
3.739 kelime · ~19 dk okuma
Başka bir arkadaş demiş ki, üniversite giderek gerekliğini kaybediyor ve Naval Ravikant, Angel List'in kurucusu diye biri var. O da fularsız girişimcilik gibi bir şey yapıyor ve bunlara paralel fikirleri var. İlgisini çeken olur belki. Twitter.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com.com
Selam flarsızlar. Bugün hiç tatava yapmadan direkt konuya giriyorum. Geçen haftaki canlı soru cevap bölümünün ikinci kısmı bu. Tüm katılanlara, destekçilere ve dinleyenlere teşekkür ederim.
Aynen devam ediyoruz. Okuma alışkanlığının teknolojiyle değişmesini nasıl yorumluyorsun? Sence nereye gideriz? Bir yazar olarak hard copy kitapların geleceğini nasıl görüyorsun?
Ya o kitabı eline alıp da kokusunu duy... Vallahi hard copy kitapların geleceği, her şeyin geleceği gibi sabit değil. Bir noktada bu iş gerçekten eriyip bitecek. Ben seviyorum hard copy kitapları, hala okuyorum.
Bir sürü pazarda, mesela Türkiye buna dahil, ben buna çok şaşırmıştım. Satılan kitapların çok çok ufak bir kısmı elektronik kitap şeklinde satılıyor şu anda. Kitap okuyucular pek piyasaya girmediler. Milletin parası da yok.
Bir de insanlara rahat da gelmiyor. Fakat şöyle bir teknoloji değişikliği olursa, işte bu VR hayatımıza girerse ki girecek eninde sonunda... ...şu andaki cep telefonları nasıl herkeste var ya, hepimizin de birer VR gözlüğü veya lensi olacak.
Öyle bir çağda normal kitap taşımak hakikaten istisnai bir durum olacak. Hatta VR-AR ortamında olduğun için sanki gerçekten de elinde kitap tutuyormuşsun gibi... ...o kitap sayfalarını çeviriyormuşsun gibi de animasyonunu yaparlar.
Kitaptan anladığımız şey, yani bir tekste bakarak, okuyarak anlayacağın şeyler sınırlı. Mesela ben romanları böyle okumayı yavaş yavaş, işte yayılarak koltuğa, elinde kahveyen, yavaşça okuyacaksın, o dünyanın içine gireceksin. Onu seviyorum. Hayal gücün çalışıyor ve yepyeni bir dünya yeniden inşa ediyor kendi kafan için.
Yani o kitapta okuduğun şeyleri kafanda oluşturuyorsun. Mesela televizyon izlerken böyle bir şey yok. Çünkü televizyon izlerken hazır olarak o görseli alıyorsun oradan. Daha pasif durumdasın.
Kitapta hakikaten onu oluşturuyorsun. Bence insanın hayatını zenginleştiren bir şey. Beyninde belli kesimlerini diğer şeylerden daha çok çalıştırıyordur. Ama atıyorum, bir şey öğrenmeye çalışıyorsun.
Ne olabilir? Mesela ben teknik konularda kitap okurken... ...yani mühendislik textbooklarını okurken, ders kitaplarını... ...bunun ceremesini çok çekiyordum.
Furia Transformunu herif orada kitapta tekst olarak anlatıyor bana. Nasıl anlatabilirsin arkadaşım bunu? Tam demin anlattığım AR, VR, Virtual Reality veya Augmented Reality için biçilmiş kaftan. Görüş alanına yansıttın bu teksti.
Tam o ilgili noktasında oradan pop bir tane animasyon çıkacak. Sana üç boyutlu gösterecek o şeyi. Orada tekste mesela bir formül var, sen o formülü değiştireceksin. İşte eksi, iki eksi yapacaksın, hop oradaki grafik birazcık değişecek.
Yani... ...bir şeyler öğretmeye çalışan kitapların... ...teknik konularda hepsinin böyle olması lazım.
Enteraktif, görsel bir yolu olması lazım. VR'de bunun için biçilmiş kaftan. O yüzden eline kitap alıp onu okuma, o konularda bence kaybolacak. Ama roman için biraz daha uzun solukludur.
Bizim klasik kitapların ömrü diyeyim. Tamam, başkası ne demiş? Kitabın dijital formatlarda da satışı olacak mı? İşte şöyle bir madde koyduk sözleşmeye.
