Podcast

Kötülük Problemi 2: Acıyla Sınanma

Fularsız Entellik

6 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

İyi bir tanrı varsa, neden bu kadar kötülük var? Bu bölüm, acı ile sınanma fikrine eğiliyor. Kaynak makale (link).

***







Konular:


(00:00) İlk bölümün özeti.

(01:15) Hippolu Augustine: Doğal kötülükler.

(02:25) Şeytanın iradesi: Doğal afetler.

(03:50) "Soul making": Karakter gelişimi için acı ve Westworld.

(05:00) Acının coğrafyaya ve zamana bağlı değişimi: Çocuk ölümleri.

(10:20) Kafirler için test amaçlı acı gereksiz

(13:05) Eyüp peygamber: İslam perspektifi

(14:52) Eyüp peygamber: Eski Ahit perspektifi

(21:30) Taze hastane anısı: Acıların kadını.

(24:20) Bugünün acıları, yarının acılarını engeller.

(27:15) Watchmen ve hatalardan ders alma şartı.

(29:30) Kalvinizm: Bugünün acıları, yarının ödülleri yanında bir hiç.

(31:30) Çocuk ve ebeveyn analojisi.

(33:30) Duyuru: Patreon'da 150 destekçi ve Spotify.




***

DESTEK: https://www.patreon.com/imTolstoyevski (lord ol, ağababası ol) .



.

.

.





Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

4.887 kelime · ~24 dk okuma

Kötülük problemine devam etmeye hazır mıyız arkadaşlar? Ben İmmanuel Tolstoyevski. Fularsız Enterlik podcastına hoş geldiniz. Eğer ilk bölümü dinlemediyseniz bir önceki bölüme göz atın.

Odak noktamız iki türlüydü. Birincisi, her şeyden önce genel olarak şunu soruyoruz. Ya ne gereği vardı? Bunca acının, bütün bunların ne gereği vardı?

Cennette yaşamaya devam edebilirdik. Hatta hiç yaratılmaya bile gerek yoktu. Eğer acı çekmemiz kaçınılmazsa bunu önceden bilen bir tanrının bizi yaratması onun iyiliğini birazcık kuşkuya düşürüyor, sorgulamamıza neden oluyor. İkincisi de, tamam dedik mademki yaratıldık, mademki sahne belli, kurallar belli, dünyadaki kötülüğü savunmaya çalışırken sorumluluğu tamamen insana yıkmak, ve özgür iradeyi merkeze almak klasik taktik.

Transkriptin tamamını oku

Özgür iradenin o kadar da özgür olmadığını, teorik olarak kusursuz bir özgür irade olsa bile bu açıklamaların problemli olduğunu söyledik. Yani o kısımları hiç dinlemediyseniz geri dönün. Burası birazcık havada kalır yoksa bu kısım. Yok dinlediyseniz o zaman aynı gazla devam edelim.

Birazcık odak noktasını değiştireceğim burada. Doğal kötülükler diye tabir edilen, zamanında Hippolu Agustin'in böyle tabir ettiği kötülüklere bakalım. Yani her kötülük, her acı bir irade gerektirmiyor. Bir karar gerektirmiyor.

İnsanların bir kararına bağlı değil. Örnek doğal afetler. Bir sürü salgın hastalık var. Yani Avrupa'nın üçte biri, üçte biri düşünün tek bir salgında yok oluyor.

Ondan sonra Spanish Flu var. Birinci Dünya Savaşı sırasında milyonlarca insanı öldürüyor. Salgın hastalıkları hani şey diyebilirsiniz ya insanlar önlemini almamış gibi bir şekilde bunu da insan iradesine bağlamak mümkün olabilir. Ama eski zamanlarda bunu demek pek mümkün değil.

Yani şu anda deseniz tamam, işte çocuğunu aşı yaptırmayan tipler var mesela. Onların yarattığı salgın hastalık karara bağlı, iradeye bağlı. Ama 100 sene önce, 500 sene önceki salgın hastalıklar yaşandığında insanların Hiçbir şeyden haberi yok. İnsanlar o zaman hastalıklara neyin yol açtığını bile bilmiyorlar.

İşte Tanrı'dan bize bela geldi, öyle bakıyorlar. Yani o insanların yaşadığı acıların irade ile bir alakası yok. Kaldı ki depremlerden, sellerden bahsettiğimiz zaman bu iyice barüz oluyor. Şimdi bunu da insanlar sormuşlar.

Yüzyıllar önce demiş yani peki hocam doğal afetler ne olacak? Şöyle bir açıklama var. Birden fazla açıklama var. İlkinden başlayayım.

Diyorlar ki doğal kötülükler de özgür iradenin bir sonucudur ama insan iradesinin değil şeytanın veya şeytan gibi varlıkların iradelerinin sonucudur. Cennetten kovulmuş meleklerin iradelerinin sonucudur. Yani diyorsun ki dünyada acı var, tamam. Bazılarından insan sorumlu değil ama Tanrı da sorumlu değil.

E kim sorumlu? İşte görünmeyen bir takım yaratıklar. Tanrı'nın bunlar üzerinde gücü yok mu? Onların eski patronu değil miydi?

Cennetten kovulmuşlar ya bunlar. Onların özgür iradelerine niye karışmıyor? Hani insanın özgür iradesine karışmadığını anladık. Yani ortada bir sınav var.

Senin özgür iradene karışırsam sınavda hile yapmış oluruz. E melekler, şeytan bu sınava tabi değiller. Onlar test edilmiyorlar. Edilseler bile yan sınıfta başka bir sınava girmeleri lazım.

Niye bizim sınıfa girip ortalığı dağıtıyorlar ya? Önceki bölümde bahsettiğim bir uç örnek vardı. Ölüm örneği. Şimdi düşün bir tane zırtapoz cin depreme yol açmış.

