Podcast

Kötülük Problemi 1: Özgür İrade

Fularsız Entellik

6 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

İyi ve kudretli bir tanrı varsa, neden bu kadar kötülük ve acı var? Felsefenin en önemli sorularından biri olan bu soru hakkındaki ilk bölüm, özgür irade odaklı. Kaynak makale (link).

***





Konular


(00:00) Kız arkadaşımın ameliyatı.

(01:06) Felsefenin en popüler sorusu: Neden acı var.

(01:45) Epikürcülük: Zevk, Ahlak, Ölüm ve Birkaç Atom.

(02:49) Problemin mantıksal formülü.

(05:17) Müdahaleci Tanrıları sorgulamak.

(06:40) Matrix'in ilk versiyonları.

(07:23) Açıklama 1: Özgür iradenizin güzelliği acıya değer.

(08:13) Açıklama 2: Acı var ama sonradan katbekat ödül var.

(09:15) Tüm bunlara ne gerek vardı?

(10:03) Özgür irade merkezde.

(10:51) Özgür irade dini yargılama için yeterince özgür değil.

(12:45) Birinin iradesi sonucu başkasının iradesi tamamen yok edilebilir.

(14:19) Önce seçim, sonra farkındalık.

(15:32) Parçacık fiziği.

(16:46) Hataların bedeli, doğruların ödülü sonsuz.

(20:20) Sonraki bölüm ve Patreon teşekkürleri.




DESTEK: https://www.patreon.com/imTolstoyevski (lord ol, ağababası ol) .



.

.

.







Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.000 kelime · ~15 dk okuma

Selam arkadaşlar. Demin hastaneden geldim. Kız arkadaşım bir operasyon geçirdi orada. Önceden planlanmış bir şeydi yani.

Çok ciddi değil. Ama yine de yoğun bakıma aldılar birkaç saatliğine. Orası da tabii özel değil yani. Kişiye özel yoğun bakım diye bir şey yok.

Bir sürü insan beraber orada oturuyorlar. Birbirlerine ameliyat anılarını anlatıyorlar. Kurşun yarası anısı anlatırmış gibi. Ne eziyet çekmiş insanlar var.

Transkriptin tamamını oku

Bazıları aynı ameliyatı 4 kere 5 kere olmuşlar. Tam da konumuza uygun bir atmosfer. Çünkü bu bölümde kötülük probleminden bahsedeceğiz. Aslında her şeyden önce biz buna acı problemi diyelim.

O hastanede eziyet çeken insanlara kimse kötülük yapmadı. Daha büyük bir kümenin parçası olarak eziyet problemi, ıstırap problemi dememiz daha doğru olur. her şeyin bir Tanrı'nın kontrolünde olduğunu düşünüyorsanız, Tanrı'nın izin verdiği acıların da teknik olarak onun bize yaptığı kötülükler olarak görülmesi gayet normal. Zaten o yüzden de yüzyıllar boyunca bu kötülük problemi, problem of evil diye kalmış.

Yüzyıllarca dedim hakikaten çünkü herkes bunu sormuş. Yani felsefenin belki de en popüler birkaç sorusundan birisi bu. Çok genel haliyle nedir? Ya neden kötülük var?

Neden acı var? Hepiniz de hayatınız boyunca bilip bilmeden bunu sorgulamışsınızdır. Özellikle de ciddi kayıplar yaşadığımız zamanlarda bunu sorguluyoruz. Yani birinin başına bir şey geldiği zaman, ''Ay Allah'ım neden o?'' veya ''Neden ben?'' diyoruz.

''Neden böyle bir şey var?'' Bunun biraz daha spesifik bir hali var ama o da şu. İyiliksever ve mutlak güç sahibi bir tanrı anlayışıyla dünyadaki mevcut kötülüğün uyuşmazlığı. Şimdi bu problem tarihsel olarak ilkin epiküre atfedilir.

Yani herkes yakılmış ama kim kardeşim bunu formüle etti, kim yazıya döktü? Epikür. Bu birazcık hatalı aslında. Daha sonradan ona atfediyorlar.

