
3.574 kelime · ~18 dk okuma
Hadi bakalım. Daha önce ölümle pençeleşen bir sığır görmemiştim. Tipik bir şehirli olarak o ana kadar hayatıma giren sığırların %90'ı süpermarkette dilimlenmişti. Kalanı da herhalde siyasette kaşarlanmıştı.
Sığır dediğin lezzetli bir şeydi. Mücadele eden bir şey değildi. Önümdeki bu dev hayvan ise bir köy yolunun kenarında kırık bacakların üstüne yıkılmış ağır ağır soluyordu. Her yeri yara bere içindeydi.
Her yerinde sinekler uçuşuyordu. Nasıl o hale geldiğini öğrenemedim ama o halden çıkamayacağı belliydi. Nepal'de sığır öldürmek yasak. Onlara taptıkları için falan değil tabii.
O tapma işi bizim uydurmamız. Doğulunun doğuluğa yaptığı oryantalizm gibi. Sonuçta bizim inandığımız şeylere bakın. Ölü bir adamın 3 gün sonra dirildiğine inanıyoruz.
Bir balina içinde yaşanabileceğine inanıyoruz. 900 yaşındaki gemi mühendislerine inanıyoruz. Konuşan çalılara, yılanlara, uçan atlara... Şimdi bizim kalkıp da bunlarla ineğe tapıyorlar diye dalga geçmemiz komik değil mi?
Onların yaptığı biraz gelenek, biraz din, biraz vurdum duymazdık artık. O hayvanı yol kenarında bıraktılar. Su ve yemek verdiler biraz ama gösterdikleri bu şefkat hayvanın acısını arttırmaktan başka bir işe yaramadı. Üç gün boyunca gidip geldim o yoldan.
Sonunda dayanamadım. Gece etrafta kimse yokken bir kürek kapıp gittim. Artık ne düşünüyorsam. Herhalde aklımda olan şey şuydu.
O hendeğe düşmüş olan tarafına geçecektim. Boynuna tek bir darbeyle vurup kafasını ayıracaktım. Hayvan acısız bir şekilde ölecekti. İşte şehirli oldum buradan belli.
Yok öyle bir şey zaten. O kaca kafayı tek vuruşta koparmana kırmana imkan yok. Daha da büyük eziyet çekecek hayvan. Dolandım, dolandım.
Ondan sonra da hiçbir şey yapamadan köy evine döndüm. Ertesi sabah hala inliyordu. Şunu aklım almıyordu. Bu bir şempanze değil, köpek değil.
Alt tarafı bir sır. Ama insan yanındayken onun acısını neredeyse iliklerinde hissediyor. Descartes gibi biri bile zamanında bu tabloya bakmış. Ve şunu diyebilmiş adam.
Hayvanlar aslında bizim gibi mutluluk ve acı hissetmiyorlar. Acı çekermiş gibi tepki veren robotlar onlar, otomatonlar. Bunu nasıl diyebilmiş hayret ediyorum. Evet arkadaşlar, yanlış podcast'a gelmediniz.
İmmanuel Tolstoyevski ile Fularsız Enterlik kötülük problemine devam ediyoruz. Üçüncü bölüm bu. Değişik bir şey yapayım dedim, böyle bir hikayeyle başlayayım. 2-3 sene önce Fularsız Enterlik blogunda yazdığım bir yazıdan alıntıydı.
Ben bu serinin tamamını iç içe geçmiş halkalar olarak hayal ediyorum. İlk bölüm en içteki halkaydı. Yani kapsamı en düşük olan argümanlardı. Niye?
Çünkü sadece insana odaklıydı. Hem acı çeken özne insan hem de acıyı yaratan, kötülükleri yaratan insandı. O yüzden zaten özgür iradeye odaklanmıştık ve onun hakkındaki argümanları eleştiriyorduk. İkinci halka biraz daha büyük.
Acı çeken yine insan ama acı yaratan insan değil. Dolayısıyla acı ile sınanma fikri orada ön plana çıkmıştı. Şimdi üçüncü halka bu ilk ikisinden epey büyük. Çünkü artık burada acı çeken özne insan değil.