E o depremde 50 bin kişi ölmüş. Ölenlerin arasında çoluk çocuk, bebek dahi var. Bunların özgür iradeleri tamamen ellerinden alınmış. Bunların sınavları da tamamen başlamadan bitmiş.

Ne olacak şimdi? Bu dandik bir açıklamaydı. İkinci açıklama biraz daha ilginç. Deniyor ki bu tip felaketler de tanrıdan gelir.

Çünkü bu acı gereklidir. Niye gereklidir? Karakteri geliştirir. Gerçek bir test için, karakter testi için bu acılar şarttır.

Buna genelde soul making argümanı deniyor. Yani ruhunu ateşte dövmeye, neyse olgunlaşmanı acı sağlar diyor. Burada hemen bir pop kültür referansı vereyim. Westworld'u biliyorsunuz dizi.

İlk sezonundaki ana fikirlerden biri... Spoiler vereceğim şimdi yani izlemediyseniz 30 saniye ileri atlayın. Robotların bilinçlenmeye çalışması uzun bir süreç ve birçok başarısızlıklarla sonuçlanıyor. Fakat kritik bir buluş yapıyorlar ve diyorlar ki eğer bunlar acı çekerlerse ve o acılarını da hatırlarlarsa o zaman bilinçleniyorlar.

Acı burada merkezi bir rol oynuyor bilinçlenmede. Burada da ona paralel bir durum var. Bilinçten ziyade soul making yani benim karakterim acıyla şekilleniyor. Niye öldü çocuğum?

Niye benim çocuğumun başına geldi? Günahsızdı, saftı diyoruz. Sonra bir hocanın teki geliyor böyle açıklıyor. Tanrı seni test ediyor karakterinin gelişmesi için.

Çocuğa ne oldu? Orayı karıştırma. Tanrı'nın onun için ayrı bir planı var. Senin oraya kafan basmaz.

Ama senin bu acılardan geçmen lazım. Bu daha kuvvetli bir açıklama. Fakat önünde engeller var. Nedir bu engeller?

Birincisi bu tip acılar, salgın hastalıklar olsun, doğal afetler olsun, fazlasıyla lokalizeler. Ne demek lokalize? Bazı yerler var ki ne deprem yaşıyorlar, ne sel felaketi yaşıyorlar, ne salgın hastalık gelip uğruyor, hiçbir bela yok üstlerinde. Bazı yerlerde var ki beladan kurtulmuyorlar.

Sürekli ya bir fırtına geliyor, ya bir deprem oluyor, bir şeyler acayip acayip ölümcül hayvanlarla dolu. Şöyle mi diyoruz? O coğrafyadaki insanların çok olgunlaşmaları lazım acıyla, başka coğrafyadaki insanların o kadar olgunlaşmalarına gerek yok. Yani bu dengesizlik işin içinde bir adaletsizlik olduğunu gösteriyor.

Bu açıklamanın altını baltalıyor. Ama coğrafya tek değişken değil, zaman da bir değişken. Bu acılar zamana göre de değişiyor. Dedim ya grip salgınında birinci dünya savaşında Spanish flu kaç milyon insan ölmüş.

O veba salgınlarında dedim ya nüfusun 3'te 1'i gidiyordu sadece bir tanesinde. Bugün nüfusun 3'te 1'ini götüren herhangi bir salgından söz edebilir miyiz? Amerika kıtalarında yaşayan yerlilerin muhtemelen %90'ı Avrupa'dan gelen mikroplar yüzünden öldüler. Aslında teknik olarak Afrika'dan geldi bir tanesi.

Kızamık mı su çiçeği mi? Afrikalı kölelerden bir tanesi taşıyordu. Ama Avrupalılar yoluyla geldiler sonuçta köle gemisinde. Kılıçla, topla, tüfekle öldürülen kızıl derilinin on katı kadarı hastalık yüzünden öldü.

E şimdi o insanların çocukları böyle bir kıyım yaşıyorlar mı? Böyle bir acı testinden geçiyorlar mı? Hayır. Bir parantez daha açayım.

Çocuk ölümlerindeki değişim zaten hepiniz biliyorsunuz. Yani o artık en kişisel acı. Ve insanın kararına bağlı olmayan bir acı değil mi? Sen hamile kaldın.

Zaten bir sürü düşük müşük oluyor. Fakat düşük olmasa bile çocuğu doğursan bile o çocuk sıfır yaşından beş yaşına kadar her iki çocuğundan birini ortalamada kaybediyorsun. Dört çocuk mu yaptın? İkisi ölüyor.

İnsanlar böyle yüzlerce, binlerce sene yaşadılar ya. Bu sadece son 100-150 senede bitti. Aranızda kadınlara soruyorum özellikle hamile kalmış veya şu anda hamile olanlara böyle bir acıyı düşünebiliyor musunuz? O zaman o kadınlar inanılmaz bir karakter sahibi oluyorlardı da ve bu illa gerekliydi de.

Şimdi ne oldu? Senin için niye gerekli değil? Sen bir sonraki versiyonumsun. Doğuştan, kafadan karakterin olgunlaşmış mı geldi de böyle acılara ihtiyacın yok eskisi kadar.

Veya iklim değişikliği. Hani felaketler hep azalıyor diyoruz ama bazı felaketler de artacak. Bilimsel gelişmeler yüzünden azalmış mesela bebek ölümleri, sıtmadan ölümler. Bazıları ise rastgele olarak azalmış.

Birçok kötülük var. Biz istatistik olarak epey sıkıcı devirlerdeyiz aslında. Suç oranları düşük. Savaşlarda ölüm oranları düşük.

Her şey düşük. Düşünün ki sizin ananız babanız yıllar boyunca zor bir üniversite sınavına girmişler. Onun dedesi, onun dedesi. Sıra size gelince sorular ilkokul seviyesine düşmüş.

Bu sınavada adil diyoruz şimdi. Çünkü niye? Öğretmen ona göre ayar çeker puanlarken. Bakın bu arada şöyle bir senaryo da mümkündü.