Ama biz bozmayalım şu güzel ortamı. Epikür'den devam edelim. Fullarsız Enterlek blogunu takip ediyorsanız orada bir Felsefenin Öyküsü serisi yapıyorum. Orada Epikür'den bahsetmiştik.

Birçok insan bunu yanlış tanıyor. Eğer aşinaysanız muhtemelen zevkü sefa ile, sefa pezevenkliği ile özdeşleştirmiş olabilirsiniz onu. Alakası yok. Genel olarak Epikür'ün odak noktası iç huzur, dinginlik.

Yani Hayaller HBO, Gerçekler TGRT huzura doğru programı. Epiküre atfedilen kötülük probleminin formülü şu. Ya Tanrı kötülüğü bitirmek istiyor ama gücü yetmiyor. Ya buna gücü yetiyor ama kötülüğü bitirmek istemiyor.

Ya da ne kötülüğü bitirmek istiyor ne de gücü yetiyor. Ki o zaman ona niye Tanrı diyelim. Buna bazen paradoks diyorlar. Şimdi bunun daha kolay anlaşılır bir hali var.

O da daha klasik mantık formatında. Yani şunu diyor, eğer her şeye gücü yeten, her şeyi bilen ve sonsuz iyilik sahibi bir tanrı varsa kötülüğü bitirmek isteyecektir. İlk satırımız bu. İkinci satır, ikinci varsayım, kötülük var, acı var, ıstırap var.

Bu ikisinden yola çıkarak yapacağın çıkarım da üçüncü satırda şu. Öyleyse sonsuz iyilik sahibi, sonsuz güç sahibi ve sonsuz bilgi sahibi bir tanrı yok. Bu tanıma uyan bir tanrı yok. Buna da zaten Logical Problem of Evil deniyor yani mantıksal problem.

Şimdi ben bu mantıksal problemlerle çok ilgilenmiyorum. Biraz teorik bir tartışma çünkü. Sonuçta insanlar çıkmışlar, şu şekilde çürütmüşler. Böyle bir üçlü formatın yani iki varsayım bir çıkarımdan oluşan formatın çürütülmesinin en temel yolu varsayımlara saldırmaktır.

İşte Augustine olsun, Thomas Aquinas olsun, Leibniz olsun bu sorunu ele alan bütün bu düşünürler ilk varsayıma saldırmışlar. Yani diyorlar ki, sonsuz iyilik sahibi ve sonsuz bilgi sahibi bir tanrı da, merhametli bir tanrı da kötülüğü yok etmek zorunda falan değil. Ona izin vermek için geçerli sebepleri olabilir. Paradoks maradoks kalmadı.

Ama bu ilginç değil. Bizim bu işin detayına girmemiz lazım. Eğer dünyada bu kadar kötülük varsa, bu kadar acı varsa bize anlatıldığı gibi bir tanrının olma ihtimali daha düşüktür. Bu Augustine'in, Leibniz'in buldukları bahaneler yani iyi bir tanrının da kötülüğe izin verebileceğine dair sebepler pek kuvvetli değiller.

Bunların eleştirilmesi lazım. Bizim ilgileneceğimiz şey bunlar. Dedik ya herkesin sorduğu bir sorudur diye. Ama özellikle bizim dinleri alakadar ediyor.

Yani İslamiyeti, Hristiyanlığı, biraz da Yahudiliği. Çünkü bu dinlerde odak noktası yaratıcı ve müdahale edici bir tanrı. Bazı dinler var ki, bazı inançlar var ki bir yaratıcı tanrı var fakat hiçbir bilinci yok. Yani insanların varlığından bile haberi yok.

Dolayısıyla iyiliğin, kötülüğün varlığından da haberi yok. Öyle şeyleri anlamıyor bile. Veya bazı inanışlar var. Tanrılar var diyor.