Ve bu aslında soruyu çok genişletiyor. Kötülük problemini daha doğrusu çok genişletiyor. Yani dünyadaki acının ezici çoğunluğu hayvanların çektiği acılar. Ve bütün klasik açıklamalar, bütün hepsi inanılmaz bir şekilde bunu es geçmişler.
Üzerine düşünen de işte Descartes'in dediği gibi bunlar otomatonlar, yani robot gibi davranan, aslında hissetmeyen varlıklar. Bir laf vardı, kimin söylediğini unuttum. Şey diyordu, iki tip insan vardır diyordu. Bir, köpeklerin ruhları olmadığına inananlar.
İki, köpek zahibi olanlar. Yani vakit geçirdiğin zaman anlıyorsun zaten ne kadar sofistike bir canlı olduğunu. Şimdi gelelim bu yazının konusuna. Hayvanların çektiği acılar kümesi.
Epey büyük bir küme dedik ama biraz bölerek gidelim. Basitten başlayalım. İlk kısmı yine insanla alakalı olan olsun. Yani insanların bir şekilde sebep olduğu acılar olsun.
Ve bunlardan da hayvanlar zarar görüyor. En basiti nedir? Mesela gittim sokaktaki bir köpeğe eziyet ettim. Bunun ilk bölümde gördüğümüz eziyetlerden yani insanın insana yaptığı eziyetlerden pek bir farkı yok.
Sonuçta yine özgür irade, Tanrı buna karışamaz falan fiş mekan. Burada bile gerçi istisnai durumlar düşünebiliriz. Mesela diyelim ki akli dengem bozuk. Gittim hayvanlara işkence ettim.
Şimdi bu insanlarda özgür irade olduğundan bahsedebilir miyiz? Bir. İkincisi, bunların neden olduğu acıların herhangi bir insanın sınavıyla, test edilmesiyle alakası yok. Çünkü tecrübe eden sadece o hayvan.
Yani daha dakika bir, gol bir, bir istisna bulduk. Ama biz birazcık daha ölçeyi büyütelim. Diyelim ki böyle manyak gibi eziyet etmiyoruz hayvanlara. Hayvanların kötü koşullarda olmasına müsaade ediyoruz.
Şimdi burada hayvan hakları konusuna giriş yapacağız. Hayvan hakları aslında gayet yeni bir buluş diyeyim. Keşif demiyorum çünkü hak kavramının doğanın özünde olan ve keşfedilmeyi bekleyen bir şey olduğunu düşünmüyorum. Sonuçta hak dediğin şey insanların ve sosyal hayvanların beraber barış içinde yaşayabilmesi için uydurdukları bir şey.
Ama tabii bu buluş öncesinde de insanlar psikopat gibi çoğunlukla hayvanlara eziyet etmiyorlardı. Yani bizim doğamız o kadar değişmedi. Sonuçta sempati, empati, her türlü pati var. Ve hayvana eziyet etmek de zaten senin çıkarına olan bir şey değil.
Çünkü eskiden hayvan dediğin şey geçim kaynağındı. Ama sonuçta hukuken hayvan senin malın. O yüzden de sadece bir mala zarar vermiş olmakla cezalandırılıyorsun. Konunun yazısını yazarken ben, 1-2 sene önce, Popish Plot diye bir Katolik komplosunun tarihini okuyordum.
İngiltere'de protestanlar öyle gaza geliyorlar ki, sokakta papa'nın figürünü gezdirip yakıyorlar. Ama o figürün içinde bir takım kafesler yapmışlar ve oraya kedileri hapsediyorlar. Yani canlı canlı yanıyor hayvanlar, onun yüzünden attıkları çığlıklar... ...papanın cehennemde atacağı çığlıkları andırıyormuş da millet de daha şevkle kutlama yapıyormuş.
Yani bu canilik mesela suç değildi. Hatta spor için, eğlence için öldürmeye devlet bile sponsor oluyordu. Bunu zaten yakından tanıyoruz. Roma'da gladiyatörler aslanlarla dövüşüyor.
Ve günümüzde de işte İspanya'da matadorlar boğalara bir işkence ediyorlar. Hani hani o boğa güreşi yine iyi. En azından bir tek hayvan var. Bir sürü yerde köpekler dövüşüyor, köpeklerle ayıları dövüştürüyorlar.
Canlı canlı birbirlerini yiyorlar hayvanlar. Niye? İşte insanlar bahis oynasınlar diye. Buradan konuyu ama şuraya bağlayacağım.
