
4.688 kelime · ~23 dk okuma
İzlediğiniz Şimdi bu bölüm hem bir gündem bölümü hem de gündemle alakasız bir bölüm. Ne demek bu? Kaç zamandır çocuk gelişimiyle, daha doğrusu eğitimiyle ilgili bir bölüm yapmak istiyordum. Çünkü zamanında Ekonomist'e okuduğum güzel bir rapor vardı.
Bu Atakan denen velet de sosyal medyaya bomba gibi düşünce... ...aha dedim, onun hakkında yorum yapmak yerine ben onu bir bahane olarak kullanayım. Asıl bu konuya gireriz, için teşekkürler.
çocuk yetiştirme konusuna. Şimdi tabi burada hemen bir baştan uyarımı yapayım. Eğer çoktan size gına gelmişse veya tam tersine Atakan nedir, kimdir bilmiyorsanız iki durumda da fark etmez. Çünkü çocuk hakkında konuşmayacağız.
Ben bunu zaten prensip olarak yanlış buluyorum. Hatta girişi bu şekilde yapalım. Direkt olarak medyayla giriş yapalım. Ondan sonra eğitime devam ederiz.
Değişik, sıra dışı bir çocuk var diyelim ki. Bir şekilde de bu viral oluyor. Şimdi bizim medya yapılanmamız nasıl? Teşvikler ne yönde yani?
Rating yönünde, tiraj yönünde, etkileşim yönünde, paylaşım yönünde. Parayı bunlar getiriyor. Parayı bağış getirmiyor, parayı devlet fonu getirmiyor, parayı vakıflar getirmiyor, parayı reklam getiriyor, bunlar getiriyor. Böyle bir çocuk viral olduğu zaman da bu medya denen sürücüsüz kamyon kendiliğinden direksiyonu kırıyor bu çocuğun üstüne.
Ondan sonra da garip bir şeyler söylemesini bekliyoruz. Doğal olarak çocuk ne diyeceğiniz şaşırıyor. Ondan sonra bu garip şeyler hakkında konuşuyoruz. ''Vaa işte bu çocuk için dahi demiştiniz, filozof demiştiniz.
Bakın nihilizmi bile bilmiyormuş. Annesine bile saygı göstermeyi bilmiyormuş.'' Bu sefer de bunun hakkında tartışmalar dönüyor. Medya diyor ki ''Bu videoyu gösterdik.
Bilmem kaç bin etkileşim aldık. Hadi bir tane daha yapalım. Bu sefer haber programına çıkaralım.'' Bu kadar kısa süre içinde bu kadar fazla dikkate maruz kalması hepimizi bozardı.
Beni bu yaşımda bile bozar. Büyük saçmalarım yani. 2-3 program sonra beni diktatör yapın, eugenics programı başlatacağım, toplumu kaslara böleceğim. Oho ne planlarım var.
Ondan sonra ben kendi dediğime bile şaşırırım bir noktadan sonra. Böyle bir fasit daire. Çocuk zaten hayır demiyor. Kim der?
Ben olsam ben de demezdim. Anası babası da hayır demiyor. Onların da derdi bir şekilde eğitimini halletmek. İstediğimiz biraz farklı bir eğitim alması.
Milli Eğitim Bakanımdan tek ricam, Cumhurbaşkanımızdan, bütün tüm yetkililerden, oğlum Atakan Kayalar... Bütün denklem şuna indirgeniyor. Bunu kullanan medya var, buna da alet olan bizler. Bakın ben bu bölümü hazırlarken bile bir tane Atakan videosu izlemiş değilim.
10 saniyelik iki tane klip izledim sadece. Bunları izledikçe kendimi manipüle edilmiş hissediyorum. Yani ben de bunların üstünde değilim aslında. Aynısını izlesem, aynı videoları, herkes gibi yorumlar yapacağım, o tartışmalara katılacağım, gaza geleceğim.
Yani bu oyunun içine girip de bu oyunu kazanmak diye bir şey yok. İllaki o tuzağa düşeceksiniz. Tek akıllı hareket o oyunu oynamamak. Televizyon izlemeyin kısacası.
Şimdi geçiş olsun diye asıl konumuza, bu çocuk hakkında yapılan yorumlardan bir tanesi hakkında konuşayım. O da şu, çocukluğunu yaşayamıyor. Atakan iletişimini kuramıyor, Atakan çocukluğunu yaşayamıyor denilecek bir durum yok ki ortada. Tamam pedagojik açıdan ters olabilir ve bir çocuğun bu kadar bilgi bilmesi iyi olmayabilir ama burada...
Ben pedagog değilim. Daha iyisiyim, mühendis. Ormanda 10 pedagog gücündeyim. Her konudan anlarım.
Yok, diyeceğim şuydu. Benim gibi insanlar şimdiki çocuklara bakıp şöyle düşünmeye çok meyillilerdir. Ben de aynısını yapıyorum çünkü. Zavallılar çocukluklarını yaşayamıyorlar.
Ne kadar mutsuzlar. Çok meşguller veya çok üstüne düşülüyor vs. vs. Ya bir kere biz de sokakta top oynadık da ne oldu?
İşte podcast yapıyoruz. Hani nerede NASA? Nerede Amerikan başkanlığı? Yok.
Çok da muhtaç bir şey değil yani. 7,5 milyar insan var, değil mi? Her çocuk da aynı şekilde büyümek, yetişmek zorunda değil. Bu işin de bir dağılımı var.
