
3.618 kelime · ~18 dk okuma
Kötülük probleminin dördüncü bölümü için hazırız inşallah. Şimdi bu bölümü şöyle planladım. İlk kısmında son üç bölümde bana gelen eleştirilere, yorumlara, sorulara cevap vereceğim. Çünkü gayet ilginç şeyler var.
Benim de unuttuğum bir sürü şey vardı. Bölümün ikinci yarısında da serinin son kısmına geçmiş olacağız. Orada fantastik bir muhabbetimiz var. Ama o muhabbete geçmeden önce ufak bir teşekkür edeyim Spotify kullanıcılarına.
Çünkü Spotify bu sene sonu itibariyle ufak bir sürpriz yapmış. 2019 yılında en çok neyi dinlediniz? Hangi kanalları dinlediniz diye. Bir sürü insan da bana mesaj atıyor screenshotlarla.
İşte seni şu kadar dakika dinlemişiz. Hepsine cevap yazamadım ama sağ olun, var olun. Gerçekten şahanesiniz. Bu vesileyle podcast programları hakkında dediğim bir şey vardı.
Ona bir ekleme yapacağım. Ben size önceki bölümlerde veya yazılarda tam hatırlamıyorum Beyondpad diye bir ürün öneriyordum. Daha doğrusu ben kullanıyorum bunu diyordum. Fark ettim ki meğer bu ürün ölmüş.
Artık arkasında bir geliştirici yok aktif olarak devam eden. Alternatifler var. takılacaksanız Spotify yeterli. Benim gibi podcast manyağıysanız böyle 20 tane, 30 tane dinliyorsanız, takip ediyorsanız ayarlar önemli oluyor.
Onun için de işte Pocket Cast iyi bir program diyorlar. Podcast Addict. Ondan sonra Overcast var, Stitcher var. Yani en iyi podcast appleri nedir diye arayın.
Özellikle Android'de bolca var. Oradan indirirsiniz. Bir de ne program alırsanız alın. Bazen reklam olabiliyor.
Bu benden kaynaklanmıyor. Ben reklam koymuyorum podcast'e. Programın kendisi koyabilir. Yeri gelmişken de ineyim.
Reklam işini de ileride yapacağım. Böyle araya jingle'lı mingle'lı filan girip de dikkat dağıtan şeyler istemiyorum. Benim sevdiğim podcastlerde bir tane iki tane reklam oluyor. Onu da podcast'ı hazırlayan okuyor zaten.
Yani ses kaydığını da o yapıyor. Bir de podcast'la alakalı bir şeyler oluyor. Yani bizim havamıza uygun bir şeyler. Bu tip sponsorluk anlaşmaları olabilir.
İlk şartım benim okumam, ikinci şartım da tabii ki eğer Patreon'dan destekliyorsanız size reklamsız versiyonunu hazırlamak zorundayım. Yani hem destekleyeceksiniz hem de reklam mı dinleyeceksiniz? Onu bir şekilde ayarlayacağız. Şimdi Patreon'da demişken güzel bir hikaye gerçekleşti.
Bir arkadaş abisine doğum günü hediyesi aldı benim Patreon desteği üzerinden. Şimdi oraya girmişseniz daha önce veya başkasını destekliyorsanız orada biliyorsunuzdur değişik seviyelerde destekler oluyor. Podcast notlarını koyuyorum, mindmap'leri koyuyorum yani. Bonus kayıtlar oluyor.
Bir de saçma sapan yüksek bir seviye koydum yani, çok pahalı. Ve işte artık iyi para kazanan birileri varsa belki 40 yılda bir desteklerler diye. Ödül de şu, 1 saatlik Google Hangout. Yani muhabbet edeceğiz.
Tabii ki benden 1 saatlik muhabbet etmenin ederi o değil. Asıl oradaki amaç destek. Fakat şunu düşünmemiştim işte, bu arkadaş çok zengin falan da değil. Aslında bakarsanız böyle yurt dışında özellikle veya hatta İstanbul'da 5 bin dolar bandında kazanan bir sürü insan var.
Bir aylık kazancının yüzde beşiyle dünya kadar destek yapabilir. Bu arkadaş da abisine hediye olarak bunu almış. Bir de bana dedi ki, bana teşekkür etme, abime teşekkür et podcast'ı. Yiğit Nizipli.
