
5.931 kelime · ~30 dk okuma
Kendine bir yetki verseydin channel admin olarak diyor. Ben yetkili değil miyim? Burada yetkili bir abi değil miyim ben? Özel bir bölümle karşınızdayım.
Yılbaşı özel programı diyelim buna. Hatta bir saate davetliler gelecek. Ben de oraya kaçmadan şu introyu tamamlayayım dedim. Bu bölüm özel çünkü belli bir konusu yok.
Birkaç gün önce Discord üzerinden canlı bir soru cevap etkinliği yapmıştık. Herkese açıktı. Cuma akşamı yapıyorum dedim. Sağ olsun bir sürü insan da geldi.
Bir saat kalacaktık, üç buçuk saat sürdü. Şimdi onun ilk kısmını düzenledim, size sunuyorum. Bakalım beğenecek misiniz? Bunu her ay yapmayı istiyorum.
Ben de çok zevk aldım. Fakat bundan sonraki bölümlerde biraz daha konu odaklı gideriz. Yani ben önceden haber veririm şu konuyu konuşacağız diye. Daha rahat olur.
Kısaca nasıl oluyor onu bir anlatayım. Twitter'dan linkini attım. İnsanlar Discord kanalına geldiler. Oradan canlı yayına başladım.
Sadece text kanalları açtım. Soruları da ben ses kanalından cevapladım. Tamam bu bölümün devamını da bu hafta içinde yayınlayacağım. Bekletmeyeceğim çünkü neredeyse hazır zaten.
O zaman bugün evde oturarak geçirenlere, sakin sakin geçirenlere bir hizmetimiz olsun. Ya ben aslında bugün yapmayacaktım. Twitter'dan size anket yapacaktım, hangi saatlerde yapayım diye. Yanlışlıkla bunun linkini paylaşmış bulundum.
Bir baktım takır takır insanlar geliyor. Ondan sonra hadi yapalım bari dedik. Yani tamamen plansız programsız oldu. Kitap ne oldu başkanım?
Ya bu soruyu bekliyordum da daha bu dakika bir gol bir, şimdiden beklemiyordum. Yıllardır bir türlü çıkaramadım bu kitabı ve %90 da benim hatam. Fakat arada işte yayıncı da değişti, birileri battı, birileri çıktı, birileri ülkeyi terk etti falan. Geçen sene itibariyle hakikaten iyi bir yayıncı buldum.
Bu Epsilon yayın evi. İyi derken kitabın konusuna çok ilgi gösterdiler ve iyi de biliyorlardı. Ben de bunu önemsedim. Onlara dedim ki ben yazın, sanırım yazındı, geçen yazın sonunda bu işi bitirebilirim.
O sürekli ileri attı. İşte evin tavanı çöktü, sağlık sorunları oldu hem benim hem bizim hatunun. Sürekli ertelendi. Ben bu arada okulda öğretmenlik yapıyorum, onu da bırakamadım.
Yani çok güzel bir hikayesi yok bunun. Sonuç olarak benim hıyarlığım yüzünden sürekli erteleniyor. Bu iş Mart'ın birinde kaldı. Mart 1, 2020.
Plan budur. Şimdi en son e-mail attılar. İllüstrasyonları yapmışlar. Çünkü kitapta illüstrasyonlar olacak.
Bayağı komik karikatürler falan yapmışlar. Onun ötesinde de benim tamamlayacağım belki 1-2 bölüm kalmıştır. İşte Ocak 15'inde falan herhalde bütün her şey bitmiş olur. Ondan sonra da 1 aylık bir editing süreci olsa, sonra da 2 hafta Mad Bay'a gitse falan, Mart'ın başında hazır olabilir.
En büyük hayalin nedir? En büyük hayal diktatörlük. Evet, en büyük hayalim diktatörlük. Öyle bir şey yok ya.
Öyle en büyük hayali diye tek cümleyle cevap veren insanlar genelde sıkıcı tipler oluyor. Ya da çok artık kendinden emin insanlar oluyorlar. Ben de hiçbir zaman hayatımda öyle biri olamadım. Bu kadar popülerleşmiş olmanın eskiye göre sende bir farklılık yarattığını düşünüyor musun?
Çünkü insanlar senin fikirlerine değer vermiyor diye kaldı soru. Neyse ben anlatayım. Ya bu kadar popülerleştiğim falan yok. Daha doğrusu popülerleşmişsem de ben onu fark etmiyorum çünkü uzakta yaşıyorum.
Kimse de gelip benden imza filan istemiyor. Yani bugün pazara gittim, geldim. Kimse de bana bir şey demedi. Yani domates alırken de indirim yapmadılar.
Arada sırada Twitter'dan soru sorunca işte doktor moktor lazım oluyor, soru sorunca bayağı insan cevap veriyor. Onlar olduğu zaman güzel, olmadığı zaman da eksikliğini çekmiyorum yani. Kitap çıksın ondan sonra popülerleşirim arkadaşlar. Ondan sonra dünyayı değiştireceğiz.
Bakalım başka sorular ne? Patronlar kanalına bakıyorum. Kimliğini neden gizli tutuyorsun? Bir noktada kimliğini açık etmeyi isteyebileceğini düşünüyor musun?
Öyle devam ediyor. Aslında şöyle sebebi vardı bir ara. Hani beni tanıyanlar, arkadaşlarım, ne bileyim, annem babam falan... ...gelip de sözlükten,
ekşi sözlükten yazdıklarımı okumasınlar. Beni rahatsız eder o. Ben böyle daha rahat yazayım diye. Bir noktada o da kayboldu.
Yani annem babam biliyor artık podcast yaptığımı. Hatta geçen bir iki bölümünde dinlediler. Tipimde de bir şey yok. Yani ünlü değilim, bir şey değilim.
Göreceksiniz, ha bu muymuş diyeceksiniz. Bu arada bazı insanlar internetten araştırıp beni bulmuşlar. Yani birkaç insan biliyor. Benim tanımadığım insanlar benim aslında kimliğimi biliyorlar.
Ama ifşa etmediler. Bu MeToo hareketindeki gibi belki 10 sene sonradan bizi de ifşa ederler. Bir gün dellenip. O zaman görürsünüz.
Başka biri, Ekşi neden bu hale geldi? Hey gidi Ekşi hey. Ben Ekşi'yi bilmiyorum arkadaşlar. Yani Ekşi'yi gerçekten takip edemiyorum.
Bizi de geçti birazcık ya bu iş. Yani ben artık oradaki dinamikleri bilmiyorum. Kim ünlüdür? Muhabbetler nedir?
İnsanların şikayetleri nedir? Hiçbir şey bilmiyorum. Öyle alelade bir kullanıcıyım işte arada sırada girip bakan. O yüzden kusura bakmayın.
Avrupa'da ikametge hangi şehirde? Bak kendimi ifşa etmeyeceğim dedim ama bunu artık ifşa edeyim. Avrupa'da Budapeşte'deyim. Bizim devamlı üstümüz orası diyeyim.
