Podcast

Gürman ile Demokrasilerin Geleceği Üzerine (1/2)

Fularsız Entellik

6 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

"Suriye ve Tartışamama Kültürü" bölümünden tanıdığınız @gurmant_ ile demokrasilerin ve alternatiflerinin geleceği üstüne bir sohbetin ilk kısmı.

***



Konular:


(00:10) Garibanların yerine aristokratların öldüğü savaşlar

(02:35) "Birlik olmak" ne demek?

(06:00) KONUK: Gürman ile "tarihin sonu"

(10:20) İlk defa gelecekten umut. Kitap: Devrim Çağı (Hobsbawn)

(14:35) Hitler'in iddiası

(16:30) Putin'e göre Rusyanın özel durumu

(19:13) Nefsi Müdafaa ve otoriterlik. Kitap: Tiranlık Üzerine (Timothy Snyder)

(20:30) Propaganda teknikleri: Göz göre göre yalan söyle

(25:50) Sovyetlerin gelişimi

(30:00) Demokrasinin ahlaki üstünlüğü

(33:30) Biyolojik zar atışı ve kaynak verimsizliği

(37:55) Hamaset: "Demokrasiyle yapılan kavga, öyle ya da böyle topluma bir maliyet üretir"

(40:00) Türkiyedeki en büyük azınlık, demokrasiye inananlar azınlığıdır

(42:45) Fularsız durum raporu

(44:45) Teşekkürler (unutmayın, destek demek her konuda tasvip demek değil)




***

DISCORD Sunucusu: https://t.co/aOcoPDgIgw?amp=1 .

DESTEK: https://www.patreon.com/imTolstoyevski



.

.

.






.


Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

6.238 kelime · ~31 dk okuma

Bazılarınız hatırlayacaktır yaklaşık üç buçuk ay önce konuklu bir podcast bölümü vardı. Suriye ve tartışamama meselesi isimli. Birkaç hafta sonra onun bir devam bölümünü kaydetmiştik konukla, Gürman isimli konuğumla. Bu devam bölümü Suriye'den ziyade demokrasi hakkındaydı genel olarak.

Çok uzun bir kayıttı. Ne zamandır da vakit bulamıyordum onu kurgulamaya. Bu son yaşananlar yüzünden biraz gaza geldim. Askerlerimizin Ruslar tarafından bombalanması yani.

Ve daha ziyade ona verilen tepkiler. Hem devletin tepkisi hem de insanların tepkisi. Yani o Suriye meselesi bölümünü alıp bugün yayınlasam, sanki ilk defa yayınlıyormuş gibi, hiçbiriniz fark etmezdiniz. Cuk oturuyor çünkü.

Transkriptin tamamını oku

Hani artık bu standart hale gelmiş kriz yönetiminden tut. Hani interneti keselim, trol ordusunu sürelim, medyayı abluka altına alalım, birlik beraberlik mesajlarıyla dolduralım etrafı. Bunlar artık hayatımızın bir sabiti. Bizim bölümün konusu da bir takım siyasal kararlar yüzünden ödenen bedellerin tartışma kültürü eksikliği içinde giderek artacağı yönünde.

Yani daha fazla bedel ödeyeceksin sürekli. Ama o bedeli tabii sen ben ödemiyoruz. Garibanlar ödüyor. İşte şehit cenazelerinin çıktığı evlerin fotoğraflarını gördüm.

Derme çatma yerler hepsi, gece kondu. Yalıdakiler ödemiyorlar bunu. Şimdi eskiden böyle değildi mesela. Bazı toplumlarda en azından savaş aristokratların ayrıcalığıydı.

Çünkü o sayede statü elde ediyorsun, o sayede zenginlik elde ediyorsun. Her önüne gelen öyle silah taşıyamıyor zaten. Taşısan bile şövalye olmak, zırh sahibi olmak, güzel silahlar sahibi olmak, at beslemek bunlar pahalı şeyler. Kendiliğinden bir ayrıcalığı vardı.

Bir nevi kartel olmuşlardı, savaş karteli. Zaten bizim tarihimizdeki bazı savaşlara bakarsanız mesela Mohaç Savaşı, Karşı tarafın bütün aristokrasisini yok etmişiz. Şimdi öyle değil. Şimdi savaşlar uzaklarda oluyor.

Şimdi televizyona çıkıp şehadet güzellemesi yapan insanlar... Bir iki tanesini gördüm videosunu internetten. Asabım bozuldu. Daha fazla araştırmadım zaten.

Efendim herkes şehit olmak istermiş. Ya git o zaman sen kardeşim. Kimseyi tutmuyorlar ki. Bu insanların evlerinden şehit cenazesi çıkmıyor.

Neyse ben askerliği bilmem, doğuyu bilmem. Olayların ayrıntılarında da vakıf değilim. Ülkede de bunun 100 bin tane uzmanı var zaten. Benim bildiğim şey ahmaklık ve tartışma.

Bir bakıma. Her benzer kriz olduğunda, benzer bir felaket olduğunda sürekli yenilenen bu birlik beraberlik mesajları Ahmaklık ve tartışmayla yakından alakalı. Şimdi iktidarın ağzından geliyorsa bu mesajlar anlaması çok doğal. Her iktidar bu tip durumlarda sorumluluktan kaçmak ister.

Hatta bir aikido ustası gibi sana gelen darbeyi, yani bu kriz darbesini, onun enerjisini kendi avantajına kullanıyorsun ve daha da fazla insanı kenetliyorsun, daha da fazla insanı şemsiyen altına topluyorsun. Hiçbir iktidarda bu fırsata dayanamaz dünyadaki. O yüzden bunları anlıyorum. Ama herhangi bir iktidarla bağlantısı olmayan insanların da gün birlik beraberlik günüdür, aksini söyleyen teröristtir diye ortalıkta dolaşması tam bir ahmaklık ve tehlikeli ahmaklık.

Bu kelimeleri papağan gibi tekrarlayan insanların oturup da 5 dakika bile üzerlerinde düşündüklerini sanmıyorum. İnsanlar zaten dışarıya karşı birlik oluyorlar, beraber oluyorlar. Nasıl? Devlet denen organizasyon aracılığıyla.

Şimdi hiçbirimizin kalkıp da Rus ordusuna yazıldığını sanmıyorum. Bilmem, Esad güçlerine yazıldığını sanmıyorum. E ne yapıyoruz onun yerine? Ya bizzat gidip Türk ordusu bünyesinde savaşıyoruz, ya akrabalarımızı gönderiyoruz, ya da vergiler aracılığıyla bu orduyu ve başka kurumları destekliyoruz.

Nedir bu kurumlar? Sadece askeriye değil, dış işleri, istihbarat, ticaret bakanlığı, şu bu. Ve bunların hepsine de desteğin senin kontrolün dışında oluyor zaten. Sosyal medyada hükümeti eleştirince oradaki ordu %80 daha etkisiz olmuyor.

Mermilerimiz azalmıyor. Zaten dışarıya karşı birisi. Asıl mesele içeride tartışabilmek. Çünkü içeride sen tartışamazsın, hatalarını düzeltemezsin.

Daha teorik konuşalım. Hiçbir hata yapmamış olsan bile, her şeyi mükemmel yapmış olsan bile, bir noktada ben bu işe niye girdim, ne bekliyorum, hedeflerim ne ve göze alacağım bedel ne kadar, maksimum bedel ne kadar, bunun muhasebesini de unutuyorsun. Bunlar da zaten her nesil her ülkede yaşanıyor. İşte hepiniz filmlerden aşinasınızdır mesela Vietnam Savaşı'na.