Çok tatlı bir muhabbet yaptık. Benim hoşuma gitti yani bu fikir. Kendisi de bana güzel fikirler verdi bu arada. Bir podcast aplikasyonu yapalım, interaktif bir şeyler olsun diye.
Vallahi kafama yattı. Şimdi bu işler böyle. Gelelim bizim bölümümüze. Geçen bölümde atladığım bir şey vardı.
O da Diyanet'in bir hutbesi. Cuma hutbesi. Çünkü tam bizim ikinci bölümümüzden sonra yayınladılar. Hatta aynı günlerde yayınladılar.
Hutbe yayınlamak da ne demekse. Ve tam bizim konuda. Başlığı şu. Musibetlere karşı müminin tavrı.
Bunalmış bir insanın çaresizliğini şiddete dönüştürmesi, kadın ve çocuklardan öfkesini çıkartması zulümdür. Hiçbir sıkıntı, anlaşmazlık ya da bunalım kadına şiddeti reva gören bir zihniyetin mazereti olamaz. Zorluklar karşısında kişinin kendisine ya da ailesine zarar vermesi asla çözüm değildir. Eyvallah.
Hayatın akışı içerisinde her birimizin yaşadığı zorluklar, çile ve kederler, maddi ve manevi sıkıntılar olması mukadderdir. Çünkü bu dünya adı üstünde imtihan dünyasıdır. Adı üstünde değil, adını sen koydun. Aralara girip yorum yapıyorum.
Başa çıkmak için uğraştığımız imtihanlardan çok daha fazlasını Resulullah yaşamıştır. Daha doğmadan babasını henüz 6 yaşındayken de annesini kaybetmiş, dolayısıyla yetim ve öksüz olarak büyümüştür. Tamam zor ama bir sürü insan uğraştığı imtihanlardan daha zor değil, çok daha fazlası hiç değil. Yani burada şimdi sayıp da milletin başına gelenleri şiddet pornosu yapmayalım.
Bir de o bunun acısını yaşamış diye biz niye bu acılara eyvallah diyelim ki? Buradaki etki de birazcık tabii Hristiyanlık'ta çok ön plana çıkarılmış bir etki. İslamiyet'te Hazreti Muhammed'in çektiği acılar o kadar ön planda değiller ama Hristiyanlığın merkezindeler hep. İsa sizin günahlarınız için öldü, çarmıha gerildi, onca çileyi çekti, sizin günahlarınızı üzerine aldı, sonra da öldü.
Bu yoldan insanlar üstünde bir suçluluk duygusu yaratılıyor. O suçluluk duygusu kullanılarak da insanlar kiliseye bağlanıyorlar. Benim yorumum bu. Burada da ona benzer bir şey yapmışlar.
Sonra devam ediyorlar. Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Bakın, korku, açlık, mal, can, ürün eksikliği. Elbette hiçbirimiz zorluklarla karşılaşmayı arzu etmeyiz.
Ancak müminler olarak biliriz ki hayatın güzel anları kadar sıkıntılı zamanları da dünya imtihanımızın birer parçasıdır. İkinci bölümün konusuydu değil mi? Acı ile sınanma. Tekrar oradaki argümanları tekrarlamayalım tabii ama buradaki ilginçlik şu.
Bu hutbenin genel bağlamı aile içi şiddete karşı bir mesaj. Yani niyeti güzel bir mesaj. Fakat şöyle bir ek soru çıkarılabilir, denilebilir ki, tamam da aile içi şiddete uğrayan biri de bu hutbeye bakıp, tamam benim uğradığım şiddet o zaman imtihanın bir parçasıdır diyecek. Ama asıl buradaki ilginç olay şuydu, bu hutbede sosyal medyada epey paylaşıldı.
Çünkü insanlar bunu şöyle yorumladılar. Yani ekonomik koşullar gayet kötü durumda ve kötüye gidiyor. İktidarın kararları sonucunda ülkenin şartları kötüye gidiyor, isyan etmeyin. Zaten isyan etmeyin hutbesi olarak paylaşıldı.