Arada da işte gönüllülük bazlı böyle seyahatlere çıkıyoruz, geliyoruz. Birkaç ay ortadan kayboluyoruz. Başka bir soru. Abi podcastler için kullandığın mind mapping yöntemini genel amaçlı not tutmak için de kullanıyor musun?
Şimdi mind mapping nedir diyeceksiniz. Bir sürü insan öyle diyordur inşallah. Mind mapping çünkü şahane bir şey. Genelde şöyle oluyor.
Bir konu oluyor mesela araştırma yapacağım. O konunun bir başlangıç sorusu olur. Tema nedir veya soru nedir? Onu merkeze alırsın, bir baloncuk çizersin, onun içine yazarsın.
Ondan sonra da... ...onun etrafına değişik dallar açarsın işte. Bunun tarihi, tanımı, geleceği, geçmişi bilmem ne.
Değişik değişik şeyler. Oradan da başka baloncuklar, daha alt seviye dallara ayrılır. ...eğer bir referans kaynağın varsa onları oraya eklerim.
Böyle bir harita aslında bir ağaç olmuş oluyor. Dur ya soruyu unuttum. Genel amaçlı not tutmak ha. Genel amaçlı not tutmak için... ...yapacağınız işe göre yani... ...kalkıp da bir konu hakkında kompozisyon yazman gerekiyorsa evet bunu yap kesin.
Yani herhangi bir uzun... ...dönem araştırma veya efor sarf edeceğin herhangi bir şey bence... ...çok boşa efor oluyor.
Eğer brainstorming olmazsa... ...ya da mind mapping olmazsa en başında. En azından zamanın yarısını boşa harcamış oluyorsun.
Baştan düzgün bir plan yapsan, o planda da sadece ana başlıkları, konu başlıklarını yazıyorsun. Yani ben kalkıp mesela podcast için mind map hazırlarken... ...okuyacağım metinleri paragraf faragraf yazmıyorum.
Konu başlığı yazıyorum. Bazı alıntıları yazıyorum. Yani yüzde seksen doğaçlama, yüzde yirmi okuma gibi oluyor. Podcast değil de yazı yazarsan, daha fazla zamanın varsa zaten o araları doldurman da rahat olur.
Ama eğer arasını dolduracak bir planın yoksa, bir iskeletin yoksa, o zaman boşu boşuna yazıyorsun. Bazı insanlar var, hakikaten dehalar bu konuda, çat diye kafasında o metni, taslağını oluşturuyor ve kağıda dökebiliyor. Çok güzel bir planla. Ben öyle değilim, bazı insanların yeteneği var buna.
Çoğumuzda öyle bir yetenek yok, o yüzden kasmayın bence. Demin dedim ya, efor sarf edeceğiniz şeyler için. Bir sürü not efor sarf edeceğiniz şeyler için değil. Yani o anda hatırlama amaçlı not alıyorsun, ufak tefek şeyler.
O zaman mind map'e gerek yok. Çok zahmetli bir iş olunca da bu sefer kim uğraşacak diyorsun, o notu almıyorsun. O zaman iyice kötü oluyor, tamamen unutuyorsun her şeyi. Bakalım en son ne?
Abi çok soru gelmiş ya. Ben takip edemedim bunu. Kısalardan başlayalım. Miro'yu mu kullanıyorsunuz hala diyor.
Miro Mine Maps? Hayır. Neyi kullanıyorum? Koggle diye bir şey.
C-O-G-G-L-E. Sınırsız sayıda mine map yapabiliyorsun. Yani para ödemene gerek yok. Aslında beleşçilikten.
Sınırsız sayıda değil, 3 tane özel mindmap yapabiliyorsun. 3'ün ötesindekiler de public oluyor. Yani onu milletten saklayamıyorsun. Özel bilgilerini koyma oraya.
Benim amacım aslında her podcast için ve her yazı için birer mindmap oluşturmak. O yüzden fazla sayıda gerekecek bana. Kitap hangi yazar ismiyle çıkacak? Benim ismimle çıkacak.
İmmanuel Tostoyevski ismiyle çıkacak. Kitabı fular olmayanlar da okuyabilecek mi? Fularsız yazdık. Herkes anlasın diye yazdık.
Ama basit bir kitap değil. Benim kitabın ilk yarısı yaklaşık bir yüz elli sayfa filan aslında değişik konuları alıp birbirine bağlayıp bir tarihi yolculuk anlatan bir kısım oldu orası. Yani onu böyle çoluk çocuk anlamaz. Ama şu kısmı fularsız, dili basit.
Türkçe veya İngilizce böyle ağır terim kullanmıyorum. O yüzden anlaşılır. Otis'e bir podcast'e konuk olacak mı? Olur herhalde ya.
Ben konuşmadım ondan ama bir arayayım konuşayım. Bayağı da yıllardır görüşmüyorum zaten. Bir hasret gideriz. Telefon çalıyor.
İşte yayınım profesyonel değil. Annem arıyor telefonda da. Dur ya, sessizce alayım. Anneye saygısızlık olacak biraz ama.
Onlar da bugün çünkü seyahat ettiler. Bizi burada ziyaret ediyorlardı. Geri döndüler. Şimdi geldik diye haber veriyordur herhalde.
Bakalım başka başka neler var. İngilizce öğretmeni misin diyor. Hayır, İngilizce öğretmeni değilim ama İngilizce öğretiyorum. Aslında ben belirliyorum.
Ben akademi gibi bir yerde öğretiyorum. Bilissel psikoloji hakkında bir seminer hazırladım diyorum mesela. Gösteriyorum onu insanlara. Beğenirlerse onun dersini veriyoruz.
İnteraktif bir şeyler oluyor. Okulda gördükleri gibi değil. Başka başka konular var. Bu dönem mesela para hakkında bir seminer anlatacağım.
Mesela iki saatlik kısmı borsa simülasyonu oynayacağız. Ondan sonraki iki saatlik kısım... ...münazara yapacağız.
Ondan sonraki iki saatlik kısım tarihini anlatacağım. Aslında tam bana göre bir şey. Hiçbir şeyin uzmanı olup da olmayıp da her şeyden biraz anlayan tipler için çok iyi. Recreational drug use hakkında görüşlerin ve tecrübelerin nedir?
Yani zevkine uyuşturucu kullanım mı soruyor? Hani düşük dozlarda, hayatı dağıtmadan. Kuvvetli bir görüşüm yok. Yapan yapsın, idare eden etsin.
Ben yapmıyorum. Benim recreational drug'ım alkol. Ama onu bile az kullanıyorum aslında. Bir sürü benim tanıdığım yapıyor bunu gayet de güzel hayatlarına devam ediyorlar.
Bir de şimdi tabi legalize oldu bir sürü yerde özellikle Marion'u. Regüle etmek yani içinde ne var ne yok bunlar kolaylaştı. Eskiden tanımadığın... ...serserinin tekinden itin kopuğunu tekinden alıyordun kim bilir içinde ne vardı yani onu bilmiyorsun.
