Podcast

Özgür Demir: Silikon Vadisinin Muhtarı

Fularsız Entellik

6 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Ekşi Sözlük'ün "Guru"su Özgür ile bir iş dünyası muhabbeti.

***







Konular:


(02:30) Silikon Vadisi Türkiye'de neden olmaz: Üniversiteler ve risk.

(05:35) Facebook'a zemin katından giriş.

(08:05) Startuplar ve başarısızlık öyküleri.

(11:30) Yaş sınırı.

(13:15) Sürekli öğrenme zorunluluğu.

(14:50) Okullu mu alaylı mı?

(17:53) Üniversite - Sanayi işbirliği.

(19:25) Bir Tübitak hikayesi.

(21:25) Yeteneğin yoğunlaşması.

(22:45) Düşük katma değerli teknokentler.

(25:25) Katar'ın cam fanusları.

(28:15) Silikon Vadisi'nin yumuşak karnı: Pahalılık.

(30:00) Göçmenlik politikasının vizyonsuzluğu.

(32:15) "Özgül ağırlık": İşyeri egosu.

(32:45) Çalışanın işini ölçememek.

(36:30) Japonlar? Neden olmasın, herkese yerimiz var.

(38:25) Teşekkürler ve duyurular.




***

DESTEK: https://www.patreon.com/imTolstoyevski (Patron ol, ağababası ol, sonraki bölümleri destekle. Bonus içerik de var)



.

.

.





Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

6.423 kelime · ~32 dk okuma

Sözlük aracılığıyla tanıştığım ilk kişi olabilirsin aslında. Sanırım öyle çünkü ben seni bulduğumda yalnız sefil bir hayat yaşıyordum. Sokakta dileniyorsun. Selam arkadaşlar, İmmanuel Kostayevski ile Fularsız Enterly'e hoşgeldiniz.

Değişik bir giriş yapayım dedim, konuklu bir bölüm. Aslında sizi birazcık fazla bekletmiş olmamın sebebi de zaten konukla alakalı. Bu bizim 25. bölümümüz.

Aynı zamanda yılbaşı da geliyor. Böyle özel bir şey yapayım dedim, ünlü biri vardı aklımda. Fakat o olmadı. Hayal kırıklığı hemen.

Transkriptin tamamını oku

Onu erteledik en sonunda. Daha da fazla sizi bekletmeyeyim dedim. Daha özünlü biriyle önceden yaptığım bir kayıt vardı. Şimdi onu yayınlayacağım.

Kim peki bu daha özünlü? Ekşisözlük ünlüsü aslında zamanında. Oralarda terör estirmiş bir moderatör. Özgür ismi, namı diğer Guru.

Fakat onunla ekşi sözlük hiç konuşmadık. Zaten o konularla ilgileniyorsanız belgeseli vardı, kaçıncı bölümüydü hatırlamıyorum ama kendisi orada çıkmıştı. Biz burada başka şeylerden konuştuk. Konuştuğumuz konu da Silikon Vadisi ve etrafındaki ufak tefek konular.

Kendisinin bilişim sektöründe uzun yıllar tecrübesi var, start-up tecrübesi de var. Bu konuları ona sormak istedim. Orada yaşam nasıl onu sormak istedim. Fakat eğer silikon vadisine nasıl kapağı atarım diye pratik tavsiye bekliyorsanız hiç umudunuzu yükseltmeyin.

Öyle bir şey yok. Zaten öyle bir şey olsa bizden önce herkes bilirdi. Biz bu mahallenin tek akıllısı değiliz sonuçta. O insanlar da o fırsatı değerlendireceği için zaten ortada fırsat falan kalmazdı.

O yüzden rahat edelim. Hayatımızı falan değiştirmeyecek bu podcast bölümü. Muhabbeti dinleyelim. Kolay gelsin.

Bir kere bu silikon vadisi nasıl bir şey arkadaş? İnsanların kafasında canlanan şey kim bilir nedir? Benim çünkü Amerika'ya gelmeden önce aklımda hakikaten bir vadi canlanıyordu. İçinde de ne olduğunu tam bilmiyordum böyle.

Nasıl bir şey silikon vadisi? İsminde yanlış anlaşılma var. Bunun olması gereken hali silikon vadisi değil, silisun vadisi. Ama çok hani oturmuş bir yanlış olduğu için değiştirilmiyor artık.

Çünkü çip yapılan materyal bir silisun. Vay arkadaş BBC belgeseli gibi girdin. Silisyon Vadisi de böyle İstanbul Konut İnşaatları ismi gibi bir şey. Silisyon Vadisi.

Geleceğin İstanbul'una hoş geldiniz. Şimdi hani hızlıca bir bağlantı kuralım. İstanbul'da olmaz. Tamam, niye olmaz?

En klişe, en geyik sorudan başlayalım o zaman. Niye İstanbul'da Silikon Vadisi olmaz? Şöyle olmaz, ben İstanbul'da, Amerika'nın başka herhangi bir yerinde de olmadım. Çünkü bu özellikle yapılmış bir şey değil.

Biz böyle bir yer kuralım, içinde teknoloji şirketleri olsun, vay efendim işte böyle bunlar start-up'lar üresin falan diye kurulmuş bir yer değil. Organik olarak oluşmuş yani. Evet, evet. Bir sürü etkenin bir araya gelmesinden kaynaklanan bir şey bu.

Birincisi, buradaki üniversiteler çok yoğun olarak kompüter sanayisi alanında çalışan üniversiteler. Dolayısıyla burada bir sürü bu konuda çalışan dahi insan var. İkincisi, bunun finans ayağı. Burada yatırımcılar var.

Risk alabilen, baştan tutup tutmayacağı belli olmayan, ilk başta çok uçuk gelebilecek fikirlere para yatırabilen insanlar. E tabi bunların amaçları, hani çok param var, maceraya gireyim değil tabi doğal olarak ama şimdi ben bunu belki şu anda analiz edemiyorum ama bu adamlara özgürlük vereyim, finansal özgürlük vereyim, bakalım ortaya ne çıkacak ve biz bunu daha sonra nasıl gelire dönüştürebiliriz diyen insanlar. Bence bu lüksleri var çünkü bir bakıma sürümden kazanıyorlar aslında yani sermaye var ki hani 100 tane projeye girer, 90'ı batar, bir tanesi de volley'i vurur, Facebook olur, Twitter olur. Senin şu an söylediğin aslında şu anki hala hazırdaki çalışması.

Başka bir şeyden buna yarıyordu. Ve bu sermaye artık bu işin uzmanı olmuş insanlar sayesinde bu startuplara para yatırıyor. Bu sistemi, bu risk analizini kaldıracak volyumda yapman lazım bu işi. Yani o 100 tane yatırım yapman lazım.

10 tane yatırım seviyesine yaparsan batar gidersin mesela. Ya da riskin yükselir. 10 tane yatırım seviyesinde yapabilirsin. O bir tanesi tutar çok iyi para kazanırsın da riski daha yüksektir doğal olarak.

Buradaki avantajlı durum diğer sektörlere göre getirisi çok yüksek olabiliyor. 100 bin dolar para yatırdığın adam 3 sene sonra karşına 3 milyar dolarla gelebiliyor. Dolayısıyla senin geriye kalan 90 tane şirkete verdiğin para önemsiz. Aynı zamanda başka dinamikler de var işin içinde.