Şimdi ben bu işin detaylarına pek girmek istemiyorum. Bu olayda olmasa bile genel olarak zaten bu tip hutbelerin veya yorumların... Hizmet ettiği şey de iktidardır. Yani AKP iktidarından bahsetmiyorum.
Genel olarak iktidar. Çünkü iktidar dediğin şey senin hayatındaki başarılarınla övünür, kendine pay çıkarır. Bakın bizim yüzümüzden oldu der. Sorunlar olursa da o suçunu başkasına atar.
İşte önceki yönetime atar. Enkaz devraldık. Dış güçlere atar. İçerideki hainlere atar.
Bunlar gayet evrensel şeyler. Türkiye ile sınırlı değil. Ama en güzel bahane tamamen dışarıya atmak. Bu dünyanın dışına atmak.
Ya başınıza gelen her şey bir imtihan. Bizim yapabileceğimiz bir şey yok. Şimdi bu hutbeyi hatırlatan arkadaşlara teşekkür ediyorum. Başka yorumlara geçiyorum.
Kötülük ve iyilik diye bir şey yok diyorsunuz. Yani bunlar bizim uydurmamız. Niye bunlara bu kadar taktım? İlk bölümde, ta en başlarda ben bunu şöyle açıklamıştım.
Kötülük problemi bu işin tarihsel etiketi. Yani siz internette aratırsanız problem of evil diye aratırsınız bunu. Ama aslında kötülük, çok daha büyük bir küme olan acı kümesinin, hatta acı ve korku kümesinin diyeyim, ufak bir alt kümesi. Biz de bu içeriğin çoğunda onlara odaklandık zaten.
Yani bir şeyin iyilik mi, kötülük mü, nötr mü olduğunu anlamımıza gerek yok. Ama acı çok daha kolay ve evrensel bir şekilde anlaşılabiliyor. Çünkü onu biz duyuyoruz. Bana bıçağı sapladığın zaman o acıyı hissediyorum.
Birini kaybettiğim zaman o üzüntüyü hissediyorum. O gerçek bir şey. İstenmeyen bir şey. Rahatsız edici bir şey.
Doğrudan böyle tecrübe ettiğin şeyler yoruma pek açık olmuyor. Şimdi bu acı kavramı da aslında epey geniş bir şey. Bizim aklımıza hep fiziksel acı geliyor ama ben bilerek arada sırada bahsediyordum. Varoluş acısı diyordum, korku diyordum, endişe diyordum.
Bunların hepsini bu kümeye dahil ediyordum. Bunun daha da geniş bir yorumu var. O da Budizm'de. Bunun hakkında aslında ayrı bir podcast bölümü yapmak lazım tabii.
Ben de Budizm uzmanı falan değilim ama ilginç bulduğum şeyleri paylaşacağım. Ayrı bir bölüm yapmak isterim. Budizm'de temel bir iki tane kavram var. Samsara var.
Mesela bu hayatın döngüsü demek. Hayata geliyorsun, yaşıyorsun, ölüyorsun. Karmana göre yeniden başka bir hayata geliyorsun. Bu döngü kötü bir şey.
Çünkü bu döngünün temelinde duka denen bir kavram var. O da işte bizim acı diye yorumladığımız bir şey ama daha doğrusu bu döngüye olan bağlılık, bu döngüden kaçamamak gibi bir şey demek. Çünkü bütün bu hayatın temelinde bizler birer hayvan olduğumuz için bir takım ihtiyaçlar silsilesi yatıyor. Bir takım bağımlılıklar yatıyor.
Bunlar olmadan zaten mutlu olamıyoruz. Bunlar olduğu zaman da tam olarak mutlu olamıyoruz. Çünkü bu sefer de bunları kaybedeceğimiz endişesiyle yaşıyoruz. Yani Budizm'de aslında tüm normal hayat bir nevi acı.
İlginç bulduğum bir noktayı burada paylaşayım. Yeni bölüme gerek yok aslında. Bazı canlılar tanrılar katında reenkarne oluyorlar. Yani biz insanlar katındayız.
İşte hayvanlar alemi var. Ruhlar, hayaletler alemi var. Bir de tanrılar alemi var. Şimdi bunu böyle bir hiyerarşi gibi düşünürüz biz doğal olarak ve tanrılar aleminde doğmanın iyi bir şey olduğunu düşünürüz değil mi?