Şimdi... İnsanlar zaten bunu kullanacaklar diyorlar. Zaten milyarlarca dolarlık uyuşturucu satılıyor her sene, her yerde. Madem bu olacak, bari bu iş açığa çıksın, yeryüzüne çıksın, regüle edilsin, her iş gibi.
Kalite farkları yok, ne bileyim restoranlardan artık, aplikasyonlardan menüler var, hemen sipariş ediyorsun, motosikletle gelip bırakıyorlar falan. Bir ürün oldu bu da işte. Bunu iyi araştıran, zamanında iyi bir şekilde planlayan insanlar hayatlarına entegre edebilirler. Herhangi bir verimlilik kaybı yaşamadan.
Öyle bir ahlakçı duruşum yok yani. Benim için ikisi de normal. "...Red Pill'in doğru bulduğun yanları var mıdır?
Varsa nedir?" Red Pill başlığında doğru bulduğum yanlarını yazmıştım Ekşi Sözlük'te zamanında. Orada bir iki kişiyle kavgaya girmiştik. Sonra onlarla konuştuktan sonra sanırım ben oraya bir ekleme yaptım... ...oradaki yazıların sonuna.
Dedim ki, bakın Red Pill'in bazı güzel yanları var. Nedir? İşte öz disipline birazcık vurgu yapması... Ne bileyim, vücut geliştirme, kelek kelek işte çeyiz işleri, meyiz işleri... Yani geleneksel evliliği ve geleneksel kadın-erkek ilişkilerini sorgulatması da güzel bir şey.
Ama o güzel şeyleri Red Pill olmadan da başka yerlerden öğrenebilirsin. Yaşla da alakalı bir şey. Ben de o yaşlardayken, o yaşlar dediğim herhalde 15-16-17 yaşlarındayken belki de, kadınlarla ilgili de bir derdim yoktu benim. İşte böyle ya hayatı çözdüm, tamam bu işin arkasındaki formülü buldum.
Çok rasyonel bir herifim. İşte matematiğini çözdüm bu kadın erkek ilişkileri işinin. Bu kafaya girince ondan çıkman zor oluyor. Çünkü çok egoyu okşayan bir şey.
Redbill'de de bu tehlikeye yüksek. Biraz daha yaşayınca, biraz daha işte değişik insan tecrübelerini tadınca, sağda solda farklı ülkelerde bir sürü değişik insanla tanışınca... ...ve bu işlerin doğal ilişkileri evrime de o kadar kolayca indirgelmediğini görünce o zaman biraz yumuşuyorsun.
Benim görüşüm budur. Patronlara bakayım. Diplomanı kullandığın işler yapıyor musun hiç? Hayır.
Hiç yapmıyorum. Yani bir dakika, hiç yaptın mı diye soruyorsan, yaptım tabii ki. Ben kaç sene mühendis olarak çalıştım. Önce mühendis, sonra IT danışmanı olarak çalıştım.
Diplomasız o işler olmuyor. Daha doğrusu oluyor. Hatta son podcast'ta bunu konuştuk Özgür'le. Ekşisözlük'teki guru.
Onun bir kısım bunun hakkındaydı. Orada diplomasız bir sürü insan da zehir gibi genç var, kendini eğitmiş. Koding işlerinde, onları işe alıyorlar artık. Ama ben daha geleneksel bir mühendistim sonuçta, elektronik mühendisiydim.
Bizim mesela üniversitede master için üstünde çalıştığımız şey, proje neydi biliyor musunuz? Şu anda hepiniz kullanıyorsunuz büyük ihtimalle. İnsanlığa da en büyük katkım budur. Wireless routeralarda, Wi-Fi için kullandığınız routeralarda birden fazla anten var muhtemelen.
O çubuğu açtığınız zaman iki tane veya dört tane anten var. İşte o MIMO teknolojisi. Multiple in, multiple out. Eskiden öyle yoktu.
Eskiden tek bir anten vardı. Ne olacak? Tek anten varsa ikiye katlayalım diyemiyorsun. Çünkü birbirlerinin sinyalini bozuyorlar.
O işin arkasında ilginç bir matematik var. Birbirinin sinyalini bozmadan ayrı ayrı kanallar açabilmek. O sıralarda biz ilk test bedlerinden birini kullanıyorduk. Yani test ediyorduk işte.
Hani ben bunu yapmadım, keşfetmedim, icat etmedim ama bunun üstünde çalışan birkaç yüz kişiden biriydim. Öyle de bir yararımız vardı. Yani bu sonuçta hardcore mühendislik. Bunu diplomasız yapamazsın.
Öyle ben evimde maymu anten yaptım falan diyemezsin bunun için. İşte üniversiteye gideceksin, bir labda çalışacaksın, bir profesörü kafalayacaksın. Ondan sonra... ...yeterince iyiysen,
profesör seni kendi şirketinde işe alıyor. Çünkü onların özel şirketleri oluyor. O bağlantılar sayesinde hem akademide hem özel... ...sektörde ilerliyorsun,
sonra daha büyük şirketlere geçiyorsun falan filan. Ben biraz ucundan o işlere girdim. Bir iki yaz Research Engineer'lık yaptım okuldayken, hocalarla beraber çalıştım falan. Sonra dedim ki yani... ...ben akademide kalamam,
kafam basmıyor yeterince bu işlere. Elektronik mühendisliğinin doktorası da baya zor. Ondan sonra yavaş yavaş IT tarafına geçtim. IT işine geçmek için de diplomamı kullandım.
Bizim şirketin kurcusu da zaten diploması olan, MIT'den diploması olan bir elektronik mühendisiydi. Bunlar şimdi beni iş mülakatı için çağırdılar. Tabii oh beleş uçak biz gittik, güzel yemeğimi yedim otelde. Ondan sonra ertesi gün mülakat var.
Ama ben işi bilmiyorum. Niye beni çağırdılar bilmiyorum. En sonunda CEO ile, ya dedi sen elektronik mühendisisin, burası IT şirketi, ne arıyorsun burada dedi. Ya ne diyeceğim şimdi adama, yani siz beni çağırdınız, benim haberim yok.
Bütün gün mülakata girdim ve işin ne olduğunu bilmiyorum. Tamamen bullshit ile geçtim yani o işleri. Ben böyle hık mık falan deyince adam şey dedi, ya tamam tamam çok önemli değil, ben de zaten elektronik mühendisiyim, işte kardeşiz mardeşiz. Bizi de rahatlattı birazcık.
Ama artık pek de diplomaya gerek yok. Şu anki yaptığım işlerin hiçbiri için diplomaya gerek yok. Başka neler var? Bu yaz Cognitive Modeling alanında Finlandiya'da staj yapacağım.
Sen bilgili bir abiye benziyorsun. Öğrenebileceğin şeyler var mı? Yani ne konuda? Finlandiya konusunda mı?
