarat uzmanları, eski Orta Doğu uzmanları bu haftada salgın hastalık uzmanı, biyoterrorizm uzmanı oluyorlar. Engin bilgilerini bizlerle paylaşıyorlar.
Şimdi bunu şöyle açıklıyor Nautilus dergisinde röportajı çıkan uzman. 300.000 sene boyunca diyor, bizim insan nüfusun milyonlar seviyesindeydi. Son birkaç bin senede şehirler kuruldu, 100 milyonlar seviyesine çıktı.
Yavaş yavaş yavaş yavaş da 1 milyara çıktı. 300.000 senede çok yavaş bir şekilde oldu diyor. Son 100 senede 6 milyar yeni insan eklendi.
300.000 senede olmayan şey eklendi. Ve önümüzdeki 80 sene boyunca 1-4-5 milyar daha ekleyeceğiz. Yani çok insan var.
Çok insan olmasının kötülüğü şu. Bir kere herhangi bir hastalık ortaya çıktığında inanılmaz hızlı yayılıyor. Bu zaten tek başına kötü bir şey. Ama insan bütün gezegeni değiştiriyor.
Şu anda diyor Çin'de senede 15-20 milyar kümes hayvanı üretiliyor. Yani tavuk, hindi, şu bu hepsini topla 15-20 milyar. 1960'lara geri gittiğinizde diyor oradaki veriler en en iyi ihtimalle birkaç yüz milyon civarındaydı. Yani iki yüz milyon olsa yirmi milyara çıkış yüz katlık bir artış demek.
Yüz kat daha fazla kümes hayvanı üretiyorsun sadece altmış sene sonra. İki nesil. Şimdi bu hayvanlar dev dev marketlerde, pazarlarda satılıyorlar. Canlı hayvan pazarları var büyük.
Orada alt alta üst üsteler. Ben ufak bir ölçeğini görmüştüm bunun Bangkok'ta. Her şey alt alta üst üste. Atıyorum yarasa var orada, yarasanın dışkısı altındaki kümes hayvanlarına düşüyor.
Onlar onu yiyorlar. Zaten birbirlerinin dibindeler, nefes alışverişleri, tükürükleri hep birbirlerine geçiyor. Yani tam bir deney laboratuvarı. Her gün her gün bu laboratuvar çalışıyor.
Seneler boyunca ya. Bunun içinde eninde sonunda bilindik virüslerin mutasyona uğramaması... Zaten sürekli uğruyorlar da. O mutasyonlardan birinin en sonunda insanı enfekte etmemesi ve yayılmaması mümkün mü Allah aşkına?
Yani hakikaten bugün olmasa yarın olacak. Hatta bugün olmasına rağmen yarın da olacak. Yani bugün olması yarını değiştirmiyor. Yarını hazırlığımızı değiştiriyor.
Değiştirebilir. Bu bağlamda son bir şey söyleyeyim. Science dergisinde bu Dennis Carroll'ın çıkan bir yazısı var. 1 milyon 670 bin ayrı virüs olduğunu söylüyor dünyada.
Ve bunların tahminen 630.000 ile 827.000 arasında bir rakamı. İnsanları enfekte etme kapasitesine sahip.
800.000 ayrı virüs, ayrı çeşit virüs girebilir. Şimdi bunu duyduğunuz zaman, anlıyorsun biz bu raddeye kadar nasıl gelmişiz? Yani bu şehirleri kurmamamız lazımdı bizim.
Bizim ağaçlardayken ölmemiz lazımdı. 800 bin ayrı virüs ne demek? Yani bu bizim gezegenimiz falan değil. Biz burada yaşayan hostlarız sadece.
Kendi kendimize oynuyoruz, kumda kaleler yapıyoruz da. Asıl gezegen başkalarına ait. Fakat enseyi de çok karartmayın diyor. Bunların ezici çoğunluğu zaten bize zararsız.
Hatta bazıları bize yararlı olabilir. Mikrobiomumuzun bir parçası olabilir. Tıpkı bakterilerde olduğu gibi. Başka da işte biz virüsler için sadece birer üreme aracı değil, aynı zamanda birer savaş alanı da olabiliriz.
Birbirleriyle savaştıkları bir alan. Ve eğer iyi bir denge politikası güdebilirsek bir şekilde ayakta kalabiliriz. Rusya ile Amerika arasında sıkışmış Türkiye gibi. Evet arkadaşlar, bugünlük bu kadar.
Gelecek bölümde bunun beklenmedik etkileri hakkında konuşmak istiyorum. Biraz ekonomik etkileri hakkında konuşuruz tabii ama kilit kelime gerçekten beklenmedik. Çok kısa bir örnek vereyim mesela, okulları kapıyorsun, hemşireler işe gidemiyorlar çünkü çocuklarına bakmak zorundalar. Üniversiteleri kapıyorsun, insanlar evde oturmuyorlar bunu tatil sanıp dışarı çıkıyorlar, barlarda buluşuyorlar.
Bunlar kısa vadeli beklenmedik etkiler. Bir de uzun vadeli beklenmedik etkiler var. Kültürel olarak nasıl değişiriz eğer bu hastalık uzun sürerse. Biraz bilim kurgu gibi.
O zamana kadar da ne yapmayacağız? Panik yapmayacağız. Deli gibi her dakika bunun haberlerine bakmayacağız. Ama tedbirli davranacağız.
Bu bir tatil değil. Bu bölümde emeği değil ama cüzdanı geçen arkadaşlarıma... Maddi ve manevi diyeyim. Desteği geçen arkadaşlarıma teşekkür ediyorum.
Can Cihanırçın ve Can Karakuş. Bu sefer tersten okuyayım. Akko İnkeval, Şekercoğlu Refik, Schwarzenegger Arnold, Yaldız Canemura, Seküre, Ünsal Mehmet, Mehmet Han, Purut Başak, Batun Betül, Kahraman Aydın, Öz Ertem Çağrı, Elbir Özgür, Lagolun, İ.A.
ismi bende saklı. Arıcan Işıl, Polat Uygar, Gök Nülüfer, Mart Tunç, Aydoğan Ece, Yıldırım Sinan, Atkurt İsmail, Barkmaz Alper, Tokdemir Anıl, Keleş Basri Hasan... Olmadı yani. Keleş Hasan Basri, Berk, Gelal Erdem, Ocak Ömer, Korkut Erman, Şahin Erçiğdem, Selici Dilara, Kelif Vesto, Albayrak Alican, Öz Emre, Çelik Orhun Emre ve Özbek Ali.
Canım patronlarım benim. Bakın sizin sayenizde endişelenmiyorum biraz da. Çünkü bizim okulları kapattılar, her şey iptal oldu. Ama Allah'tan uzaktan çalışabiliyorum çünkü.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.