Fakat bunlar insanları umursamıyorlar diyor. İnsanların farkındalar. İnsanların ne yaptığını da biliyorlar ama onlara karışmıyorlar. Ne halleri varsa görsünler diyor.

Bazı inançlarda da tanrılar direkt olarak insanlara karışıyor ama bildiğin huysuz, kıskanç, hatta neredeyse kötü karakterli tipler. İşte Yunan mitolojisinden aşinasınız birçoğuna. Şimdi bizim aşina olduğumuz inanç böyle değil. Bizim aşina olduğumuz inanç da tanrı tepeden her şeyi izleyen, her şeye gerektiğinde müdahale eden, dualar yoluyla, vahiy yoluyla insanlara müdahale eden veya iletişim kuran ve genel olarak da zaten bütün bu insanlık tecrübesini daha sonradan yaratmış bir yönetmen.

Cennet vardı. Herkes mutlu, mesuttu. Her şey stabildi. Ondan sonra insan diye bir şey yaratıyor.

Bu insandan birazcık meşgul oluyor. İnsan sonunda onun direktiflerine karşı geliyor. İşte elmayı yedikten sonra o saflığı gidiyor. Yani bilgiye ulaşıyor.

Ve cennetten kovuluyor. Cennetten kovulduktan sonra zaten bütün bu belalar başlıyor. İşte kötülük, yaşlılık, hastalık, ustalık. Daha sonra da bu yeni dünya, yeni hayat insanlar üredikçe daha da gelişiyor ve bir müddet devam ediyor ki insanlar bir sınava tabi tutulsunlar ve sonunda Tanrı'yı seçenler gerektiği ödülü alsınlar.

Genel senaryo bu. Yani Tanrı dünyada, evrende olan her şeyden sorumludur. Her şeyde gücü yeter. Dolayısıyla bizim dinleri çok daha alakadar ediyor kötülük problemi.

Çünkü direkt olarak Tanrı'ya muhatap alıp sorabiliyorsun. Ya niye kötülük yarattın? Niye dünya cennetteki gibi, o eski cennet halindeki gibi bir yer değil? Madem ona gücün yetiyordu, bunu da böyle yapsaydın.

Bu tıpkı şey gibi. Matrix serisinin ilk filminde spoiler geliyor 20 senelik. Morpheus yakalandığı zaman sorgu odasında Agent Smith buna diyor ki, bu ilk Matrix değil, biz daha önceden de simülasyonlar yarattık ve ilk versiyonlarında aslında hiç acımacı yoktu, gayet güzel bir yer yarattık ama sizin tür buna pek alışamadığı, o simülasyon stabil olmadığı gibi bir şeyler söylüyor. Tıpkı Tanrı'nın cennet hikayesi gibi.

Yani sorun en temelinde, her şeyden önce diğer hiçbir şeyi işin içine karıştırmazsak bile, ne gereği vardı bütün bunları? Niye bizi illa yaratıp test edeceksin? Eskiden sıfır acı vardı, şimdi net olarak acı artışı var, kötülük artışı var. Dolayısıyla sen iyilik sever olamazsın.

Bu en temel itiraf şekli. Şimdi şunu diyebiliriz, özgür irade o kadar değerli bir şey ki yani bizim bu yargılanmamızı, bu dünyadaki yaptığımız seçimleri anlamlı kılan şey özgür irade. Bilinç, kişilik, irade bunlar o kadar değerli şeyler ki eğer bunların maliyeti acı ise bu değer. Yani Tanrı kendini şöyle savunabiliyor, şöyle açıklayabiliyor daha doğrusu.

Benim bütün bu projemi anlamlı kılmam için sizin kararlarınızı özgürce vermeniz gerekiyor. Bu kararların bazıları da acı doğuruyor. Buna karışamam. Yani her şeye gücüm yetiyor ama eğer buna karışırsam bu sefer sizin özgür iradenizi bozmuş olurum.

O yüzden de bu simülasyonu başlattık, bu testi başlattık. Bitene kadar bu acı, bu işin ayrılmaz bir parçası. Sorumlusu da sizin kararlarınız, sizsiniz yani. Bunu diyebilir Tanrı.