Pek azınız herhalde okumuştur oturup neden girdi Amerika buraya? Niye o kadar süre kaldı ve bu nelere mal oldu? Ve o sırada ABD içinde bu savaşın tartışılması nasıl oluyordu? Muhaliflere nasıl davranılıyordu?

Devlet denen aygıt zaten dışarıya karşı birliğini senin yansıtır. Ama içeride o devletin görevi tartışmaları düzenlemek, azınlık fikirlerine de yeşerecek alan bırakmaktır. Çünkü o azınlık fikirleri kazanmasalar bile, o günkü tartışmayı kaybetseler bile, yani diyelim ki herkes, %99'umuz bu harekatın ne olduğunu biliyor ve destekliyor. Diyelim öyle.

Sırf o %1'in varlığı, %5'in varlığı, %10'un varlığı neyse artık, milletin grup düşüncesi, group think içinde kendini kaybedip uçlara salınmasını engeller. Bu iyi bir şeydir. Neyse, böyle bir giriş yaptıktan sonra biz bu demokrasiyle ilgili kaydımıza girelim. Uzun olduğu için bunu iki bölüme ayıracağım.

İkinci kısmını da haftaya yayınlarım. Arada bana da birazcık boşluk olsun çünkü Perşembe benim Safsatalar ansiklopedisinin baskıya gitmeden önceki son değişikliklerini yapmam için son gün. Hala da Mart ayı hedefimiz sabit. Mart sonu raflarda olacak büyük ihtimalle.

Evet, şimdi konuğum Gürman'la demokrasi konusuna dalalım. Valla seni geçen gün millet çok beğendi dedi ki, bu yetkili bir abiye benziyor, bunu tekrar getirin. Yalnız kavanozdan konuşmasın, tost makinesiyle kayıt yapmayın dediler. Tek eleştiri oydu.

Ya geçen sefer kaldığımız nokta çok güzel bir noktaydı. Neydi o? Çin Halk Cumhuriyeti farklı bir deneyim ortaya koyuyor. Çin Halk Cumhuriyeti diyor ki benim rejimimi devam ettirmem için demokratik hakları tanımama gerek yok, demokratik bir yönetim şeklini uygulamama da gerek yok.

Belirli bir seviyede baskı rejimini uygularım ve netice itibariyle insanlarımı gene de propaganda ile ve çeşitli kontrol araçlarıyla mutlu edebilirim. 1.3 milyarlık bu nüfusta bu yönde hem daha çok gelişebilir, hem kalkınabilir hem de insanlarına daha fazla mutluluk sağlayabilir. Şimdi esasında sorunun temeli Çin Halk Cumhuriyeti'nin bu iddiası değil.

Esas karşı karşıya kaldığımız soru şöyle bir soru. 19. yüzyıldan sonra Ve özellikle 2. Dünya Savaşı'ndan sonra oluşan dünya düzeninde şöyle bir temel kabul vardı.

Demokrasiler kazandılar, çok daha haklı olduğu ortaya çıktı. İnsanlar için en iyi yönetim biçimi demokrasidir. Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra da Fukuyama tarihin sonunun geldiğini... Bundan sonra başka dünyada, başka coğrafyalarda, başka rejimlerle yönetilen halklar olsa da gidişatın kesinlikle demokrasiye doğru olacağını söylüyordu.

Bir sürede gerçekten bu iddia, bu hipotez dünyada kabul edildi, başat hipotezi olarak ele alındı. Fakat ondan sonra gördük ki işler böyle olmuyor. küreselleşmeye ilerledikçe gördük ki merkez ülkelerinde bile demokrasinin merkez ülkelerinde bile popülist akımları ilerledi ve işte artık karşımızda yeni tip otoriter rejimler var. Dolayısıyla tarihin sonu gelmedi.

Fakat meselemiz şu, gidişatın böyle olması tek başına demokrasinin yenildiğini, tarih dışı kaldığını gösterir mi? Başka rejimlerin bizzati var olması demokrasinin üstün taraflarını, üstün bir rejim olduğu iddiasını ortadan kaldırır mı? Amazon ormanlarında da yaşayan yerli kabileler var. Bunların da kendilerine ait bir örgütlenme biçimi ve yönetim şekli var.

Şimdi örneğin Kenyalılar ya da Norveçliler Amazon kabilelerine bakarak şöyle demiyorlar. Ya bu çağda böyle de yaşanabilir. Elimize mızraklarımızı alalım. İşte teknolojiden şundan bundan ve bunu sağladığı imkanlardan bütünüyle vazgeçelim.

200 kişilik, 250 kişilik küçük topluluklar halinde yeniden örgütlenelim. ve kendi ormanlarımızda mutlu mesut bir hayat sürelim demiyorlar. Bunu dememelerinin de bir sebebi var. Çünkü yaşadıkları rejim, onlara bir Amazon toplumunun ya da Endonezya'da yaşayan bir kabilenin örgütlenme biçiminin sağlayamayacağı büyük faydalar Şurada hemen bir araya girip sana soru sorayım o zaman.

Sence bu gerçekten böyle bir rasyonel karar sonucu mu? Biz tahlil ettik kendi sistemimizi, getiri götürülerini. Bu daha iyiymiş. O yüzden de Amazonlardaki gibi yaşamayalım veya atalarımız gibi yaşamayalım diye bilinçli bir karar mı veriyorlar?

Yoksa bu sistem zaten mevcudiyeti ile bir ağırlığı var zaten. İşin doğal gidişatı belli bir yönde. Geriye doğru dönemezsin istesen bile. Şimdi şöyle, Norveçliler kesinlikle karar vermişler.

Yani Norveçliler gerçekten de bakmış. Ondan sonra demişler ki, hakikaten böyle yaşayalım. Şu anda da hala kendi sistemlerini eleştiriyorlar ya da Almanlar... ...kendi sistemlerini eleştiriyorlar ve bunu rasyonel bir süreçle yapıyorlar.

Birçok ülke böyle yapmıyor, haklısın. Şöyle çıkan bir alternatif de yok zaten. Kimse bunu da demiyor. Yani arkadaşlar biz niye pagan, toton şövalyeleri gibi yaşamıyoruz?

Öyle yaşasaydık harikulade giyslerimiz olurdu, kılıçlarımızı sallardık. Audi üretmekle kim uğraşacak, adımıza biler ne güzel Toton ormanlarında keyfimize bakardık diyen bir politik hareket varsa da bunun karşılık bulması mümkün değil. Çünkü 18. yüzyıldan özellikle yani hatta şöyle sayabiliriz işte reform, renesans, arkasından sanayi devrimi, bilim devrimi, arkasından işte ekonomik dönüşüm, öyle büyük bir tarihsel tecrübe yaşadı ki insanlık.

Zaten antik rejime, bu demokrasiden önceki bir rejime herhangi bir demokrasinin dönme nedeni yok. Eric Hobsbawm diyor ki Devrimler Çağı kitabında, tarihte ilk kez diyor insanlar daha iyi, daha parlak bir zamanı geçmişte değil, gelecekte buldular. Çünkü sürekli gelişimden bahsediliyordu. Hakikaten de bakalım 1800 yılına kadar, 1700 yılına kadar dünya tarihine, gelişim dediğimiz şey yok.

Sürekli bir ekonomik büyüme yok. Nüfus bile hemen hemen standart bir şekilde gelişiyor. Şöyle düşün, 1800 yılında insanlık nüfusu ilk kez 1 milyara çıktı. Dolayısıyla dünyanın gerçekten paradigması değişti.

Bu bilim devrimi, sanayi devrimi, onunla birlikte gelen siyasal devrimlerle birlikte. İnsan türü artık başka bir rejim içerisinde yönetilemez hale geldi. Bugün bir tane adam çıkıp da 14. Louis gibi yetkimi doğrudan kendimden alıyorum, bunu bana Tanrı verdi, istediğim kanunu çıkartırım, istediğim kuralları yaparım, devlet benim derse, o adamı 3 aşağı 5 yukarı deli gözüyle bakıyoruz.