Gerek bilimsel gelişmeler yüzünden olsun, gerek başka sebepler yüzünden, zamana göre kötülükler azalıyorsa, bunun etkisini denklemden çıkaran bir alternatif evren mümkün. Yani mühendislik teknolojilerimiz sayesinde, atıyorum 8.0 şiddetindeki depremlere dayanıklı binalar yaptık artık, insanlar ölmüyor. Tanrı da acıyı sabit tutmak için, ölü sayısını sabit tutmak için depremlerin şiddetini yükseltebilirdi.

9.0 yapabilirdi artık depremleri. Böylece acı sabit kalırdı. Yani karakter gelişimi sabit kalırdı.

Bakın buradaki sorunu şuna hapsetmek istemiyorum. Yani Tanrı'nın bir şeyi becerip becerememesi önemli değil. Değişik çağlara ve değişik coğrafyalara yayılmış bunca insan hayatını, bunca farklı insan hayatını adil bir biçimde kıyaslaması, Belki Tanrı için mümkündür ve bizim hakikaten de buna aklımız ermeyebilir. Ben tartışmayı bu dandik yere sıkıştırmak istemiyorum.

Çünkü yani kahvehanedeki herhangi biriyle de konuşsan, senin aklın ermez, o onu halleder orada diyecek, olay kapanacak. Benim bahsettiğim şeyler bunu göz önüne alarak zaten yapılmış itirazlar. Yani amacı özgür bireyler ruhlar yaratmak olan ve ondan sonra bunları sınava tabi tutmak olan bir tanrı böyle bir senaryo yaratmazdı. Bu çok saçma bir yol amacına ulaşmak için.

Saçma yolu da becerecek gücü var ama niye bunu yaratsın? Önceki bölümde konuştuğumuz şeylere de geri dönün bakın. Bireylerin karar verme mekanizmalarını da amacına ters bir şekilde yaratmış. Bunların aslında hepsi kötülüğün varlığının o sözde amaçlarına ters şekilde tasarlanmışlar.

ateizme veya agnostizme atlayış yapmak için söylemiyorum bunları ama şunu atlayış yapabiliriz. Bizi ve acılarımızı umursamayan veya bizden ve acılarımızdan haberdar dahi olmayan bir tanrı hipotezi, sonsuz iyilik ve merhamet sahibi olan ve insanın hayatına karışan o klasik tanrı hipotezine kıyasla bu gözlemlerimizle daha uyumlu. Ben buna kesin bir şekilde ikna oldum. Kendi kendime çok iyi ikna ederim.

Şimdi bunları da biraz sindirin çünkü buradan devam edeceğim. Dedim ya hani Tanrı bunu becerebiliyor mu, beceremiyor mu sorun bu değil diye. Hah kancaya attık şimdi oradan o kanaldan ben devam edeceğim. Tanrı'nın sihirli bir muhasebe, bir matematik sonucu, insan hayatındaki her türlü değişkeni ortak bir paydaya indireceğini ve orada eşitleyeceğini düşünüyorsak eyvallah ama bunun da teorik bir sınırı var.

Bir dinin kesinlikle hoş göremeyeceği bazı kırmızı çizgileri var. Mesela bizim inancımızda Tanrı'nın tek olması böyle bir çizgi. Buna inanmayanların eşitlenebilecekleri ortak bir payda yok. Yani şöyle demek istiyorum, Tanrı bin sene önce doğmuş ve animist olan, animizm inancına sahip bir Apaçi'yi sanki 2000 yılında doğmuş bir Suudi'yi sınarmış gibi acıyla sınayamaz.

Çünkü o Apaçi hayatında ne kararlar vermiş olursa olsun o toplumda doğduğu için atalarının işlediği esas suçtan yani tek Tanrı'ya inanmamaktan sorumlu tutulacak. Ve o da bu dinin kırmızı çizgisi. Bal gibi monoteizm dururken çiçeğe böceğe taptın. Daha doğrusu deden taptı.

Tapmadılar tabii de işte cahil ağzıyla konuşuyorum. Onun da hesabını keseceğiz. Şimdi İslam'ın bu sorunu temel açıklaması şu, biz her kavme peygamber gönderdik değil mi? Apaçya'ya da gönderdik, Eskimo'ya da gönderdik.

E şimdi internet öncesinde birine peygamber göndermen, internet ve düşünce özgürlüğü öncesinde peygamber göndermen pek etkili olmuyor. Onların çoğu zaten daha mesajını yayamadan ölüyorlar. Apayrı bir sorun zaten. Yani o argüman her kavme peygamber gönderdik argümanı zaten çok sakat bir argüman da.

Diyelim ki hakikaten öyle oldu ve hakikaten de adamlar mesajlarını yayma fırsatı buldular. Hepsi de adam bu arada tabii ki. Bunun hesabını o dönemin insanlarına kesebilirsin. Ama onların torunları niye bu suçtan sorumlu tutuluyorlar?

Babanın işlediği suçtan çocuk niye sorumlu tutuluyor? Bizim hukukumuzda yok bu mesela. Uzun uzun anlatıyorum çünkü şu adaletsizlik belli olsun istiyorum. Kırmızı çizgileri geçmiş bu insanlar ki bunun müsebbibi de onların ataları, kendileri değil.

İşte milyarlarca Hindu, milyarlarca şu bu... Bunların başına gelen her türlü kötülük ve acı bu açıklamaya göre tamamen gereksiz. Çünkü onlar zaten sınıfta kaldılar. Onların zaten cennete girmeleri imkansız.

Ana akım inançlar böyle söylüyorlar. Yani bu insanların çocuklarını kaybetmeleri veya depremde ölmeleri hiçbir işlerine yaramayacak. Ne kadar mükemmel bir karakter geliştirirlerse geliştirsinler, yaptıkları seçimler, bu acılar sonucu ne kadar anlamlı olursa olsun, o sınavı hiçbir zaman geçemeyecekler. Öyleyse gereksiz yere acı görüyorlar.