Veya bunun bir varyasyonu olarak şunu diyebilir. Yani Tanrı diyorum da hani onu savunanlar aslında. Ya tamam kötü bir şey acı ama gerçekten bu sınav için gerekli ve merak etmeyin sonunda bu sınavı geçerseniz size zaten öyle bir ödül veriyoruz ki burada yaşadığınız ıstırabın, eziyetin lafı bile olmaz. Yani daha büyük bir iyilik için, daha büyük bir zevk için veya huzur için az sıkıntı işiniz ya.

Ondan sonra zevki sefa merak etmeyin. Şimdi senden borç alıyorum ama 5 sene sonra sana misliyle ödeyeceğim gibi. Biz genelde bu tip muhasebeleri ahlaksızca buluruz. Şunu diyemezsin mesela tutuklandığın zaman birine eziyetten.

Ya hakim bey ben ona işkence ediyordum ama vallahi de billahi de 5 dakika işkence sonunda onu ödüllere boğacağım, masajlara boğacağım, misliyle iyilik yapacağım. Hakim bunu duyunca, aa tamam o zaman ya iyilik yapacaksan, en az 3 kat iyilik yapacaksan işkence yapabilirsin diye bir şey demiyor. Sonrasında gelecek ödüllerden bağımsız bir şekilde kötü. Dönüp dolaşıp şuna gelebiliriz.

İlk cennet alternatifi, hiçbir sınav yok, hiçbir yargılama yok. Cenneti hak etmek, cezayı hak etmek böyle bir şey yok. Yaratılmış tüm ruhlar otomatikman ebedi bir huzur içindeler. Tüm varoluş kapısı herkese açık bir cennetten ibaret yani.

Ve Tanrı hiçbir zaman bu düzenden sıkılıp özgür ruhlar, asi ruhlar, kendisine karşı çıkacak ruhlar yaratmıyor. Böyle bir Tanrı daha iyilik sever değil mi? Yahut bir adım daha geriye giderek şunu da diyebilirsin. Hiçbir sınav yok, yargılama yok ve hiçbir ruh da yok.

Tanrı hiçbir şey yaratmıyor. Bir oyuncak yaratayım, ondan sonra onların başını dertten derde sokayım, sonra da ona göre onları ödüllendireyim veya cezalandırayım. Böyle şeylere girmiyor. Gayet rahat.

Böyle de olabilirdi. Bu temel sorular cepte dursun. Birazcık daha ayrıntısına inelim. Tamam.

Bu eski düşünürlerin genel olarak aklındaki savunma biçimi şuydu. Tanrı diye bir şey var ve kötülüğe izin veriyor. Tamam. Eyvallah.

Ama bunun geçerli sebepleri var. En büyük sebep de özgür irade. Yani kötülükler insanların kararları sonucu ortaya çıkmış şeyler. Bu özgür irade çok önemli bir kavram.

Kesin olarak ayrı bir podcast bölümü yapacağım bu konu hakkında. Şimdilik sadece şunu söyleyelim. Bizim dinler için hayati derecede öneme sahip bir kavram. Eğer özgür irade tam olarak yoksa ilahi adaletin işlemesi de imkansız dinin temelinde olan o ilahi adaletin.

Sonuçta adalet kavramı da bütün bu hikayenin merkezindeki şey. Bu açıdan özgür iradeye yaklaşacağız. Benim buradaki genel itirazım şu. İlahi adalete yaraşır bir özgür iradenin kusursuz olması lazım.

Yani her kararın %100 özgürce verilmiş olması lazım. Ama biz pratikte biliyoruz ki birçok kararımızın, kişiliğimizin kendisini hatta etkileyen şeyler var. Kontrolümüzde olmayan nedir? Bu genetik.