Çeşitli uçlarda olabiliyor. Yani medya tarafını anladık. Ama illa da çocuğu sokaklara çıkartmaya gerek yok. Çocukluğunu yaşatmaya gerek yok, ne demekse o.
Çünkü bizim anladığımız anlamda çocukluğunu yaşamak çok yeni bir kavram. Hiçbirimiz de bilmiyoruz zaten bu özellikle uç örneklerde çocuk nasıl yetiştirilmelidir. Tahminen konuşuyoruz. Şimdi hep sokaklarda top oynamak diyorum.
Kaynak olarak kullanacağım bu ekonomist yazı dizisi de tam olarak böyle başlıyor. Bütün gün sokaktaydık, eğleniyorduk. Fazla bir şeyimiz yoktu ama rahattık. İstediğimizi yapıyorduk.
Benim çocukluğum da aşağı yukarı böyle geçti. Şehrin ortasında olmama rağmen her gün geliyordum, caddede top oynuyorduk. Bütün esnaf bizi tanıyordu. Kapıcının çocuğu da yöneticinin çocuğu da hepsi bir aradaydı.
Akşam yemeği vakti de gidiyorduk işte. Bu tablo kalmadı. Yani bu inanılmaz geliyor bana aslında. Birçok değişim benim zamanımdan önce başladı.
Ama kendi hayatımda bu kadar temel bir şeyin... ...yani çocukların oynaması, yetiştirilmesi, bu kadar herkes ortak temel bir şeyin... ...bu kadar kökten değişmesi,
bu kadar çabuk değişmesi beni epey şaşırtıyor. Düşünüyorsun neden çocuklar bugün dışarıda değil. Aklına ilk gelen şey, herkes çocuklarının güvende olmasını istiyor. Sokağa güvenemiyorlar.
Şimdi bu garip bir şey. Çünkü istatistiki olarak hepimiz daha güvendeyiz. Bugün doğan bir çocuk hemen hemen her ülkede 30 sene öncesine kıyasla daha güvende. Asıl etken şehirleşmenin kendisi.
Bütün bu batı ülkelerinde %80'i insanların şehirlerde yaşıyor. Yani her 5 kişiden 4'ü şehirlerde. Bu şehirde yaşamak zaten bir güvensizlik algısı yarattı. Bunun üstüne bir de tabi medya bilince, sosyal medya, çok uzaklarda olan saçma sapan olaylar bile sanki çok yaygınmış gibi geliyor sana, yanı başında oluyormuş gibi geliyor sürekli.
Bu iki etken şehirleşme ve medya, istatistiki olarak düşen suçu sanki artıyormuş gibi algılamamıza yol açıyor. İkinci ilginç gözlem de şu. Çocuklara gidip anket yapıyorlar. OECD ülkelerinde 15 yaşındakilere gidip soruyorlar.
Hayattan tatmininiz, mutluluğunuz nasıl? Birden ona kadar bir skor verin diye. Çok da kötü değil skorlar. Ortalama 7.3.
Fena değil. Finlandyalılar 7.9. En iyisi onlar.
En kötüsü de bilin bakalım kim. OECD ülkeleri arasında Türkiye. Türk çocuklar da 6.1.
Yani 6.1 ile 7.9 arasında da çok büyük bir fark yok işin açıkçası. Finlandiya ile Türkiye arasındaki yaşam standartları farkını düşünürsen, alım gücü farkını düşünürsen 6 ile 8 arasında çok bir fark yok.
Aşağı yukarı çocuklar hallerinden memnunlar. Ortalamada erkek çocuklar kız çocuklardan daha mutlu. Ve tabii ki sürpriz olmayacak. Zengin ailelerin çocukları diğerlerinden daha mutlu.
Para mutluluk satın alamaz. E işte alıyor. Senin için almasa bile çocuğun için alıyor. Başlangıç noktamız burası olsun.
Tek trend şehirleşme değil. Başka etmenler de var. Ailenin kendisi değişiyor. Kadınların iş gücüne katılım oranları artıyor.
Bunun etkisi büyük. Eğitim politikaları değişiyor. Yani özellikle erken yıllara, erken yaşlara daha fazla dikkat ediyor insanlar. Ve tabii ki internet, akıllı telefonlar vs.
Herkesin elinde bunlar var. Bunun etkisi nasıl? Podcast'ın kalanı da bunlar hakkında konuşacağız. Şimdi işin tarihinden başlayalım.
Bu konularda bir klişedir aslında. Eski zamanlarda çocukluk diye bir şey yoktu. Daha doğrusu çocuklara küçük yetişkin muamelesi yapıyorlardı, minyatür yetişkin muamelesi yapıyorlardı. Antik zamanlardan 17.-18.
yüzyıla kadar böyleydi. Yeni doğan bebekler... Böyle saf, masum, iyi olarak görülmüyorlardı. Tam tersine şeytani olarak görülüyorlardı.
Kusurlu, şeytani ve günahkar. Neden? Hristiyan dünya için konuşursak ilk günah kavramı yüzünden. Orijinal sin.
Yani herkes günahla doğuyor. O günah ne? İsa'nın ölümüne dair borcun. Eksiden başlıyorsun hayata yani.
Bebekler biraz büyüyünce, çocuk olunca da gerçekten mini birer yetişkin gibi resmedilmişler. Yani birçok sanat eserinde ebatları küçültülmüş yetişkin kafası görüyorsun. Dini resimlerde de öyle. Mesela İsa'nın bebekliği çok acayip resmedilir.
O tip resimlere baktığımda hep böyle içim bir garip oluyor. Korku filmindeymiş gibi. Daha sonra diyorlar işte bu 17. yüzyılda ne oluyor?