Tabii ki bunlar da birbirlerine rekabet eden şirketler sonuçta yani kâr amacı bütleri için. İşte gördün potansiyel gördün ama zor çıkar bundan bir şey dediğin adamı rakibine kaptırmamak için de para veriyorsun. Sallıyorum, %20 olasılıkla tutacak bir şey yapıyor. Tutmazsa önemli değil ama tutarsa rakibime gitmesin, bende kalsın diyorsun.

Yani oradan para kaybetme %80 olasılığıyla para kaybetmeyi göze alıyorsun ki %20 olasılığıyla rakibine atıyorum 10 milyon dolar gitmesin. Aynen öyle. Dinamikler çok karmakarışık aslında. Rakip olarak gördüğün adamlar aynı anda aynı şirkete birlikte parayı da getiriyor olabilirler.

Aynı şekilde bir şirket, bir yatırım şirketi birbiriyle arasında rekabet eden iki farklı startup'a da para getiriyor. Yani sonuçta adamlar her halükarda kazanıyor. Kumarhane gibi. Peki bu işler ne zaman başladı?

Senin bu tarihi hakkında bir bilgin var mı? İlk olarak Hewlett-Packard'ın burada Palo Alto'da kurduğu bir garaj var. Hani bu işin garajla ilişkilendirilmesi mevzuda buraya başlıyor. Şu an hala gidip nerede olduğunu görebiliyorsun ama ziyaret edemiyorsun çünkü Hewlett-Packard her zamanki yaptığı işte abuk sabuk kararlardan biri olarak gezdirmiyor.

Bu arada hani vadi demiştim. Buraya niye vadedendiğini bilmiyorum. Ben de bilmiyorum. Çünkü vadi değil burası.

Ya bayağı bildiğim düzlük yani. Evet, kim uydurmuşsa artık. Senin peki tecrüben nasıl? Onu bir anlat aslında.

Yani Silikon Vadisi'ni niye sana soruyorum ben? Yetkili bir abiye benziyorsun ama. Şimdi benim Amerika'ya ilk gelişim aslında Silikon Vadisi'ne değil, Los Angeles'a. Asıl vadi orada.

Oraya gelişimde bir Amerikalı şirketi için uzaktan çalışıyordum, daha sonra transfer oldum. Ortamı çok beğendim. Aslında Türkiye'de bir süre çok çok küçük bir ücrete buraya gelebilmek için uzaktan çalışmaya başladım. Dediğim gibi o imkanları bilerek terk ettim.

Buraya geldikten sonra da o imkanlara uzun süre tekrar kavuşamadım. Ama bunlar hep bilinçli bir planlıydı. Yeni iş aramaya başladım ve rastgele bir sürü şirkete başvuruyorum. Bunların arasında işte Facebook adında yeni ortaya çıkmış bir şirkete de başvurdum.

O sıralar MySpace var ve yani Facebook'un esenlisi okunmuyor açıkçası. Sen peki neye güvenerek başvurdun Facebook'a? Yani şu anda... ...geriye bakarak biliyoruz tabii süper bir karar olduğunu ama... ...o zamanlar hesabesi okunmuyor diyorsun. Aslında o süper karar bilinçli değil,

ben onu anlatmaya çalışıyorum. Yani neye güvenerek başvurdununun cevabı da bu. Ondan önce kabul aldığım başka şirketi reddettim. Neye güvendik?

Ben de hatırlamıyorum tam. Ama gelecek vadetti bir şekilde. Herhalde ben iş görüşmesini yapayım dedim. İş görüşmesine gelince beğendim şirketi.

İş görüşmesinde kimlerle konuştun peki? Zuckerberg var mıydı orada? Yok Zuckerberg yoktu. Zuckerberg benim katıldığım dönemlerde bu işlere bakmıyordu.

Niye Zuckerberg dedirtiyorsun adamı? Zuckerberg daha komik. Zuck diyelim o zaman kısaca. Kötü adam ismi var.

James Bond villain. Kendisini de Zuck dedirtiyor bu arada. Ama şeyle konuştum. Taner var.

Taner Facebook'un işi aldığı ilk insan. Yani ortakları dışındaki ilk çalışanın. Onunla görüştüm ama tek görüştüğüm insan o değildi yaklaşık. Altı kişiyle görüştüm galiba.

Yani tam da temelden girmemişsin aslında ama yine fena değil. Tabii tabii. Yani birinci kattan girdim. Birinci kattan evet.

Tesadüfen işte ben taşındıktan en fazla herhalde iki hafta sonra Microsoft %1.5'ünü bayağı ciddi bir paraya satın aldı. Bu arada Microsoft onu işte Google'ın ününü kesmek için yapmıştı Google'ı satın almasın diye. Birden patlayınca bir anda kendimizi böyle aşırı bir yoğunluk içinde bulduk.

Şöyle söyleyeyim, ben buraya gelmeden önce Türkiye'deki en büyük ISP'lerden birinde çalışıyordum. İnternet servisi sağlayıcılarından. Bizim toplam kullandığımız server sayısı, bilgisayar sayısı en fazla 60-70 falandı. Facebook'ta o günlerdeniz günde yaklaşık 600 tane server kuruyorduk bir gün içinde.

Bir günde? Evet. VM mi kuruyordunuz yoksa fiziksel mi? Hayır, VM değil.

Bunlar bayağı bildiğin bare metal physical serverlar. 50-60 tane server download şeklinde duruyordu. Onları tamir etmiyorduk çünkü yani tamir etmek gereksiz zaman diye düşünüyorum. Daha ufak bir yere geçtin mi?

Daha ufak bir startup'a oradan sonra? İşte startup'lar konusunda elle tutulur bir tecrüben var diyelim. Gerçekten temelden girdiğim, o gerçek startup zamanlarını ve kültürünü yaşadığım dediğin bir yer var mıydı? Facebook'tan önce yok.

Startup'a temelden girmek şu demek. Normalde bilgisayar başında oturacağın bir işin varken Eğer sırtına server alıp taşıyorsan, işte ne bileyim duvar boyuyorsan falan, temelden girmek bu. Çünkü o işi yapacak başka biri yok. Amelia gibi herkes birlikte yapıyor.

Bir önceki şirketinde bunları yapıyorduk. Wi-Fi'yi döşüyorsun, bilmem ne yapıyorsun, şirket ona para harcamasın diye. O çok büyüyen bir şirket olmadı zaten. Peki sen bu tecrübeleri sonucunda neyi tercih ediyorsun?

Gerçekten temelden girmenin heyecanı ayrı bir şey mi? O böyle yaşanması gereken bir şey mi? Yoksa yok kalsın, duvar boyaması, server taşıması başkasının işi olsun. Biraz oturmuş bir sistem olsun.

çok fazla yaşına bağlı. Yani onu yapabileceğin yaş var. Artık yapmayayım be dediğin yaş var. Sanırım ben de artık yapmayayım be dediğim yaşlara yaklaştım ama hani potansiyel gördüğüm bir şirket olursa yine yapabileceğim bir şey.

Niye potansiyel diyorum? Çünkü senin şirkete girdiğin, herhangi bir starter'a girdiğin zaman finansal olarak getirisi açısından aşırı önemli. Bir hafta bile aşırı önemli. Taner'in pozisyonuna bahsedelim biz.

Onun pozisyonuyla benimkinin arasında çok fazla sıfır var. Öyle söyleyeyim. Yani o eksponansyal bir fark değil mi? Aynen öyle.

Bunu birazcık açalım. Şimdi şey, startuplar genellikle belirli bir fix bütçe üzerinde çalıştığı için, yatırımcıya gidiyorsun, sana sallıyorum 100 bin dolar. Dolayısıyla sen mümkün olacağın masrafları kısıyorsun. Aynı zamanda yapmaya çalıştığın şey, şu an buradaki rekabet aşırı yüksek olduğu için en iyi adamları almaya çalışmak.