Fakat karşı karşıya kaldığımız sorun şu, illaki de böyle bir sistem, bu insan topluluğu demokrasiyle mi yönetilmeli? Hayır, insanlık tarihinde çok küçük bir aralıktır demokrasiyle yönetim deneyiminin olduğu. Bu otoriter insanların, tiranların diyeyim, kendi yönetimlerini meşrulaştırma biçimi değişmiş olabilir. Senin dediğin gibi artık kimse şey demiyor, ben işte Çin İmparatoruyum, göklerin, ilahların yeryüzündeki temsilcisi benim demiyor veya ...ben işte Ra'nın oğluyum falan demiyor.

Tamam, eyvallah. Ama onun yerine kullandığı meşrulaştırma şekli... ...ben işte insanların yani popüler fikrin... ...vücuda gelmiş haliyim diyebiliyorlar.

Dolayısıyla meşrulaştırma şekli değişmiş olabilir ama... ...adamın tiranlığı sabit. Yani şimdi oturup da Ramses rejimiyle... ...bugünkü bir otoriter rejimi,

mesela Kim Jong-il rejimini karşılaştırırken... ...Ramses'in egemenliğini doğrudan Tanrı'dan ve gelenekten alması dışında... Temelde ne fark var dersen çok az fark var.

Antik Mısır'da Ramses yönettiği dönemde tabii mahkemeler yok, öyle bir bilgi yok yani ama belli yargıçlar var. vatandaşlar arasındaki ittilafları hakkında karar veren. Bir ordu var. Bir de genel olarak halkın Ramses'in tanrısal olduğuna inancı nedeniyle bu iktidara duyduğu bir güvenme verdiği bir meşruiyet var.

Şimdi Kim Jong-il rejiminde de, Kim Jong-il de rejimi başına babasının oğlu olduğu için geçti. Mahkemeler var, evet ama bunların tamamı Kim Jong-il'e bağlı. İşte rejim içerisinde temelde orduya dayanıyor gene ve elindeki araçlarla da kendi meşruiyetini üretiyor bir şekilde. Dolayısıyla 21.

yüzyılda Firavun gibi bir ülkeyi yönetmek ya da bir tiran gibi bir ülkeyi yönetmek mümkün müdür? Mümkündür. Mesele şurada yani evet böyle bir rejim var ama bu rejim insanlık için iyi bir rejim midir? Uygulanabilir bir rejim midir?

Uygulanabilir bir rejim midir? Verimli bir rejim midir? İnsanlık bu yöne doğru mu gidiyor? Hayır, bu soruların tamamı hayır.

Bugün oturup da ne Angola'daki, ne Nijerya'daki, ne Meksika'daki, ne Bolivya'daki, ne Norveç'teki bir insan ortalama olarak gidelim de Kim Jong-il rejimi gibi bir rejimle yönetelim demiyor. Mesela Rusya'da Putin rejimi var. Bir tek adam rejimi esasında. Bağımsız mahkemeler yok, basın özgürlüğü yok vs.

denge denetim araçlarının tamamı yok edilmiş. Kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığını, toplumu kontrol etme gücü yok. Dolayısıyla çok ciddi yolsuzluk var. Ve çok ilginç bir şekilde, yani bu çok uzun zamandır aksini görmediğimiz bir deneyim, Rusya nüfusu küçülüyor.

Yani nüfus artışı bile eksiğe inmiş durumda. Şimdi bu koşullar altında Putin yine de elindeki çok büyük bir güçte ve işte devlet deneyimiyle, bilgisiyle, araçlarıyla vs. dünya için önemli bir aktör. Şunu söyleyebilirim, herhangi bir insanın elinde 4 bin tane atom bombası verirseniz o da dünya için önemli bir aktör olur.

dünyanın tamamını yok edebilecek kadar gücün varsa herkesin sana en azından bir kulak kabartmasında fayda var. Ama Putin rejimi toplumlara bir örnek olarak ortaya koyuluyor mu? Hayır, Putin bile bunu yapmıyor. Yani Putin de demiyor ki, ya kardeşim İngiltere esasında yanlış yönetiliyor, benim gibi yönetilse daha başarılı olur, kendi insanlarına daha büyük mutluluk sağlar, insanları daha zenginleşir, daha iyi sağlık olanaklarına kavuşur, mesela herhangi bir açıdan.

Ahlaken daha üstündür. Mesela Hitler'in böyle bir iddiası vardı. Hitler açıkça diyordu ki, demokrasiler ahlaken zayıf rejimlerdir. Hitler diyordu ki, demokrasiler insanlar arasındaki ırk ayrımını ortadan kaldırdığı için, insan türüne karşı yapılmış bir kötülüktür.

İnsan türünün kalitesini sulandırıyor, güçsüzü de koruyor, aptalı da koruyor, sakatı da koruyor. Evet. Hitler'in açıkça bir iddiası vardı. Diyordu ki o demokrasiler hem verimsizdir, çünkü günlük kişisel çıkarlarına, günlük parti politikalarına, sınıf çıkarlarına toplumun ve insan türünün Geleceğini feda ederler, alınması gereken kritik kararları alamazlar.

İki, diyordu ki bir de aynı zamanda ahlaken de zayıftır. Herkese eşit haktan bahsetmek, herkesi eşitlemek adaletsizdir diyordu. Böyle bir kendine dair paradigması vardı. Ya da Sovyet Rusya'nın dünyanın tamamında şamil bir önerisi vardı.

Diyordu ki, kapitalist rejim insan özgürlüklerini esasında yok eder, demokrasinin vaat ettiği özgürlükleri kullanılmaz hale getirir. Aydınlanma hareketiyle ortaya çıkan neydi aydınlanma hareketi? İnsan vardır. Hepimiz insan olmak ortak paydasında eşitiz, belli bazı vazgeçilemez haklara sahibiz.

Bunlar da kimse tarafından elinden alınamaz vs. diye giden bir seton. Karşı karşıya olduğumuz problemlere insanlara akıllı cevap verirler. Diyordu ki aydınlanmanın bütün önermelerini bu kapitalist sistem yok ediyor.

Çünkü güçsüz durumda olanlar sermayeyi kontrol eden bir grup adamın egemenliği altına giriyor. Böyle bir toplumda özgürlükle bahsedemez. O zaman ne yapacağız? İşte sosyalist devrim yapacağız.

Bütün dünyada yapılmalıdır diyor. Bugün karşı karşıya olduğumuz, demokrasinin karşısına çıkan rejimlerin hiçbirisi ben demokrasinin üstünüm demiyor bu arada. Yani Zizek Bin de demiyor. Yani kapitalizm ve demokrasi değerleri o kadar baskın oldu ki diyorsun, günün otoriter rejimleri bile hem bu rejimlerin, bu demokrasilerin daha aşağı olduğunu iddia etmiyorlar hem de kendilerini de o ışıkta göstermeye çalışıyorlar.

Yani Putin de kendine sonuçta ben Putin bunu demiyor. Şimdi Allah var, adamın hakkını yemeyeyim. Putin demokrasi daha üstündür de demiyor. Putin diyor ki, her bölgenin kendine has bir, bu zaten otoriter liderlerde genel olarak gördüğümüz bir tema.

Rusya'nın kendine özgü koşulları var diyor. Dünya diyor tek kutuplu bir dünya değil. Dünyaya böyle bakmak Kuramsal açıdan yanlış. Her bölgenin, her coğrafyanın kendine ait kuralları, kültürü, gelişim şekli var.