Piyasa fiyatından. Yani benim ilk aklımda olan şey şuydu çünkü... ...biraz idealist takılıyordum.
Yani ben oraya koyayım pdf'ini, epub formatını benim siteye. Herkes işte bağış usulü versin. Aynı Patreon gibi. Bu kitap da öyle olsun dedim.
Parası olmayan bedavaya alsın. Olan diğerlerini desteklemek isteyen de 20 dolar versin mesela. Fakat sen öyle yapmaya çalışıyorsun ama... ...dünya ayrı bir yere çekiyor seni.
Kitapçı da haklı. Diyor ki, ya sen böyle yaparsan kimse bizim kitabı almaz. O zaman bizim satışlara ket vurmuş olursun. Bu anlaşmayı yapamayız.
Ama kısaca evet, dijital formatlarda kesinlikle olacak. ''Kitabı Storytel'e sesli kitap olarak eklemeyi düşünür müsün? Kitabı senin seslendirmenle dinlemek de hoş olur.'' Vay, evet.
Ben seslendiririm zaten. Benim sesim çok güzel ya. ''Bence buradaki pek çok insan günlük rutinini merak ediyordur. O yüzden yanıtlaması basit ama merak konusu olan bir soru sorayım.
Bir günün genelde nasıl ve nelerle geçiyor? Yarattığın alışkanlıkların var mı? Neye ne kadar vakit arıyorsun? Teşekkür ederim.'' Yani basit soru olur mu bunu?
Baya bir saat lazım bunu anlatmak için. Bu tip sorularda şöyle bir tuzak oluyor arkadaşlar. Şimdi sen mesela soruyorsun bunu. Benim içgüdüm genelde idealimdeki benim rutinlerini anlatmaya yönelik oluyor.
Ona teşvik ediyor beni. Önce kendime bir bitki çayı koyarım. Ondan sonra 200 şınav çekerim. Ondan sonra gider 15 yumurta kırarım falan.
Böyle bir şey olmuyor. Yani gönül isterdi ki böyle bir rutinim olsun. Bir tek şey yapıyorum gerçekten düzenli olarak ve o çok işime yarıyor. Hepiniz de yapabilirsiniz.
Eğer bütün bu yayından aklınıza tek bir şey kalacaksa bu kalsın. Sabah uyandığınızda ufak bir kağıt alın önünüze veya işte kendi not alma programınız varsa, TUDU programınız varsa, üretkenlikle ilgili bir sürü teknik var ya, bunların da hep köşe taşlarından biridir bu. O günlük programını yazacaksın. Yani şunları, şunları, şunları bugün bittiğinde yapmış olacağım diyeceksin.
Üç veya dört tane şey. Kilit nokta şu, çok hırslı davranmayacaksın. Kitabı bitireceğim falan gibi bir şey demeyeceksin. Aklına bir sürü şeyler geliyor.
Gözünde büyütüyorsun, büyütüyorsun. Ona başlamamak için bahaneler arıyorsun. Onun yerine böyle gerçekten hap halinde o gün bitirilebilecek gayet spesifik amaçlar koyman lazım. Kitabın bilmem ne bölümü bitsin mesela.
3 tane, 4 tane maksimum madde diyorlar genellikle. Yani 10 tane de böyle değişik madde yapmayacaksın. Sırf bunu yapmak kendi gününü şekillendirmiş oluyor. Şimdi bazılarımızın tabi günü zaten böyle belli bir yapısı vardır.
İşte işe gider belli saatlerde, çocuğunu alır belli saatlerde, şudurudur. Benim günüm biraz daha esnek. Bazen dersim oluyor bütün gün, bazen işte Patreon'la uğraşıyorum, podcast kaydediyorum falan. Seyahatte çıktığım zamanlar zaten tamamen patlıyor herhangi bir rutin.
Ama bu işi sabit tutuyorum. Çünkü bu üç tane, dört tane maddeyi yazdığım zaman o bilinç altından da olsa birazcık günümü şekillendirmiş oluyor. Bunun bir üst seviyesi de şu. Eğer bu rutini oturttursanız, o yazdığınız şeyleri bir kenara atmayın.