Şimdi bu tanrı iyi bir tanrı mıdır? Hem bu dünyada herhangi bir amaca hizmet etmeyen acıları boşu boşuna yaşamaları hem de ahirette atalarının işlediği suç yüzünden, tırnak içinde suç yüzünden işkence çekecek olmaları, buna bakınca siz ya aklın ermez onun bir bildiği vardır diyebilecek misiniz? O kahvehane bahanesinin sınırı burasıdır. Eyüp hikayesine geçiş için çok güzel bir nokta.

Biraz size bundan bahsedeyim. Acının karakter yaptığı yönündeki açıklamanın bir başka varyasyonu da şu. Acıya rağmen inanabilmek ve sadık kalabilmek, Tanrı'ya sadık kalabilmek asıl erdemdir. Bunun da sembol hikayesi İncil'deki job hikayesi.

Biz bunu Eyüp olarak biliyoruz. Önce İslam versiyonundan başlayayım. Eyüp, hayatını şahane yaşayan bir insan. İşte karısı var, çocukları var, işçileri var.

O kadar sadık ki Tanrı'ya, o kadar imanlı bir insan ki günah işlemeyi bırak, olası günahları için, çocuklarının olası yani farazi günahları için bile Tanrı'ya adaklar adayan bir insan. Şimdi bu arada bu hikayenin kaynağı eski ahittir. Yani Yahudilerden kalma. O yüzden eski bir hikaye.

O zaman tabi insanla Tanrı arasında daha direkt bir ilişki var. Böyle bir ticari ilişki var. Hani ben sana adak sunuyorum. Sana işte kurbanlar veriyorum.

Sen de bana karşılığında bir takım iyilikler yapman gerek. Şimdi Eyüp ideal vatandaş. Şeytanla Tanrı iddiaya giriyorlar. Şeytan diyor ki bu adam tabii ki sana tapınacak.

Sen onu zaten ödüllere boğuyorsun. Elindekileri bir al da görelim bakalım ne oluyor. Öyle bir iddiaya tutuşuyorlar. Ondan sonra Eyüp'ün başına gelmedik kalmıyor.

Herkes, her tanıdığı ölüyor. Eyüp hastalanıyor. Vücudunda acayip acayip şeyler çıkıyor. Bütün mallarını kaybediyor.

Ve yine de Tanrı'ya sadık kalıyor. İslamiyet'teki yorumu bu, hikayenin bu. İşin açıkçası çok kötü bir ahlaki ders çünkü direkt olarak kör itaati, kör sadakati tembih ediyor. Bu hikayelerle yetişen insanların da ileride yetişkin olunca kuracakları siyasi sistemi tahmin etmek zor değil.

Kozmopolitan bir demokrasi, liberal değerler falan olacak hali yok herhalde. Biat kültürüne yol açıyor işte direkt olarak. Zaten insanın da biraz doğasında var. Fakat bu hikayenin orijinali çok daha ilginç.

Şimdi hikayenin başında Eyüp süper bir insan olarak tasvir ediliyor. Ama burada şeytan değil. Orada kullanıldığı anlamıyla muhalif demek, karşı çıkan demek. Yani birisi itiraz etmiş orada.

Şimdi Tanrı'nın orada bir hükümdarlığı var, bir bürokrasisi var. Kelimenin gerçek anlamıyla bir bürokrasi var, altında memurları falan var, böyle bir sahne anlatılıyor ve Tanrı iyi bir kral gibi krallığına bakıyor, bir sorun varsa da memurlarını gönderiyor o sorunu halletmesi için. Bu memurlardan bir tanesi de muhalefet yapıyor. Bak diyor, bunların hepsi senin bu basit kuralına inanıyorlar.

Fakat diyor bu Eyüp'ü ahlaki yapmıyor diyor. Bu sadece Eyüp'ü kuralları iyi takip eden, bencil ve kendinden başka bir şey düşünmeyen bir insan yapıyor diyor. Tanrı diyor ki, hoppala nereden çıkardın bunu? E tabii diyor, adam alacağın mükafatı biliyor, çekeceği cezayı biliyor.

Kendi çıkarını maksimize etmek için sana itaati seçmiş. Rasyonel davranmış. Ama bu onu iyi yapmaz. mükafat geleceği için iyi davranması bilakis onu ahlaksız yapar.

Bak bizim ve birçok Hristiyan'ın bugün yapamadığı muhasebeyi kaç bin sene önce yapmış ve bunu kitaba yazmışlar. Tanrı da diyor ki, tamam o zaman ben onun gerçekten ahlaklı davrandığını test edeceğim diyor ve o şeytana izin veriyor. Git bunun elindeki her şeyi al. Eyüp'ün bütün çocukları ölüyor ve hizmetçileri de öldürülüyor.

Bu arada bu hikayeyi Eyüp'ün perspektifinden dinliyoruz ama çocuklar bir figüran gibi ölüyorlar. Onların hayatına ne oldu? Onların iradelerine ne oldu? Hizmetçiler var.

Hizmetçi dediği köleler yani. Onlara ne oldu? Eyüp'ün bütün mal varlığını, servetini, evini, barkını kaybetmesiyle o hizmetçilerini kaybetmesi aynı kefeye koyulmuş. Bu da bir yan not olarak dursun.

Şimdi Eyüp her şeyi kaybetti. Sağlığını da kaybetti ve acı içinde. Karısı diyor ki, ''Kardeşim sen deli misin?'' diyor.

''Başına gelenlere bak.'' Ya diyor o zaman Tanrı kötü bir yönetici, yani becerememiş, senin yaptığın iyiliğin hesabını tutamamış, başına böyle rastgele olaylar geliyor. Ya da bildiğin kötü niyetli bir şey, sana acı çektiriyor. Eyüp şöyle cevap veriyor, ''Biz iyi şeyleri de ondan aldık, o zaman kötü şeyler de ondan gelecek.''