17. yüzyılda bu dini etkilerden biraz arınıyor insanlar. Artık ilk günah mı ilk günah ne saçmalıyorsunuz diyorlar. John Locke ortaya çıkıyor, İngiliz deneyici ve diyor ki çocuklar boş bir levhadır.
Tabula rasa. Yani insan doğduğunda boştur, onun içini biz doldururuz. Kötü şeylerle doldursak kötü insan olur, iyi şeylerle doldursak iyi insan olur ama potansiyeli neredeyse sınırsız. Ta o zamanlarda buna bir itiraz geliyor.
Bu baktığım makalede Jean-Jacques Rousseau'dan örnek vermişler. Diyor ki, çocuk dediğin şeyin kendine has bir algı, düşünme, akıl yürütme mekanizması vardır. Boş bir levha olup olmamaları önemli değil. Daha ziyade kendine has mekanizmaları bozuyoruz eğitimimizde.
Halbuki kendi oluruna bırakalım. Doğanın istediği gibi, doğanın amaçladığı gibi olsunlar. Yani gidip ateşe doğru yürürlerse tamam, onu oradan alacaksın. Bu kadar ciddi hatalar yapmalarını engelleyeceksin.
Ama onun dışında genel prensip olarak bırakalım ne yapıyorlarsa yapsınlar. Daha sağlıklı bireyler olur bu şekilde. Biz onları zehirliyoruz, kötülüğümü bırakıyoruz. Tabii bunun da cılkı çıkıyor ve bu romantik akım dahilinde çocukların aslında çok daha zeki, dünyayı olduğu gibi gören, bizim gibi körleşmemiş, kısacası daha bilge yaratıkları olduğunu düşünüyorlar.
Böyle bir görüş de ortaya çıkıyor. Fakat asıl değişim bunlardan sonra oluyor. O da böyle bir fikri değişim değil, teknolojik bir değişim. Modern zamanlara kadar yaklaşık bin doğumdan, ki düşükleri falan saymıyorum, bin canlı doğumdan, iki yüz ile üç yüz arası diyorlar, ilk sene içinde ölümle sonuçlanıyordu.
Ondan sonraki birkaç sene boyunca da ölenler var üstüne. Ama daha bebekken, sıfır bir yaş arası, on çocuktan ikisini, üçünü kaybediyorsun. Kafadan. Bugün bu oran binde iki yüz, üç yüz değil, binde birlerle ifade ediliyor.
Müthiş bir değişim var. Bunun psikolojiye yansıması şu, çocuğun ölecekse zaten ya da ölme şansı yüksekse ilk senelerinde ona fazla yatırım yapmıyorsun. Şimdi hem bu yüksek ölüm oranı var hem de tabii doğum kontrol yöntemleri diye bir şey yok. O yüzden nüfus fazla değil ama aileler büyük.
Büyük aile olunca, küçük çocukların da ölüm riski olunca ebeveynler sana fazla vakit ayırmıyorlar. Bir ikinci önemli faktör de değişen faktör de eskiden tarım toplumlarında küçük yaştaki çocuklar bile tarlalarda yardım ediyorlardı. Zaten çocukların minyatür birer yetişkin olarak görülmelerinin kök sebebi de bu olmalı. Bu ekonomik baskı olmalı.
Yani orada bir boğaz var, onu boş boş beslemek yerine yapabileceği işler var. Tarlada yardım etmese evde yardım ediyor, çiftliğinde yardım ediyor. Köy evinde de yapılacak bir sürü iş var. Bitmiyor ki.
Öyle bizim ofis yaşantımız gibi değil. Bizim derken benim de artık değil de. Ben de eskiden hayalimde biraz romantize ederdim o tip bir yaşamı. Ondan sonra gidip aylarca kalınca, değişik ülkelerdeki, değişik köylerde ve o işleri yapınca, ondan sonra anladım Hanya'yı, Konya'yı.
Çünkü orada tatil günü diye bir şey yok. O yüzden de çocuklar hep herkese yardımcı oluyorlar. Bu endüstri devrimi olduktan sonra da değişmemiş. Bilakis bazı yerlerde artmış çünkü bu sefer işçiye ihtiyacın var ve zaten işler çok kompleks değil yani o kompleks olan işler az sayıda.
Sen bir robotsun aynı işleri tekrarlamak zorundasın ve bunu da çocuklar bile yapabilir. Şimdi size bu konu hakkında çılgın bir istatistik vereceğim. Okuyunca inanamadım tekrar okumam gerekti. 1818'de İngiltere'de bir meclis raporu var.
Bu dokuma sektöründeki ortalama işe başlama yaşı kaçmış biliyor musunuz Manchester ve çevresinde? 11,5. Ortalama işe başlama yaşı. Yani 9'unda 8'inde başlayanlar da var.
19. yüzyılın sonunda yani 1800'lerin sonunda modern anlayışımıza yakın sayacak bir şey geliyor ve o zaman çocukların ekonomik değeri, üretim değeri azalıyor, duygusal değeri mi onlara yaptığımız yatırımda katlanarak artıyor. Bunu çok güzel bir sözle özetlemiş bir sosyolog. Economically useless but emotionally priceless.
Çocuğu tarif ediyor. Duygusal olarak paha biçilemez, ekonomik olarak tamamen işe yaramaz. Öyle bir hale geldiler artık diyor. Ailenin küçülmesinden bahsetmiştik, onun hakkında birazcık bilgi vereyim.