Ama benim şirketimin sana cazip olması için ekstra bir şeyler daha vermem. Bunun için ne yapılıyor? Şirket ne kadar ufaksa o kadar fazla vermen lazım, hisseni çekebileyim. Ve şimdi startup'ın ilk ayında verdiğin hissenin değeriyle 3 sene sonra verdiğin hisse inanılmaz farklı bir sayıya oluşuyor.

Burada bir başarı öyküsünden bahsetmişti Facebook gibi. Ama bunun arkasında 99 tane kimsenin konuşmadığı çünkü başarı öyküsü olmayan bakmış şirket var. Oraya gidip sırtında server taşıyan ve 2 senesini orada kaybetmiş bir sürü insan var. Bunlardan kimse bahsetmiyor.

O yüzden seninle konuşuyoruz Monşer Bey. Zavallılarla, emekçi kardeşlerimizle konuşmuyoruz. E canım dedim ya, ondan önce benim de taşıdığım ama patlayan oldu yani. Öyle bir şirkete çalışmadım da değil.

Peki tamam, yani bu startuplara geçtin. Oradan sonra başka yerlere gittin. Niye peki ayrıldın? Rahat mı battı?

Koltukları mı rahatsız bunların? Koltukları finansal açıdan rahatsız. Çünkü bir startuptan hisse beklentisinin bir ömrü var. Mesela diyorum ki sallıyorum sayıları işte 10.000 hisse vereceğim diyor ve 10.000'i sen anında alınırsın.

Diyor ki sana 4 senelik süre veriyorum. Şirketin bazısı 4 sene sonunda tamamını %100'ünü sana release ediyor. Bazısı 2 sene, bazısı da her sene %25'ini sanırım izledi. Ama maksimum 4 sene.

Bu şu demek, ekstra bir şeyler olmadığı sürece 4 sene sonrasında senin liste beklentin artık oradan yok. Sadece maaşa dönülür. Dolayısıyla insanlar 4 senede bir şirketler arasında zıplıyorlar. Yani kimse maaşa çalışmıyor.

Herkes piyangoyu vurmaya çalışıyor. Kimse diyemem. Bazısı bunun çok zor bir şey olduğunun farkında olduğu için ne huzurumu bozacağım burada yüksek maaşa çalışırım diyor. Çünkü sen şöyle bir şey var, hisse vermediğin anda adamı yüksek maaş vermek zorunda kalıyorsun.

O şirket zaten büyümüş oluyor artık yani hisse vermediği zaman. Maaş konusunda problemi kalmıyor. Yüksek maaşlar ödüyor. İnsanlar ayrılmasın diye.

ya da ne bileyim o şirkette artık yöneticisindir bir şeydir başka bir beklentim vardır ayrılmazsın. Bunun belli bir yaşı var mı yani mesela sen 40 yaşından sonra da şirketler arasında zıplayabilir misin yoksa sana ya artık sen otur oturduğun yerde falan mı diyorlar? Bu sektöre yapılan eleştirilerden bir tanesi bu açıkçası. Silicon Valley's startup ortamının insanların kafasında canlanan bir sürü gencin bir renkli bir parti yaptığı bir yandan kod yazdı falan bir yer.

İşte o miti nedense korumaya çalışıyor insanlar. Mesela Facebook'un en büyük şikayetlerinden biri, şirkette o kadar fazla gürültü, patırtı, parti falan var ki çalışamıyordu. Yani herkes kulaklıkla çalışmaya çalışıyordu. Yani oturduğun yerden arkadan bisikletli adam geçiyor, düşerse üstüne düşüyor falan böyle abuk subuk bir sürü şey oluyor.

Yani bunu gençleri çekmek için kullanıyorlar bilerek. Tabii tabii bilerek kullanıyorlar bunu. İşte ne bileyim akşam 8'den sonra hadi hoppa hep beraber içiyoruz falan var. Bu arada şirketin salonu %10'u içemiyor çünkü yaşı yetmiyor.

Yani böyle şeyler oluyor. Daha çok gençleri toplamaya yönelik bir eğilim var. Bundan dolayı evet dediğin gibi 40 yaşından sonra eğer belirli bir şeyin yoksa, özelliğin yoksa şansın azalıyor doğal olarak. Maaşa dönüyorsun yani.

Maaşa tav oluyorsun daha doğrusu. Ya da yöneticiliğe tav oluyorsun. O da aynı beklentiyi sağlayabilen bir şey. Yani artık oturup da kod yazmıyorsun da bu bir sürü yığın halinde ne yapacağı belli olmayan her an patlamaya hazır bomba bir sürü genci toparlamaya çalışan adam pozisyona düşüyorsun.

Bisikletten düşmemelerini sağlıyorsun yani. Yani başkasının kafasını gözünü yarmamaya çalışıyorsun. Peki kişisel olarak senin durumun ne? Yani sen teknik tarafta mı kalmayı yeğledin yoksa yöneticiliğe mi evrildin ya da zorla mı seni yöneticiliğe ittiler?

Teknik tarafta kalmak isteğim ama dediğim gibi şeylerden dolayı kırıktımdan sonra ki ben kırık bariyerine aşalı oldu birkaç sene. Aynen bu reflekslerle işte kendini garantiye alma eğilimi oluyor. Doğal olarak yöneticiliğe doğru kaymak senin de isteğin haline geliyor. Peki nasıl kıyaslıyorsun sen bu ikisini?

Şöyle hayal ediyorum ben, şimdi orada teknik bir işte kalmaya çalışırsan, dediğin gibi her sene yeni insanlar mezun oluyor veya işte Hindistan'lar şuradan buradan yeni zehir gibi gençler geliyor. Alanın kendisi çok değişen bir şey. Yani her gün kendini eğitmen lazım. Evet, ben ondan bahsedecektim zaten.

Lafını pesim etmiyordum. Rekabet için başka insan gelmese bile sektör seni kendi içinde rekabete maruz bırakıyor. Çünkü sen yeni şeyler öğrenmek zorundasın. Teknoloji durmuyor çünkü.

Beş sene önce öğrendiğin şey yeterli gelmiyor. Bir anda geriye düşüyorsun. Los Angeles'ta yaşadığım şeydi. O ilk çalıştığım şirkette bataklığa batmış bir şekilde aynı işi yapmaya devam ettim.

Bu arada sektör acayip değişti. Benim onu toparlamak için oturup böyle altı ay başka bir şey yapmadan tekrar çalışmam gerek. Nasıl yaptın yani? Gittin YouTube videolarından mı çalıştın?

Kendi kendine nasıl yaptın bu işi? YouTube videosu da parçası da, kitap alıyorsun, okuyorsun. Yeni teknoloji neymiş bilmem ne. İşte webden, düsturuk.

Bir de işin bir diğer zorluğu da elinin altında olmadan öğrenebileceğin şeyler değil. Sadece teorik bir şekilde öğreniyorsun. Bir adam seni işe alırken teorik bilgi değil, pratik bilgi istiyor. O yüzden de biraz daha zor.

Tekrar işte ben sıfırdan öğrenir gibi bir sürü şey öğrenmek zorunda kaldım. Senin dolayısıyla öyle bir batağa saplanmadan yeni bir startup macerasına geçmen, seni doğal olarak yeni şeyler öğrenmeye, mevcut şeyleri, teknolojileri öğrenmeye zorladı. Bu da gençlerle rekabet etmen demek zaten. Ama bir adım bile geriye düşsen, ondan sonra yani birazcık boşlasan, Yani zombi kovalaması gibi bir şey.