Staj konusunda mı? Cognitive Modeling... Ya o konuları o kadar bilmiyorum sizin kadar. Yani akademide işe yarayacak bir şey bilmiyorum, öyle diyeyim.
Hani makale falan okuyabiliyorum, okuyorum da zaten bol bol ama... ...daha ziyade işte Nature'da çıkan, Popular Bilmem Science dergilerinde, Twitter hesaplarında konuşulan şeyleri özümsüyorum. Onları sentezleyip çocuklara öğretiyorum.
Felsefe podcastleri gelecek mi? Yazılardan bağımsız veya bağımlı. Felsefe podcastleri gelecek. Aslında onu şöyle düşündüm.
Bu bir türlü bitmek bilmeyen batı felsefesinin tarihi serisi var. O zaman da ekşi sözlükte yapmıştım. Çok eskiydi o tabii. Bir yenisini yapayım dedim Flarsentellik blogunda.
Felsefenin öyküsü adı altında ona başladım. Sanırım bir 10 bölüm, 15 bölüm falan var. Böyle haftalık bir takvime oturtabilirsem, bittikten sonra veya bitmeden önce baştan başlayıp bir felsefe serisi yapmak isterim. Ama belki onun için ayrı bir podcast açarım ya.
Çünkü onu bitirdiğimiz zaman 100 bölüm falan olacak. Şimdi Fullarsız Entellik diye bir sonraki 100 bölüm felsefe tarihi arkadaşlar dersem bir sürü insan sıkılabilir. Fullarsız Felsefenin Öyküsü gibi ayrı bir podcast kanalı açıp oradan yaparız. Öyle, başı sonu belli yani.
80 bölüm, 90 bölüm, 100 bölüm neyse. Başladık, bitti. Öyle bir şey yapabiliriz. Başka ne diyor?
Bir de yayın sonrası not için diyor biri. Sen sorulara yanıt verirken biri o karmaşadan soruları çekip alıp senin için başka bir yere not alırsa rahat edebilirsin. Evet, şu anda tek tabanca takılıyorum tabii. Öyle bir arkadaş daha sonraki yayınlar için yardımcı olursa iyi olur.
Önceden ayarlarız onu. Başka bir soru. Disiplinler arası çalışmaya bir ara çok değinmiştin. Hatta Vedat Milör'ü de örnek vermiştin.
Evet verdim. Vedat Milör de bu arada hala gelebilir. Hala konuşuyoruz Twitter'dan. Disiplinler arası okumalar yaparken diye devam ediyor arkadaşın sorusu.
Bir konuda uzmanlaşanlar kadar titiz davranamıyorum. Sen bunu nasıl aşıyorsun? Aşamıyorum. Yani bir konuda uzmanlaşmanın bir kısa yolu yok onu aşmanın.
Oraya beş bin, on bin, on beş bin saat harcayacaksın uzman olmak için. Harcamazsan olamazsın. Ne kadar zeki olursan ol. ''Uzmanlaşmanın motivasyonu belki kendi dalında ödül, yükselme, başarı vs.
elde etmektir. Ama farklı alanlara ilgi duyan ve konudan konuya sekerek somut bir hedef belirleyememenin zorluğu var.'' Var. ''Bunu nasıl aşalım?'' Aşamazsın.
Böyle soru cevap çok zevkli ya. Bu biraz aslında tembellikten oluyor. Yani bu aslında çok güzel bir soru. Bunu böyle harcamak istemiyorum.
Belki bunun hakkında ben ayrı bir yazı yazayım veya podcast yapayım. Bunları ben not alacağım. Çok kısa söyleyeyim. Bu işin uzmanmış gibi bir konuda konuşmanın bir kestirme yolu yok.
Hakikaten o konuda uzman olman lazım. Ya da eninde sonunda 3-5 dakika içinde biri gelip senin bulşitini açığa çıkarır. O yüzden benim dilim genelde hani biraz yumuşak oluyor ama Twitter'dan da onu pek anlatmak mümkün olmuyor. Bazı insanlar hemen o anın gazıyla, heyecanıyla eğer beğenmedikleri bir şey görürlerse, ''Ya sen bu konuda da ahkam kesmişsin, uzman mısın sen?'' falan diyorlar.
Değilim yani, iddia da etmedim zaten o konuda uzman olduğumu. İnterdisipliner ya da multidisipliner neyse işte disiplinler arası çalışmanın... ...zevki var benim için.
Değişik konuları birbirine bağlamanın bir zevki var. Onun için yapıyorum. Bir şekilde yükselemiyorsun o alanda. Akademisyen falan olamıyorsun.
Yeteri kadar zaman harcamadığın için. Vedat Milor çok eşsiz bir örnek yani. Hakikaten milyonda bir çıkar öyle bir adam. Yani o kadar alanda çalışmak neyse de hepsinde öğretim üyesi olmuş.
Yok öyle bir şey gerçek dünyada. Biz ölümlüler öyle yapamıyoruz yani. ...o alanlarda o kadar yükselemiyorsun, multidisipliner takılırsan, onun yerine zevki... ...bunu zevki için yapıyorsun veya işte benim yaptığım gibi bir şeyler yapıyorsun.
Gazeteci olabilirsin, podcast yapabilirsin o konularda. Dergilerde mesela popular science tarzı, popular bilim tarzı şeyler yazabilirsin. Başka da bir şey aklıma gelmedi şimdi bu konu hakkında. Tamam şimdi bir patron soruları bitmedi ama bir genel ortama dönelim.
Biraz daha demokratik takılalım sonra geri döneceğiz. Türkiye'den Joe Togan çıksa mükemmel olurdu arkadaşım. Türkiye'den de anca Joe Togan çıkar zaten. Çakması çıkar.
Tamam sonradan düzeltmişiz zaten. Şakasında diyorum zaten ya. Kaç yaşındasın abi? Yaşımı saklıyorum.
Birazcık esrarengiz olsun. Zaten yaptığım referanslardan falan az çok tahmin edebiliyorsunuzdur aralığını ya. Yani çok da önemli değil. Yaşını söylememenin de bir nedeni şu.
İnsanlar otomatikman seni bir kalıba koyuyorlar yaşını öğrenince. O doktordan sonra senin her dediğini o filtreden geçiriyor ister istemez. Birazcık bozuluyor o arandaki ilişki. O yüzden ifşa olana kadar saklıyorum işte.
Yüksek lisansını şimdi yapacak olsan hangi ülkeyi seçerdin? Yapay zeka üzerine. Genel bir cevap vereyim. Yapay zeka ile alakası yok sadece.
Büyük ihtimalle Amerika'yı seçmezdim. Çünkü Amerika artık benim zamanımda bile pahalıydı. Artık iyice pahalı. Şöyle bir ayrıcalığı var Amerika'nın.