Tek bir gelişim şeklini bütün insanlığa dayatmak haksızlıktır. Çok kutuplu bir dünyada yaşıyoruz. Çok fazla yaşama biçimi ve yönetim biçimi var. Bu yönetim biçimlerine tamamen saygı duymak lazım diyor.

Meşruiyetini oradan alıyor. Demiyor ki benim rejimim demokrasiden üstündür, bütün dünyada da işte benim gibi... Hayır demiyor. Diyor ki, Liberya'da Liberyalılara göre yönetilsin, Kongo'da Kongolulara göre yönetilsin, Türkiye'de nasıl isterse öyle yönetilsin diyor.

Çin çok daha farklı bir paradigmaya sahip. Diyor ki, bizim Çin tipi bir sosyalizmimiz var. Çin tipi. Yani bunu bir kere zaten bir başka ülkenin alıp uygulaması da mümkün değil çünkü Çin değil.

Xi Jinping diyor ki, biz demokrasiye doğru gidiyoruz ama bunun hızı... Ve nasıl olacağını biz belirlemek zorundayız çünkü 1 milyar 300 milyon insan yaşıyor. Burada yapılacak olan radikal değişiklikler dünyada stabilizasyonu etkiler. dünyanın güvenliği için bir tehdit oluşturabilir.

Dolayısıyla biz de böyleyiz diyor. Bunun bir benzeri Suudi Arabistan Hanedanı da diyor. İlginç bir şekilde. Yani Suud Hanedanı da diyor ki, biz de temelde isteriz demokrasiyle üretilmek ama gerçekten.

Bunu diyorlar yani. Ama diyorlar bizim Suudi Arabistan'da birçok kabile var. Bu kabileler birbirleriyle çatışma altında ve bizde kabilecilik çok yüksek. Biz birden hızlı bir şekilde demokrasiye geçersek bütün kabileler sadece kendilerine oy verir.

En yüksek kabile koalisyonunu kuran iktidarı alır ve onlar da diğerlerini zaten ezer, yok eder. Demokrasi falan çıkmaz bu toplumdan diyorlar. Dolayısıyla yavaş yavaş gelişmeye devam etmemiz lazım diyorlar. İşte kadınlara ehliyet hakkı vererek... ...gelişim yönünde sağlam ve istikrarlı adımlar atıyoruz diyorlar.

Yani şimdi... ...şimdi buradaki karşı karşıya olduğumuz dönem... ...20.

yüzyıl başından çok farklı bir dönem. Timothy Snyder var. Tiranlığa Doğru kitabının yazarı. Yani diyor ki... ...20.

yüzyılın başına göre... ...karşı karşıya kaldığımız otoriter tehditleri tabii o kendi açısından söylüyor. Tehditlerin en özgün tarafı diyor... Bu rejimler eskiden faşist rejimler,

populist rejimler ya da totaliter rejimler agresifti. Yani bütün dünyaya karşı bir şey söylüyorlardı. Bütün dünyanın böyle yönetilmesi gerektiği yönde bir iddia vardı. Şimdikiler pasif-agresif diyor.

Tam tersine kendilerinin milli kültürlerini, kendi varlıklarını korudukları iddiasıyla saldırganlaşıyorlar. Nitekim Amerika'daki mesela Trump hareketine de bakalım. İşte bunun içerisinde ...beyazların üstün olduğuna inanan adamlar da var.

Bunlar Amerika'dan beyazların... ...yok olacağını... ...bütün Amerika'nın melezleşeceğini... ...beyaz kültürünün yok olmakta olduğunu ve onu korumaya çalıştıklarını imda ediyorlar.

Ve dikkat edersen hep vanguardi hareketi falan yani bekçilik, koruma... ...işte gardiyanlık... ...üzerinden kendilerini anlatıyorlar.

Şöyle demiyorlar yani, gideceğiz işte biz beyaz bir... ...imparatorluk kuracağız, Aryan İmparatorluğu... ...sonra da bütün gücümüzle dünyayı fethedeceğiz... ...hakim olmamız gereken... Hayır demiyorlar bunu.

Fakat bunun ilginç taraf olması ikinci bir yönü görmemize de engel olmamalı. Mevcut hareketlerin tamamı, yani otoriter, totaliter hareketler, 20. yüzyılın başındaki faşist totaliter hareketlerin propaganda tekniklerini ve biçimlerini aktif bir şekilde kullanıyorlar. Mesela şöyle bir konsept var.

Ruslar çıkartmışlar. raporlar hazırlamışlar, bu bir siyasa iletişim taktiğinin ötesinde stratejik bir belge. Diyor ki senin bir tane yalan söylemenin hiçbir anlamı yok diyor. Tamam mı?

Çünkü bir tane yalan söylersen sadece yalancı olursun. Mesela kredi, yani güvenilirlik üzerinden yargılarlar. Sınırsız sayıda yalanı eş zamanlı olarak söyleyeceksin ve sürekli tekrar edeceksin. Bu Goebbels'in Büyük Yalan hikayesi var ya, onun Blitzkrieg hali bu.

Göz göre göre yalan söyleyeceksin diyor. Herkesin apaçık aksi olduğunu bildiği bir yalanı söyleyeceksin diyor. Çünkü iletişimin temeli diyor, doğruluk, dürüstlük, hakikat, fake-checkingle alakalı değildir, güçle alakalıdır diyor. Sen bunu söylüyorsan ve bunun yalan olduğunu bile bile inanacak bir kitle varsa bunu başarabiliyorsan güçlüsün sen.

O saatten sonra sen yıkılmazsın zaten diyor. Ve dolayısıyla yalan bombardımanı açıyorlar. Bu teknikle mücadele açısından fake-checking, işte Trump şurada yalan söylüyor hiçbir anlamı yok. Adam zaten ta kaç ay önce 10.000 yalan sınırına geçmişti.

Bunları tek tek yalanlarını ve yanıltıcı demeçlerini dokümante ediyorlar. Şimdi bunları da tek tek işte doğrusu budur, doğrusu şudur. Tamam da 2.000 olsaydı zaten yeterince kötü değil miydi?

2.000 ile 10.000 yalan arasında veya 20.000 yalan arasında bir fark yok artık.

İlk 3 gün ben de destekledim. İlk 3.000 yalanını ben de destekledim ama... Artık 5000'e vardığımızda ben artık Trumpçı değilim demeyecekler zaten insanlar.

O yüzden de senin dediğin gibi ben de hemfikirim. Bu fact checking'e bu kadar bel bağlamak işe yaramaz da demiyorum tamamen ama bunu bir çözüm olarak düşünmek birazcık saçma. Şimdi yalnız sana şöyle bir şey söyleyeyim. Devamı vardır elbette söyleyeceğin de arada bir yorum yapayım sana.

Bu Blitzkrieg taktiğiyle bunları yapabilmek için yani her kanaldan sürekli insanları doyurana kadar bu yalanları tekrarlayabilmek için zaten elinde belli bir platform olması lazım, bir güç olması lazım. Türkiye'de mesela yandaş medya dediğin şey zaten belli bir ekonomik gücü olduğu için iktidarın yandaş oldu ve yandaş olarak kaldı. Trump birazcık daha değişik. Trump'ın devletin organlarına erişimi Türkiye'deki gibi değil tabii.

Onun platformu Twitter platformu. Oradan sürekli sallıyor. Benim tespitim şu, orada medyanın Trump ile tamamen kaplı olmasının nedeni Trump'ın kendi gücü değil. Karşı tarafın, muhalif tarafın bu fact checking'e fazla bel bağlayıp adamın yalanlarını sürekli tekrarlaması ve bakın aa ne kadar salak şunu da söylüyor işte bunu da çürütelim bir nevi onun hoparlörü olmuş oluyorlar.