Şu anda OECD genelinde, bu arada OECD deyip duruyorum, bunlar genel olarak gelişmiş ekonomiler, Türkiye'de arasında. Bu ülkeler içindeki ortalama doğurganlık oranı, yani bir kadının hayatı boyunca sahip olacağı çocuk sayısı 1.7. Nüfusu sabit tutmak için gereken 2.1'di.
Sadece 1-2 nesil geriye gittiğinizde yani 1970'teki datayla karşılaştırmışlar. 1970 dediğin yani insanlar Ay'a gitmişler, düşün. 2.7 idi bu oran, 1.7 yerine.
Güney Kore'ye bak, 1970'te 4.5, şu an 1.2. Yani müthiş bir değişim, 4 kat düşmüş.
Yani 4.5 demek kabaca şu demek, her nesil nüfus 2'ye katlanıyor. geometrik biçimde artacak. 1.2'de her nesil nüfus yarıya düşüyor demek.
Çin'de de benzer bir değişim var. Daha da dramatik bence. 5.6'dan 1.6'ya düşmüş.
Tabii Çin özel bir durum. Tek çocuk politikası vardı. Bu düşüşün önemli bir kısmı ona istinaden ama Benzer ülkeler, bu tip politikayı gütmeyen benzer çevre ülkeler de aynı düşüşü yaşadılar. Ya da paralel düşüşler yaşadılar.
Dolayısıyla Çin'in zaten 5.6'larda seyretmeyeceği, 2 civarına düşeceği her halükarda tahmin edilebilirdi. Dolayısıyla şu andaki nüfusları fazla olacaktı ama artış oranları her yerde düşüyor. Çünkü dediğimiz gibi başta da şehirleşme herkese ortak bir faktör.
Bugün mesela Çin'de çocuk politikası, tek çocuk politikası epey gevşek. Ama doğum oranı ciddi biçimde artmıyor. Herkes daha az çocuk yapıyor ve herkes daha geç evleniyor. 90'larda mesela diyor, OECD ülkeleri arasında bir kadının evlenme, ortalama evlenme yaşı, ilk evliliği için tabii konuşuyoruz.
22 ve 27 yaş arasındaydı. Bugünse 22 değil, 30. İsveç'te 34 bir kadın için. Ortalama bu.
Zaten birçok insan evlenmiyor bile. Ben de o durumdayım mesela. Evlenmedim. Evliliği düşünmüyorum da ama kaç senedir aynı insanla beraber yaşıyorum.
Onun kız kardeşi de öyle. Hali hazırda çocuk sahibi. Evlenmemişler. Bunun nedenleri hakkında ayrıca konuşuruz da bu artık bir norm oldu.
Kimse de bize bakıp ya siz de ne böyle şeytan işe hareketler yapıyorsunuz falan demiyor. Yani bu o kadar yaygın ki bak yine bu ülkeler arasında doğan çocukların %40'ı evlilik dışı doğuyor. 1970'te kaçtı biliyor musunuz bu oranı? 7.5.
10'da 1'den daha azdı yani. 7.5 iken şu anda neredeyse yarısı ya, yarısı evlilik dışı. Evlilik dışı şu demek değil, bir aile yok demek değil.
Bu çocukların büyük kısmı, %80'den fazlası diyorlar, normal, istikrarlı bir aile ortamında doğup büyüyorlar. Sadece evlilik yok. Evlenenler de zaten daha çok boşanıyorlar. 1970'lere oranla yine bu boşanma sıklığı iki katına çıkmış.
Boşandıktan sonra da tekrar evleniyorlar zaten. Tekrar evlenince senin üvey kardeşlerin, üvey annen, baban oluyor. Aileler karışık oluyor iyice. Yani ev dediğin şey, çocuğun yetiştiği ortam farklı oldu.
Mesela... Anne sürekli evde değil artık. ABD'de kadınların, yani 18-65 yaş arası kadınların iş gücüne katılım oranı %42'ydi 1960 yılında. Türkiye'de şimdi bile o kadar değil bu arada.
%42'den bugün %68'e çıktı 2017'de. Çocuk eğitiminin değişmesindeki en büyük faktörlerden biri bu. Bu ileride de artacak çünkü üniversite eğitimi kadınlar tarafından daha çok kullanılan bir araç. Bununla alakalı ilginç bir gelişme de şu, hepimiz ekonominin giderek daha da servis sektörüne, hizmet sektörüne kaydığını biliyoruz.
Eskiden insanların %90'ı çiftçiyken, şimdi ise nüfusun sadece %2'si hem kendilerini hem de kalan %98'ini besleyebiliyorlar. Çok az kişinin çiftçilikle uğraşmasına ihtiyaç var artık. Her şey mekanize. Ekonominin gelişmiş ülkelerde büyük kısmı hizmet sektörüdür.
Hizmet sektörü de fiziki güç gerektirmediği için, böyle aşırı riskli, tehlikeli işler olmadıkları için çoğu zaman kadınlara da açık. Tek gereken şey eğitim. Yani ekonominin hizmetleşmesi de kadının iş gücüne katılımını arttıran, dolayısıyla çocuğun eğitimini değiştiren bir şey. Tabii yine de çocuğa erken yıllarında bakan ağırlıklı olarak, ezici çoğunlukla kadın oluyor.
Yani eskiden şöyleydi, çocuk izni veriliyordu ebeveynlere, daha doğrusu kadına. Daha sonra bu ortak izin modeline geçti. İşte alın size bir sene, istediğiniz gibi kullanın karı-koca olarak. Bunda da yine izni kullanan çoğunlukla kadın oluyor.