Genel olarak özellikle teknik konularda o alanın en iyi yüz kişisinin ellisi kafadan orada oluyor. En iyi 10 araştırma grubunun atıyorum 5'i orada oluyor. En iyi fonlanmış araştırmalar, kütüphaneler, şirketler, şunlar bunlar hepsi orada. O yüzden o konuda hırslıysanız eninde sonunda kapağı bir şekilde oraya atmanız lazım.
Ama ben o kadar hırslı değildim. Yani benim Amerika'ya gitme nedeni bu konuda en iyi olacağım falan değildi. ...ya da zengin olacağım diye.
Öyle birisiyseniz elinde sonunda yolunuzda Amerika olması lazım. Yani zenginlik de demeyeyim. Çünkü başka yerlerde daha büyük fırsatlar var. Yani Hindistan'da da zengin olabilirsin.
Ama hakikaten o konudaki en iyisi olmak istiyorsan AB'de lazım. Onun dışındaki insanlar için, genelimiz için yani... ...sokaktaki on üniversite adayından dokuzu içindeyim.
Ben olsam tabii ki Avrupa için de bir yerleri isterdim. Çünkü her yerle bağlantılı. Ve İngiltere dışındaki hemen her yer çok hesaplı. İngiltere bile Amerika'ya kıyaslı hesaplı ama İngiltere dışındakiler iyice hesaplı.
Bu arada İskoçya filan bedava. Ama bunların, yani Türkiye'den başvuracak biri için zor ya. Çünkü onların AB kotaları filan var. Türkiye'den başvuranlar ona yararlanamıyor.
O işleri de bilmiyorum yani. Hani Türkiye'den bir insan nasıl kalkıp Avrupa'ya gidebilir... ...yapay zeka konusunda hiçbir bilgim yok.
Bu konularda uzmanlaşan şirketler var, onlar bilirler. Ama ben genelde böyle birazcık işte Danimarka, Hollanda, İskoçya, Almanya pek değil. Daha çok Almanca istiyorlar onlar. Almancanız varsa oraya gidin tabii.
O tip yerleri tercih ederim ABD'ye kıyasla. Başka neler var? Türkiye'de felsefe okumak işsizlik açısından çok mu riskli? Hiç bilmediğim bir konu.
Tahminim evet, muhtemelen. Yani ABD'de felsefe okuyunca başka iş bulabiliyorsun. Gidip bir yerde gazetede editör falan olabiliyorsun mesela. ...yazar olabiliyorsun değişik konularda.
Yani başka yerlere geçebiliyorsun. Mesela... ...Google seni işte AI Ethics konusunda bir panel kuruyor, orada işi alıyor.
Yani böyle alternatif yollar çok orada, para çok olduğu için. Türkiye'de öyle bir şey yoktur diye tahmin ediyorum. Anca akademi için olur veya kendi dergini falan çıkaracaksın. E onların da kısıtı zaten belli.
Yani felsefeyi dışarıdan da okuyabilirsiniz. Hemen her şeyi aslında dışarıdan okuyabilirsiniz. Benim genel görüşüm bu. Giderek üniversitenin daha da gereksiz olduğunu düşünüyorum ben.
Bunun hesabını tabii kendiniz yapmanız lazım. İşverenler ne kadar diploma istiyorlar kendi alanınızda falan. Onun bir denkleminizi kendiniz kurmanız lazım ama... ...işin açıkçası ben kendi mühendislik eğitimi bile,
demin konuştuk gerçi diploma gerekiyordu falan diye ama... ...iş piyasası öyle olduğu için o gereklilik vardı. Ben ne kadar mühendislik eğitimi kullandığımı biliyorum.
Gerçek hayatta. Üniversitede gördüğüm şeylerin ne kadarını kullandığımı biliyorum. Bunun oranı %20'yi geçmez. En başlarda biraz daha fazla kullanıyordum.
Hele IT danışmanı olduktan sonra sıfır ya sıfır. Yani onu tamamen dışarıdan, ben sizi herhangi birinizin yanına alırım. 6 ay içinde benim yapabildiğim her şeyi yapacak duruma getirebilirdim. O zaman için konuşuyorum.
Artık yapamam. Özgür İrade hakkında podcast gelir mi? Gelir kesin. Süper bir konu çünkü ve ben onu yüzeysel sadece değindim.
Kötülük Problemi podcastlerinde. Daha iyi bir podcast hak ediyor o yani. Onu yapacağız. Dünyada yükselen sağcı popülizmini ABD, Birleşik Krallık, Doğu Avrupa, Brezilya derken baya baya arttı. Nasıl yorumluyorsun?
Yani çok genel bir soru. Türkiye demeyeyim de genel olarak dünyadaki bu trendleri biraz salınım olarak görüyorum. Hemen her konuda bir salınım oluyor. Biraz bir tarafa gidiyor.
Ondan sonra tam ortaya geri gelmiyor sarkaç da bu sefer diğer tarafa doğru savunuyor. Daha fazla sola gidiyorsun falan. Böyle yavaş yavaş bir tarafa doğru gidiyoruz. Ama sarkaç da statik değil.
Yani sarkaçın kendisi de hareket ediyor. Genel olarak liberalizasyon yönünde. Yani daha fazla liberalleşme yönünde. Uzun vade trend diyelim.
Kısa vade trendlerde sarkaç bir sağa bir sola yuvarlanıyor işte. Mesela ABD'de Trump seçildi ama midterm seçimlerinde de yani ara seçimlerde de kongrenin seçildiği. Büyük ezimiyete uğradı sağcılar. Macaristan'da Viktor Orban var.
Kaç senedir ülke bunu kontrolünde. Budapest'te de şeyi kaybettiler, belediye seçimlerini. Hem büyükşehir belediyesini kaybettiler, bir de bölge belediyeleri de kaybettiler. Bazı şeyler hakikaten kritik dönüm noktaları.
Nasıl olsa düzelir falan diyemiyorsun. O doğru. Yani Türkiye'deki bu işte referandum falan, rejim değişikliği... Bunlar kritik noktalar hakikaten.
Ama genel olarak ABD gibi bir ülke için... ...kritik noktalar o kadar da kritik değil. Yani o sistem yine kendi kendini düzelten bir yapıya sahip.
Patronlara geri dönelim. Üniversitedeyken kafana çok taktığın ama geriye dönüp baktığında, ulan bunları mı kafaya takıyormuşum, derdimi seveyim dediğin şeyler neler? Dans etmek, kadınlar. Bu kadar.
Öyle bir sosyal konularda, felsefi konularda pek bir şey kafaya takmıyordum. Başka bir soru, bazı yerleri çok tartışmalı olan, mesela Second Amendment, Amerikan Anayasası nasıl oluyor da 200 küsur yıldır kullanımda kalabiliyor? Vallahi bu zor bir soru. Yani Amerikan Anayasası da kullanımda kaldı ama İsmen kullanımda kaldı.
Kaç tane amendment var? Bakayım hemen. 18 tane amendment falan mıydı? 23 tane miydi?