Bu hayvan hakları konseptinin bu kadar yeni olması neden? Şimdi ben genelde toplumlardaki değişimin ekonomi temelli olduğunu düşünüyorum. Yani ekonomik ilişkiler değiştikçe birçok düşünce akımı da değişiyor ve ortaya çıkıyor. Tarıma ve hayvancılığa bağlıysan tabii ki hayvan hakları diye bir şey olmayacak.
Şehirleştikçe, sanayileştikçe, hayvandan da birazcık uzaklaştıkça hayvan hakları konseptinin ortaya çıkmasına izin veriliyor. Şimdi bu ekonomi merkezli bakış açısını din merkezli bakış açısıyla kıyaslayalım. Eğer sen dinin gerçekten güzel ahlak öğrettiğine inanıyorsan, o zaman şunu söylemen lazım. Ya bu kitap indi, diyelim Hristiyansın sıfır yılında indi kitap.
İki bin senedir ortalıkta. Demek ki ya bu kitap derdini anlatamadı bu kadar sene ya da bu iş kitabın derdi bile değil. Yani umurunda bile değil hayvan hakları. İkisinden biri.
İkisi de kötü. Aslında öğreti hayvan haklarının tersine işlemiş. Mesela İncil'de hayvanların neden yaratıldığı falan uzun uzun açıklanmaz. Yani niye bu kadar çeşit olduğu, neden o hayvanların olup da başka hayvanların olmadığı falan bunlar uzun uzun anlatılmaz.
Bu kitaplarda hayvanların ve tüm doğanın aslında insanın malı olduğu fikre öğretiliyor. Yani bu sizin alanınız, dominanınız. Siz bunun efendisiniz. İstediğiniz gibi kullanın.
Sonunda Tanrı'ya hesap vereceksiniz. Zaten bu anlayış yüzünden de şey diyorlar işte, bakın ata bakın tam da binelim diye yaratılmış ne güzel bir şekli var. İşte ineğe bakın ne güzel süt veriyor tam da biz içelim diye. Böyle saya saya kaç tane şey sayacaksın?
İşte at, keçi, koyun, tavuk bilmem ne saysan 10 tane 20 tane sayarsın. 8 milyon tane hayvan türü var. Onlar ne yapıyor hepsi? Yani bu komikliği bir yana, asıl buradaki sorun şu, insana hayvan aliminden tamamen farklı, tamamen onun üstündeymiş gibi bir bakış açısı sağlıyor bu dini öğretiler.
Şimdi sen böyle bir temel oluşturduktan sonra, ondan sonra bilmem ne ayetini, bilmem ne kitabını göstererek, bakın burada işte hayvanlara iyi davranımımızı söylüyorlar dersen, bu çelişkili bir öğreti olur. Yani bu bir alkoliğin önüne on kasa vodka koyduktan sonra ama içme demeye benziyor. Bu İspanyollar Güney ve Orta Amerika'yı fethettiklerinde İsa adına tabii ki altın ve gümüş madenlerini talan ediyorlar. Bu iş için de hem yerli kızıl derileri çalıştırıyorlar hem de Afrika'dan getirdikleri zencileri kullanıyorlar.
Zamanla da oraya Hristiyanlığı yaymak için bir grup rahip gidiyor. İşte Dominikanlar falan yani tarikatlar, Hristiyan tarikatları. Ve bu mevcut sistemi, enkomienda sistemi deniyor. Reforme ediyorlar.
Ama reforme etmek şu demek, kölelik kalksın falan değil. Yok, ona daha yüz yıllarca var. Diyorlar ki sadece, yani bu enkomienda sistemini biraz daha insani yapalım. Sömürün ama iyi davranın.
Şimdi hayvanlar konusunda da böyle bir durum var. Kullanın, sizin malınızdır. Siz onlardan üstünsünüz, ayrısınız, kralsınız, aslansınız, kaplansınız. Ama iyi davranın.
Oysa bakın buna mahkum değildik. Yani çok ufak bir çabayla bambaşka dini öğretiler hayal etmek mümkün. Yapılmışı da var zaten. Animizm.