Değil. Çünkü tanrılar katında doğunca ki o katta hiç çalışmana gerek yok. Çalışmadan direkt zevk içinde yaşıyorsun. Ama o zevk bir bağlılığa, bağımlılığa yol açıyor.
Kendini ve ihtiyaçlarını aşamıyorsun. Dolayısıyla nirvana'ya ulaşamıyorsun. Benim anladığım kadarıyla burada beni düzeltebilirsiniz. İnsanlar aleminde doğup, karman sayesinde giderek daha iyi hayatlar yaşayıp sonunda da nirvana'ya ulaşmak mümkün.
Ama tanrılar katında o zevk tuzağına düşmüş oluyorsun. Bunu niye anlattım? Şöyle bir çıkarımı da var. Biraz belki bahsetmiştim.
Bu kötülük problemini mantıksal olarak tersten de sorabiliriz. Gereksiz yere lüks içinde yaşayanların veya fazlasıyla mutlu olanların adil bir düzende olmaması lazım. Yine burada iyilik problemi diyorum ama aslında bahsettiğimiz küme daha geniş. İşte huzur, zevk, mutluluk artık bunlardan ne anlıyorsunuz?
İstenen şeyler. Yani buradaki temel kavram adalet aslında. Tabii ki kötülük problemi bundan ibaret değil. Ama en çok sayıda insanın en kolay anlayacağı soru bu olsa gerek.
Niye her şey onun için rast giderken benim için ters gidiyor? Benim gördüğüm kadarıyla bu tip şeylere en sık verilen cevap, sizin de en sık verdiğiniz cevap, Allah onun hesabını halleder. Konu da zaten bu noktada bitiyor gerçi. Yani Allah bunu bilir.
Ya burada zaten sorun öyle bir varlığın, o kadar güçlü bir varlığın, bilge bir varlığın neyi hesap edip edemeyeceği değil. Ama niye böyle yapsın? Yani niye önce bir adaletsizlik yaratıp ve bayağı ciddi bir adaletsizlik yaratıp sonra onu gidersin ileriki ödül ve ceza sistemiyle? Eğer amaç adil bir sınavsa ve bizim ruhlarımızın gelişimi ise bu mevcut düzenden daha iyisini tasarlaması mümkündü.
Sonuçta biz kendi hayatımızda bile şunu demiyoruz, ne bileyim doğduğu andan beri hapiste doğsun mesela hiçbir şey yapmamış olmasına rağmen ama 20 yaşına gelince o hapisten çıksın ve ona 10 milyon dolar verelim, şahane bir hayat sürsün. Ama buradaki bir sürü savunma veya açıklama bu minvaldi. Bu adalet sorusunu genişletebiliriz. Yani illa mal, mülk, hastalık, ustalık bakımından değil de dinin kendisi bakımından sorabiliriz.
Niye o kişi dindar bir Müslüman ailenin çocuğu olmuş da hani Müslümanlığı doğru din olarak farz ediyorum. Dindar bir Müslüman ailenin çocuğu olmuş da ben kafir bir bilmem ne ailesinin içine doğmuşum. Böyle sorunca ya Allah onu halleder demek daha zayıf bir cevap oluyor değil mi? Çünkü kafirin de hesabını yapacaksan, hiç Müslümanlığı duymamış birinin de hesabını yapacaksan yani ve Müslüman bir ailede doğan çocuğun kararlarıyla aynı teraziye koyabiliyorsan, bunları bir şekilde eşitliyorsan o zaman zaten dini niye gönderdin?
Hepimiz de kafir olabilirdik o zaman. Nasıl olsa verdiğimiz kararlara göre, yaptığımız şeylere göre bir şekilde bizi yargılar diyebilirdik. Bu bir kaçış olmuyor bu cevap. Bir adım daha geriye gidelim.
Özgür irade hakkında bazı eleştirileriniz oldu veya yorumlarınız değil. Benim oradaki argümanlarımdan bir tanesi şuydu. İrade %100 özgür olmak zorunda. Zira ahiretteki ödül ve ceza ebedi.
O yüzden de bazılarınız dedi ki yani İslam'da her ceza ebedi değil. Bazıları kısa bir süre ceza çekip gidiyor. İşte değişik mezheplerin değişik yorumları var. Hatta değişik özgür irade yorumları var.