27! Yuh! Biz bakmayalım, bayağı eklemişler. 27 amendment var.
Amendment ekleme demek. Amerika'da anayasayı böyle alıp toptan değiştirmiyorlar da bazı yerlerinde eklemeler yapıyorlar. Çünkü orijinal anayasa çok kısa hakikaten. Türkiye'deki gibi her halk hakkında konuşmuyor anayasalar orada.
Ekleye ekleye modernize ediyorlar yavaş yavaş. Vallahi bunun bir sebebi aslında biraz muğlak olması anayasanın. Yani tasarım itibariyle muğlak zaten. Bu yüzden de Yüksek Mahkeme'de, Supreme Court'ta değişik okullar var.
Yani ekoller diyeyim okullar derken. ...metin bu şekilde yazılmıştır, bunu biz uygulamak zorundayız, cılar var. Bir de... ...buradaki bu metnin ruhu şudur... ...eğer bu insanlar,
bu Founding Fathers yani bizim işte ülkenin kurucu babaları... ...bu anayasayı bizim zamanımızda yazıyor olsalardı... ...o zaman şurasını şu şekilde değiştirirlerdi çünkü o anlattıkları şeyin ruhuna uygun olurdu.
Bir de böyle yorumcular var. Bunlar birbirleriyle siyasi mücadelelere giriyorlar. İşte o anki başkan bir atama yapıyor mesela. Biraz daha başka bir kanat kuvvet kazanıyor.
Önümüzdeki beş sene, on sene öyle gidiyor. Ondan sonra bir başka kanat daha kuvvet kazanıyor. Ve bu kuvvet çekişmeleri siyasi iktidarın gelgitlerinden farklı. Çünkü süresi uzun, vadesi uzun.
Yani siyasi işte başkan dört senede bir seçiliyor. Kongredekiler iki senede bir seçiliyorlar. Senatörler altı senede bir seçiliyorlar. Yargıçlar, Supreme Court yargıçları ömür boyu.
Ama tabi bazıları emekli oluyor filan. Dolayısıyla bunların hepsinin frekansı farklı. O yüzden de sistem birbirini dengelemiş oluyor. Bütün Amerikan yapısı zaten, ekonomik ve siyasi yapısı... ...bu eyaletlerin birbirlerine karşı olan güç dengesi üzerinden yorumlamak lazım.
Değişik dönemeçlerde Amerika bizim bildiğimiz gibi... ...bir ulus devlet yapısına daha çok yakınlaştı. İşte Roosevelt döneminde mesela bu sosyal sigorta kurumları falan kuruldu.
Bir sürü bakanlık o zaman kuruldu. Amerika deyince bir ülkeyi kastediyorsun ya... ...federal bir sürü bakanlığı, kuruluşu, şusu busu var.
Görelecek yeni şeyler. 110 sene öncesi falan. Böyle bir federasyon yani. Eyaletler kendi aralarında anlaşma yapıyorlar.
Başkent neden DC'di? Amerika'nın başkenti DC olduğu için değil. Kimse yoktu orada diye. Ortak böyle nötr bir bölge belirleyelim diye.
Herhangi bir eyalette olursa, Virginia'da veya Philadelphia'da veya şurada burada, o zaman o eyalet güç kazanacak. O yüzden öyle dandik bir yer belirliyorlar. Bütün bu siyaset yapısı güç dengesini korumak üzerine. Şimdi Türkiye'de bunu böyle uyduramıyorsun çünkü Türkiye'nin yapısında bu yok.
Öyle organik olmuyor yani bu kuvvetler ayrılığı deyince. Hani okumuş insanların işte sağdan soldan görüp ya biz de bunu uygulayalım medeniyet budur diye Türkiye'ye uyarlamaya çalıştığı bir şey kuvvetler ayrılığı. Nerelere geldik ya saçma bir yere geldik. Neyse, devam.
30 yaş insanın kariyer ve geleceği için bir dönüm noktası mıdır? Böyle şeylere pek inanmıyorum. 25 yaş şöyledir, 30 yaş böyledir. Herkes için farklı.
Hangi ülkedesin? Eğitim seviyen nedir? Para durumun nedir? Tasarrufun var mı?
Arkadaş çevren nasıl? Bunların hepsine bağlı olarak değişir. 20'si, 30'u, 40'ı. Blogunda filmler üzerine yazdığın yazıları okumak keyifliydi.
Tabii ki keyifli ya, süper yazıyorum. Ama sanırım uzun zamanda herhangi bir film üzerine yazmadın. Evet. Bu yazılar devam etmeyecekse acaba ayrı bir podcast serisi olarak filmler üzerine konuşmayı düşünür müsün?
Düşünürüm. Ben filmden pek anlamıyorum aslında. Yani sinema tekniğinden hiç anlamam. Hikayecilikten anlıyorum.
Yani bir karakter arc nasıl olur? Bir kahraman hikayesi nasıl başlar? Ne evrelerden geçer? O işleri birazcık biliyorum.
Ama bir yandan da şeye gıcık oluyorum ya, film yorumları okuyorum ve... ...yani 10 yorumdan 9'u saçma sapan. İşte senaryo çok iyiydi.
Ne kastettiği belli değil insanların. Çok böyle muğlak, kalıp cümle var veya kelime var. Bu insanlar bunları kullanıyorlar ve yorum yapmış hissine sahip oluyorlar. Ama aslında... ...kendileri anlamadığı,
kendilerinin anlamadığı bir sebepten ötürü o filmi beğeniyorlar ya da beğenmiyorlar. Kelimelere dökmeye çalıştıkları zaman o hislerini tam olarak anlatamamış oluyorlar. Ya bu kelimeleri kullanırsam filmden anladığım anlaşılır, öyle sanılır. Öyle bir ortak havuz var, herkes de o şekilde konuşuyor.
Ben o yüzden işin hikayecilik kısmına odaklanmak istiyorum. Çünkü orada bullshit edemiyorsun. Bir karakter işte şu şekilde başlıyor, şu şekilde değişiyor. Son geldiği noktada bu veya hiç değişemiyor.
Aslında filmde onun değişememesi üstüne. Bu Mercek'ten bakınca yaptığın yorumlar biraz daha somut oluyor. O şekilde bir film podcast serisi olabilir hakikaten. Bir arkadaş sormuş, Erkan Şahin, şu an lisans eğitimi bilgisayar mühendisliği üzerine alıyorum.
Eyvallah. Mezuniyetten sonra yüksek lisans için Avrupa ya da Amerika'ya gitmek istiyorum. Sana göre ileride voleyi vurabilmek için yüksek lisansı business tarafında mı yapmak lazım? Yoksa bilgisayar alanında daha teknik ilerlemek mi mantıklı?
Bilmiyorum. Sen neyi seviyorsun? Neye yeteneğin var? Ailenin bağlantıları nasıl?
Genel olarak şöyle bir yorum yapayım bari. Hadi işe yarar bir şey söylemiş olayım. Ben MBA yapmayı düşündüm. Benim aynı zamanda business derecem de var.