Yani hayvanların sahibi falan değiliz. Biz aynı doğanın evlatlarıyız. Biz aynı yaşamın değişik şekillerde meydana gelmiş halleriyiz. Ve böyle bir hakkımız olduğu için falan değil, ihtiyacımız olduğu için bu hayvanları kullanıyoruz.
Biz de öleceğiz, başka hayvanlar da bizi kullanacaklar. Ha bu Aslan Kral'da bile vardı ya, Lion King Circle of Life muhabbeti vardı ya, yaşam döngüsü. Hatta bundan da pasifist bir alternatif var. Jainizm, Hindistan'da doğmuş bir din.
Hiçbir hayvanı bilerek incitmemeyi öğütlüyor. Rahipleri bir koltuğa otururken ufak bir süpürge çıkarıyorlar. O koltuğu süpürüyorlar ki ufak böcekleri ezmesinler. Sembolik bir davranış olabilir bu ama neyi sembolize ettiği önemli.
Şimdi ben burada hangi inanç daha iyi tartışmasına dalmayacağım. Yani Jainizm'de başka zayıf noktaları olabilir. Animizm'de. Onlar ayrı bir konu.
Ama kötülük problemini açıklarken bu inanışlar bizim inanışlar kadar çelişkiye veya zorluğa düşmeyecekler. Bu arada tabii bunları söyleyince sanki Allahsızlığı yayma kürsüsü başkanıymışım gibi. Benim derdim din falan değil burada. O ikinci bir etmen.
Aslında şöyle söyleyeyim, kısa keseyim. Bu konuları düşünen bir Müslüman olmanız, bu konuları hiç merak etmeyen ama kendine ateist veya agnostik diyen biri olmanızdan benim için daha makbul. Genel olarak zaten düşünen insan makbul. Ben insanların bunları düşündükçe klasik dinlerden uzaklaşacaklarını düşünüyorum.
Ama o ikinci bir yan etki yani o asıl amaç değil. Asıl amaç insanların düşünmesi ve kendi düşünceleri üstüne düşünmeleri. Yani bana sonuçta kimse para vermiyor daha çok insanı ateist yaptın diye. Ne yazık ki yok öyle şeyler arkadaşlar.
Keşke olsa, keşke CIA'nin fonları olsa, İlluminati'nin fonları olsa o zaman böyle kalkıp da Patreon'dan sizden destek ister miydim ya? Kendi görüşüme geri döneyim dedim ya, bu ekonomik gelişmeler tetikliyor değişimleri diye. Bu hayvan hakları da yaygın dinler yüzünden değil, ondan bağımsız bir şekilde, hatta belki de ona rağmen gelişmiş bir kavram. Bu aydınlanma çağının bir ürünü olan Jeremy Bentham ve benzeri düşünürler, ahlakımızın toplam acıyı azaltmaya yönelik olması gerektiğini söylüyorlar.
Kendilerince bir muhasebesini yapıyorlar. Bir getir götürü hesabını yapıyorlar. Hayvanlar üstünde yapılan deneyleri kısıtlamaya kadar gidiyor bu iş. Şimdi bu Bentham'ın fikirlerinin bu yüzyıldaki yansıması bence çok önemli bir isim olan Peter Singer.
Bu zamanında, 1975'te Animal Liberation diye bir kitap yazıyor. Kitabın ana konusu işte hayvanlarla insan arasında sandığımız gibi bir fark yok. Yani dinlerin bize öğrettiği gibi böyle katı bir ayrım falan yok. Hasbel kadar çizilmiş bir ayrım.
Hayvan hakları kavramı da o yüzden birazcık yamuk bir kavram. Yani şunu diyor kardeşim, benden şempanze arasındaki fark x kadarsa, şempanzeyle atıyorum fare arasındaki fark 3x kadar. O zaman niye ben kendimi şempanzeden apayrı bir tür olarak göreyim? Şempanzeyle fare arasındaki fark 3x kadarsa da fareyle işte bilmem ne böceği arasındaki fark da 20x kadar mesela.
Biz fareye çok daha yakınız. Zaten o yüzden bir sürü deneyde kullanılıyorlar. Ve asıl amacımız, utilitarian ahlaka yani faydacı ahlaka göre... ...maksimum sayıda bilinç için maksimum faydayı sağlamak.