Sen durduğun anda arkadan üstüne basıp geçiyorlar yani. Ve seni de yiyorlar herhalde. Bir de yani bu sektörde yine şöyle bir şey var. Havacılık sektöründe adam yeni mezunsa, yeni pilot olursa ilk önce yardımcı pilot yaparsın, kaptan yapmazsın yani.

Bizim sektörde bir sene tecrübesi olan bir adam çok büyük sorumluluklar alabiliyor. Bu sektörde alaylı daha çok önem verilebiliyor. Ben de alaylıyım bu arada, okulumlu değilim. Eğer bir adam o bilgiyle geliyorsa, onu kullanıyorsun.

Bunun örneğini vereyim mesela. Facebook'taki produklardan bir tanesi. Getiri olarak baktığında şu anda on milyonlarca dolardan bahsediyorum günde. Getirisi olan bir produktu.

O sıralar henüz içki içemeyen 21 yaşından küçük bir çocuk tek başına yazdı. Parti yapıyorduk, adam gelemiyordu yani. İçki içmeye başladığı anda emekli oldu. Ben kendi tecrübeme bakıyorum, kendi iş tecrübeme.

Benim eğitimim elektronik mühendisi, telekomünikasyon mühendisi. Öğrendiğimiz şeyler, okulda öğrendiğimiz şeylerin teorisi elli sene geriye gidebiliyordu bazen. Ve bunları kullanıyorsun yani, işine yarayan şeyler. Bazı konularda değişim çok yavaş oluyor.

Ondan sonra ben yavaş yavaş IT sektörüne geçtiğim zaman, o zaman hızlı değişimin ne olduğunu orada anladım iyice. Ama ben de işin diğer tarafında olan biri olarak, alaylı biri olarak, sizin tarafın da önemli olduğunu söyleyeceğim. Yani eğitim tarafın da önemli olduğunu söyleyeceğim. Benimle aynı işi yapan ya da daha alt seviyede yapan insanlar, iyi okullardan mezun eğitimini almış insanlardı.

Ben bazen şeyle karşılaşıyordum, çok temel bir şeyi bilmediğim çıkıyordu ortaya. Adamlar eğitimini gördüğü için biliyorlardı. Yani tabii ki boşa değil ama şöyle bakmak lazım, senin şimdi beraber çalıştığın insanlar, yani krem tabakasından insanlar olur, Caltech'ten mezun olur, Stanford'tan mezun olur, bilmem ne. Oraya gidebilecek insan zaten belli bir türde insan oluyor.

Sen o yüzde onluk dilime giriyorsan, oradan bir de başarıyla mezun olup iş bulabiliyorsan, zaten zehir gibi bir adamsındır. Ya kadınsındır. Yani bağlantıların olsun, sosyal ilişkilerin olsun, teknik becerin olsun. Bunlar zaten üst düzeyde.

Dolayısıyla okula gitmene belki hiç gerek yoktu. Ve orada geçirdiğin dört sene başka bir yerde daha verimli bir şekilde kullanılabilirdi. Yani orada geçirdiğin dört senenin hiç mi bir katkısı yok? Elbette var.

Ama ne kadar var? Sana katılırdım eğer o dediğin kitle tamamen bu söylediğin okullardan, ne bileyim, MIT'den, Stanford'dan, Berkeley'den oluşsaydı ama öyle değil. Çok sıradan okullardan, hatta bölüm dışı insanlar da var. Çok uç örnek olacak belki ama Facebook'a çalışan bir kız vardı ve şeydi, ilahiyat mezunuydu.

Crystal ilahiyat mezunuydu. E neydi iş peki? Teknik bir iş miydi? Direkt teknik değil ama tekniğe yakın bir işti.

Yani böyle insanlar da var. Tamamen kaymak tabaka değil. Şimdi ben okullu bir insanım Alaylı'dan ziyade. Bizim mühendislik işlerini mesela öğrenmem için okula gitmem gerekiyordu.

Çünkü o laboratuvarlar orada var. İkinci bir kısmı da şu tabii. Amerika'daki profesörlerin kendi laboratuvarları var ve orada çalıştırdıkları öğrenciler aracılığıyla üretilen şeyler üzerinden patent alıp şirket kurabiliyorlar. O öğrenciler de daha sonra o şirketlere gelip ortak oluyorlar, çalışıyorlar falan.

Zaten bu Silikon Vadisi'ni besleyen motor da bu. Yani bu üniversite ve özel teşebbüs arasındaki bu kaygan geçiş, değil mi? Evet, başta bundan bahsetmeyi unuttuk asıl. En önemli etken o.

Oraya zaten şimdi dönmek için bunu söylüyorum ben. Bu işi de en önemli bileşen aslında bu. Başta bahsederken, sonra saygıyı unutup, yatırımcılığından sonra gelen şey şuydu. Üniversitelerin sanayiyle iş birliği.

Aynen dediğim gibi provosörlerin ortaya koydukları bir ürünü ticari meta haline çevirip şirket kurmaları, bu şirketin patentlerden para kazanması falan. Mesela çok sıradan kullandığımız şeylerden biri e-mail, aynen bu şekilde ortaya çıkmış. Yani orada Silikon Vadisi'ni özel kılan şey şu diyebilir miyiz? Orada okullu-alaylı ayrımı birazcık manasız kalıyor çünkü okullu olmak da alaylı olmak gibi bir şey.

Tabii. Ben bunu Türkiye mantığıyla söyledim biraz açıkçası. Türkiye'de böyle bir bariz fark var. Amerika'ya gelmeye sebeplerinden en büyük olanı buydu açıkçası benim.

Çünkü Türkiye'de çalışabileceğim en iyi yerde çalışıyorum kendi açımdan. O şirkette bile bu alaylı ve şey ayrımı çok fazla vardı. Mesela o şirkette kalsaydım ben yönetici olamayacaktım çünkü alaylıydım. Peki şeye geri dönelim ya.

Silikon Vadisi neden Türkiye'de olmaz ha? Özel sektörün rolünü bir kenara koyuyorum. Hani yatırımcının tamamen bambaşka bir kafada olmasını bir kenara koyuyorum. Devletin koyduğu kanun, vergi, bilmem ne düzeni tam tersini yapmaya yönelik Türkiye'de.

Yani iş yapmayın, buradan bir an önce gidene yönelik. Bizim çok iyi arkadaşlarımız, birkaç tanesi biz orada yaşarken, Türkiye'de yaşarken böyle bir girişime başladılar. Şirket kurdular, dünyanın parasını harcadılar, DNS alanı dağıldılar şirketlerine. Türkiye'de de DNS alanı dağılmak için, COMTR ile bir tane alan adı almak için o dönemde ODTÜ'ye başvuruyordum.

Ve ODTÜ şey vermiyordu, jenerik isim vermiyordu. Jenerik isimde kastettiğim, mesela elma COMTR'yi alamıyorsun, bardak COMTR'yi alamıyorsun. Ne olması lazım? İşte öz kardeşler limited diye bir şirketin varsa öz kardeşler.com.tr'yi alabiliyorsun.

Şimdi arkadaşlarımızın kurduğu şirketin ismi jenerik sayılabilecek bir isimdi. Ama şirketin adı buydu yani gerçekten ticari sicil buydu. Bu insanlara bu ismi verdiler. Bu insanlar bu isimle üzerinden bir sürü iş ortaklığı yaptılar bilmem ne falan.