Tamamen bulşit. Buradan business okuyanlar alınmasınlar. Benim okuduğum business bulşitti. Ben zaten derslere falan da gitmedim.
Yani MBA seviyesinde, business'ta da derslerde gördüğün bir şey fark yaratmıyor. Öyle bir şey zaten artık kalmadı. YouTube'dan, YouTube'dan öğreniyorsun. NBA'nin büyük numarası, benim bütün giden arkadaşlarımdan da duyduğum buydu.
Sizin farklı bir fikriniz varsa bana söylersiniz. Sana pratik yetenek sunması. Yani o ana kadar sen sunum yapmasını beceremiyorsan... Atıyorum işte kalabalık önünde konuşmasını bilmiyorsan, takım çalışmasını bilmiyorsan... Ne bileyim,
bir iş modeli nasıl kurulur? Proposal nasıl hazırlanır? Bir business pitch nasıl yapılır? Yani pitch tehlikeli bir kelime.
Elevator pitch denir. Yani kendi işini nasıl tanıtırsın başkalarına? Otuz saniyen var, tanıt bakalım. Bu tip şeyler nasıl hazırlanıyor?
Bunlar hakkında hiçbir fikriniz yoksa... ...tamam, o yetenekleri veriyor. Ama daha da önemlisi sana bağlantı sağlıyor.
Yani beraber NBA yaptığın insanlarla bağlantılı oluyorsun. Bir. İkincisi, hocalarınla bağlantılı oluyorsun. Üç.
Okul aracılığıyla, okulu sponsor eden... ...o daha doğrusu senin business departmanını sponsor eden şirketlerle bağlantılı oluyorsun. Şimdi eğer senin annenin, babanın sağdan soldan bir sürü tanıdığı varsa... ...iş dünyasında zaten NBA yapmanın en büyük avantajı bence gidiyor.
Başka ne diyeyim? Bir de şunu diyeyim. Gerçekten de ya yapma, business yap, bilgisayar yap diyen biri varsa... ...size öyle tek kelimelik bir tavsiye veriyorsa,
sizin hakkınızda bir ayrıntı bilmeden... ...o konu üstüne hiç düşünmemiştir. Onun tavsiyesini bence dikkate almayın.
Ya da sizi umursamıyordur, başından salmak istiyordur. Ya da böyle çok artist, çok bilir, gözükmek istiyordur. Ya bir insan genelde hayatta bir konuyu öğrendikçe o konuda aslında ne kadar az şey bildiğini öğrenmiş oluyor. Ben de o yüzden belki beş sene, on sene önce bana bunu sorsan kafadan bilgisayar ya derdim, business.
Boş ver business derdim. Şimdi artık hiç öyle kesin cevap veremiyorum. İmmanuel, benim soruyu atladın diyor Aydın. Cevaplayana kadar copy paste.
Eyvallah. Birbiriyle ilintili iki soru var. Günlük ABD politikasını ne kadar yakından takip ediyorsun? Her gün haberlere girip bakma ihtiyacı hissediyor musun?
Hayır. Türkiye için zaten kesinlikle hissetmiyorum. Türkiye gündemini hiç bilmiyorum. Twitter'dan sadece.
ABD için... ...aynısı biraz daha az bir şekilde geçerli. Yani ben ABD... ...gündemini de atıyorum.
Her gün CNN'e girip, Washington Post'a girip falan okumuyorum. Aman Trump bugün ne yapmış, aman bilmem ne. Bunlar insan kafayı yer bunlarla. Ben daha uzun vade analizlere bakıyorum.
Yani ekonomist falan okuyorum. Çünkü onlar biraz daha... ...günlük politikadan da bahsediyorlar.
Ama asıl odak noktaları başka. İkinci kısmı sorusunun, kendi echo chamber'ından çıkmak için yani yankı odasından çıkmak için dinlediğin muhafazakar yorumcular var mı? Ben Shapiro vs. Ben Shapiro beni deli ediyor yani adamın ses tonu filan gıcık, tipi de gıcık.
Söylediği şeyler mantıklı olsa bile alıp böyle tokatlamak istiyorum o yüzden dikkat edemiyorum adama. Yani bu muhafazakar yayınları bir yerde ben... Nerede anlatmıştım ya? Blogda koydum galiba bir dergiler, takip ettiğim 20 dergi falan diye.
Onlardan 4-5 tanesi muhafazakardı sanırım. Bulamadım. Bulunca ona ben haber vereceğim. Şimdi Wall Street Journal'ın sahibi Rupert Murdoch, muhafazakar.
...Wall Street Journal'ı okumazsan sen Amerikan politikasının kısa vade ve uzun vade anlamına imkan yok. Yani o artık yön veren yayınlardan biri. Daha doğrusu yön veren insanların... ...görüşlerini görebileceğin yayınlardan biri.
İşte Jordan Peterson'ı mesela... ...arada takip ediyorum. Ona muhafazakar diyebiliriz, kesin muhafazakar hatta.
Bu Intellectual Dark Web falan. O tip şeylere bakıyorum. Düşünce dünyamı zenginleştiren şeyler oluyor. Taraftarlık yapanları sevmiyorum, öyle diyeyim.
Ağabey sence insanlar neden egolo oluyor? Arkadaş bunu yarım saat önce sormuş ya. Geç kaldık. Bunun sebebi nedir?
Bence felsefi bilgi azlığı ve belli başlı özellikleri gizlemek için. Ya insan neden egolo oluyor? İnsanın egosu var o yüzden. Yani hepimiz böyle doğuyoruz.
Biraz insanın kendini koruma mekanizması o. Yani sen sonuçta dış dünyayla iletişime geçerken, benden konuşurken veya bir kitap okurken veya dünyayı gözlemlerken herhangi bir konudaki en doğru şey nedir hemen onu bulayım, kendi eski görüşlerimi de günceldeyim ve ona geçeyim demiyorsun. Yani kendini en doğruya doğru yakınlaştırmıyorsun sürekli. İnsan daha ziyade iç tutarlılık arıyor.
Benim basit belli bir takım temel görüşlerim var, inançlarım var. Dış dünyadan da sürekli yeni veriler geliyor. İşte yeni haberler okuyorum, şunlar bunlar. İnançlarıma uyanları ben tutuyorum, uymayanları da atıyorum.
O tutarlılığı bozmamaya çalışıyorsun. Ego da bu mekanizmanın bir parçası. Yani orada karşında mesela o işin hakikaten uzmanı var. Sana ters bir şey söylüyor, sana ters gelen bir şey söylüyor.
Şimdi sen ya diyeceksin ki tamam ben bu ana kadar inandığım her şeyi bir kenara bırakayım. Her şey değil de o konudaki her şeyi bir kenara bırakayım. Meğersem işte ben aptalmışım veya cahilmişim veya yanlışmışım. Bunu kabul edeyim.