Haftanın sonunda, atıyorum Cuma veya pazarın sonunda... O hafta yaptığınız, yani yazdığınız şeyleri ve ne kadarını bitirdiniz... ...veya ne kadar ilerleme kaydettiniz, böyle bir haftalık rapor gibi gözden geçirmek.
Beş dakika maksimum. Onun dışında da bir şey yok. Başka? YouTube, Twitter, Reddit, podcast dünyasında yaşıyoruz.
Beyin sürekli yeni ve eğlenceli input istiyor. Dikkatinin, yani attention span, dikkat aralığının diyeyim. 10 sene öncesine göre daha kötü olduğunu düşünüyor musun? Evet, kesinlikle.
Çok daha az kitap okuyorum. Uzun kitap okuyorum mesela. Çok daha fazla video izliyorum. Kısa videolar izliyorum.
Uzun video bilemiyorum. Bir saatlik video izleyemiyorum mesela. Yani sadece şey değil, hani ekrana bakarken gözüm sağa kayıyor filan manasında değil. Daha işe başlamadan o dikkat dalmasını yaşıyorum ben.
Daha işe başlamadan bakıyorum ya bu video bir saatlik, o kim oturacak, izleyecek şimdi dediğim çok oluyor mesela. Bunun yazı muadili de var. O da şu. Pakıt kullanıyorum ben.
Uzun makaleleri okumayı seviyorum. Ama eskiden bunları çok rahat bir şekilde başlayıp okuyordum böyle 3-5 tanesini. Şimdi ya tamam çok güzel ama işte ertesi gün okurum ben bunu diye atıyorum pakıtı. Pakıttaki liste şimdi yüzlerce megabyte şey var orada.
Ben otursam herhalde bir sene hiçbir şey yapmadan sırf onları okuyabilirim. Yani bu rutin bunlarla da alakalı mesela. Eğer siz yeterince disiplinliyseniz gerçekten günlük rutininize bu tip şeyleri yedirebilirsiniz. Yani her hafta o paket sıfırlanacak gibi bir hedefiniz olabilir.
Ben onu da yapamıyorum. Haftadan haftaya da birikiyor. Beynimizin etkilenmemesine imkan yok yani. Twitter'da günde bir saat vakit geçirsen işte beynin de o kadar etkileniyor.
Başka neler var? Jordan mı James mi? Jordan. Ben bu konuda bir yazı yazdım ya.
Full Arts Zentrale'ye girin. Efsane diye aratın veya LeBron James diye aratın. Benim çok sevdiğim bir yazıydı. Yani Jordan James işin bahanesi aslında.
Daha ziyade bu herhangi bir konuda eskinin efsaneleri yenileriyle pek değiştirilemeyecek. Bu kısmen benim gibi yaşlanan insanların nostaljik duyguları yüzünden. Yani yeni nesil farklı düşünüyor, ben farklı düşünüyorum. O zaten standart şey de.
Ama bir de hepimizi etkileyen bir şey var, o da kültürün parçalanmışlığı. Yani herkesin artık ayrı bir hikayesi var, ayrı bir nerativi var. Bütün topluma böyle hitap eden, toplumun aynı şekilde gördüğü, aynı lensten, aynı mercekten gördüğü kahramanlar devri kapandı artık. Çünkü tek bir mercek yok.
Lebron James Jordan'ın iki katı kadar daha iyi oyuncu olsa bile... Öyle bir o efsanevi düzeye çıkamayacak yani. O devir kapandı artık. Ortak efsaneler devri diyeyim yani ona.
Ortak efsanelerimiz yok artık. Orta Doğu ülkelerinde çalışma ile ilgili ne düşünüyorsunuz? Vallahi ben yaptım. Kendime güvenmediğim için gidip onu uzatmadım.
Yani ne demek bu? Şu demek. Bazısı der ki işte ben Dubai'ye giderim, iki sene çalışırım eşek gibi, para biriktiririm, gelirim Türkiye'de ev alırım. Gayet de yapılabilir.
Dubai'deki maaşlar bizim sektörde sekiz bin, on bin, on iki bin dolar civarındaydı. Yani yöneticiysen on iki bin dolardı. Bonuslarla falan beraber tabii bonus artı işte komisyonlarla beraber, mühendissen de sekiz bin dolardı. O tip bir seviyede düşün on iki ay çalışsan doksan altı bin dolar, vergi vermiyorsun.