Birkaç ay sonra o chart diye bir kararı değiştirdi. Bu domeni size veremeyiz geri alıyoruz diye aldı. Ve bu insanlar ortada kaldılar. Değil mi?

Ne kadar da rezil bir durum müşterilerin için. Yani ikna etmeye çalışıyorsun. Yeni kurmuşsun bir şirketi. Evet ve son derece profesyonel olmayan bir yaklaşım olarak görünüyor karşıda.

Çünkü Amerikalı adama bunu anlatamazsın ki böyle bir olayın olduğunu anlatamazsın. Netice itibariyle çok büyük zarara girdiler ve şirketi kapatmak zorunda kaldılar ve tek kuruş kar etmemelerine rağmen dünyanın vergisini verdiler. Amerika'da ise senin vergi vermek için önce gelirin olması lazım. Gelirin üzerinden veriliyor vergi.

Yani sen şirketi kurman çok çok basit bir prosedür. Ya internet üzerinden, web üzerinden şirket kuruluyor öyle söyleyeyim. Çok da ucuza mal oluyor herhalde. Ucuza mal oluyor ve senin şirketin, devletin senden vergi beklentisi sen ancak gelir kazanırsan.

Yani ben niye bu şartlarda şirketi burada kurayım ki gider Amerika'da kurarım diyorsun. Yani hiç Türkiye'den çıkmadan buradan tamamen sanal ofis kiralıyorsun, sanal adres sahibi oluyorsun. Her şey sanal bir şekilde uzaktan yapılabilir. Niye?

Türkiye'de kurmanın bir amacı olsun ki o zaman. Şimdi zaten Amerika ile kıyaslandığında veya benzer bir yerle kıyaslandığında eksidesin. Ne bakımdan eksidesin? İşte oradaki yetenek yoğunlaşması bakımından eksidesin.

Sonuçta sen işinde iyi bir yere gelmek istiyorsan diğer iyi insanların olduğu yere gidersin. gerek yatırımcıysan, gerek teknik taraftaysan, işte IT'ciysen, mühendissen, şuysan, buysan, o konudaki en iyi, atıyorum 20 insanın veya 200 insanın, 150'si orada. Bu bir kendi içinde ekosistem yaratıyor. Yani orada konferanslar düzenleniyor.

Orada fuarlar düzenleniyor. Şimdi her şey orada olmaya başlıyor. O seviyedeki insanlar da kalkıp, bana çok para veriyorlar diye Katar'a gitmiyorlar. Evet, yani özel durumu varsa hani ne bileyim iki sene para kazanayım da geri döneyim diyorsa gider belki de yani onun dışında yok. İstisnai,

evet istisnai durumlarda gidiyor. Türkiye gibi yerlere zaten gelmez. Bir şeyleri değiştirebilecek insanlar, bunlar genç de olabilirler. Bu insanlar sonuçta o critical mass'in olduğu yere gidiyorlar yetenek bakımından.

Evet ya bu biraz şeye benziyor 1950'lerden sonra hani Anadolu'dan kalkıp İstanbul'a göç var ya, herkes İstanbul'a göçüyor. Hadi ben kalkıp da Balıkesir'e göçeyim diyen yok. Yok ve bu sadece Türkiye'de geçer işte ne bileyim Yunanistan'a git herkes Atina'da yaşıyor. Yani ülkenin yarısı Atina'da.

Bir sürü yer var öyle Avrupa'da da sadece başkentten ibaret olan nüfusun yarısının başkentte yaşadığı yerde. Aynı zamanda pardon lafını kestim, bir sürü yatırım yapman lazım. Bunlar işte nedir? Bilgisayar alacaksın, teknoloji satın alacaksın bilmem ne ve sonra bunun üzerinden dünyanın vergisini alıyor devletin.

Bazılarını lüks tüketim sayılıyor. Orada ise bunlar zaten yan tarafta üretiliyorlar. Evet, yerli araba alıyorsun orada evet. Bütün bu dezavantajlarına rağmen yani bundan rekabet etmek için çok büyük kolaylıklar sağlaman inanılmaz bir teşrik politikası gütmen lazım.

Tam tersini yapıyor. Ve inanılmaz bir şekilde gerçekten Türkiye'de yine de bu koşullarda bir şeyler ortaya çıkıp bu hale getiremeyen insanlar var. Hala var yani. Cidden çok büyük sahibi duyuyorum.

Çok daha erken bir zamanda yurt dışına çıkıp daha kolay bir şekilde daha büyük paralar kazanabilir ama yapmıyorlar. Ben şimdi Türkiye'de bir miktar çalıştım. Benim çalıştığım yerde bir teknokent statüsündeydi sanırım vergi olarak. Yani vergi vermedik biz.

Ama ortam şöyle, plaza ortamı ve hemen hemen herkes bir şeylerin bayisi. Nedir? Amerikan şirketinin bayisi. Dolayısıyla aslında yaptığın şey ya aracısın ya da bildiğin düşük katma değerli iş yapıyorsun.

Bahsettiğin işler için şey kurulması tekniken kurulması gerekmiyor. Bu zaten yapılabilen bir şey. Aynen. Yani bu işte Türkiye'nin silikon vadisi denilebilecek bir şey değil.

Hani ölçek olarak zaten değil. Ondan bahsetmiyorum da işin doğası da farklı. Bu birkaç hafta önce, iki hafta önce Hindistan'daydım ben. Orada bu işin, teknokent işinin tillahı var.

Yani Bangalore diye ayrı bir şehir var zaten bu iş için kurulmuş. Eskiden kasabayken, şimdi hayvan gibi şehir olmuş. Bir benzerini de, Bangalore'a gitmedim bu sefer de, Yeni Delhi'nin bir banyosu var. Cyber City diye bir ayrı bir yer yapmışlar.

Bütün bu Amerikan şirketlerin orada ofisleri var, call centerlar orada, fabrika gibi yerler. Şimdi Türkiye'nin bundan baş etmesine de imkan yok. Yani açıkçası sen onu anlatırken kafamda canlanan şey çünkü şu an çalıştığım şirketten de Hindistan'da ofis var. Buradan kalkıp giden oraya insanlar da var.

Bir sürü iç kaydı diyor Amerikalılar oraya gidince. Hiçbir şey yapamıyoruz böyle iş şirketten çıkınca falan diye. Yani onların yaptığı işi düşünüyorum şu anda. Ne yapıyorlar?

Katma değer getiren bir şey mi? Hayır. Orada zaten önemli bir yetenek görüldüğü zaman, hani bu adam Türkiye'de dediği zaman, kalkıp buraya transfer ediliyor. Amacı o.

Yani ne yapacak, durduk yerde bir anda ortaya bir sirikon vadisi çıkması ve şimdikiyle rekabet etmesi de zor. Yani bu şey gibi hani, bir endüstri desin, bir sektör desin, o sektörün devi varken sen kalkıp da ona karşı, onunla rekabet edecek bir şirket kurman çok zor. Ama bu bizim sektörde mümkün bir şey. Ufak bir şirket gidip bir anda Microsoft'a kafa tutup hatta bu konuda önüne geçebiliyor.

Evet ve bunu yapabilen de tek sektör bu herhalde. Şimdi benim aklımda bir de şey var. Hani Hindistan'dan bahsedince aklıma geldi. Bir aralar ben iş için Orta Doğu'ya çok gidiyordum.