Öteki taraflarda Putin, Çin, biraz da Türkiye, biraz da değil bayağı bir Türkiye. Orada direkt olarak iktidarın gücü sayesinde medyanın kanalları bu yalanlarla doluyor. Türkiye'de 16 tane ulusal yayın yapan televizyon kanalı var. Bunların 13'ü hükümet kontrolünde.

Ulusal bazda yayın yapan en büyük 20 gazetenin toplam trajinin yüzde 80'ini iktidar tarafından, iktidar medyasından oluşuyor. Türkiye'de çok ciddi bir hegemoni var. Hatta Edam geçenlerde bir araştırma yaptı. Tabii Rusya sadece işte Hollanda'da, Fransa'da falan bir operasyon yürütmüyor.

Türkiye'de de yürüttü. İşte botlar, troller eliyle vesaire. Adamlar bunun araştırmasını yapmışlar. Akın Ünver açıklamıştı sonucu zannediyorum.

Türkiye'de o kadar büyük bir dezenformasyon var ki, o kadar çok yalan haber var ki, Rus medyası etkisiz kalmış. O yüzden gerçek haber yapmaya başlamışlar. Sputnik üzerinden. Yani stratejeni değiştirmişler.

Bu Sputnik'in aslında muhalifler içinde de bir kredibilitesinin olmasının nedeni yani tamamen ters amaçlı. Ters amaçlı. Yani ilk başladıkları operasyondan vazgeçmişler ve yeni bir operasyona girmişler adamlar. Gerçekten gerçek güvenilir habercilik yapmaya çalışıyorlar çünkü diğerinin zaten etkisi yok artık Türkiye'de.

Trump'ın durumu birazcık daha farklı. Trump tabii iktidar gücünü kullanarak medyayı domine etmiyor, edemiyor. Ama Trump'ın elinde zaten böyle bir yalanı üretebilecek, böyle bir yalanı yayabilecek, en azından kendi kitlesi üzerinde Informasyon egemenliği sağlayabilecek çok ciddi bir altyapısı var. Bu altyapı Cumhuriyetçi Parti tarafından zaten kuruldu, taa Karlovlar zamanında kuruldu.

Neredeyse Facebook emekleme dönemlerinde falan başlamış durumdalar. Dolayısıyla orada öyle bir altyapı var ki, toplam yapı var ki, Trump zaten bu makinenin üstüne gidiyor ve en parlak aktör olarak bunu da yönetebiliyor. Fox News için mesela çok kıymetli bir aktör Trump. Çünkü o kadar radikal, reyting aldırıcı şey söylüyor ki Fox News'i zaten yayınlamaması mümkün değil.

Yani esas önemli olan geldiğimiz noktada şudur, zaten bu yeni nesil aktörler eski tip faşist aktörleri, Mussolini'leri, Hitler'i falan. Ya da Brexit'te Boris Johnson işte çok ciddi tartıştığı inanılmaz büyük yalanlar var. Bu taktiklerini sorumsuzca ve bilerek isteyerek siyasi menfaat için uyguluyorlar. Bu halde dahi tekrar söylüyoruz.

Bu insanların bizatihi varlığı… Demokrasinin bir rejim olarak üstün taraflarını ya da genel olarak diğer rejimlerin mukayeseli üstünlüğünü ortadan kaldırırdı. Şimdi hayır kaldırmaz. 20.

yüzyılın başından bir örnek vereyim, Sovyetler Birliği 2. Dünya Savaşı'ndan sonra çok ciddi bir gelişme gösterdi. Bu gelişmenin temel nedeni de Sovyetlerin Amerika'dan ve Batı ülkelerinden farklı olarak üretim araçlarını ve temelde de fabrikaları Çağ'ın en ileri teknolojisiyle kurmasıydı. Çünkü daha önce başka yapılmış fabrika yoktu.

Ve bu çok büyük bir velimlilik artışı sağladı onlarda. En üstün, en yeni teknolojiyi kullanmalar. Ve bir dönem dünyada gerçekten 70'lere falan bakın, 60'ların sonlarına... Bu konuda Dünya'daki, mesela Guardian'daki makalelere bakın.

Ben okudum, çok ilginç. Sovyetler Birliği'nin bu üretim üstünlüğü ve ekonomik gücü karşısında Batı dünyası paraliz olmuş durumdaydı. Ve diyorlar ki açık açık, yani kesinlikle Sovyetler daha verimli bir sistem demokrasiye göre. Ve bunun yayılmasını engelleyemeyiz.

Varşova paktı, geleceğin paktı. Bu bayağı Batı medyasında yayınlanan bir tema. Bunu gerçekten inandıkları için tahlil sonucu mu söylüyorlardı? Bir de domino teorisi var ya, her yer giderse şurası komünizme dönerse burası da döner.

Ondan sonra bütün dünya komüniz olur diye. Bir nevi korkutmak amaçlı da söylenebilir. Öyle amaçla söyleyenler de vardır ama mesela Gardin'de falan benim okuduklarımda adam bayağı inanarak söylüyor. Mesela toplam faktör verimliliği diye bir şey var, ekonomik bir ölçü.

Toplam faktör verimliliği Rusya'da inanılmaz yüksek çıkıyor İngiltere'ye göre, mukayese edilir o zamanlarda. Dolayısıyla hani diyorlar ki gerçekten bu rejim baya iyi gidiyor. Ekonomik açıdan insanlarına çok daha büyük bir başarı sunuyor, çok daha büyük bir oranları ve refah sunuyor. Diyorlar bunu.

Ama kimse bundan 40 sene sonra Sovyetler Birliği'nin bir anda çökeceğini Peki şöyle soru sorayım. Bu adamlar Sovyetlerin üretim verilerini nereden alıyorlar? Sovyetlerden alıyorlar. Sovyetlerin verileri ne kadar güvenilir?

Tabii ama şimdi bu şunun gibi bir şey. Şu an Çin'in verileri ne kadar güvenilir demek gibi bir şey bu tarafıyla da. Yani Çin'in... Sonuçta uluslararası piyasalara entegrasyonu var.

Bir sürü yerden şeffaf olmak zorunda. En azından resmi sözcüsünün iki dudağının arasından çıkan lafa bağlı değilsin. Başka yerlerden de veri alabiliyorsun. Ama 70'lerde, 60'larda öyle bir imkanın yok diye tahmin ediyorum.

Yok, evet. Doğru diyorsun. Doğru diyorsun. Ama böyle bir ortada gelen bir tema var.

Bu arada bu aynı tema 30'lardan sonra Nazer için de var. Nazer'de çok hızlı bir ekonomik büyüme yaşıyorlar biliyorsun. Yani Birinci Dünya Savaşı'ndaki o Bersain zincirleri dedikleri zincirleri attıktan sonra... ...Nazi ekonomisi... ...Almanya tarihinde belki çok az dönemde karşılaştırabilir olanlarda büyüyor falan.

Şimdi böyle bir tema var. Ve bu Geleceğin Hareketi gibi de bu nedenle gözüküyor. Aynı dönemlerde... ...demokrasiler 60'larda krizler yaşıyorlar.

Amerika'da, İngiltere'de... ...ciddi sorunlarla karşı karşıyalar falan filan. Dolayısıyla... ...bu merkez ülkeler... ...birazcık kendi ekonomik olarak daraldıkları zaman ve toplum huzursuz olduğu zaman...

Totaliter rejimlerde parlak bir büyüme eğrisi yaşadıkları zaman, genel olarak böyle bir bakış açısı zaten oluyor tarihte. Yani geleceğin rejimi bu demokrasilerde çökecek, çok kolay söyleniyor. Ama bu olmuyor. Şimdi Çin yeni açıkladı ekonomik verilerine göre.