Şimdi bu fikirler bana tabii çok doğal geliyorlar artık ama... ...bunun bir nedeni benim zaten bilmeden de olsa veya istemeden de olsa... ...Singer gibilerin fikirlerinden etkilenmiş olmam.
1975'te yazmış kitabı. Tabii bu fikirlerin ana bağlamı da aslında vejeteryanlık ve veganlık. Daha doğrusu endüstriyel hayvancılık. Şimdi burada konuyu dönüp dolaştırıp tekrar acıya ve kötülüğe getiriyoruz.
İnanılmaz miktarda eziyet çekiyor bu hayvanlar. Saçma sapan yerlerde, saçma sapan koşullarda büyütülüyorlar. Yani biz gidip süpermarketten tavuk alıyoruz mesela, o tavuklar tavukluktan çıkmışlar bir kere. Basmışlar hormonları, antibiyotikleri, şunları bunları.
Tavuk zaten artık hareket edemiyor. Kafeste olmasa da hareket edemez. Eskiden çünkü bir tavuktan alacağın et atıyorum 100 gramsa, şimdi 500 gram et alıyorsun. Veya çok daha hızlı yumurtluyor yani.
Ayda 3 kere yumurtlayacağına her gün yumurtluyor. Bunlar böyle kendiliğinden tesadüfen olmadılar. İnsanlar sürekli seçilim yaptılar. Bir noktada da artık hayvanı deforme ediyorsun iyice.
Yediğimiz etlerin büyük kısmı da bunlardan geliyor. Hiç kimse kendini kandırmasın. Kendin besleyip kendin kesmiyorsan emin olamazsın. O zaman bunların şartlarını düzeltelim.
Eyvallah düzeltelim de bu global bir sorun. Yani gidip de Çin'deki hayvan fabrikasının şartlarını düzeltemiyorsun. Adamlar kendi insanlarına zaten hayvan gibi muamele yapıyorlar. Yani düzeltelimcilik biraz fazla yavaş kalıyor.
Bakın size birkaç rakam vereyim. Veganlık hakkında bir yazı yazmıştım zamanında. Ortalama bir Amerikalı sanırım bu. Hayatı boyunca 11 tam inek, 27 tam domuz, 80 hindi, 2400 tavuk, 4500 de balık yiyor.
Yani bir insanın beslenmesi için bu kadar hayvan ölüyor. Yaklaşık ne ediyor? 7000. Bu kadar hayvana değer misiniz?
Yani bilmiyorum. Van Gogh'san belki değersin. Michelangelo'ysan belki değersin. Ben değmem.
Bu kadar hayvan yiyorsan bunların da %90'ının kötü şartlarda yetiştiğini düşüneceksin, kabul edeceksin. Demek ki bu kadar eziyete neden oluyoruz. Ne yapacağız şimdi? Veganlık hakkında ayrı bir bölüm yaparım.
Fakat burada önemli olan konuyu kötülük problemiyle bağlamak. Sadece endüstriyel hayvancılıkla sınırlı bir sorun değil insanla hayvan arasındaki ilişki. Bunun bir ötesinde birazcık daha çeperi genişletirsek şöyle bir durum var. Sırf var olmamız nedeniyle, şehirler kurup büyümemiz nedeniyle bir sürü hayvanın yaşam alanı yok oluyor.
Türler topyekün yok oluyorlar. Yani bu sistemin içine doğmuş her birey plastik kullanıyor dünya kadar, mobilya kullanıyor, benzin yakıyor, ısınmak için doğalgaz açıyor ve süpermarketlere gidiyor bir sürü ambalajlı işte tavuk alıyor şunu alıyor. Gezegenin talan edilmesine katkıda bulunuyoruz ve başka bir seçeneğimiz yok. En über çevreci vegan bile bu sistemdeki sorumluluğundan tamamen kaçamaz.
Mesela geçen bir istatistik gördüm. Tek bir fazladan uçuş yaparak gezegene saldığımız karbondioksit, bütün bir sene boyunca hiç kırmızı et yemeyerek önleyeceğimiz miktarı eşit. Sen normal bir orta veya orta üst sınıf vatandaş olarak kaç kere uçağa biniyorsun? Artık yüz milyonlarca insan sürekli uçuyor.