Yani Katar'a, işte Dubai'ye, şuraya buraya. Sanırım Katar'daydı, Doha'daydı. Bir kampüs, kampüs siti mi internet siti mi ne öyle bir şey yapmışlar yine. Büyük bir kampüs yapalım biz, adına kampüs diyorlar yani.

Büyük bir alan tahsis etmişler, çölün ortası. Orada Amerikan üniversiteleri gelsin ve her bir bina bir üniversitenin alt kampüsü gibi olsun. İşte Carnegie Mellon'un, Mellon Üniversitesi'nin mesela orada kampüsü var, kampüs turnak içinde yani bir tane binası var. Yan tarafta işte Cambridge'in falan var.

Yani baya dev isimlerin, marka isimlerin orada yerleri var. Oraya da profesörler gelsin, insanlara bir şeyler öğretsin veya araştırma yapsınlar diye hayvan gibi para veriyorlar. Yani Amerika'da alacakları paranın 2-3 katını alıyorlar orada. Ve içerisindeki ortam gayet serbest.

Yani katar matar deyince aklında bir şey canlanabilir ama hiç öyle değil. Normal Amerikan kampüsü ortamı. İşte şorttan dolanıyor kızlar. Ben oraya mal satmaya gittim.

Rauturlar, maturlar bilmem ne o işlerle uğraşıyorduk. Yani adamlar kendi kapasitelerinin gerektirdiğinin atıyorum 5 katı 10 katını kaldıracak teçhizat almışlar. 2-3 katta fazla para ödüyorlar. Onlar için önemli değil, öyle büyük paralar var, öyle büyük bütçeleri vardı.

Sıfırdan böyle bir ortam kurmaya çalışmışlar. Bunu bu yüzden anlatıyorum. Ve bu orada tutmuyor. Kaç senedir var bu orada?

Kaç milyar dolar gömmüşlerdir oraya? Kaç tane patent çıkardılar acaba? Kaç tane büyük yenilik oradan çıktı oradaki üniversitelerden? Onu destekleyecek bir ekosistem yok çünkü orada.

Çok yapay bir şey orası. Türkiye'nin de sorunu oldu diye görüyorum. Bilmiyorum. Kötümsel mi bakıyorum?

Kötümsel bakmıyorsun. Şimdi şey ne diyebilirsin. Aynı Arap şeyhi, o kadar parayı gömen Arap şeyhi işte ne bileyim bunlara yatırım yapacak bankayı da kurabilir. Ama sadece para dökmeyi de olmuyor.

Ülkenin de baştan ayağı tamamen belirli bir özgürlük vermesi lazım. Yani oradaki akademisyenin gayet özgür bir şekilde çalışabilmesi lazım. Ha şimdi şey diyebilirsin, ulan bu adam kompüter saniyesi alanında çalışırken ne özgürlüğü kısıtlandı da bundan şikayet edecek falan. Öyle değil ama işte.

Hani sosyal bilimlerle uğraşmıyor adam, tamam. Öyle herhangi söylediği bir şeyden dolayı tutuklanma korkusu olmayabilir. Ama olmuyor. Yani her şeyin bir arada olması lazım.

Şimdi bahsedilen ortama çok benzeyen ortam İngiltere'de de var. Ve İngiltere'de bir özgürlük problemi yok. Ama İngiltere'de de olmuyor. Buradan iyi olmuyor.

Sen Londra'da yaşadın mesela. Neden olmuyor? Ölçek çok küçük Amerika'yla karşılaştırınca, Silikon Vadisi'yle karşılaştırınca. Bu arada Londra başarılı örneklerinden biri.

Avrupa'daki en iyi örneği belki. Başarılı şirketler çıkıyor bir iki tane. Yani genel olarak Silikon Vadisi gibi bir üne sahip değil. Devletin de desteği olmasına rağmen, kanunların uygun olmasına rağmen değil.

O yüzden diyorum zaten işte bu organik bir şekilde oluşması lazım. Belki de hani, too big to fail diye bir şey vardır ya. Silikon Vadisi'nde o ölçek o kadar büyük ki, rakip üretilemiyor artık ona. Şunu söyleyebilirim.

Rakibini, Silikon Vadisi kendi içindeki failurelardan dolayı oluşturuyor. O da şu, bulunduğu yer, San Francisco, işte Bay Area'yı, o kadar pahalı hale getirdi ki, ev kiraları aşırı yüksek, işte fiyatlar aşırı yüksek. Burada yaşayan herkes IT'ci olmaya başladı. Şehir sadece IT'cilerden oluşmaya başladı.

Çok önemli restoranlar var. IT çalışan olarak kalkıp gidip orada yiyebiliyorsun. Sana koymuyor ama o restoranda çalışan adam, çalışan kadın o kadar düşük maaş alıyor ki aslında. O şehirde yaşayamıyor.

Uzak bir şehirde yaşayıp oraya geliyor. Yani şehir saçma sapan bir hal aldı açıkçası o açıdan. Ki ben hani bu değişimi gördüğüm için söylüyorum. Bu son 5-6 senede inanılmaz fazla arttı bu.

Bu o zaman şehrin tüm dokusunu da zaten değiştiriyor değil mi? Sonuçta orada 3 jenerasyondur yaşayan insanlar oradan kovulmuş oluyorlar. Yeni gelen herkes dışarıdan geliyor. Bu biraz şey açısından oluyor.

Biliyorsun burada işte bazı getto semtler var. Mesela Palo Alto'ya çok yakın East Palo Alto diye bir şehir var. Palo Alto ne kadar zengin, refah içinde bir yerse East Palo Alto tam tersi idi. Ne oldu?

İşte Facebook oraya yatırım yaptı. Şirketler ve çalışanlar oradan bina almaya başladılar. Fiyatlar arttı. fiyatlar artınca insanlar orada oturamamaya başladılar.

Körfez'in diğer tarafına kaçtılar. Şimdi bu İspalato'nun eski İspalato'yla alakası kalmadı. Öncelikle bunlarla başlıyor, bu kötü semtlerin dönüşümüyle başlıyor. Ama genel olarak her yerde bir artış var tabii ki.

Şimdi böyle bir değişim varsa sıfırdan atıyorum, oraya gidip orada yaşamını kurmak isteyen biri için ne tavsiye verirsin? Bu aslında tabii geniş bir konu. Yani bunun şu açıdan da yaklaşabiliriz. Bir Türkiye'den gelmek isteyen biri ne yapmalı?

Göçmenlik möçmenlik o tip pratik soruları sormuyorum. Genel olarak senin sektöründe ne yapmalı? Göçmenlik sormuyorum dedin ama ben çok ufak bahsedeyim ondan. Çünkü çok yani insanların önündeki en büyük engellerden biri o.

Amerika Birleşik Devletleri immigration açısından dünyadaki en kötü ülkelerden biri. Ben çalışma izni aldığımda eşim alamadı. Prosedürde böyle bir şey yok. Bu arada meslektaşız aynı işi yapıyoruz.

Burada bu ülkede çalışamaz hale geldi. Onun açısından çok daha zor oldu. Yani eşini al gel ama mutfakta otursun, evden dışarı çıkmasın mı dediler? Evet bu zaten işte Amerikan İmmigrasyonu için en çok yapılan eleştirilerden biri.

Yani bir insanı kalkıp getiriyorsun ailesiyle birlikte ve ailesine çalışma izni vermiyorsun. H1 diye bir vize çeşidi var burada insanlara geçici çalışma izni veren. Onu almak o kadar zorlaştı ki artık şirketler teşebbüs etmiyorlar artık. Bu Trump döneminde mi bunu zorlaştırdı? Trump ekstra zorlaştı.