Kadın diyor ki bu adamla uğraşılmaz ben kaçayım gideyim. Burada ilginç bir noktaya geliyoruz. Bu hikayenin ikinci yarısında Eyüp arkadaşlarıyla tartışıyor bu konuyu ve arkadaşları dönemin dominant baskın inancını söylüyorlar. Diyorlar ki bir insanın başına gelen felaketler günahları yüzünden gelmiştir.

Yani Tanrı'yla yapılan anlaşmanın şartlarını izlememişler, o şartları bozmuşlar. Bu bir cezadır. Eyüp burada ton değiştiriyor ve direkt olarak Tanrı'ya saydırıyor. Sizin bu teorinize ben de katılıyorum ama benim bu durumumda bu teori yanlış.

Çünkü ben günah işlemedim. Kendi hayatımı biliyorum. Dolayısıyla adil ve iyi bir Tanrı olsaydı benim gibi kullarına böyle eziyet çektirmezdi. Eleştirilerin arasında şu var yani diyor bu her şeyimize karışıyor diyor.

Hiç özgür alan bırakmıyor diyor. Boğucu diyor. Affetmiyor bizi diyor. Sürekli bir intikam tutkusu, hiçbir şey unutmuyor diyor.

Orantısız güç kullanıyor ve bize düşman bu diyor. Daha sonra da Tanrı'dan kendisine cevap vermesini bekliyor. Yani diyor ki ben diyor benden beklediğin her şeyi yaptım ve elimdeki her şeyi kaybettim. Bunların artık hesabını vermen gerekiyor.

Ne oluyor ya diyor. Ondan sonra Tanrı giriyor sahneye. Öyle bir rüzgar içinde geliyor yani. Öyle görünmüyor da.

Oradan sesi geliyor. Ve burası da çok ilginçtir. Tanrı, Eyüp'ün bu acılarına ve bu yakarışlarına doğrudan cevap vermiyor hiç. Eyüp'e durumu açıklamıyor da.

Ya ben diyor şeytandan yani bana muhalif olan bir bürokratımdan iddiaya girdim. İyiliğin doğasını, adaletin doğasını anlatmak için bir mücadeleye girdik. Sen de o yüzden kaybettin. Sağlığını ve çocuklarını.

Hiç bunları açıklamıyor. Eyüp hikaye boyunca başına gelen bu şeylerin asıl sebebini bilemeyecek. Onun yerine Tanrı şunu diyor. Tam bir demagog gibi.

Ya diyor sen bir şey bilmiyorsun. Ben bu dünya yaratırken sen neredeydin? Portakalda vitamindin falan diyor. Job araya girip yakarışlara falan devam ediyor bu arada.

Ya tamam diyor ben bilmiyorum seni kadar ben basit bir insanım falan ama göz var izan var kardeşim işte kurallar belliydi ben kurallara uydum ödülünü göremedim falan derken Tanrı bunun sözünü kesiyor ve hiç yine dikkate almadan hiç cevap vermeden şikayetlerine diyor ki kardeşim benim büyük sorumluluğum var bütün evreni ben kontrol ediyorum. Bütün dengeyi ben kontrol ediyorum. Ondan sonra Eyüp şöyle diyor, ya tamam ya ben bu kadar da zor olduğunu işinin anlamamıştım, bu kadar da büyük olduğunu anlamamıştım. Artık gözümle gördüm.

Ben ufacık, önemsiz bir toz parçasıyım, bir insanım. Bütün şikayetlerimi geri çekiyorum. Hikayenin sonucu da şu, bakın diyor Eyüp. Bana olan inancını yitirmedi, elinden her şeyi almama rağmen.

Ondan sonra geri ona kaybettiklerini bahşediyor. Bu bayağı karmaşık bir hikaye. Yani bir sürü tema var. Biraz da tutarsız bir hikaye.

Çevirisi de birazcık muallak. Bir yoruma göre de mesela Eyüp hiç ikna olmamış. Tanrı'yı bayağı saydırmaya devam etmiş son dakikaya kadar. Bir İslami versiyonuna bakın ne kadar basitleştirilmiş ve ne kadar siyasi amaçlara hazır hale getirilmiş.

Bir de bu karmaşık ve birazcık tutarsız felsefi haline bakın asıl orijinaline. Tüm bu hikayenin kaynağı sonuçta iyi insanların başına gelen kötülüklerin açıklanmaya çalışılması. Ve kötü insanların başına gelmeyen kötülüklerin de açıklanmaya çalışılması. Burada bir twist koymuşlar hikayeye.

Demişler ki şeytan karakteri aracılığıyla kuralları takip edene ödül vermek o insanı gerçekten test etmiyor. Beklemediğini yapmak, beklenmediği yerden onu vurmak aslında o insanın gerçek karakterini ortaya çıkaracaktır veya o karakteri şekillendirecektir. Öyle yapalım bir. Var mısın Tanrı'ya diyor.

Tanrı gerçi hikayenin sonunda eski haline dönüyor. Yani ödül ceza sistemine ama arada böyle bir deneme süreci olmuş. Bu da işte insanlara o zamandan beri şöyle bir bahane imkanı veriyor. Başıma büyük acılar geldi.

İşte çocuğumu kaybettim veya depremde tamam başıma yıkıldı. Tanrı beni test ediyor. Her zamankinden de imanlı olmam lazım. Her zamankinden de daha az şüpheci olmam lazım.

Öyle bir tasarlamışlar ki sistemi. Teoriyi yanlışlayacak şey gördüğün zaman seni o teoriye daha da çok bağlıyor. Kaçamıyorsun bir türlü. Bir türlü şey diyemiyorsun yani.

Tamam ya bu olay oldu. Demek ki benim inancım yanlışmış. Demek ki böyle bir tanrı yokmuş. Demek ki tanrı var ama böyle değilmiş.