Bunların gezegene etkisi de böyle işte. Normal bir yaşantı yaşamak zaten hayvanların ölümüne, türlerin yok olmasına etmen olmak demek. İnsanlığın gelişmesi ve büyümesi sonucu acı çeken ve yok olan onca hayvanın hesabı herhangi belli bir insandan veya belli bir ülkeden veya bir gruptan sorulamıyor. Sorulamayacaksa bu hesabı kim verecek?
Tanrı mı verecek? Şimdi bu noktada ikinci kısma geçelim. Artık çemberi iyice büyüttük, çeperi iyice büyüdü, halkın çeperi. İnsanla ilişki tamamen kesiyoruz.
Yani burada ne acıyı insan çekiyor ne de acıya insan neden olmuş. 50 milyon yıl önce mesela bir yanardağ patlıyor. Ve o patlama sonucu yok olan bir ormanın küllerinde kim bilir ne kadar çığlık saklıdır, ne kadar acı saklıdır. Bu acının ne rolü var Allah aşkına merhametli bir tanrının sahnesinde?
İnsanoğlu taş çatlasa yüz bin senedir, iki yüz bin senedir işte artık insan ile kastettiğin canlıya bağlı olarak o kadar süredir ortalıkta. Hadi de iki buçuk milyon yıldır. Hayat ise kaç milyar yıldır burada? Hadi tamam, sadece karmaşık canlıları ele alalım.
Acı çekebilecek seviyede sinir sistemine sahip olanları. Onlar da on milyonlarca yıldır burada. Ya bu gezegende dinozorlar vardı. İnsan türünden kat ve kat uzun yaşamış, sayısız alt türe sahip koca bir aile vardı ve yok oldu.
Ne uğruna yok oldu? Bakın neandertaller vardı. Homo erectuslar vardı. Kaç?
İki milyon sene mi ne? Hayatta kaldılar. Bizim Homo sapiens sapiens'ten çok daha uzun bir süre. Her bir üyesi öldü gitti.
Hiçbiri de emekliliğinde böyle hamakta yatarken, kitap okurken kalp krizi geçirerek ölmedi. Açlıktan, soğuktan, bir hayvanın dişleri arasında, enfeksiyondan, boktan boktan yollarla öldüler. Yani bütün bunların ne manası var? Daha biz ilk fabrikamızı kurmadan, ilk endüstriyel hayvancılık işine girmeden, balıkçı ağımızı bile denize atmadan, ilk plastiğimizi üretmeden önce, bütün bunlardan önce dünyaya gelmiş türlerin %99.99'u yok olmuştu zaten.
Her biri ayrı bir soykırım. Ne uğruna? Bakın bu sadece yok oluşlardan da ibaret değil. Daha doğrusu sadece ölümden de ibaret değil.
Bu işin içine bir de korku var. Yani bugün ölmeyen her canlı başına, bugünü korkuyla geçiren kaç yüz tane, kaç bin tane canlı vardır. Zaten işte o meşhur Hobbes'un doğa hakkındaki görüşleri böyleydi. Doğada diyor normal varoluş, mücadeleden, korkudan, acıdan, şiddetten ibarettir.
Şimdi hepimizin sevgilisi, 700 senedir doğa belgeselleri çeken abimiz var, David Attenborough. Bir ara şöyle demişti. Yaratıcılar Tanrı'yla ilgili konuştuklarında, her kişiye yaratanlar, her zaman kuşlar, orkutlar, güneş meyveleri ve güzelliklerden bahsediyorlar. Fakat ben de, ayva köpeği, Batı Afrika'da bir yanında oturduğu parazitik kuşu düşünüyorum.
O kuş, onu gözetleyecek. Türkçesi, arkadaşlar bütün metinlerin Türkçesinde bıldır bıldır hurmalar diye başlayacağım. Ben başka bir şey aklıma gelmiyor. Türkçesi şu.
Bu yaratılışçılar diyor, genelde doğanın inanılmazlığına örnek gösterirken... ...hep böyle güzel kuşlardan, orkidelerden, işte ay çiçeklerinden falan bahsederler. Ben diyor halbuki bir çocuğu düşünüyorum diyor, Batı Afrika'da.
Bir nehir kenarına oturmuş. Gözünün içinden bir kurt çıkıyor diyor. Ve o kurt sadece o şekilde var olabilir. Ve onu kör edecek hayatı boyunca.