25 yıl sonra ilk kez %6 büyüme oranının altında kaldılar. Büyük başarısızlık. Büyük başarısızlık. Çünkü %9'larla falan büyüyorlardı.

Ama Çin'in hakikaten de rejimini devam ettirmesi için en azından 6 ve 7'nin üzerinde bir büyüme oranını da istikrarlı bir şekilde sağlaması gerekiyor. Rejim birazcık da meşruiyetini buradan alıyor çünkü. Şimdi 30 yıl sonra 40 yıl sonra Çin rejiminin ne olacağını bilmiyoruz. Xi Jinping dedi ki ben hayatımın sonuna kadar iktidarda kalmak istiyorum dedi.

Bunu istemek başka bir şey, gerçekleştirebilmek başka bir şey. Xi Jinping kaç yaşında bir bakalım. 1953 doğumlu. E hayatının sonuna kadar da çok fazla bir şey kalmamış diye düşünebiliriz aslında.

Valla ben bu konuda çiril rejim ile iddiaya girmem yani. Gerekirse bubyalarlar dudağa oynuyorsa 130 yaşına kadar da yaşatır bilirler. Evdeki teknik imkan neyse onu yaparlar yani. Neyse.

Fakat biz demokrasinin üstünlüğü derken şundan diyoruz ya. Bir, bu rejimler diğer rejimlere oranla bir kere ahlaki belli bir üstünlüğü var. O da ne? Zaten totaliter bir rejimde bireylerin seçim hakkı yok.

Seçim hakkı yoksa da ahlak yok. Yani ben iyiyle kötü arasında seçim yapamıyorsam, kendi dilediğim gibi, kendi öz kaynaklarımı kullanamıyorsam, düşüncelerimi ifade edemiyorsam ahlaki bir suje değilim artık. Birinin emir ve komutlarına uymaktan başka şansı olmayan insanlar için ahlaktan bahsedilemez. Şimdi orada ahlakın sorumluluğunu suceye değil, seçmene değil yani yöneticilere yükleyebilirsin.

Yani şöyle denilebilir. Eğer ki ben iyi ahlakı huzur olarak, toplam maksimum huzurun ve mutluluğun artışı olarak tanımladım. Şimdi bunu ortaya çıkaracak sistemde aydınlanmış bir diktatörlükse o zaman o ahlaki sorumluluk, o seçimler yani o mutluluğu getirecek politikaların, seçimlerin sorumluluğu Yönetimde oluyor. Yani insanlar ahlaki bir suca olmaktan çıkıyorlar ama huzurlular ve mutlular.

Sistemin kendisini ahlaklı olarak görebiliriz. Mesela şimdi diyelim ki Xi Jinping böyle bir iddiaya sahip. Karşısına da İŞİD lideri Elbağdadi'ye oturalım. Diyor ki benim için ahlak...

mensubu bulunduğum İslam dininin emir ve yasaklarını uygulamaktır. İyiliğe motor olmak, kötülüğe de fren olmaktır." diyor. O yüzden diyor, kölelik de var, cariye de var, hepsi var, her şeyi uygulayacağız, sınırsız.

Şimdi Xi Jinping bile bu adama der ki, hayır kardeşim bu ahlaki bir şey değil. Bu değil, ahlakı böyle ölçmüyoruz. İnsanların daha huzurlu olsa da böyle ölçmüyoruz. Xi Jinping de zaten ahlakı böyle tanımlamıyor bu arada.

O da daha geniş bir ahlakı diyor, kendi endüstrisi içerisinde, Çin rejimine bağlılık, itaat, sadakat ve bu rejimin gelişmesi, ülke enginin gelişmesi için çalışmak olarak tanımlıyor çoktan olarak. Dolayısıyla sujeye de ahlaki sorumluluk yüklüyor. Sen çünkü eğer bunu yapmıyorsan… O zaman vatan hainlisin, halk düşmanısın, işte neysen nesin, Uygur türküsün.

Toplama kampına atıyoruz ama onu toplama kampı demiyoruz. Yeniden eğitim tesisleri diyoruz. Bu kampa zorunlu olarak katılıyorsun ama zorunlu olarak katıldığını da asla söylemiyoruz. Çünkü üç hafta sonra gönüllü olarak kampta kalmak istediğin mizahı sen kendi ağzınla söyleyeceksin.

Şimdi onun hakkında bir haber okudum ya. Adamlar sızdırmışlar, 400 sayfa doküman sızdırmışlar. Okudun mu? New York Times'e çıktı.

Yok okumadım, hayır. İnanılmaz, yani inanılmaz bir şey değil aslında. Gayet inanılır bir şey. Çin politik sisteminin içinden birileri, kimlikleri saklı tabii ki, 400 sayfa doküman sızdırıyorlar.

Diyorlar ki, Xi Jinping'in direktifleri var. Show absolutely no mercy. Yani kesinlikle hiçbir merhamet göstermeyeceksiniz. Ama bunu tabii şöyle söylemiş, yani Uygur Türklerini yok edeceğiz, yaşasın kötülük falan diye değil de... ...direktifin hedef aldığı şey,

terörizm, dışarıdan içimize sızmaya çalışanlar... ...ve ayrılıkçılık. Yani aslında Türkiye'deki retoriğe gayet paralel giden şeyler.

Bunlara karşı kesinlikle merhamet göstermeyeceksiniz diyor. Ve bir milyon kişi yaşıyor toplama kamplarında. Bu kampları nasıl tanımlıyorlarmış biliyor musun? Gönüllü olarak katıldığın iş edinme ve iş yeteneği edinme merkezleri.

Eğitim merkezi, evet. Eğitim merkezi. Yani iş odaklı olarak tanımlıyorlar. Ve buraya öğrenciler geliyor.

Burada işte piyasada gerekli olan yetenekleri edinip... ...ondan sonra da gidiyorlar diye tanımlıyorlar. Halbuki bildiğin toplama kampı ve endoktrinasyon merkezi.

Tabii ki. Çin piyasasında bir yer edinebilmek için... ...gereken nitelikleri sağlıyorlar.

Bir ziccik, bir de kayıtsız çarpsız itaat. Ne olursa olsun, gerçekten de demokrasiden, Churchill'ın dediği gibi... ...diğer rejimlere göre, bütün kötü rejimler arasında en az kötü olmalı.

Çünkü demokrasinin bir üstün tarafı daha var. Biyolojik bir zar atışına toplumun kaderini bırakmıyor. Ne demek istiyorum? Çok iyi bir kral olabilir.

İşte Fatih Sultan Mehmet gibi, Kanuni Sultan Süleyman gibi vesaire. Frederick gibi. Ama bizim tarihimizde boncuklu deli İbrahim de var. Bu da ülkeyi yönetiyor bir dönem.

Ve alternatifi yok. Yani adamı netice itibariyle hallediyorlar ama adamın yerine de ancak gene Osmanlı ailesinden evdeki biyolojik kompozisyona göre birini seçebilir. Şimdi totaliter rejimlerde şöyle bir sorun var. Tepedeki kişi belli bir dönem için çok iyi bir yönetici olabilir, iyi bir idareci olabilir.

Putin gibi, iyi bir idareci adam. Ama ondan sonra gelecek olanın standartı hakkında hiçbir fikrimiz yok. AKP, demokrasiye karşı özellikle Gezi olaylarından sonra alenen bir savaş açmış durumda. Ve bütün Türkiye'de demokratlar, özgür bütçeler, solcular, sosyalistler herkes şunu el birliğiyle bu iktidarına söyledi.