Şimdi onun üç binini orada yesen, ayda. Otuz altı binini yesen, geriye kalıyor altmış. İşte iki sene çalışsan yüz yirmi bin dolar. Yüz yirmi bin dolara gelip Türkiye'de herhalde çok... ...şahane şeyler yapabilirsin,
bilmiyorum. Ama... ...o iş öyle olmuyor işte ya.
Yani insanın kendini tanıması lazım. Şimdi seni öyle getiriyorlar araya, ya gel iki sene, üç sene kal diyorlar. Sonra... ...tam o periyodda olmadan bir sene önce diyorlar ki,
ya senin bu... ...periyodunu uzatalım. Bize bir iki sene, üç sene daha ver.
Bu sefer de seni bilmem ne müdürü yaparız. biraz daha sana bonus veriyorlar, biraz daha sorumluluk yüklüyorlar. Sen zaten o arada bir de çoluğa çocuğa falan karışmışsan, bok yedin işte. Yani o çocuk çünkü orada okula gidiyor, kurulu bir düzenin oluyor, eve yerleşiyorsun, bir ilişkin varsa o zaten iyice kökleşmiş oluyor.
Yani yaşında ilerledikçe o hareketliğin azalıyor. Şimdi ben dedim ki ben bunu yaparım şunu yaparım her türlü işte esnekliğim var iradem kuvvetli yok onlar yalan o insanın kendini kandırması. Senin ne olacağını anlamanın en kolay yolu çevrende benzer şartlarda olan insanların ne hale geldiğine bakmak. Ben de baktım kendi iş arkadaşlarım ne hale gelmiş.
Oraya gelen herkes pat diye kalmış orada. Aynı evreden geçmiş, 10 sene önce, 5 sene önce geçmiş bir sürü insan vardı. Herkes işte çoluğa çocuğa karışmış. Eşek yüküyle para harcıyorlar.
Lüks arabaları almışlar bilmem ne. Ve ondan sonra da işten de çıkamıyorlar çünkü çoluk çocuk hepsi özel okula gidiyor. Ay ben bu çocuğun taksidiyle ne yaparım falan diye o işte kalıyorlar. Ben o tuzağa kesin düşerdim.
Tuzak derken yani aslında iyi bir hayat. Hani birçoğumuz bunu öpüp başına koyarız. Sonuçta dünya kadar istikrar sağlıyor, güvenlik veriyor. İşte dünya kadar para kazanıyorsun, senin gibi ekspertlerle berabersin.
Ama bana göre değildi. Ben o hayata gömülürüm, içinden de çıkamam diye korktum. Ve o işleri fazla uzatmadım. Bir miktar para kazandım, çok değil.
Ondan sonra da geri döndüm. Eğer sen kendine güveniyorsan yap veya belki de yani sonuçta hepimiz farklı insanlarız. Belki senin derdin güzel arabalara binmek. İşte erkeksen orada güzel böyle playboy hayatı yaşamak veya kadınsan da yani fark etmiyor aslında.
Orada bir sürü güzel erkek, güzel kadın var. Üniversite hayatı gibi düşün ama herkesin parası var. Soros da Buda peşteriymiş. İlginç bir tesadüf.
Evet Soros'un Soros'un adamıyız ya. Soros'un üniversitesinde ders verdim. Benim bütün kariyeri baltalayan itirafı yaptım şu anda. Soros'un adamı.
Ya o kadar komik ki Soros da bu arada. Her ülkede bu adamı her cenah şeytanlaştırıyor. Yani ABD'de solcular da sevmez. Sağcılar zaten hiç sevmiyorlar.
Globalist işte bilmem. Amerika'nın bağımsızlığını yok edecek. Birleşmiş Milletleri üstümüze çıkaracak falan filan. Bir yandan da işte göçmenlik.
Her yeri göçmenlerle doldurmak istiyor. Bir böyle karşı çıkanlar var. Bir işte ya bu adam liberal, neoliberal ekonominin önde gelen ismi diye sol taraftan buna karşı çıkanlar var. Türkiye'de zaten fark etmiyor.