Çünkü en basitinden söylüyorum, emzirmeyi seçersen zaten daha fazla vakit geçirmen gerekiyor. Ama şöyle bir yenilik yapıyorlar, babaları da eve çekmek için. Babalara ayrıyeten bir izin veriyorlar. O izin ortak bir havuzdan kullanılmıyor.
Atıyorum size iki ay, bir ay, neyse. Kullandınız, kullandınız. Kullanmazsanız bu gidecek, yanacak. O zaman tabii ki kullanıyorlar.
Bu da önemli bir şey. Sadece çocuk için önemli değil, baba için de önemli bir şey. Normal şartlar altında eski bu nükleer aile modeline göre işte erkek dışarıda çalışıyor, para getiriyor. Kadın da evde, çoluk çocuk bir evde yaşıyorlar.
Herkes güzel geçiniyor. Zaten böyle bir dünya kalmadı artık. Tek kişinin çalışmasıyla geçinecek ev yok, orta sınıf evi. Öyle biriktirdiğin parayla veya morgaja girerek ev alacaksın, araba alacaksın, çocuklarını okula göndereceksin.
Öyle bir yaşam yok artık zaten. Ama bunun kötü bir tarafı babanın sürekli ev dışında olması, çocuğuyla bağlanamaması. Zaten doğal olarak aranda bir bağ yok, annedeki gibi. Biraz zorlamayla, biraz vakit geçirerek bu bağın oluşması lazım.
Bu tip devlet politikaları da böyle ufak tefek teşviklerle, oynamalarla insanları biraz ittiriyorlar o tarafa doğru. Şimdi bunlar şu yüzden önemli. Sen ne kadar izin verirsen ver, hamilelik izni, annelik, babalık izni, bir noktada bir sene, altı ay, iki sene, neyse insanlar işlerine dönüyorlar. Çünkü geçim baskısı var.
E ama eskisi gibi köylerde yaşamıyoruz. Yani çoluğun çocuğun ortaklaşa bakılmıyor. Teker teker bakılıyor. E anne baba işteyse ne olacak çocuklara?
Çocukların bakım işi outsource ediliyor bir manada. Kurumlara yönlendiriliyor çocuk. İşte eskiden yuva vardı. Ben yuvaya 5 yaşında mı 6 yaşında mı gitmiştim?
Şimdi 2 yaşındaki çocukları gönderiyorlar. Sanırım Fransa'da mıydı Almanya'da mıydı? 1 yaşından sonra yasal hakkın çocuğu böyle bir kreşe yerleştirmek. Yarı zamanlı da olsa.
Ondan sonra yuva, ondan sonra ilkokula öyle gidiyor. Yani çocuk bakımı erken yaşlarda böyle kurumlara devredilmiş oluyor. Bu da ilginç çünkü ilk yıllardaki ilgi çok önemli. Şimdi trendden bahsedeyim yine bu OECD'de 3 ile 5 yaş arası çocukların herhangi bir kreşe kaydolma oranı %85.
15 sene önce %75'ti. Yine yüksekti ama bu kadar kısa bir sürede %10'luk artış inanılmaz. Bir ekonomi planlamacısıysan, kadın ne kadar erken işe dönerse o kadar iyi senin için. Üretimi arttırıyor, gayri safi milli hastalığı arttırıyor.
Yani onun bir kariyeri var orada. Orada ürettiğin katma değerle, çocuğa bakarak ürettiğin katma değer bir değil. Piyasa değer için konuşuyorum tabii ki. Başka değerler de var işin içinde.
O yüzden bu politikalara karar verenlerin amacı herkese iş gücüne katmak. Bir yandan da diyorsun ki araştırmalar sonucu, ilk seneler çocuk için çok önemli. Yani bir kuruma yerleştirip de ondan sonra onu orada bir köşede bırakacaklarsa, hiç ilgi göstermeyeceklerse o çocuk sonra aptal oluyor. Ülkeler arasında da bu çok farklı.
Mesela Danimarka, gayrisafi milli hastasının yüzde bir buçuğunu neredeyse genç, çok genç açtaki çocukların bakımına ve eğitimine harcıyor. ABD'de kaç? %0.3.
Bir toplum neye öncelik veriyor bunu görüyorsunuz. Şimdi bu ülkeler, bu Nordic ülkeleri zamanında bu işi oturup halletmişler. Demişler ki çocuk bakımını evrensel bir hak yapacağız. Herkesin buna erişim olacak.
Okul öncesi merkezlere ve yuvalara katılım oranı %98. Yani neredeyse evrensel hak kadar. Bu yerlerdeki odak noktası da böyle deli gibi eğitim değil bu arada, oyun. Mesela okumayı 6 yaşında öğretiyorlar.
O sosyal becerileri iyi geliştiği için de çabuk öğreniyorlar. Ve herkesin buna erişimi olduğu için de benzer zenginlikteki ülkelere oranla doğum oranları daha fazla. Ve kadınların iş gücüne katılımı da daha fazla. Yani kadınlar hem çocuk doğuruyorlar daha fazla nasıl olsa bakmak kolay diye hem de daha fazla çalışıyorlar.
Şimdi bunu Çin'le kıyaslayalım mesela. Çin'de diğer uçta çocukları en erken, mümkün olabilecek en erken yaştan itibaren üniversite sınavına hazırlıyorlar. Yuvadan itibaren. Bizde de var aynısı yani çok hayal gücünüzü zorlamaya gerek yok.