Dedi ki siz Türkiye'de rejimin temeli olan denge denetleme mekanizmalarını yok ederseniz, demokrasiyi yaşanamaz hale getirirseniz, basın özgürlüğüne, düşünce özgürlüğüne, toplantı ve gösteri özgürlüğüne bu kadar saldırırsanız, Netice itibariyle Türkiye bunun maliyetini çok ağır öder. Ne açıdan? Ekonomik açıdan. Niye?

Çünkü Türkiye iç tasarrufu sınırlı sayıda olan bir ülke. Biz 82 milyon nüfusumuz var, 760 milyar dolar gayri safi yurtdışı aslanımız var. Eğer bugün Kazakistan 14 milyon nüfusu var, kişi başına düşen gelir bakımından Türkiye'den yukarıda. Eğer Kazakistan'da 82 milyon insan yaşasa G20'deki yerimizi alacak Kazakistan.

Herkes dedi ki Türkiye'nin yatırım alması lazım, bu yatırım ortamının canlı kalması lazım. Bunun da belli kuralları var. İşte bu sistemi olacak, şu olacak, bu olacak. Türkiye gibi bir ülkenin, Çin gibi bir buçuk milyarı insanı yok, Hindistan gibi bir milyar insanı yok.

Yani nüfus baskısıyla emek maliyetini çok aşağılara çekerek, üretim maliyetlerini çok aşağılara çekerek, Dünyayla rekabet de edemezsiniz. Dolayısıyla kaynaklar da gittikçe verimsiz kullanılır. Yolsuzluğa ve israfa gider. Netice itibariyle işsizlik ve yoksulluk Türkiye'de artar, sistem krize girer." diyor da herkes.

Birileri buna kulak kapatıyor. Efendim hiçbir şey olmaz. Sermaye bunu tanımaz. Sen paranı geri verebildiğin sürece, geri ödeyebildiğin sürece sermaye akışı gelir.

Böyle büyük büyük laflar ediyorlardı. Şimdi ne oldu ben sana söyleyeyim. 17 aya düştü vade çevirimi. Yani biz bugün aldığımız borcu 17 ayda ortalama ödüyoruz.

Türkiye çok yüksek faiz, Uganda'dan yüksek faizle borç alabiliyor. Uganda'dan yüksek faizle borç alabiliyor. Ve dünyada doğrulan sermaye yatırımının toplam haçlı 1.3 trilyon dolar.

Yani 1300 milyar dolar. Biz bu 1300 milyar doların binde birini her sene alabiliyoruz. Binde birini. Dünyanın ekonomik büyüklük olarak en büyük 20 ülkesinden bir tanesi 19.

sıradayız. Toplam sermaye yatırımının binde birini alıyor sadece. Yani nüfus olarak da aşağı yukarı yüzde birine sahibiz dünya nüfusunun. Dolayısıyla normalize edersen 10 kat daha azını alıyoruz.

Aynen 10 kat daha azını alıyoruz. Küçücük Hollanda bizden yaklaşık 7 kat fazla sahibi sermaye yatırımı alıyor. Dolayısıyla bunun bir sebebi var. Bunun sebebi de şu, kötü yönetim.

Ha bu illaki adamlar şöyle demiyorlar, Londra'daki büyük yatırımcılar aralarında toplanıp, Türkiye kendi vatandaşlarının temel hak ve hürriyetlerini gasp ediyor, biz de onlara sermaye vermeyelim demiyorlar. Şunu diyorlar, bizim verdiğimiz, özellikle paranın bol olduğu dönemde, bizim verdiğimiz sabit sermaye yatırımlarıyla ne yaptılar ve borçlarını ne kadar süre içerisinde çevirebilirler. Biz ne yaptık, yazlık saray yaptık, kışlık saray yaptık, bir tane daha saray yaptık, uçan saray aldık, her biri 30 hastane değerinde, gerçekten akıl almaz büyüklükteki şehir hastanelerini yaptık, ya içeride bir tane rapor almak için 45 dakika hasta insanlar yürümek zorunda kalıyorlar. Parayı gittik birkaç tane yandaşın cebine aktaracak kamu özel ortaklıkları kurduk.

Fahiş fiyatlarla kimsenin kullanmadığı köprüler yaptık. Ve dolayısıyla parayı katma değeri en düşük olan yere gömdük. Şimdi parayı böyle kullanan birine, kim niye borç versin? Lafa gelince biz şunu anlatıyoruz.

İşte Arif Niyatasya'nın şiirleri var ya, ne diye oyunda oyunaştasın, sen ki burçlara bayrak olacak yaştasın. bayrak olacak kumaştasın. Burçlara bayrak olacak kumaştan 8 milyon insan bugün işsiz ya. Sen diyor Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın.

Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaşta işsizlik oranı %27. Seni sundur rejim bu. Kurduğun hamasi dille ortadaki gerçeklik arasında büyük bir uçurum var. DİSKAR'ın açıklamasına göre geniş tanımda işsizlik oranı %20 oranında, %20.

Dün alınan kararlar Ve yapılan tercihler. Bu tercihleri de bilerek yaptılar. Yani dediler ki kardeşim demokrasi zor bir sistem, zor. Sürekli kamuoyu denetimi var.

Bizim de iktidarda sürekli olmamız lazım. Peki ne yapacağız? Demokratik kurum ve kuralları yok edeceğiz. Neyse biz basın denetimi istemiyoruz kardeşim.

Kamuoyu denetimi istemiyoruz. Şunu istemiyoruz, tamam. Bütün bunları da ellerindeki güçle becerdiler belli bir süre. E ne oldu?

Türkiye'nin kaynakları yok oldu. Ve toplum gittikçe bu kötü yönetim nedeniyle bütçe açıklarını kapatmak maksadıyla. Daha çok borçlanmak zorunda kaldı. Daha çok borçlanmak zorunda kalınca daha yüksek faiz üründü.

Daha yüksek faizler içeride girişimcilerin daha yüksek faizde kredi kullanmasına neden oldu? İşte üretim düştü, şu oldu, bu oldu. Bunun bedelini bugün ödüyor toplum. Demokrasiyle yapılan kavga öyle ya da böyle topluma bir maliyet üretir.

Ha Türkiye'nin elinde inanılmaz petrol yatakları olur Suudi Arabistan gibi. O zaman bu rejimi belki finanse edebileceğin belli bir yere kadar elinde bir kaynak olur. Yok. İran da bunu yapamıyor elindeki yoğun petrol kaynağına rağmen.

Venezuela da yapamıyor yoğun petrol kaynağına rağmen. Çin'in en büyük şansı 1 milyar 300 milyon insan var. Çin dolayısıyla özgün bir örnek. Bugün Kazakistan demokrasi yolunda ilerliyor.

Botsvan'a birçok açıdan demokrasi yolunda ilerliyor ve hakikaten de kişi başına düşen gelir ve ekonomik büyüklük açısından da kendi Afrika bölgesinde istisnai bir pozisyonda. Kimse bunu anlatmıyor. Çünkü bir taraftan da Türkiye gibi ülkelerde, merkezin hemen çevresinde bulunan ülkelerde çok ciddi bir sıkıntı var. Türkiye demokratik kurum ve kurallara bir tarihsel süreç içerisinde evrimleşerek ulaşamadı.

Mustafa Kemal Atatürk, 20. yüzyılın başında dünya tarihinde benzeri olmayan bir tercih yaparak cumhuriyeti kurdu. İnsanların belli, işte vatandaşlık olarak eşit haklara sahip olduğunu anayasaya yazdık. Egemenliğin millete olduğuna dair bir ibare oraya koyduk.

Ondan sonra 1947'de İkinci Dünya Savaşı bittikten sonra Türkiye çok partili hayata geçti. Ondan sonra işte darbeler falan yaşadık ama sonra işte sosyal devlet ilkeleriyle ilgili anayasa belli madde yaptık. Ama bütün bunları niye yaptık, niye yapıyoruz, ne oldu? Bunun sonucunda toplumun geneli hakkı, genelin böyle bir fikri yok.