Hobbes'in gördüğü doğa da buydu zaten. Sürekli böyle bir Ali Cengiz oyunları var, sürekli bir korku, bir endişe var. Onu hissedebilecek kadar karmaşık her canlının doğal hali korku. Hiçbir hayvan yaşlılığında tembel tembel uyurken ölmüyor.
Bir yaban arasının, doğadaki en rezil canlılardan ya, nefret ediyorum. Önce felç ettiği, sonra karnına da kendi yavrularını yerleştirdiği bir hayvanı düşünün. Birkaç gün içinde acılar içinde kıvranacak ve korku filmindeymiş gibi böyle vücudunu yararak içinden larvalar çıkacak ve onlar da gidip bunu canlı canlı yiyecekler. Bu işte film değil, bu şu anda yaşanıyor.
Kim bilir kaç ayrı yerde yaşanıyor. 100 milyon yıl önce de böyleydi, bugün de böyle. Vahşi köpekleri gördünüz mü? Avlarını öldürmeden canlı canlı yerler.
Parça parça yerler. Nasıl bir doğa bu ya? Bu kadar uzun dönemler boyunca, bu kadar geniş coğrafyalarda ve bu kadar fazla sayıda hayvan türünün arasındaki o ilişki sayısını düşünün. Bunların hepsini çarpınca ortaya çıkan o acının ve korkunun miktarının adli hesabı yok.
Yani bizim hayal edebileceğimiz bir şey değil. Bizim kafamız anca şuna basıyor. Mesela bir insanın başına kötü bir şey gelir. Atıyorum bir tecavüz kurbanıdır.
Yakınını kaybetmiştir. Bu bizi çok üzer. O insanı da özellikle yakından tanıyorsak. Yani başımıza gelmiş gibi üzülürüz.
O bizim zaten artık maksimum limitimiz. İşte holokostu düşündüğün zaman, bir soykırımı düşündüğün zaman, oradaki acıları düşündüğün zaman... Onu zaten hayal edemiyorsun. Bu dediğim şey ise, bu hayvanların çektiği acı ve korku ise... ...holokostun da milyonlarca katı.
Biraz daha olaya doğal bakalım. Şimdi Tanrı'yı, Manrı'yı bırakalım. Bu doğadaki vahşet aslında işin tabiri caizse doğasında var değil mi? Nasıl ki köpek balığı, diğer balığı avlıyor, insan gidiyor başka bir şeyi avlıyor.
Bunlar makro ölçekteki olaylar ama mikro ölçekte de benzer bir yok oluş ve mücadele var. Doğanın her karışı, havanın her metreküpü, hatta kendi vücudumuz bile her biri birer savaş alanı. Her Allah'ın günü trilyonlarca bakteri geliyor, yürüyor, savaşıp ölüyorlar. Ya da virüsler hücrelerimizi ele geçiriyor.
Onları kendi kopyalarını üreten fabrikalara dönüştürüyorlar. Ondan sonra savaşıp ölüyorlar. Tamam, klasik anlamda bir acı yok. Ama mücadele ve korku, korkunun ilkel bir hali diyeyim.
Bu zaten işin temeli. Evrini böyle yaratmışsan, doğayı böyle yaratmışsan, böyleyse yani... ...makro ölçekteki olayların da böyle olmaması imkansız olurdu.
İşte bunları yaptık, bakıp ibret alasınız diye falan diyor bazıları. Yani bu zaten herhalükâr da merhamete zıt bir açıklama. Ama bırak empati bakımından kavramayı, matematiksel hesabını dahi yapamayacağımız kadar büyük yok oluşlardan ve korkulardan bahsediyoruz. Bunların ibretlik olması demek, Tanrı'nın sadist olması demek olurdu.
Hani insan bu kadar büyük bir ölçekteki şeyden ibret alacak yapıda bir canlı değil zaten. Dolayısıyla tamamen gereksiz bir acı olurdu bu. Şimdi evrenin yapısından bahsettim ya, bu halkayı daha da büyütün. Bu sefer iyice makro ölçeğe geçelim.
Yani virüslerden bizim ölçeğimize çıktık, bizden de şimdi gezegenlerin ölçeğine çıkın. Bütün bir evrende bir yok oluş ve mücadele var aslında. Patlayan süpernovalar yok, kara delikler tarafından yutulan yıldız sistemleri. Bunların her birinde sayısız olası yaşam alanı var.