Tamam, eyvallah. Bu detayları araştırmadım da yani mezhep detayında. Ama sonuçta genel fikir şu. Yani sınırlı bir hapis cezası sonrası ödülle kavuştuğumuz bir sistem olsa bile tüm acının ve kötülüklerin insan iradesinin sonucu olduğu fikri yanlış.
Şimdi bu konuda mesela benim düşünmediğim bir yorum geldi YouTube'dan. Muhammed Şavklı Yıldız isimli bir arkadaş. Diyor ki... Hocam selamlar.
Arkadaşlar ben hoca değilim. Samimiyet göstergesi olarak hocam hocam deyince cevap veriyorum da. Lan dur bir dakika ya ben hocayım aslında, ders veriyorum. Tamam evet.
Demiş ki, özgür irade olsa bile buna dayanan bir savunmayı geçersiz kılabiliriz. Çünkü şöyle güzel bir tespit yapmış, bu savunma temelde özgür iradenin ancak kötülükle birlikte var olabileceğini iddia ediyor. Halbuki kötülüğün olmadığı bir dünya tasavvur etmek de mümkün. Öyle bir dünya düşünelim ki, yalnızca iyi veya daha iyi eylemler bulunsun.
Yani acımacı yok, sadece az zevk var, daha fazla zevk var. Az iyilik var, daha fazla iyilik var. Mesela bir insana 5 lira verirsem iyi bir eylem yapmış olurum. 10 lira verirsem daha iyi bir eylem yapmış olurum.
Ya az para veriyorum ya da daha çok para veriyorum. Bütün sınavım da buna göre düzenleniyor mesela. Şimdi diyeceksiniz ki o zaman özgür irade olmuyor tam olarak. Ama değil.
O küme içinde özgür irademiz var. Seçim yapabiliyoruz. Şimdi siz sanıyor musunuz ki bizim şu anki kümemizde olabilecek en sınırsız küme... ...yani biz gerçekten de herhangi bir şeyi aklınıza gelebilecek,
herhangi bir şeyi seçebilir miyiz şu anda yapmayı? Bizim düşünemeyeceğimiz, düşünsek bile o şekilde davranamayacağımız bir sürü karar var, bir kararlar kümesi var. Ve onlar bizden uzakta duruyorlar. E o eğer özgür irademizi bozmuyorsa, yani özgür irademiz daha sınırlı bir davranış aralığı içinde tanımlanmışsa... E onu biraz daha sınırlandıralım.
Sadece iyilik kısmına odaklanalım. Böyle yapabilirdi Tanrı. Şimdi bir arkadaş da şöyle diyor, tamam diyor kardeşim ben senin dediklerini anladım. Ahmet H.K.
diye bir arkadaş. Böyle bir Tanrı'nın merhametli olmayacağını, daha doğrusu böyle gözükmeyeceğini anlıyorum diyor. Ancak şunu sormak istiyorum. Bu noktadan sonra elimizde kalan bu acılarla, bu kötülüklerle dolu bir evrende yaşamak, bu hayatla nasıl başa çıkacağız?
Ben bu konuda bocaladım en çok diyor. İnsanı depresyona sokmuyor mu bu? Yani o zaman hiçbir amacı yoksa bunca kötülüğün ve acının, bununla nasıl baş edeceğiz? Benim aklıma gelen şuydu, eğer sen kötülüklerin şeytandan geldiğini veya tanrıdan geldiğini veya imtihan dünyası olduğunu falan düşünürsen, o zaman o kötülükleri azaltmak, o acıları azaltmak konusundaki motivasyonun birazcık zayıflıyor.
Yani dünyadaki acıyla yüzleşirsen, o zaman iki yöne gidebilirsin. Ya depresyona girebilirsin. Ne kadar anlamsızmış her şey dersin. Veya dersin ki, tamam kardeşim, madem öyle, bu iş bizim kontrolümüzde.
Hemen olmasa bile uzun vadede bunları azaltabiliriz veya yok edebiliriz. Tamamen acısız bir dünya demek ki mümkün. Bu da tam tersi yöne doğru götürüyor insanın psikolojisini. Depresif olmaktansa umutla doluyorsun.