Bana kazık atmış. Bunların hiçbirini diyemiyorsun. İşin dehası orada zaten. Bu dinler de zaten bu yüzden bu kadar süre ayakta kalmışlar.

Bu kadar kuvvetli olmuşlar. Bakın araya girip kısa bir hikaye anlatayım. Bazılarınız biliyor, benim kız arkadaşım bir ameliyat geçirdi. Ciddi bir şey yok, başarılı geçti ameliyatta.

Hastanedeydik ama bir 3-4 gece kaldı orada. Ben de her gün oradayım tabii. Bunlar 4 kişi bir odada kalıyorlar, kadınlar koğuşu. İşte kakara kikiri.

Yalnız bir tanesinin durumu çok kötüydü. Aynı ameliyatı 3. kez olmuş, rahim bölgesiyle alakalı. Üstüne 3 kerede IVF yaptırmış, in vitro fertilization yani.

Şansına üçüncüsü tutmuş. İkiz var ultrasonda görünüyor fakat kadının kanaması çok. Düşük yapmaktan korkuyor. Zaten yeni ameliyattan çıkmış vs.

Sürekli acı içinde. Hastanede olmadığı zamanlarda da her gün kendisine 5-6 tane iğne yapmak zorunda. Bu in vitro öyleymiş, benim haberim yoktu. Bir sürü iğne yapıyorsun, ondan sonra ameliyattan çıkınca trombosis olmasın diye iğneler yapıyorsun.

Hem korku hem acı içinde kadın. Ve tabii ki acayip dindar. Diyor ki işte ben çok dua ettim, en sonunda mucize oldu ve son yapılan IVF tuttu. Şimdi orada benim kalkıp da bilim adamı gibi şüphecilik yapacak halim yok.

Ne diyeceksin? İşte destek oluyorsun, inşallah, maşallah falan diyorsun. Ertesi gün geldim, kan revan içinde yatak. Meğer şöyle bir şey olmuş, bebeklerden bir tanesinin kalbinin artık atmadığını görmüşler.

Çok üzgün, bari diğeri yaşasın diye umuyor. Fakat sonra bu acılar artık dayanılmaz hale geliyor ve belli ki düşük yapacak. Vücut atıyor yani bunları. Kendi doktora o sırada ameliyathanede, bütün ameliyathaneler de dolu, hastanenin o kısmındaki ve kadın yatağına düşük yapıyor.

Yani düşünebiliyor musun sahneyi? O gün bizimkini taburcu ettik, hemen sonra da dikişleri alması için ertesi gün geri döndük. Ben de işte elimde bir çikolata falan getirdim hemşirelere, hastalara. Bu bizi görür görmez yine hüngür hüngür ağlamaya başladı.

Yani hem çocukları kaybediyor hem bir daha IVF olma şansı az. Tekrar ameliyata girecek. Bu şekilde düşük yapınca içeriye girip temizlemeleri gerekiyor çünkü. Bu insanın normal herkes gibi bir takım sıkıntıları ve acıları da var değil mi?

İşi gücü var, belki kötü bir patronu var, kötü bir komşusu var, işte geçim sıkıntısı olabilir. Bir milyon tane stresi olabilir herkes gibi. Tüm bunlar onun üstüne biniyor. Böyle de hayatlar var.

Ve o anda bize ne dedi dersiniz? Tanrı beni test ediyor dedi. Bakın bunu uydurmuyorum. Ben bu podcast'ı kaydetmiştim, bu kısmı sonradan geldim ekledim bunu duyunca.

Şimdi bu kadını suçlayabilir misin sen? Yani öyle bir haldeyken, öyle bir psikolojideyken, o kadar acı içindeyken tutunabileceğin her dala tutunursun. O yüzden bu Tanrı'nın bir bildiği vardır artı seni test ediyor. Yaklaşımı inanılmaz etkili.

Ne kadar mantıksız olursa olsun, biz burada ne kadar mantıki sınırlarını zorlarsak zorlayalım, insan o ana gelince böyle bir açıklamaya sarılmak isteyecek. Çünkü başka bir açıklama yok. Şimdi biz 2-3 adım geriye çekilip şunu sorabiliriz. İyi ile kötüyü ayırmak için, iyi ruh ile kötüyü ayırmak için sonsuz sadakat kavramını, kör sadakat kavramını kullanan, acıyı da bu sadakatin derecesini ölçmek için kullanan bir tanrı gerçekten iyi olabilir mi?

Siz bir anne olarak baba olarak çocuklarınızın sadakatini veya iyiliğini bu şekilde ölçmeye hayal edebiliyor musunuz? Sonuçta onlar üstünde sonsuz gücünüz var. Bin sene önce yaşasaydınız onlar üstünde hukuki olarak da sonsuz gücünüz olurdu. Şu anda bile pratikte o çocuklar üstünde sonsuz gücünüz var.

Onlara istediğiniz kadar eziyet ve acı çektirebilirsiniz. Kurallar koyarsınız. Yemek masasına saat 8'de oturulacak, yatağa saat 9'da, 10'da gidilecek bilmem ne. Bin tane kural koyarsınız.

Uydukları zaman biraz mükafat verirsiniz. Ondan sonra uyanlara da mükafat yerine ceza verirsiniz. Ve daha da fazla ceza verirsiniz hatta diğerlerinden. Sonra yakarınca da ya ne oluyoruz, benim suçum yok, benden istenileni yaptım deyince de bak senin gerçek karakterini test ediyordum.

Sana onca acıyı verdim. Eğer beni hala seviyorsan bu sınavı geçtin. İncil'de Eyüp'ün hala Tanrı'yı sevip sevmediği biraz muallak. İslam'da böyle bir muallaklık yok.

Tamamen Tanrı'ya sadık ve seviyor. Sen de İslam'daki Eyüp gibi ol. Çocuğunuzu böyle yetiştirir misiniz? Sonuçta çocuğun açısından sen de bir tanrısın.