Muhtemelen bizim gibi canlılar var veya belki daha iyiyken. Sayısız başka mücadeleler yaşanıyor. Ne kadar farklı olursa olsunlar, biyolojileri veya kendi kültürleri ne kadar farklı olursa olsun hepsinin sonu topyekun yok oluş. Tüm virüslerin, tüm zehirlerin, tüm o hayvanların tostlamalarının, tüm mızrakların, tüm atom bombalarının ve tüm artık hayal bile edemeyeceğimiz teknolojik gelişmelerin hepsinin sonunda işte galaksinin geri dönüşüm kutularında moleküllerine ayrılmak ve yeni yıldızlara yakıt olmak var.
Bu kadar basit. Bütün bu mücadelelerimiz en sonunda bir yıldızın parçası olmak için. Şimdi dönelim baştaki hikayeye. Bir köy yolunun kenarındaki o bufaloya.
Nihayet çektiği eziyetin dördüncü gününde öldü. Cesedi de hiç güzel değildi. Zaten daha hayattayken kırılmıştı her tarafı ve çürümeye başlamıştı. Sinekler larvalarını çoktan açık yaralara bırakmışlardı.
Dördüncü gün iyice kötü oldu her şey. Bizim ölüme yaklaşımımız birazcık değişiktir. Ağırbaşlıdır, saygındır. Ama doğadaki ölümlerin böyle aristokratlıkları ayıracak zamanı yok.
O buffalo inleyerek, kokarak, kendi pisliği içinde debelenerek öldü. Tabii yine bizim insanlar bu görüntüye dayanamamışlar. Ertesi sabah ben tarlaya giderken orada üstünün toprakla örtüldüğünü görmüştüm. Pisliği bir nevi halının altına, toprağın altına itmiştik.
Tabii o koca gövdenin kabartısı belli oluyordu. Bir iki güne kalmadı, o da yok oldu. Yanına gidip baktım, ezmişler toprağı. İşte zamanında ölmesini bilememişti bu münasebetsiz hayvan.
Artık sadece toprağın altında değil, hafızalarımızın da dibine gömdük acısını. Evet arkadaşlar, üçüncü bölümün sonuna geldik. Biraz moral bozucu oldu bu, biliyorum. Ama moralinizin bozulması lazım, gerçekler böyle.
Bir bölüm daha var. Bahsediyordum ya iç içe geçmiş halkalardan. O halkaları iyice büyüteceğiz. Ve diyeceğiz ki sadece insan dışındaki hayvanların çektiği acılardan değil, acı çekebilecek tüm yapay bilinçlerin kümesinden bahsedeceğiz.
Yani ileride biz 5 sene, 10 sene, 20 sene sonra bir yapay bilinç yaratabilirsek, bunlardan da trilyonlarca kopyalayabilirsek, bunların çekebileceği acıyı hayal bile edemeyiz. Buradan da konuyu simülasyon teorisine bağlarız. Biraz değişik bir yere götüreceğiz ve öyle bitireceğiz konuyu. Atladığım yerler kesin vardır.
Bir sürü yere atlamışımdır. Mutlaka bana haber verin, yorumlar yapın. iTunes'da olsun, Twitter'dan olsun, Patreon'dan olsun. Her yerden yorum yapabilirsiniz.
Hepsini okuyorum. E-mail'den olsun tabii ki. Ve Patreondakilere özel teşekkürümü sunayım. İsmail Nohutlu, sağ olasın.
Ali Özbek, Özgür Elbir, Seküre, La Galun, Atilla İlhan, Can Emrah Yaldız, Betül Batun, Mehmet Han, Tron Max, vay arkadaş Nike bak, Elkan İbrahimov, Ogan Tabanlı, Işıl Arıcan, Aydın Kahraman, Refik Şekercoğlu, Hasan Salcav, Uygur Polat, Can, Murat Arslan, Çağrı Özerten, Başak Burut, ismini okumadığım diğer Patreonlara da teşekkür ediyorum. Tam olarak ağababası değilsiniz ama yine de bana gaz veriyorsunuz sağ olun. Tamam dördüncü bölümde görüşmek üzere o zaman, entel ve flarsız kalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.