Diyebilirim ki Türkiye'deki en büyük azınlık demokrasiye inananlar azınlığıdır. Putin'in dediğine birazcık geliyor. Hani o diyor ki her toplum sonuçta kendi şartlarında yönetilmelidir diye. Türkiye'de kendi şartlarının dışına çıkmış, kendisine uymayan bir rejimde yönetilen bir ülke gibi o zaman diyorsun.

Biraz öyle oldu. Türkiye'de tabii 200 yıllık bir parlamenter demokrasi falan var ama genel olarak böyle Türkiye'nin Osmanlı tarihini de eklersem ekonomik olarak sıkıştığı dönemlerde İşte ıslahat fermanı falan gibi fermanlarla üretilen rejim, bu ekonomik sıkışımlığı açmak, dünyada yerini yeniden konumlandırmak falan için yapılmış, tepeden inme hareketlerdi. 1908 devrimin dışında yoğun halk kitlelerinin destekliği, tabi Cumhuriyet'te halk kitleleri destekledi ama orada bir şahsa verilen çok yüksek bir kredi var yani. Mustafa Kemal Atatürk çok özgün bir adamdı.

Hem vatansever, hem Milliyetçi bir kahraman, o dönem için bakarsan. Hem de batıcı, gardcı. Bunun dünyada bir örneği yok. Dolayısıyla böyle bir yön var.

Ondan sonra ikinci dünya savaşı falan derken, Türkiye'nin demokrasiyle ilişkisi ilginç. Diyebilirim ki, Türkiye'de otoriter liderlere ödedik bir özlem var, bu var. Kenan Evren'in de %90'ın üzerinde desteği vardı, 81-83 arasında. Türkiye'de bir totaliter, pederşahi bir eğilim genel karakterimiz de var.

Buna rağmen Türkiye'nin demokrasiyle yönetilmesi, diğer bütün alternatiflere göre daha bir de tekrar tekrar tekrar yaşıyoruz. AKP iktidarda ciddi bir erozyon yaşıyor kendi yönetim biçimi nedeniyle. Bundan sonraki cumhurbaşkanlığı seçimlerini de kaybetmeleri çok yüksek olasıdır. Bir önceki 30 bin maç seçimlerinden gördüğümüz deneyim bunu açıkça ortaya koyuyor.

Yani Türkiye'de şunu demekle mümkün değil. Ya bu AKP hayatta değişmez. Yok değişir. Değişiyor.

Değişecek. Ama hani genel böyle dünyaya şami bir şey söylersek, demokrasi krize girse bile bunun içerisinden demokratik yönetimler tekrar çıkacaktır. Esas sorun şu, Çin ne zaman bu gidişata doğru yönenebilir? Evet, haftaya ikinci kısmıyla devam ederiz.

Son bölüm olarak size birkaç duyuru yapayım. Bir durum raporu olarak düşünün bunu. Şubat ayında dört bölüm yayınladım. Bir tane de Patreon'dakileri kısa bir bonus bölümü vardı.

Bu dört bölüm de reklamlıydı. Reklamlı sisteme gelen tepkiler ya olumluydu ya da nötr. Pek kimse bozulup gitmedi. En azından bana söylemediler.

Dediğim gibi kitabın hedef tarihi halen Mart. Mart sonu diyeyim. O yüzden bu haftada kritik olduğu için ben bu aylık yaptığım Discord canlı muhabbetini biraz erteledim. Mart ayında iki tane yaparız.

Birçok insan kitap hakkında şu soruyu soruyor. E-kitap olarak çıkacak mı? Evet. Elektronik hakları da bende kitabın.

Ama tam olarak ne zaman nasıl çıkacağını bilemiyorum. Bu ay içinde onu netleştireceğim. Ondan sonra benim sesli kitap isteğim var. Fakat böyle normal sesli kitaplar gibi değil de.

Hani podcast'teymişiz gibi sanki aralara, metinlerin aralarına girip yorum yapmalı. Director's Cut versiyonları olur ya filmlerin. Yönetmen girer yorum yapar araya. Öyle bir proje var aklımda.

Bilmiyorum saçma mı olur yoksa orijinal mi olur? En sonunda da bir İngilizce çevirisini yapacağım kitabın. O da sırf benim arkadaşlarım yazar olduğuma inansınlar diye. Türkçeyi okuyamayanlar.

Yani önümüzdeki aylarda program ful. Başka bir duyuru geçen hafta kafama esti ve Twitter üzerinden duyurdum. Satranç oynamaya başladık. Lichess üzerinden.

Orada kendi kendimize satranç turnuvaları organize edebiliriz. Ben kafa dağıtmak için oynuyorum çünkü. Genelde 10 dakikalık oynuyorum. Orada bir 5'er dakikalık oynayalım dedik.

Dersimi aldım. Çok canavar gibi insanlar vardı. İyi oldu onu tekrarlayalım. Son olarak da Patreon'lar Şubat ayında ilk defa 200 patron sınırını geçtik.

Ay başında bir dip yapıyor gerçi tekrar onun altına inebiliriz ama genel olarak artık bu sınıra geldik ki bu bana epey gaz veriyor. Bütün bu önceki projeler artı Nisan'da verdiğim seminerleri birer animasyona dönüştürme projem var. YouTube üzerinden yayınlayıp. Bütün bunlar için gereken gaz böyle sağlanıyor.

Dolayısıyla ben de geri teşekkürlerimi sunacağım şimdi. Hızlı hızlı okumayacağım bu sefer. Aybaşı bu sefer rahat yapalım. Unutmayın bu Patreon'dan destekleyenlerin hepsi her konuda benimle hemfikir değiller.

Sanırım ortak noktaları böyle podcastlerin çoğalmasını faydalı bulmaları. VIP'miz Can Karakuş. Geçen gün güzel bir Google Hangouts muhabbeti yaptık. Tekrar sağ olasın.

Ondan sonra Ali Özbek ve Ogan Tabanlı, destekleriniz için sağ olun. Yeni Fularsızlar, Kedi Festo, isimli bir blog. Çiğdem Şahiner, Erman Korkut, Ömer Ocak, Erdem Gelal, Erman Çelen ve Berk. Hoş geldiniz.

Giden bir kişi var. Gidenlerden. Aaa! Kemal Akkoyun.

Hala desteğe devam ediyor da bu seviyede desteğe devam etmiyor artık. Ama bir gününe kaçırdığı için onu da ismini ekledim. Ve olan şüphelilerimiz. Herkesin ismini teker teker okuyayım mı diye de sordum.

İnsanlar genelde beğeniyor ya. Böyle bir komünite hissi yaratıyor. Biraz amatör bir hissi yaratıyor dediler. Başlayalım o zaman.

Hasan Basrikeriş, Anıl Tokdemir, Alper Barkmaz, İsmail Atkurt, Sinan Yıldırım, Ece Aydoğan, Tunç Mart, Nilüfer Gök, Hüseyin Çalgın veya Calgın. Her seferinde de böyle bir tereddüt var. Uygar Polat, Işıl Arıcan, Tron Max, A.I.

isminin okunmasını istemiyordu. Lagalun, Özgür Elbir, Çağrı Özertem, Aydın Kahraman, Betül Batun, Başak Pırut, Mehmet Han, Mehmet Ünsal, Seküre, Can Emrah Yaldız, Refik Şekercoğlu ve Arnold Schwarzenegger. Gerçek Arnold Schwarzenegger. Herkese teşekkürler.

Yoğun bir Mart ayı bizi bekliyor. Üretken olalım. Haftaya görüşürüz.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)