Bu uzmanın peşinden kendi bildiklerimi güncelleyeyim. Bunu demek inanılmaz zor bir şey yani. Çünkü o zaman bütün dünya görüşünü yıkmaya kadar gidiyor bu. O yüzden insanlar, ya sen bilmiyorsun ya işte sen bilmem kimin adamısın falan diye... ...değişik değişik bahanelerle... ...kendi bildiklerini okumaya meyilliler.
Yani bu insanın genel hali. Bunu yapmamak aslında özel bir çaba gerektiriyor. grup açısından bakarsan bu davranış grup birliğini öne çıkarıyor ve o grubun da başarılı olmasını sağlıyor. Evet, başka genel sorulardan.
Asaf Woodville, 1980 artı nesli yönetim ve bürokrasi kadrolarını kaç yıllarında sayıca çoğunlukta yönetmeye başlarlar? Ha yani o nesil yönetim ve bürokrasi kadrolarına ne zaman hakim olur? Bunun bir fark yaratacağını düşünüyor musun? Bilmiyorum, bu işin matematiğini yapmadım.
Yani Türkiye'de... ...bu işin ortalama yaşı ne kadardır bilmiyorum. Kaç yaşında insanlar yönetici pozisyonuna geliyorlar bürokraside.
Bunun bir fark yaratacağını da... Yani her şey bir fark yaratıyor ama çok büyük bir fark yaratacağını sanmıyorum ben. Çünkü öyle nesil bir anda değişmiyor. Haydi hop bizim sınıf şimdi geldi, benim arkadaşlarım geldi, biz geldik diye aynı anda devralmıyorsun.
Teker teker devralıyorsun. O yüzden de o sistem içinde biraz eziliyorsun. Başka nedir? ABD'den neden hiç diktatör çıkmıyor?
Bunu engelleyen bir mekanizma var mı? Vallahi ABD'den diktatör çıkıyor. Ama siz fark etmiyorsunuz. Bu başkanların yetkileri çok büyük.
Yani adam tek tuşla bütün nükleer siloya kaç tane artık var? 5 bin, 10 bin tane herhalde nükleer başlıkları vardır, daha da fazladır. Hepsine hakim. Hiçbir onay almak zorunda değil bak.
Hiç kimseden. Yani bu işin böyle bir süreci falan yok. Aman bilmem ne konseyinden geçsin önce, sonra bilmem generallerin 3'te 2'si onay versin falan. Hayır arkadaş o başkan, şu anda Trump düğmeye bastırır, istediği silodan, istediği nükleer başlığı fırlatabilir.
Oradaki adamlar bunu dinlemezler, o ayrı bir konu ama kağıt üstünde yetkisi bu. Hani 10 bin tane nükleer başla tek başına erişimin ve kontrolün varsa sen zaten diktatörsün arkadaş. Ama tabii bizdeki anlamıyla bu birazcık farklı. Bu kuvvetler ayrılığından birazcık bahsettik.
Dediğim gibi tasarım itibariyle kongre, kendi içinde de bir kuvvetler ayrılığı var. Senatörler ve congressman, temsilciler meclisi yani arasında. Bu temsilciler meclisi biraz daha avam, senatörler de biraz daha işte lordlar, ladyler, o tarz, düşünün. Bunların kendi içine bir karşıtlığı var.
Bunlar da beraber kongreyi oluşturuyorlar. Kongre de başkana karşı bir denge unsuru. İkisine karşı da yargı, yüksek yargı bir denge unsuru. Yani böyle bir dörtlü oyun var aslında ortada.
Bunun altında bir de eyalet seviyesi var. Değişik katmanlar var. Eyaletlerin altında da şehir meclisleri var. Mesela New York Belediye Başkanı'nın bir sürü yetkisi var.
Yani böyle bir çok seviyeli sistem var. O her katmanda da birbirleriyle mücadele eden güç odakları var. İşin siyasi boyutu bu. Buna karşılık gelen bir de ekonomik boyutu var.
Atıyorum mesela bir enerji lobisi var. Bir kere enerji şirketleri birbirleriyle rekabet halindeler. ...hadi bunlar geçici olarak herhangi bir konuda ortak hareket etmek için bu rekabeti bir kenara koyabilirler... ...bir ortak lobi cephesi oluşturabilirler ama... ...kömür enerjisi,
lobisi... ...işte yenilenebilir enerji lobisine karşı gelmiş oluyor. Bu sefer böyle cepheleşmeler oluyor.
Ondan sonra yok, o enerji lobisinin... ...ortak karar aldığı zamanlarda... ...silah lobisi,
yani silah lobisi diyorum da... ...istihbaratla falan da bağlantılı, biraz daha işte Şahin Kanat'tan oluşan insanların oluşturduğu güç odağı... Ya şimdi bunlar tabii savaş yapmaktan, istila yapmaktan falan daha yana oluyorlar.
Ama Enerji Lobisti diyor ki arkadaş savaşı falan bırakalım, biz bu petrol kuyularını savaş varken işletemiyoruz, para kazanamıyoruz. Bunları bir stabilite getirelim. Bunlar da birbirleriyle çatışıyorlar yani. Ya orası böyle ayrı bir okyanus yani, bir sürü balık da birbirini yemeye çalışıyor.
Diktatör çıkmamasının sebebi de çıkamamasının sebebi de bizim anladığımız anlamda budur. Başkan dediğin şey de o sistemin ufak bir kısmının ön plana çıkardığı lider ve geçici olarak. Bu kadar basit. Evet arkadaşlar bölümün sonuna geldik.
Öncelikle katılan herkese teşekkür ediyorum. Desteğinden ötürü 8tespit'e de teşekkür ederim. İnstagram sayfasından takip edebilirsiniz. Aforizmalar, tespitler paylaşıyor.
Mesela bir tanesi, beyindeki nöron bağlarının nasıl oluştuğu hakkında bir şeyler öğrenirseniz, beyninizde nöron bağlarının nasıl oluştuğu hakkında nöron bağları oluşturursunuz. Patronlara da çok teşekkür ederim. Önce yenileri okuyayım. Hüseyin Çalgın, Ece Aydoğan, Nilüfer Gök, Sinan Yıldırım.
Hepinize mutlu yıllar. Yağız Nizipli ve Can Karakuş bu ayın VIP'si zaten. Ve olağan şüphelilerimiz. Ali Özbek, Özgür Elbir, Can İmrah Yaldız, Seküre, Lagalun, Atilla İlhan, Mehmet Han, Betül Batun, Kemal Akkoyunlu, Throne Max, Ogan Tabanlı, Işıl Arıcan, Aydın Kahraman, Refik Şekercoğlu, Hasan Salcav, Uygar Polat, Maximus Desimus, Çağrı Özertem, Başak Burut.
Sizlere ve diğer tüm destekçilere ve tüm dinleyenlere mutlu yıllar dilerim. Seneye görüşürüz. Yapmasam olmazdı.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.