Bütün böyle çürük, çarık, merkezi sistemler aynı şekilde. tek bir sınava odaklanıp sistemin geri kalanını ona göre değiştirtiyorlar. O yüzden de bunlar yuvalarda gerçekten eğitime başlamak istiyorlar. Öyle bırak oyun oynamayı falan.
Hayır, ezberleyeceksin. Bunun da etkisi büyüyor ki işte bu pizza skorlarında falan hep diğerlerinden fazla puan çıkarıyorlar. Özellikle bilim ve matematik konularında. Çocuklar diğer yönden atıyorum belki işte eleştirel düşünme veya yaratıcılık yönlerinden Sosyal ilişkiler yönlerinden dezavantajlı olabilirler ama eğer global piyasada sistem işleri yani science, technology, engineering ve matematikle alakalı işler her yerde geçer akçeyse, gelecekte de bunlar değer kazanıyorlarsa o zaman bu insanlar ekonomiye yön verecekler, bu insanlar merdivende tırmanacaklar.
Biraz da Çin'de bizdeki gibi bir durum var anladığım kadarıyla. Bir derece sahibi olmak, atıyorum işte doktora sahibi olmak aşırı yüceltiliyor. Bir statü meselesi. ABD'de yok böyle bir şey, kimse sallamıyor.
Yani burada iki ayrı yaklaşım var. Formal bir eğitim, çocuğa küçük yaştan itibaren. İki de çocuğa ilgi, sosyalleşmesi ve ilgi gösterilmesi. Her halükarda erken yaşta bu işe başlamak önemli diyorlar.
Bir ekonomiste referans vermişler James Heckman diye, Chicago Üniversitesi'nden. oturup bunun sayısal hesaplamasını yapmak istemiş. Ve şöyle diyor aşağı yukarı, doğumdan 5 yaşına kadarki eğitime harcanan paranın geri dönüş oranı %7 ile %13 arasında diyor. Atıyorum %13 desek, çocuğa o vakitlerde harcadığın para sadece 7 veya 8 sene içinde geri dönecek.
Ondan sonrası da kar. Bu tabii sadece ekonomik hesabı. Yani o çocuğun ileride yapacağı üretimle alakalı bir şey ama tabii asıl fark işini ölçemediğin kısmında. Çocuk daha mutlu oluyor ilgi görünce.
O ilk yaşlardaki ilgi önemli diyorlar o yüzden. Şimdi bu da bizi tabii ki fırsat eşitliğine getiriyor. Zaten giderek artan bir eşitsizlik var ekonomik anlamda. Şimdi sen görece, konforlu, iyi bir ailedeysen daha doğar doğmaz avantajın başlıyor.
Çünkü senden ilgilenecek insanlar var. En basit örneği düşünün. Birinde anne veya baba eve yorgun argın geliyor. Belki iki işte çalışmış, stresli işlerde çalışmış, boktan insanlarla uğraşıyorsun.
Bu hayat temposunda akşam eve geldikten sonra çocuğuna masal okuyamıyorsun. Onunla vakit geçiremiyorsun, beraber oynayamıyorsun. Buna enerjin olmuyor. Bunun bir testini yapmışlar.
En fakir ailelerden gelen çocuklar saat başına toplam 600 kelime duyuyorlarmış, işitiyorlarmış. Ama daha orta üst sınıf diyelim ailelerden gelen çocuklar saat başına 2100 kelime işitiyorlar kendilerine söylenen. Yani 3 yaşına geldiklerinde aradaki toplam fark 30 milyon kelime. 30 milyon kelime daha az duymuş bir insanla diğerinin aynı performansı göstermesi mümkün mü?
Tabi internetin etkisi bu konuda ilginç. Bunu bilmiyorum mesela. Araştırma da bunu söylememiş. Eğer çocuğun önüne YouTube'u koyarsan, o, o farkı kapatıyor mu acaba?
Yani toplam duyulan kelime artık manasız bir parametre oldu çünkü herkes her şeyi izleyip aynı sayıda kelime duyabilir. Ama burada benim anladığım kadarıyla belirleyici olan senin ebeveynlerinden duyduğun kelime, onlarla geçirdiğin zaman. Biraz daha interaktif bir eğitim. O bakımdan aradaki fark azalmıyor bence, hatta artıyor bile olabilir.
Çünkü sen eğer zaten stresle, yorgun argın gelmişsen eve, Belki eskiden 10 dakikada olsa, yarım saatte olsa bir vakit geçirecektin. Şimdi diyorsun ki hiç uğraşamam, zaten YouTube var, hadi bari bu seferlik ona baksın diyorsun. Yani 30 dakikadan 0 dakikaya düştü etkileşimin çocukla. Yani eğer bu yaşlardaki eğitimin etkileri düşünüldüğü kadar önemliyse, o zaman şu anda avantajlı olan bütün ailelerin çocukları bir nesil sonra sanki hayata 5-0 ileriden başlamış gibiler.
Burada şöyle bir fasit daire var tabii. Sen diyelim ki ailen iyi durumda, ilgi gösteriyorsun, oyunlar oynuyorsun, o çocuğun avantajı oluyor. Ama o avantaj ondan bitmiyor. Daha sonra o çocuk gidiyor, çok iyi bir yuvaya giriyor.
Niye? Senin bağlantıların var. Belki yuvanın müdürünü tanıyorsun. O yuvaya verecek paran var.
Oradan sonra o çocuk çıkıyor. İyi bir ilkokula gidiyor. Niye ilkokulun müdürünü tanıyorsun veya senin geldiğin yuvaya bakıyor, aa iyi yuvaymış. Böyle böyle böyle gidiyor sürekli ta üniversiteye kadar.