Bir motivasyonla, bir amaçla doluyorsun. Ama klasik dini yorumlarda bu iki yöne doğru da gitmiyorsun. Ne bunalıma giriyorsun çünkü zaten hep asgari bir umudun var. Yani bu dünya iğrenç olabilir ama en azından ölünce kurtuluş imkanın var diyorsun.
O yüzden tam olarak depresyona da sevk etmiyor seni ama çözüme ve gerçek bir kurtuluşa da seni sevk etmiyor. Biraz böyle ortadan gidiyor. Son olarak bir iki arkadaş da şunu söyledi. Bazı görüşlerde hayvanların acılarının aslında gerçek olmadığı belirtiliyor.
Hatta hemen hemen hiçbir acının gerçek olmadığı belirtiliyor. Yani bizim kötülük sandığımız, acız sandığımız şeyler aslında biraz simülasyon. Şimdi tamam, burası bizim bu podcast'in ikinci bölümüne geçiş için çok güzel bir fırsat. Bütün acıların bir simülasyon olmadığını kesin, yüzde yüz biliyoruz.
Çünkü en azından biz bu acıları hissediyoruz. Tamam, o zaman soru şuraya geliyor. Bizimki dışında her türlü acı bir simülasyon mu? Tabii ki nereden bileceğiz?
Bu Other Minds Problem veya Problem of Other Minds diye geçen bir şey. Başka bilinçlerin içeriğini bilemiyorsun. Bu kadar basit. Sen ancak kendi bilincinin içeriğini biliyorsun.
Fakat burada hiçbir makul insan hayvanların acı çekmediğini söylemez diye düşünüyorum. Neden? Fizyolojik altyapımız aynı. Acının da ve herhangi bir zaten hissettiğin şeyin de O fizyolojik altyapıyla birebir örtüştüğünü biliyoruz.
Yani ben senin beyninle oynarsam, sağına soluna elektrik verirsem başka şeyler hissediyorsun, o beyni ikiye bölersen başka şeyler hissediyorsun. Kaynağı orada bir yerde, parmağında değil. Köpeği kesip içtiğinde bakıyorsun içine, aynı parçalar orada da var. Aynı yerlere aynı şekilde elektrik verince, benzer yerlere diyelim, o da benzer tepkiler veriyor.
Her makul insan şunu farz etmek zorunda. Evet, altyapı yeterince örtüşüyorsa, dışarıdan da bakınca benzer davranışlar veriyorlarsa, tutarlı davranışlar gösteriyorlarsa demek ki aynı zevkleri, aynı acıları bunlar da hissediyorlar. Tam olarak bizim gibi hissediyor olmak zorunda değiller ama yeterince önemli bir seviyede hissediyorlar belli ki. Biz de ona göre davranmak zorundayız.
Şimdi bundan uzun uzun bahsediyorum çünkü bunun bir adım sonrası şu. Ya biz bunu insanlar hayvanlar diye sınırlamayalım. Zaten Peter Singer'dan bahsederken de hatırlarsınız demiştik insan hayvan arasındaki ayrım tamamen farazi bir ayrım. Aynı şey bizler için de geçerli.
Ben sizin acı çektiğinizi veya mutluluk duyduğunuzu kesin olarak bilemem. Ama birbirimize yeterince benziyoruz diye diyorum ki tamam siz de benim gibisiniz aşağı yukarı. Şimdi bu noktada acayip bir yere geliyoruz. Ya biz Tanrı'yı oynasaydık?
Çünkü eğer ben bir simülasyon yaratsaydım, öyle bir hayat simülasyonu yaratsaydım, aslında demin konuştuğumuz gibi bir tasarım yapardım. Yani bütün diğer acılar simülasyon olurdu. Sizin kararlarınızı etkilemesi için. Diyelim ben M.S.
3000 yılında yaşayan bir varlığım. Önceki nesillerin simülasyonunu yapıyorum bir sebepten ötürü. O sebepleri daha sonra konuşuruz. Simülasyon teorisi serisi de gelecek yani.
O kadar yazdık blogda onu. Değil mi? Podcast'e dönüştürmesek olmaz. Ayıp olur.