Talep çok fazla. Senin de tanıdığın, şu an adını vermeyeceğim için Türk bir arkadaşımız, Facebook'la benimle beraber çalışan. Okuldan mezun olduğu için geçici vizesiyle çalışıyordu. H1'a geçmeye çalıştı.

Adama vize çıkmadı. İşi var, çalışıyor, kurulu düzeni var. Adamı İrlanda'ya göndermek zorunda kaldık. Ne kadar büyük gerizekalılık değil mi bu sistem?

Olabilecek en iyi göçmen çeşidi ayağına gelmiş. Ortalama vatandaşından 10 kat daha iyi her bakımdan. Yani üretkenlik bakımından. Şunu da söyleyebilirim.

Ortalama vatandaşından 10 kattan fazla vergi veriyor. Yoluna halı döşemen lazım böyle tipler gelsin diye ya. Evet ve mesela İrlanda'dan bahsettim, bilinçle seçilmiş bir örnek. Çünkü İrlanda tam tersini yapıyor.

Bu insanları almaya çalışıyor ve Avrupa'daki en büyük cazibe merkezlerinden biri. Amerika'da çalışmasında zorluk çıkan, şirketlerin geçici olarak insanları gönderdiği yer haline geldi. Ve İrlanda vatandaşı olan bir sürü Türk var ortada. Bu yüzden.

Belki bu model Türkiye'de tutabilirdi ama işte geçmiş şeyler bunlar artık yani. Atalar Üsküdar için geçti çoktan. Neler tavsiye edilebilir? Direkt gelmeye çalışmamaları.

Pres vizesiyle Amerika'ya gelip de orada kapağı bir şekilde atarım demesinler mi diyorsun? O kadar zor bir iş ki o. Sadece bahsetmesi kolay. Bu şekilde bir süre burada zaman ve para harcayıp sonra geri dönmek zorunda falan bir sürü insan var.

Eskiden böyle hikayeler vardı ya, 50 sene önce işte millet geliyor, cebimde 20 dolar vardı sadece. Yok, 50 seneden daha yakında. 20 sene önce de mümkündü belki. Şu anda mümkündür, belki de çok zor.

Çoğu insan şey istemiyor. Sal diyorum, 10 senelik tecrübesi var, belirli bir yerde adam. Buraya gelip aynı şekilde devam edebileceğini düşünüyor ama maalesef mümkün değil. Kariyeri sıfırlayarak geliyorsunuz.

Ben burada sıfırdan başladım mesela. Bunu da herkes göze almıyor. Sıfırdan başlamak burada sanıldığı kadar kötü bir şey değil. Hani çok kaba tabirle söyleyeceğim.

Kapağı atmak denir ya. Kapağı attıktan sonrası kolay giriyor. Onu atmak için işte bir şeyler vermek zorundasın. O vereceğin şey de o zamana kadar ki kariyerin.

Şey de önemli. İşte senle benle konuşuyor adam. Eee 10 senedir çalışıyoruz. Sen yöneticisin, sen yöneticisin.

Bazı insanlar bekliyorlar hala bunu. Benim bir özgül ağırlığım var, bana saygı gösterin diye bekliyor, orada halbuki... Herkesin özgül ağırlığı var, herkes aynı saygıyı bekliyor. O adam işte daha yeni işe başladı diye onu ezemiyorsun.

Yani aslında dezavantajlı bir şeyden bahsetmiyorum. Herkes için daha avantajlı bir şeyden bahsediyorum. Bunu bilerek gelmesi gerekiyor insanlara. Anladım.

Yani denecek de çok bir şey yok. Hakikaten çok zor bu durumlar. Yani kalkıp da burada böyle sihirli bir yöntem verilecek, işte şunu şunu yapın, o zaman kesin gelirsiniz denilecek bir şey yok. Öyle bir şey zaten olsa bunu istismar edecek 1 milyon insan olurdu.

Maalesef öyle bir şey yok. Herkesin tecrübesi, kişisel tecrübesi de bambaşka olabiliyor yani. Peki genel olarak hayat kalitesini etkileyen başka şeyler var mı? Mesela çok mu kalabalık?

Atıyorum bir organizasyona gitmeye çalıştım. Üşeniyor musun dışarı çıkmaya trafik yüzünden veya kalabalık yüzünden? Hafta sonları çıkıp da ya şurada işte sahile gideyim, parka gideyim kolay mı? Onun için çok ideal bir şehir burası.

Dağ bayrağı gidebileceğin çok fazla yer var. Peki iş kültürün buna müsaade ediyor mu? Yani sen sürekli çalışmak zorunda değil misin? Mesela boş zamanlı oluyor mu bunları yapmak için?

Ya şöyle söyleyeyim, benim mesaim 11'de bizim bir sabah toplantımız var, ona katılmamız lazım. 11'de başlıyor, işte akşam da 5'de falan çıkıyorum ben. 6 saat yani. Zaten aradadır zaten, öğle yemeği falan.

Nasıl bir şirket, buna yatırım yapmayalım ya, hissesini almayalım. Sanki sen farklı şartlarda çalışıyordun. Ben hatırlıyorum seni. Sen Bici'de çalışıyordun abiciğim.

Üzerimde kumlarla ofise dönüyordum. Evet, eğer bundan 10 sene önce Santa Monica Beach'te battaniyeyle oturan birini gördüyseniz her gün o, o Emmanuel'di. Evet, öyle bir rahatlığı var. Bu sektörün de rahatlığı, Amerikan iş kültürünün de rahatlığı bu.

Öyle illa ofiste dur demiyorlar. Bunu daha önce de bir arkadaşla konuştum bu podcast'ta. Yani ofiste durduğun saati saymıyorlar Türkiye'deki gibi. Yani bunun tersi bana çok büyük aptallık gibi geliyor.

Yani iş sahibi olarak. Her yönden aptallık. Çünkü aslına bakarsan esnek çalışma saati dediğin şeyde sen toplamda baya çalışıyorsun. Yani ben Amerika'da böyle hani yaya yaya takılıyordum.

İşte yok plajlarda yok bilmem dağa çıkıyorum iş saatinde filan da. Onun da bir maliyeti var. Yani gece e-maillere cevap veriyorsun, işte hafta sonları çalışıyorsun falan. Yani Türkiye'deki iş yüküyle kıyaslamak için söylemiyorum ama özellikle Avrupa'daki iş yüküne kıyasla bayağı çalışıyorsun.

Ve bu esnek saatler olduğu için de bu çalışma bütün güne yayılmış oluyor. Hani 9'da geleyim, 6'da çıkayım, ondan sonra da iş hakkında hiçbir şey düşünmeyeyim, hafta sonları da hiçbir şey düşünmeyeyim. Böyle bir lüks yok yani Amerika'da. Öyle bir şey yok, evet.

Az önceki söylediğim şeyi değiştireyim. Çok büyük aptallık dedim ya. Aslında şey diyebilirim, çok büyük iş bilmezlik. Sen adamın yaptığı işi ölçmeyi bilmiyorsun demek.

Senin ondan beklediğin işi üretiyorsa ve sen bunu ölçebiliyorsan gerçekten, isterse 3 saat çalışsın, isterse 10 saat çalışsın. Senin beklentini vermesi önemli. Şimdi bu işlerde sen mesela dünyada olmayan bir teknoloji elinin altında var. En ileri teknolojiyle çalışıyorsun ve örneğini verdin ya o Facebook'ta 21 yaş altındaki çocuk işte bir şeyler yaptı ve on milyonlarca dolarlık ciro yapıyor şu anda o sistem her gün.