Üniversitede de bitmiyor bu. O avantajlar silsilesi katlanarak katlanarak üst üste biniyor, artıyorlar. Ve aradaki uçurum açılıyor normal insanlarla olan. Normalde ekonomide birçok şey pahalı olabilir, ucuz olabilir ama çok fazla var.
Kaynak kısıtı yok. Paran yoksa ucuz çikolata alabiliyorsun. Paran varsa daha pahalı çikolata alabiliyorsun. Ama çikolata bitmiyor.
En azından şimdilik. Fakat bazı şeyler var ki ne kadar paran olursa olsun kaynaklar kısıtlı. İşte bir şehirdeki elit anaokulu Veya komik bir laf değil mi? Oksimoron yani.
Elit anaokulu nedir? Veya işte elit ilkokul. Bunlarda yer kısıtı var. Belki 200 kişilik yer var.
Oraya parası yetecek 200 bin kişi olabilir o şehirde. Milyonlarca, 10 milyonlarca, 100 milyonlarca Çinlinin, Vietnamlının, Hintlinin gözünde bir takım top üniversiteler var. Ve bunlara girmek için kollarını keserler. Doğumdan önce bile o rekabet başlıyor.
Peki bu dijital ortam, bu dijital çağ eğitimi nasıl etkiliyor? Son olarak da ondan bahsedelim. Buradaki en uç örnek herhalde Güney Kore olmalı. İnternet kullanımında da liderler, internet bağımlılığında da liderler.
Bunlar için özel merkezler varmış. Yani gidiyorsun, uyuşturucudan arınma kampları gibi sosyal medyadan arınıyorsun, elektronik eşyalarda da arınıyorsun. 14-15-16 yaşındaki çocuklar için. Ben ilk cep telefonumu üniversite çağında aldım.
Onda da zaten bakacak ekran falan yok. Kutu. Yine OECD genelinde 15 yaşındaki çocukların %90'ından fazlasında akıllı telefon var. Almanya'da biraz daha yaşı düşürelim.
10 ile 11 yaşındaki çocukların %67'sinin telefonu var. Yani 3 çocuktan 2'sinin akıllı telefonu var. 10 yaşındakilerden bahsediyoruz. Biraz artırsan yaşı yani 12-13 yaşa baksan %88'e çıkıyor.
Ve bunların %16'sı bağımlılık derecesinde diyorlar. Günde 6 saatten fazla zaman geçiriyorlarmış. Şimdi bunun doğrusu nedir? Bunun doğrusunu kimse bilmiyor.
Amerikan Pediatrik Akademisi'nin bir tavsiyesi var. 2 yaş 6 çocukları tamamen ekranlardan uzak tutun diyorlar. Ama istisna olarak video görüşmeler uygundur. Çünkü karşında bir yüz görüyorsun herhalde bir etkileşim oluyor.
İki ile beş yaş arasındakiler içinse günde bir saat fena değil diyor. Bunun hakkında çok fazla korku senaryoları yazılıyor fakat biraz sakin olmak lazım. Burada önemli olan çocuğun ekrana bakması değil. Yani aynı programı beraber izliyorsanız beraber kitap okumaya benzeyen bir aktivite oluyor bu.
Hani kitap okumak iyidir, ekrana bakmak kötüdür diye bir şey yok. Televizyon çıktığında veya aygınlaşmaya başladığında da aynı kehanetler yapılıyordu. İşte insanlar kanepeye oturacak, saatlerce bunu izleyecekler, tembel, şişman insanlar olacaklar deniyordu. Bir noktaya kadar doğru.
Bazıları hakikaten öyle yapıyor. Fakat aynı televizyon ailenin beraber vakit geçirmesini de sağlıyor. Hani o oturma odasında herkesin baktığı bir nokta olmasa, o program esnasında birbirinle muhabbet etmesen ne yapacaksın? Herkes kendi işine gidecek.
Bazı aileler buna bir çözüm buluyorlar, alternatifler buluyorlar. Atıyorum oyun oynuyorlar, hikaye anlatıyorlar birbirlerine. Değişik aktiviteler var, değişik hobiler var. Ama bu bir efor gerektiriyor.
Televizyonda herkes için ortak payda bu konuda. Hiçbir şey yapmana gerek yok. Programı bile sen seçmiyorsun. O olmasaydı yerine koyacağın alternatif önemli.
Kıyaslama yapman gereken şey o. İnternette ilk yıllarında bu gerçekten daha makul bir tehditti. İnsanların ekrana kilitlenip yalnızlaşması. Çünkü hala sokakta koşturabiliyordun fakat onun yerine eve kapanıp işte ekrana bakıyorsun ve karşılığında pek bir şey de alamıyorsun çünkü internet şimdiki gibi değil.
Artık her şey internette o yüzden çık dışarı biraz sosyalleş demek anlamsız. Zaten orada sosyalleşiyor. Demin dediğim gibi yerine koyacağın alternatif önemli. Eğer o internet olmasaydı ve sen o kadar vakit geçirmeseydin kalkıp da dışarıda oynamayacaktın.
Bu bir yanılsama. Dışarıda oynayamamak zaten daha önce başlamış bir trendti ve şehirleşmeyle alakalıydı. İnternetle alakalı değil. İnternet onun sebebi değil ve bence daha büyük anlamda da onun tedavisi.
Ve bu gayet demokratik. Çünkü eğer bu olmazsa, orta-üst sınıf aileler için veya üst sınıf aileler için şöyle bir imkan var. Sosyalleşmek mi istiyorsun? Ekstra hobi mi edinmek istiyorsun?