Vardır bir bildiği diyordur. Onun bilmediği bir sürü şey biliyorsun. Şöyle de denilebilir, senin başına bir takım kötülükler geliyor şu anda. Gerek işte doğal afetlerden olsun, gerekse bireysel kararların yüzünden olsun.

Bir takım gereksiz kötülükler geliyor ama bunların hepsi ileride daha büyük kötülükleri önlemek için gerekli olan kötülükler. Yani ben sana şu anda kötü davranıyorum ki ileride karakterin gelişmiş olsun ve hayatta daha az acı çek yetişkin hayatın boyunca. Veya Tanrı açısından bakarsanız, evet 1. Dünya Savaşı'nda veya 2.

Dünya Savaşı'nda milyonlarca insan öldü ama bu acılar daha sonraki olası acıların önlenmesi için elzemdi, şarttı. Yani illaki bir miktar acı olmak zorunda bu anlayışa göre. Fakat Tanrı bunu minimumda tutmak için bazı kötü olaylara ya izin veriyor ya da onları bilerek kendisi yaratıyor. Bildiğin faydacı, utilitarian bir bakış açısı bu.

Şimdi bu görüşle tartışmak zor çünkü senden bu konuyu tartışırmış gibi yapıp aslında tartışmanın kendisini yok etmek istiyor. Özünde dediği şey, olası tüm gerçeklikleri göremeyiz, olası tüm gelecekleri göremeyiz. Tanrı bunları görüyor. Vardır bir bildiği boşuna kafa yormayın.

Holocaust'ta 6 milyon Yahudi yerine 5.9 milyon Yahudi ölseydi yetmez miydi daha sonraki acıların önlenmesi için? Yetmezdi diyoruz, vardır bir bildiği. İlla 6 milyon ölmesi gerekiyormuş demek ki.

Yoksa belki ileride başka bir savaş olacaktı, orada 50 milyon Yahudi ölecek. 50 milyon da Yahudi yok da. Tüm bu savunmanın ve daha önceki bazı savunmaların da dayandığı bir varsayım var. O da insanların acılarından ders almaları, kötü olaylardan ders almaları.

Yani 2. Dünya Savaşı oldu, biz de buna karşı Birleşmiş Milletleri kurduk. Bunun sonucu olarak daha doğrusu serbest ticaret gelişti, ırkçılık kötülendi falan filan. Demek ki hatalarımızdan ders aldık.

Watchmen çizgi romanını okumuşlar varsa bilirler. Yine bir spoiler geliyor. Esas senaryo da zaten buna benzer bir şeydi değil mi? Ozymandias karakteri Dr.

Manhattan'ın bile anlayamadığı, son dakikaya kadar anlayamadığı bir plan yürütüyor. O plana göre de işte insanlar boktan şeyler. Fakat... Eğer dış bir düşman yaratırsam ona karşı birleşecekler ve o dış düşman bir yıkım yaratırsa bunun yarattığı acı o değişik kültürlerin, ülkelerin, orduların arasında bir harç olacak.

Millet de bunu durdurmaya çalışıyor fakat daha sonradan Dr. Manhattan diyor ki ya Ozymandias haklı kardeşim. Dr. Manhattan'da burada tanrı gibi bir rolü var.

Diyor ki ben geleceği, geçmişi şunu bunu görüyorum. Ozymandias bildiğin haklı. Toplam acıyı azaltacak bir yöntem. Şimdi tüm bunun dayandığı bir varsayım var.

O da insanların acılarından ders almaları. Kötü olaylardan ders almaları. Bu kabiliyete sahip olmaları. Eğer buna sahip olmasalardı zaten bunların hiçbir anlamı olmazdı.

Acı yoluyla daha iyi bir geleceğe yönlendirme projesi tamamen anlamsız olurdu. O zaman şöyle bir soru sorabiliriz. Tanrı gerçekten merhametli olsaydı veya bu amacında rasyonel olsaydı bizi ders almaya daha yatkın yaratırdı. Bizi işbirliği yapmaya daha yatkın yaratırdı.

Daha iyi bir bireysel hafızaya sahip, daha önemlisi daha iyi bir toplumsal hafızaya sahip, daha az agresif, zihinsel, bilişsel zayıflıklara ve önyargılara daha az sahip bir tür olabilirdik ve o şekilde yaratılabilirdik. Şimdi bizim türümüze bakıyorsun, tarih dediğin şey tekerrürden ibaret. Doğadaki kurttan, gorilden çok da farklı olmayan bir tür yaratmış. Ve bunu yarattıktan sonra da diyor ki, belki bu sefer öğrenirler de bu acılardan ders alırlar da ileride rahat ederler.

Bu umutla sürekli bu türü acıyla sınamak merhamet değil. Şimdi bu noktadan sonraki adımda zaten artık bu olayların faydalarının ve zararlarının optimizasyonunu, muhasebesini tamamen bırakıyoruz. Kardeşim bu dünyada gördüğünüz kötülükleri çok da ciddiye almayın çünkü bunlar ileride göreceğimiz iyiliklerin yanında bir hiç. Önceki bölümde de buna birazcık değinmiştim.

Bu Thomas Aquinas'ın argümanı. Kalvinizm de bu yola çıkıyor. Luther ve Kalvinizm. Çünkü onlar da kaderciler.

Onlara göre de kötülük Adem ile başlıyor, Adem'in cennetten kovulması. Ama Adem'in hatası da onun bir kaderiydi ve Tanrı'nın planının bir parçasıydı. Dolayısıyla diyorlar ki insanın cennetten kovulması kaçınılmazsa ve başka başka hatalar yapıp, başka başka acılar yaşaması da kaçınılmazdı. Başına gelen bu doğal felaketler de kaçınılmazdı.