Türkiye'de Soros'un ne yaptığını kimse bilmiyor ki. Soros, CIA, Yahudi, bilmem ne hepsi bir arada gidiyor. Macaristan'da da hükümet tamamen Soros karşıtı. O adamın üniversitesini kapamaya çalıştılar zaten.
Bir miktarını da kapadılar yani. Kovdular daha doğrusu, Viyana'ya kovdular. Tam bir gerizekalılık. Tam bir gerizekalılık.
Burada ayaklarına kurşun sıkıyorlar işte. Böyle bir figür yok herhalde herkesin bu şekilde nefret ettiği. Yani tarihsel figürler var işte Hitler falan da o farklı bir kategori. Birçok kişi sizi aydın olarak nitelendiriyor.
Bu konuda siz kendinizi aydın, elit olarak görüyor musunuz? Ve en önemlisi bu kadar entelektüel birikime nasıl sahip oldunuz? Şimdi burada iki ayrı soru var. Yani aydın kime denir ben bilmiyorum işin açıkçası.
O yüzden aydın kelimesini bırakalım da hani tabii ki elit olarak görüyorum. Bunun da sebebi şu, ben süper olduğumdan değil, çoğunluktan daha iyi bir eğitim aldım. O kadar basit. Sonuçta adil bir sistem yok ortada.
Bazılarımıza daha çok yatırım yapılıyor, bazılarımıza daha az. Sana daha çok yatırım yapılmışsa sen de eşek değilsin, elit oluyorsun tanım itibariyle. Bu işin de seviyeleri var bu arada. Robert Kolej mezunu, İstanbul'un seçkin çevrelerinde yaşayan insanların açısından hiçbir elit durumum yok.
Ben bunu sadece eğitim açısından değerlendirdim, bir de gezme-görme açısından değerlendirdim. O kadar onlarca ülkeye gitmiş bir insansan, bir sürüsünde çalışmışsan, eğitimin iyiyse, edit oluyorsun. Ortalama çünkü düşük. Şimdi ikinci kısma geçelim.
Bu kadar entelektüel birikime nasıl sahip oldunuz, oldun diyeyim. Senle benle konuşabilirsiniz ya. Entelektüel birikimim o kadar yok. Alçakgönüllülük yapmıyorum, yalancı alçakgönüllülük.
Gene şöyle söyleyeyim, ortalamaya kıyasla tabii ki çok var çünkü ortalamanın entelektüel birikimi yok. Türkiye'de ne kadar kitap okunduğu belli. İzlenilen YouTube kanalları filan belli. Bu toplumun içinde entelektüel açıdan elit olmak herhangi bir başarı değil aslında.
Ama böyle derya deniz her konudan anlayan işte bilmem ne konusunu açsan sana orada üç saat hikayeleri anlatan tipler olur ya. Öyle biri değilim ben. Çok unutuyorum her şeyi çünkü. Hafızam çok kötü.
Benim sadece sentez kabiliyetim normalden daha iyi. Herkesten farklı bir şey yapmadım. Üç yaşından beridir beni işte genetik laboratuvarlarda büyütmediler. Damardan Dostoyevski falan vermediler.
Ben bu işleri de 20'li yaşlarımda birçoğunu öğrendim. Sonradan öğrendiğim için de zaten çok böyle derme çatma oldu bir sürü şey. Yani ben bunu bir yazımda anlatmıştım. Beşinci Senfoni eşliğinde bir Avrupa yürüyüşü.
Fularsız entellik. Orada bahsettiğim şey şuydu. Kız arkadaşımla müzeye gidiyoruz. Bana anlatıyor işte değişik sanat akımlarını.
Şu akımda en sevdiğim ressam şudur. O tabloyu yorumluyor falan. Benim kız arkadaşım sanat tarihi öğrencisi falan değil, ekonomisti. Çok böyle bu konularda özel bir eğitim de yok.
Gelir olarak orta alt tabaka. Elit melit kesinlikle değil ekonomik açıdan ve eğitim açısından. Ama onun bile öyle bir altyapısı var ki o konularda beni beşe katlıyor. Şimdi ben bunları sonradan öğrendiğim için o derme çatma o şeyler yıkılıyorlar arada.