Tamam, benim zamanım var, param da var. Sana hoca getirtirim, seni alırım ve akademilere götürtürüm. Özel okullara, özel programlara yazdırırım. Spor takımına yazdırırım.
Hepsiyle de ilgilenecek benim zamanım var, bağlantılarım var. Seni iyi yerlere götürürüz, koyarız. Tamam öyleyse internette fazla vakit geçirmesine gerek yok sosyalleşmek için. Ama birçok çocuk için bu mümkün değil.
Bu yüzden benim neslimdekiler özellikle ne kadar şanslı olduğumuzu iyice belirtmek için yani hem internet öncesini yaşamış hem de internetin doğal bir vatandaşıyız diyelim. O treni de kaçırmamış. Arada bir yerde duran o özel konundaki bir nesil olarak. Kendimizi iyice övmek için böyle ya siz de çocukluğunuzu yaşayamıyorsunuz falan diye abartıyoruz iyice.
Halbuki internet üzerinden sosyalleşmek bizim zamanında sahip olmuş olduğumuz sosyalleşme yollarından bile daha iyi bence. Bu tip tartışmalarda bu arada genelde şu safsata yapılır. İnsanlar ya o ya bu diye düşünüyorlar. Burada biz daha dağılımlardan bahsediyoruz.
Yani bir çocuk sadece internete bakarak yetişmez, yetişemez elbette. Veya sadece sokakta top oynayarak da yetişemez. Yani hangisinin görece ağırlığı daha fazla olması makul? Bundan bahsediyoruz.
Çocuklara da bunu soruyorlar bu arada. Yani internetsizce nasıl, ne kadar kullanıyorsunuz, mutlu musunuz? Bunları soruyorlar. İşinize yarıyor mu?
15 yaşındaki çocukların %85'i, neredeyse hepsi diyelim, sosyal medyanın çok işe yarar olduğunu söylüyorlar. Dolayısıyla klasik eleştiriler yerine şöyle ilginç bir telike çanı çalarak bitireyim. Benim de pek sık düşünmediğim bir şey o da çocukların internette bıraktıkları bilginin, verinin büyüklüğü ve derinliği. Yani kendileri hakkında özel bilgilerin.
Doğumdan itibaren bırakıyor çocuklar artık. İnternete düşen ilk özel bilgin ultrason fotoğrafın. Ve her sene, her sene, her sene katlanarak artıyor bu bilgiler. Bu yeni çağda daha fazla ekran başında vakit geçirince, daha fazla bilgisayar başında vakit geçirince... ...hakkındaki her şey en küçük yaştan itibaren HappyTop'a birkaç tane şirketin malı oluyor.
Ve o bilgileri asla geri çekemiyorsun. Benim neslimdekilerin çocukluğu kendimize özel bir çocukluktu. Sadece hafızalarımızda yaşıyor. Biz ve arkadaşlarımız ölünce o da yok olup gidecek.
Yeni neslin çocukluğu ve gençliği kamu malı. Ama bunların hepsini tek tek araştıracak, inceleyecek insan var mı? Bunu merak edecek insan var mı? Kaynak var mı?
Yok. Ama bunu zaten insanlar yapmıyor, algoritmalar yapıyor. Hepiniz Matrix'in kölesi olacaksınız arkadaşlar. Bugünlük bitirelim o zaman.
Ben buna ikinci bir kısım daha düşünüyorum bu arada. O da yine Atakan muhabbetiyle hatırladığım bir şey. Kitap okumak hakkında bir sürü saçma hurafe, fetiş, yalan yanlış şeyler var. Bilmediğimiz ilginç istatistikler var.
Nasıl kitaplar okunur? Nasıl seçilir? Kaç yaşında kaç kitap okumak lazım? 5 ayda 250 kitap okuyunca ne oluyor?
Buna devam bölümü olarak kaydedeyim diyorum. Oradan da zaten benim blogdaki kitap serisine bağlama yaparız. Gözlerinin hastasıyım, cross-marketingin ustasıyım. Evet arkadaşlar.
Bunu şöyle yapalım ya, bu Patreon destekçilerini okuyorum ya. Her seferinde aynı isimleri okumak sıkıcı oluyor tabii ki. Ben bunları hızlı hızlı okuyacağım, eninde sonunda patlıyorum. Dilim dudağım birbirine karışıyor.
Kime rast gelmişse o arkadaşla mesajlaşalım. Böyle ciddi ciddi çocuk gelişimi, psikolojisi hakkında podcast yaptıktan sonra da saçma bir çocuk oyunuyla bitirelim. Evet, bu ay bizi destekleyen Patreon'cular... Ali Özbek, Can Karakuş, Ömer Ocak, Erdem Gelal, Ermen Çelen, Berk, Hasan Basri Kereş, Anıl Tokdemir, Alper Bakmaz, İsmail Atkos, Sinan Yıldırım, Hacı Aydoğan, Tunç Martin, Nilüfer Gök, Hüseyin Çalgın, Uygar Polat, Işıl Arıcan, TrollMate, Lagolun, Özgür... Allah kahretsin,
Özgür Elbür, sende patladık. Zaten yarım yamanak gidiyordum. Çağrı Özertem, Aydın Kahraman, Betül Batun, Başak Burut, Mehmet Han, Mehmet Ünsal, Seküre Canemra, Canemra Yıldız, sende de patladık. Arnold Schwarzenegger, Refik Şekercioğlu, Kemal Akkoyun.
Hepinize teşekkürler. Yakında görüşürüz.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.