Hepsi Tanrı'nın planının bir parçasıydı. Tanrı tamamen sorumlu bu acıdan. Dolayısıyla kötülük problemi paradoksunu nasıl çözüyoruz? Çözümü şu.

Tanrı bunları yapıyor ama cennetteki iyilikleriyle katmer katmer bu kötülükleri karşılayacak. Dolayısıyla totalde Tanrı iyi. Böyle bir muhasebe yapıyor kalbiniz. Şimdi ben Aquinas'ın ve Luther'in işini kolaylaştırayım ve diyeyim ki cehennem falan yok.

Çünkü ilk bölümde demiştim eğer öyle bir şey olsaydı ebedi ceza, ebedi işkence üstüne kurulu eleştiriler geçerli olurdu ama onları yok sayalım. Cehennem diye bir şey yok. Sadece cennetin olduğunu varsayalım. Yani sadece cennet var ve bu dünyadaki kısıtlı bir acı var.

Böyle bir denklemde bile, bu düzenin tanrısına bile merhametli ve iyi bir tanrı diyebilir miyiz? Sıkıcı cevabımız şu, bu serinin en başında bunu söylemiştim zaten. Madem bunu yaratabiliyor, sadece cennetin olduğu bir düzenin tanrısı daha merhamettedir. Niye bu dünyayı yaratmış boşuna?

Madem cehennem yok, madem bir test yok, o zaman yeryüzü niye var? Yani bu hastalıklar, depremler, şunlar bunlar niye var? Bir tek cennet olsaydı. Daha ilginç cevap ise şu, Equinus burada ödenen bedel ile gerekçelendirmeyi karıştırıyor.

Şimdi yine bu çocuk analogisine dönelim ve bunu anlayalım. Rastgele koyduğumuz kurallardan bahsediyorduk ya işte şunu yenemeyeceksin, buna dokunmayacaksın. Bazı çocukların bazı kurallara uymaları artık yapıları itibariyle imkansız. Ama siz yine de ısrarcısınız ve dayak atıyorsunuz çocuklara.

Bu yetmezmiş gibi kurallara uyan çocuklarınızı da dövüyorsunuz ve diyorsunuz ki ya bu da sınavın bir parçası. Ve bu dayak hususu zamana göre değişiyor bu acı hususu. Çünkü sonradan doğan çocuklar, daha genç olanlar biraz daha az dayak yiyorlar. Biraz daha az hastalanıyorlar yani.

Genel olarak daha şanslılar. Bu sefer o çocuklar diyor ki ya ileride hepimizin daha az dayak yemesi için bu acayip düzen gerekli. Ve siz devam ediyorsunuz. Hatta yeni doğan bebeklere bile dayak atıyorsunuz.

Onları bile cezalandırıyorsunuz. Kardeşlerinin cansız bedenine bakanlarda diyorlar ki vardır bir bildiği, bizi test ediyor. Sonra komşulardan biri sizi ihbar ediyor. Polis gelip çocukları elinizden alıyor.

Mahkemeye çıkıp kendinizi savunuyorsunuz. Ya boşverin hakim ediyorsunuz. Kime ne kadar dayak atmışsam atmışım. Onlar önemli değil, bunun muhasebesini yapmayalım, detaylarına girmeyelim.

Hakim ediyor ki ya niye girmeyelim? Ya girmeyelim çünkü zaten biraz daha dayansalardı komşu beni ihbar etmeseydi hepsine sonsuz Nutella verecek. Hiçbir mahkemede bu savunma geçerli olmaz. Ya sizi hapse atarlar ya da akıl hastanesine tıkarlar.

Ama bakın bu analoji bile eksik çünkü Tanrı bizden sadece dayanmamızı beklemiyor. Demin de birazcık zaten ima etmiştim. İşkencecimizi sevmemiz de gerekli. Hem de nasıl sevmek.

Kusursuz olduklarını düşünüyorum. Olası bütün işkenceciler içindeki en iyisi bunlar. En merhametlisi, en adili, en kuvvetlisi bunlar. Buna samimiyetle inanıyorum.

İşte bizden beklenen bu. George Orwell'in uydurduğu bu çift düşün kavramına geliyoruz değil mi? Hatırlıyor musunuz? Savaş barıştır, çalışmak dinlenmektir falan filan.

Onun aynısı bu. Acı merhamettir. Rastgele ceza adalettir. Kader seçimdir.

İtaatkarlık sizi özgür kılar. Ancak o zaman sonsuz Nutella ırmaklarına ulaşabiliriz. Burada bitirelim arkadaşlar. Keyfinizi yeterince kaçırmışımdır.

Gelecek bölümde, son bölümde kötülük probleminin bence en ilginç, en mühim kısmı olan hayvanlardan bahsedeceğim. Hayvan hakları, bilinç, evrim ortaya karışık konuşacağız ve o bağlamda da bir hikaye anlatacağım size başıma gelen. Tamam moralinizi de çok bozmayın ya. Dünyada acı var ama güzel şeyler de var.

Mesela Patreon destekçilerim var güzel. Toplu bir teşekkür edeyim çünkü 150 destekçi sınırını aşmış vaziyetteyiz. İyi ki varsınız. Bir tane de bonus bölüm koydum oraya.

Verdiğim sözlerden biriydi zaten destekçilere değil mi? Bir önemli duyuru daha yapayım. Bazılarınızdan şey duydum ya Spotify zam yapmış o yüzden oradan dinleyemiyoruz artık çıktık gittik gibi bir şeyler duydum. Arkadaşlar Spotify'ın bedava hali de podcastleri dinletebiliyor.

İki Spotify'a muhtaç değilsiniz. Özel bu işe dedik ya programlar var. Çoğu da bedava. Bedavası da yeterli zaten.

Eğer çok podcast dinleyecekseniz ki dinleyin bence bu programlara bakın. Tamam o zaman size flarsız günler diliyorum arkadaşlar. Kendinize iyi bakın. Kötülük probleminin 3.

bölümünde görüşürüz.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)