Yani çok böyle sık onları yenilemem gerekiyor. Temelim çürük. O yüzden öyle kendimi çok böyle derya deniz birikim sahibi biri olarak görmüyorum. Geliştirmeye çalışıyorum bazı konularda ama benim için önemli olan zaten bilgiye nasıl ulaşılacağını, ne zaman ulaşmak için efor sarf etmen gerektiğinin muhakemesini yapmayı öğrenmek.
Çok uzun bir cümle oldu yani. Her konuda da böyle süper sentez gerekmiyor. Bir, öncelikli olarak ya ben bu konuda tartışma için veya bilgiye ulaşmak için, doğruya ulaşmak için ne kadar çaba sarf etmeliyim? Önemli bir konu mu?
Benim için önemli mi? Bulunduğumuz bu ortam, verimli bir ortam mı? Bunların bir muhakemesini yapacaksın. Bu yetenek önemli.
İkinci yetenek de tamam, kararımı verdim, bu konularda kendimi geliştirmem lazım veya bu tartışmanın arka planını öğrenmem lazım diyorsun mesela. Şimdi bilgiye nasıl ulaşacağım? Çünkü dünya kadar kaynak var. Eskiden kaynağa ulaşmak zordu.
Şimdi kaynak her yerde. Şimdi onları filtrelemek sorun. O filtrelemeyi iyi yapman lazım. Onu da tam yapamıyorsun çünkü... ...benim de kendi önyargılarım var.
O önyargılarımı... ...doğrulayan kaynaklara daha çok ağırlık veriyorum ister istemez, herkes gibi. İşte confirmation bias var ya.
O konular hakkında zaten kesin podcastler yapacağım. Sizi kusturana kadar onları anlatacağım, merak etmeyin. Bu confirmation bias yüzünden o kaynakların da yanlığı olabilir. O üçüncü seviyede...
İlk seviye, tartışmaya değer mi muhakemesi? İkinci seviye, bilgiye nasıl ulaşılır ve nasıl filtrenilir? Üçüncü seviyede, bu kendi ön yargılarının farkındalığına sahip olup ona göre ufak bir ötüş çekmek. Olduğu kadar artık.
Ondan sonrası bunu yazıya dökmek veya podcast'e dökmek. O artık işin sunum kısmına giriyor. Erkan Şahin'in sorusuna dönelim. Onu atlamıştık.
Ve beynimiz dış dünyadan aldığı girdileri çıktılara dönüştüren bir makineden ibaret. Bu makinenin mimarisini de insan genetiği belirliyor. Buna göre aldığımız kararların tamamını beynimizin t-1 anındaki durumu ve genetik yatkınlığımıza göre veriyoruz. Hayatta aldığımız kararlar doğduğumuz andan itibaren zincirleme bu şekilde gerçekleşiyor.
Bu determinizme doğru gidiyor galiba, bakalım. Bir insanın hayatı boyunca verdiği kararları bu şekilde aldığı düşünülürse, sence hiç özgür irade var mı? Verdiğimiz tüm kararlar sadece zincirleme gerçekleşen reaksiyonların sonucu değil mi? Bu durumda herhangi bir insanı bulunduğu bir eylemden dolayı iyi ya da kötü olarak yargılamak anlamsız değil mi?
Ben buna sondan başlayayım. Anlamsız değil. Çünkü burada bizim hukuk sistemimizin öncelikli amacı senin gerçekten de bir şeyden sorumlu olup olmadığını belirlemek değil. Hukuk sisteminin öncelikli amacı toplumun bir arada beraberce yaşamasını sağlamak.
Yani eğer bu beraber yaşama işini sağlamak için bir adalet ilüzyonu gerekliyse, yani sanki sen yaptığın bir şeyden dolayı %100 sorumluymuşsun gibi seni ben sorumlu tutuyorum ve cezalandırıyorum veya ödüllendiriyorum. Bu yanlış olabilir bilimsel açıdan. Hormonları belli bir şekildedir, gerentiyi belli bir şekildedir ve bunu biz bilmiyoruz şu anda. Ama onun cezalandırılmaması toplumda daha büyük sıkıntılara yol açacak diye düşünülüyor.
Biz sonuçta grup olarak evrimleşmiş yaratıklar olduğumuz için bu adalet algısı bizde önemli. Eşitlik ve adalet algısı. Hukukun rolü toplumun beraber yaşamasını sağlamak. Tekil olarak her cinayet veya suç davasında en optimum kararı vermek veya doğruya ulaşmak değil.