Veya o seviyedeki ürünleri kullanıyor. Yani ona teslim ediyorsun. Böyle bir güven var. Şimdi sen bu adamın kalkıp da lise çocuğu gibi, üniversite çocuğu gibi, ne zaman geldin, ne zaman gittin... Ya üniversite çocuğu demen bile yanlış.

Amerika'da mesela o da farklı. Üniversitelerde öyle lise muamelesi yapmıyor sana. İstersen gel, istersen gelme. Kardeşimle ödersin.

Sen bunun parasını verdin. Müşterisensin, patron sensin. Yani istediğini yap. Yani karşılığını almak istiyorsan al, almak istemiyorsan alma.

Bana ne diyor adam? Şimdi orada yapmadığın şeyi sen Türkiye'de en krem tabakadaki işçilere yapıyorsun. Çalışanını niye huzursuz ediyorsun ki? Aslında sana zarar veren bir şey.

Saat 6 diye bir çıkma saati. 6 ya 5 kadar çıkarsam marakete bakarlar. Ya da 6'da çıksam. Çünkü niye patron çıkmadı henüz, ben ondan önce çıktım falan.

Ben de yaşadım, ondan biliyorum yani. O sırada aslında iş yapmıyor, sen de eşek gibi biliyorsun. Mesela aynı eleştiriyi Japonya'ya da getirmek mümkün. Japonların iş kültürü de bir acayip.

O, onunki bambaşka ya. Oradaki çok kötü ama yani. Yani bu bizdekinin çok ileri hali artık. Evet, ileri hali ve orada tabii başka şeyler de var.

Yani işte kendini takım için feda etmek, o takım için de sivrilmemenin iyi bir şey olması falan filan. Yani tamamen Amerika'ya ters iş kültürü var orada. Onu şu şekilde anlayabilirsin. Ya Japonya'da kültür zaten her alanda çok önemli.

17. nesil bir şirket sahibi insanlar var veya 500 senedir ailesi orada yaşıyor, bilmem ne. Hayatın her alanında gelenek var. Japonya uzmanları söyleyebilirler.

Türkiye'de öyle bir açıklama da yok. İstanbul plaza kültürünün öyle bilmem kaç yüz senelik geçmişi geleneği falan yok. Sen orayı istediğin gibi şekillendirebilirsin. Amerika görmüş bir sürü insan da var.

Gelip orada o sistemi kurabilirler. En azından çalışma şartları bakımından kurabilirler. Burada bir şey söyleyeyim mi? Ben Türkiye'de çalışırken Amerika'dan gelen, yani çalıştığım büyük bir holdingti benim ve Amerika'dan gelen bir sürü insan vardı.

Hem Türk hem gerçekten Amerikalı olan. İşin çok tuhaf tarafı o adamlar geldiği zaman da kendi kültürünü getirmiyor, oradaki kültüre uyuyorlardı. Nasıl bu hale geliyor anlamıyorum. Yani şey de aynı şekilde, buradaki Amerikalı şirketler Japonya ile çalışırken onların kültürüne uymaya çalışıyorlar.

Yani bir şekilde, ulan biz burayı değiştirelim demiyorlar. Kültüre saygıdan kaynaklandığını da sanmıyorum. Açıkçası başka şeyde saygı duymayan adam onlar niye saygı duymuyor? Ne yapalım, bunu da çözemedik.

Çözemediğimizde kalalım. Podcast'i de bu şekilde bitirelim. Evet, bugün herhangi bir sorunu çözmüş değiliz. Aynen aynı şekilde devam ediyor her şey.

Boş boş konuştuk. Hiç dünyada hiçbir şeyi değiştiremedik. Kimseye faydamız olmadı. Şimdi bunu dinleyen biri kalkıp da tamam, şu tavsiyelere uyup Amerika'ya gelebilirim, kapağı atabilirim de diyemez.

Ne diye dinlediler? Diyemez ama en azından neyle karşılaşacağını bilir. Yok canım, bu arada gerçekten ben heves kaçıran olmayayım. İyi bir şey.

Buraya gelmek. Evet kamu spotunda araya sıkıştırdı. Ya kamu spotu böyle mi olur? Buradan muhabbet etmek iyi geldi uzun süre sonra seninle.

Podcast olmasa birbirimizi görmeyeceğiz, konuşmayacağız. Böyleyken böyle arkadaşlar. Şimdi bu bölümde emeği geçen ve daha önceki bölümlerde de emeği geçen arkadaşlara teşekkür edeceğim. Ama önce bu ayın VIP'si, ikinci VIP'si Can Karakuş.

Nedir bu? Size bahsetmiştim Patreon'dan bazı destekçilerle hangout muhabbeti yapıyorum diye. İkincisi oldu bu, o da çok tatlı geçti. Ben bu işi sevdim arkadaşlar.

Böyle arıyorsunuz bir saat, muhabbet ediyoruz bir buçuk saat. Böyle maske falan da takmıyorum deli gibi. Ama tabii o seviyede destek verecek insan sayısı azdır, onu biliyorum. O vesileyle şunu duyurayım, bu Patreon'a canlı yayında soru-cevap tarzı bir etkinlik ekledim.

Her seviyeye. Video konferans gibi değil de işte böyle canlı podcast yayını gibi olacak. Ben de sizin sorduğunuz soruları göreceğim. Bunu Discord üzerinden yapacağım.

Detayları paylaşırım. Herkese açık olacak zaten de Patreon destekçilerinin soruları öncelikli olur. Öyle ufak bir şey yaparız onlara. Bunu her ay yapmak istiyorum.

Ayda bir kere yapacağız. Şimdi bu hafta ailem beni ziyarete geliyor. Çok sık olan bir şey değil. Birkaç senede bir olan bir şey.

O yüzden bu hafta doluyum. Ama planlamasını 27 veya 28'ine yaptım. 2019'da bir canlı yayın yaparız. Sadece soru cevap da değil yani şey gibi anlamayın bunu hani siz bana geleceksiniz bilgilenmek için çeşitli konularda soru soracaksınız da ben de buradan böyle bilgelikler dağıtacağım ekmek dağıtır gibi yok öyle bir şey yani.

Zaten görürsünüz ne kadar boş bir insan oldum. Onun yerine normal muhabbet ederiz, yorumlarınızı alırım. Çeşitli konularda ya şunu da oku dediğiniz şeyler varsa onu okurum. Siz benden tavsiye istiyorsanız ben veririm.

Yani karşılıklı bir şey bu. Tamamdır, öyleyse teşekkürlerimize geçelim. Can Karakuş ve Yağız Nizip de ikinize de çok teşekkür ediyorum özel olarak. Yeni gelenlerde gördüğüm kadarıyla Nülüfer Gök ve Hüseyin Calgın.

Size de ekstra teşekkürler. Geri kalanlar Ali Özbek, Özgür Elbir, Seküre, Canemirah Yaldız, Lagalun, Atilla İlhan, Mehmet Han, Betül Batun, Kemal Akkoyun, Tron Max, Ogan Tabanlı, Işıl Arıcan, Aydın Kahraman, Refik Şekercioğlu, Hasan Salcav, Uygar Polat, Maximus Decimus... Arkadaş ismini değiştirmiş bu böyle değildi. Çağrı Özertem Başak Pırut.

Hepinize çok teşekkür ediyorum. İsmini atladığım varsa haber verin, mesaj göndermek isterseniz, halanıza selam yollamak isterseniz. Her türlü hizmetimiz var.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)