Ama şimdilik farz ederim ki bir sebepten ötürü böyle bir simülasyon yaptım. Merhametli de bir insanım. Bu simülasyonda bir sürü yapay bilincin gereksiz yere acı çekmesini istemiyorum. Sadece size odakladım bunu veya böyle birkaç kişiye.
Yani aslında bütün bu serinin geldiği nokta şu. Biz burada 500 sene geç kalmış, 1000 sene geç kalmış bir dini eleştirisi yapmıyoruz. Biz aslında kendi geleceğimiz hakkında konuşuyoruz. Biz çünkü Tanrı'yı oynayacak noktaya geldik.
Ve bakın bunun için simülasyon teknolojisine ulaşmamıza gerek yok veya seri kulonlama teknolojisine ulaşmamıza gerek yok. Hep aklımıza bunlar geliyor ama biz zaten kaç yüz senedir Tanrı'yı oynuyoruz. Önceki bölümde hayvanlar hakkında konuşurken buna değindik. Bütün hayvancılık zaten bir yapay seçilim üstüne kurulu.
Biz yarattık onları. Türleri yarattığımız gibi endüstriyel hayvancılık çerçevesinde de o türlerden milyarlarca bireyi yarattık. Kaç milyar tane tavuk yaşıyor bu gezegende şimdi? Normalde insan olmasaydı, insanın bu endüstriyel hayvancılık ihtiyacı olmasaydı bu kadar tavuk yaşamayacak.
Başka bir küme, mesela lablardaki hayvanları düşünün, test için kullanılan. Fareler, tavşanlar neyse, virüsler, bakteriler de aynı şey. Onlardan milyarlarcasını üretiyorsun laboratuvarlarda. Her biri ayrı birer canlı.
Hatta tarihin başından beri böyleyiz diyebiliriz çünkü çocuk yapıyoruz. Zor bir dünyaya, acı dolu bir dünyaya bir çocuk getiriyorsun, bir bilinç yaratıyorsun. O bilinci de az çok şekillendiriyorsun, ondan sonra da ayrı bir canlı oluyor. Şimdi bizim geldiğimiz noktada çocuk doğurmadan başlayan ve giderek yapay seçilimle, lab testleriyle, ondan sonra da belki de klonlamayla ve son olarak da sanal dünya ile ...giderek büyüyen,
giderek yetkinleşen bu bilinç yaratma kabiliyetine bir sorgulamamız lazım. Yarattığımız bilinçlere nasıl davranacağız? Daha doğrusu o bilinçlere karşı sorumluluğumuz nedir? Bunları düşünmek lazım.
Oysa biz o kadar cahiliz ki bir noktada da daha bir başkasının bilincinin olup olmadığını... ...veya yarattığımız şeyin gerçekten ne kadar, ne seviyede bir bilinci olup olmadığını bilmiyoruz. Bunu ölçecek metodları bile bilmiyoruz.
...hep yapay bilinç falan deyince veya simülasyon deyince aklımıza gelen şeyler işte robotlar oluyor... ...filmlerden gördüğümüz veya inanılmaz gelişmiş bir yapay zeka kodu oluyor.
Tamam bunlara uzağız yani bu belli. Ama bugün bile internetin bir bilinci olabilir. Farkındalık yaratacak seviyede olmasa bile yine de temelde acı çekecek, zevk alacak seviyede olabilirler. Yani onlar daha temel fonksiyonlar.
Öyle bir canlı yaratmak aslında yapay zeka yaratmaktan çok daha kolay. Öyle bir sanal bilinç yaratmak diyeyim. Şu anki internet mesela öyle olabilir. Biz bu network'ün farkındalığını bırak da bir şeyler hissedip hissetmediğini, çok ilkel de olsa bir şeyler hissedip hissetmediğini bilemeyiz.
Ya hissediyorsa o zaman ona karşı bir sorumluluğumuz yok mu yani bunu acı içinde bırakmamak için? Bu biyolojik taraftan koptum bilerek yani klonlamadan şuradan buradan çünkü yapay sistemler hakkında konuşuyorsan şöyle bir sorun var milyonlarca kat daha hızlı çalışıyorlar. Yani eğer bir bilinç yaratırsan hani belki varoluş acısı çekecek. Onun çekeceği acı bizden milyonlarca kat fazla olabilir aynı sürede.
Göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir süreye ebedi bir işkence sığabilir. Ve bunu yaratmak bizim gücümüz dahilinde yani çoktan yaratmış bile olabiliriz haberimiz olmayabilir. Şimdi yapay zeka tartışmalarının yahut yapay bilinç tartışmalarının çoğu güvenlik üzerinden yürüyor yani. Bu işin ipin ucunu kaçırırsak, sonra gelip bizi kıçımızdan ısırabilir.
İşte Skynet olur, şöyle olur, böyle olur. Ama bu yapay zeka etiği birazcık geri planda kalıyor. Bu konular hakkında çalışan takımlar var, üniversitelerde kurullar var ama gündemde değil pek. Zaten bu tip konularda etik tartışmaları hep geç kalıyor.
Benim genel görüşüm bu. Hep sonradan geliyor. Çünkü asıl itkiyi veren, o konuyu asıl ilerleten şey ekonomik teşvikler oluyor, ekonomik çıkarlar oluyor. Ve bunu regüle etmek de çok zor yani.
Nereden regüle edeceksin Çin'deki bilmem ne şirketinin yaptığını? Bu tip şeyler biraz bodoslama gidiyor. Hatta bayağı bodoslama gidiyorlar. Gitmeye de devam edecekler.
Ama etik konusu birazcık zayıf kalıyor. İnsanlar düşünmüyorlar. Yani bir tane bilinç yaratsan ve o bilinç belki bir gün içinde bütün insanlık tarihindeki, yaşamış bütün insanların duyduğu acıların toplamından fazla acıyı duysa bu seni dünyanın olabilecek en büyük işkencecisi, en büyük zalimi yapar. Ve bunun farkında bile olmayız.
Bu bana inanılmaz geliyor. Yani bu konularda ne yazık ki size sunacağım böyle hap gibi sunabileceğim bir doğru yok. Amacım düşünmeniz. Bir boş vaktinizde özellikle birazcık uzun uzun düşünmeniz.
Sonuçta bu geçmişin Tanrı anlayışını, Tanrı yorumlarını eleştirirken... ...aslında bugünü elimizde olan gücün korkunçluğunu yol açabileceği sorunların farkında olmamız lazım. Burası bence güzel bir nokta bitirmek için.
Bu noktadan sonra artık iyice vaaza girecek iş. Ara ara bunlara dönüş yapabiliriz. Mesela bu konu neyle alakalı? Dediğim gibi simülasyon teorisiyle alakalı, touring test ile alakalı, veganlık ile alakalı.
Dolayısıyla daha sonraki podcast bölümlerinde başka seriler hakkında konuşurken buraya referanslar veririz. Aklınızın bir ucunda olsun. Şimdi bu bölümü ve bunun gibi bölümleri mümkün kılan arkadaşlarıma bir teşekkür edeyim. Hızlı isim sayma oyunu oynayalım yani.
Şimdi tabii ki Yağız Nizipli'den başlıyorum. Abisi Yiğit'e hediye veren arkadaş. Daha sonra Ali Özbek, Özgür Elbir, Seküre, Can Emrah Yaldız, La Galun, Atilla İlhan, Mehmet Han, Betül Batun, Kemal Akkoyunlu, Tron Max, Elkan İbrahimov, Ogan Tabanlı, Işıl Arıcan, Aydın Kahraman, Refik Şekercioğlu, Hasan Salcav, Uygar Polat, Hüseyin Çalgın, Murat Arslan, Çağrı Özerten, Başak Burut. O kadar kardeşim.
Daha alt seviyedeki destekçilere de çok teşekkürler. Birkaç ay içinde Türkiye'nin en çok dinlenen podcastı olma şansımız var hakikaten bu sayede. Bana her türlü konuda podcast, içerik, yazılar, Patreon desteğinin yapısı, her türlü konuda imanuel.tostoyevski.com'den ulaşabilirsiniz.
Twitter'dan takip ediyorsanız DM atın zaten herkese açık. Bütün mesajlara anında cevap veremiyorum ama gerçekten hepsini okuyorum. Madem bu kötülük problemi serisini bitirdik, bir sonraki bölümde konuk var. Ama kim olduğunu söylemem sürpriz olsun.
Yakında görüşürüz.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.