Biraz daha bu işin içine dalarsak, zihnimiz bu kadar basit bir makine değil. Şöyle bir makine değil. İnput geliyor, ortada zihin makinesi var ve bu makinenin planları genetik tarafından belirleniyor. Sonra da output var.
Hayır. Böyle olsaydı tamam çok basit olurdu. O zaman determinizme veya en azından determinizm olmasa bile özgür irade eksikliğine çıkarım yapmak çok daha kolay olurdu. Fakat aslında output şöyle düşünün, ben sizle konuşurken oluşturduğum düşünceler bana tekrar input olarak geliyorlar.
Kendi söylediklerinin birazcık farklılaşmış versiyonunu input olarak alıyorsun. Ama bunlardan da kritik nokta şu, yani ortada bir feedback sistemi var, o kutunun kendisi, beyin denen kutunun kendisi de değişiyor. Yani hem o bilgileri işleme kısmı değişiyor zamanla... ...hem de dışarıdan gelen bilgileri sonuçta filtreliyoruz biz.
Yoksa çok bilgi geliyor değil mi? Yani hepsini alıp işleyecek kapasitemiz yok. Bunları filtreliyoruz. O filtrelerin kendisi de değişiyor.
Yani beynin işleyeceği fikirler havuzunu değiştirdiğinizi düşünün. O yüzden bu garip bir makine. Feedback içeren her sistem zaten karmaşıktır. Kaos teorisi birazcık okumuşsanız bilirsiniz.
Bir de bunun üstüne de o makinenin kendisini de yani mesela o kaos sistemini oluşturan formülün kendisinin de değiştiğini düşünün. Neroplastist de deniyor buna. Beynin kendisinin değişime açık olması. O zaman iyice saçmalıyor.
İkinci dereceden bir kaotik düzen var ortada. Sonuç olarak ben özgür iradenin böyle... ...var ya da yok diye kategorize edilecek bir şey olduğunu sanmıyorum.
Bunun dereceleri var ve biz özgür iradenin olmama tarafına daha yakınız. Ama bu determinizm, indeterminizm sorusundan farklı. Yani özgür iradenin olmaması demek, deterministik olmak demek değil. Yani işin içine rastgelelik varsa o zaman da özgür irade olmuyor.
Bir ara uzun uzun bunlardan bahsedelim. İşte bu Özgür İrade podcastı için de hazırlık oluyor aslında. Video oyunlarına vakit ayırabiliyor musun? Cevap evet.
Sen ne tür oyunları oynamaktan keyif alıyorsun? Strateji. Ya bu arada sadece strateji değil mesela şeyi de çok seviyorum ben bu Neydi en son oynadığım? Bioshock Infinite'ti galiba.
Böyle hikayeli RPG miydi? Neyse işte çeşidi. Ya film gibi, oynanabilir film gibi. Mass Effect mesela, Mass Effect serisi.
Bunlar bence gerçekten sanat eseri şeyler. Ve ortada bir hikaye var. O hikaye değişik katmanlarda ilerliyor. Karakter var, plot twistler var.
Bayılmıştım mesela bunları oynarken. Vurdusu kırdısını falan geçiyordum ben. Hani onları en kolay seviyeye alıyorum. Ben hikayesi için oynuyorum.
Onu seviyorum. Bir de strateji oyunlarını seviyorum. İşte Civilization tarzı. Endless Legend çok iyi mesela.
Onun da böyle arka planda güzel bir lore var yani. Hikaye değil de sadece işte mitolojik arka planı mı diyelim. O dünyanın içine giriyorsun birazcık. Onları seviyorum.
Eğer odak noktası ateş etmek filansa, vurdu kırdıysa bence bunlar vakit kaybı. Ben de yaptım hani LAN partileri falan yapıyorduk. Çok güzel Quake partileri yapıyorduk. Bayağı da zevkliydi ama o sosyal olduğu için zevkliydi.
Yani arkadaş arasında vakit getiriyorsun işte. Yoksa oyunun kendisi zevkli değildi. ABD'de uzun yıllar çalıştın. Akıcı İngilizce konuşma yeteneğini oldukça doğal ve organik bir süreçte mi edindin yoksa uyguladığın belli taktikler mi vardı?
İşe yaradığına inandığın şeyler mi vardı? İngilizce birazcık organik öğrendim. Demin elitlikten bahsettik ya hani iyi bir eğitim aldım diye. Ben iyi bir İngilizce eğitimi almıştım.
Hocalarım iyiydi. Yabancı hocalardan eğitim aldım mesela lisedeyken. Bu çok fark ediyordu. Biraz da herhalde yüzde on belki fazla yeteneğim vardı.
Aynı hocalardan ders alanlar içinde de daha iyiydim. Ama çok da iyi değildim böyle. Mükemmel bir yeteneğim falan yoktu. O eğitim fark ettirir.
Ondan sonrası tamamen kendini o dünyanın içine gömmek. O Amerikan okullarının güzel bir yanı var. Ben eyalet okuluna gittim bu arada yani devlet okuluna gittim, özel okula gitmedim. Devlet okulunda seni alıp yurda koyuyorlar.
Öyle daireye falan çıkamıyorsun istesen bile. Ve o yurtta da seni belli bir oda arkadaşıyla beraber eşleştiriyorlar. Şimdi ben eyalet okuluna gittiğim için bizim okulun yüzde sekseni o eyalettendi. Yani yerli biriyle, yerel biriyle beraber oldum ben o küçücük odayı.
İki metreye beş metre bile değildi galiba. Neyse. O ufacık odayı o kişiyle paylaştım. Bütün bizim kattakiler de tabii hep öyle insanlardı.
O yüzden sabah akşam İngilizce konuşuyorduk. Yani ben iki hafta, üç hafta içinde İngilizce rüya görmeye başladım. Yazma yeteneği, yani her yetenek farklı ama dinleme, konuşma, yazma bunların hepsi beynin farklı bölgelerini çalıştırıyor. Yani çok film izlersen İngilizce mesela öğreniyorsun.
Evet. Ama konuşmayı öğrenemezsin. Konuşmayı öğrenmek için konuşman lazım. O kadar basit.
Baştan ittireceksin, kaktıracaksın. Gerçekten hık hık diye kalacaksın. Ondan sonra zorluya zorluya o evreyi aşacaksın. Şimdi başka ne var?
Felsefenin de geçmişine bakınca insanda kendini ruh ve beden olarak görmeye bir yatkınlık olduğunu söyleyebiliriz sanırım. Bunun evrimsel bakış açısıyla nedeni ne olabilir? Vay! Yani dualizmden bahsediyorsun, insan kendini ruh ve beden olarak ayırır.
Öyle bir yatkınlığı var diye mi bahsediyorsun? Öyle anlıyorum. Ölmemeyi istemek, yok olmamayı istemek. Yani bedenin ölüyor, ondan kaçışın yok ama... Belki işte o buna can veren şey devam ediyordur,
bunun umudu. Bu evrensel bir şey, herkeste vardır. Şu anda 21. yüzyıl insanları olarak vücudun nasıl çalıştığını az çok biliyoruz.
En azından elektrik var, işte kimyasal tepkimeler var, bunlardan haberimiz var. Düşün yani, bin sene önce yaşayan biri için... Bunların hepsi tamamen birer gizem. Yani taştan senin ne farkın var?
Niye taş hareket etmiyor da sen hareket ediyorsun? Bunun hakkında hiçbir fikirleri yok. Salak salak teorileri var işte. Yani bilimsel teori de değil çünkü test edemiyorlar teorilerini.
Öyle uyduruyorlar bir şeyler. Şimdi bunları, bu faktörleri bir araya getirdiğin zaman tamam işte bizim bir yaşam enerjimiz, bir yaşam gücümüz vardır. İşte kültürüne göre de buna ruh dersin, bilmem ne dersin. Bu tarafa yatkınlık tabii ki çok doğal.
Olmasa ben şaşardım. Şimdi öneri niteliğinde bir soru soracağım demiş. Bunun haftada 1 olmasına gerek yok ama mesela ayda 1'sen bir film belirlesen ve izleyicilerine önceden duyursan, biz de onu o ay içinde izlesek ve sen de podcastlarında bunlardan bahsetsen, kendi üstü bunca didik didik etsen süper olmaz mı? Vallahi olabilir.
Güzel fikir ya. Başka böyle fikirleriniz varsa beklerim.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.