İçinde doğduğumuz aile, mahalle, ülke, zaman dilimi. Bunların hepsi bizi etkiliyor. Yani düşünsene atıyorum 15. 16.

yüzyılda bir İspanyol soylu ailesinin ferdi olarak dünyaya gelsem ne düşünecektim kölelik hakkında? Şu anki çağda birini köleleştirirsem hem suç ama suç olmasının dışında etik olarak yanlış. Gidip de bir din alemine de sorarsak muhtemelen zaten yanlış diyecektir, günah diyecektir. Ama 500 yıl önce dünyaya gelseydim bunları yapacaktım.

Ve bırak ortalama insan şunu yapar, bunu yaparı. O toplumun ve çağın iyi bir ferdi, ahlaklı bir ferdi, ideal bir ferdi zaten köleci olmak zorunda. İçinde bulunduğumuz çağın bize çizdiği bir takım fikirsel çerçeveler var. Onun dışına çıkamıyoruz.

Kadın-erkek eşit haklara sahip olsun gibi bir şey zaten yok. O kölelik karşıtlığından bile sonra geldi. Zaten o zamanlar erkekler arasında bile eşitlik fikri yok. Yani eşit haklar olsun, fırsat eşitliği olsun.

Yok kardeşim böyle bir şeyler. O zamanlar kimse bunu düşünemezdi. Yani bu bile, bu toplumun sana çizdiği genel çerçeve bile zaten özgür irade fikrine ket vuruyor. Şöyle mi diyoruz?

16. yüzyılda doğsaydın o zaman Tanrı senin için ayrı bir sınav yapacak. 17. yüzyılda doğana ayrı bir set.

19. yüzyılda Tayvan'da doğarsan ayrı bir set falan. O zaman zaten herhangi bir ortak ahlak değeri bulmanın da manası kalmıyor. Hiç düşünmeyelim, hiç kafa yormayalım o zaman adalet işine.

Şimdi bu toplum değerleri en tepedeki seni sınırlayan şey. Bunun bir altında daha düşük seviyelerde de tabii davranışlarını değiştiren şeyler var. Düşünsene baban mesela seni dövüyor sürekli. Yine 16.

yüzyıldasın. Çocuk hakkı diye bir şey yok. Bunun savunusu şu olamaz. Tanrı benim babama... Benim babam da şimdi bunu dinliyordur.

Ya adam beni dövmedi bu arada. İçimde saklı bir şey yok yani. Şimdi Tanrı şunu diyemez. Ya ben o babaya özgür irade verdim, o da gitti kötü şeyler yaptı.

E yaptı da o yaptığı kötü şeyler sonucunda çocuğunun özgür iradesi elinden alınmış oldu. Yani başkasının özgür iradesi olsa bile ki o baba da zaten daha önceki nesiller ve toplumun kendisi tarafından şekillenmiş, orası ayrı. Ama diyelim ki babanın hakikaten %100 özgür iradesi olsun, e onun kararları sonucunda onun etkilediği insanların özgür iradesi %100 olmuyor. Bunun en uç örneğini vereyim.

Ben özgür iradem sonucunda gittim, aldım elime silahı, okul bastım, 50 kişiyi öldürdüm. Onların bütün iradelerini elinden almış oldum. Çünkü hayatları yok artık, karar verecek şansları yok. Nasıl bir test?

O insanlar nasıl test edilecekler? Daha bu işin genetiği var, akli dengemizin yerinde olup olmaması var, hastalık, ustalık var. Nasıl mesul tutulacağız verdiğimiz kararlardan? Biz doğumdan beri çevreyle etkileşimde olan sosyal yaratıklarız.

Bizim eylemlerimizin bir tanesinden dahi %100 sorumlu olmamız imkansız. Herhangi bir kararımız başka binlerce kararın ve bir sürü rastgele olayın toplamından oluşuyor. Yani onlardan etkileniyor da demiyorum ben, onların toplamı aslında. Daha radikal bakışlarda da bulunabiliriz.

Diyebiliriz ki ya özgür irade aslında tamamen bir ilüzyon. Ne açıdan ilüzyon? Birçok deney var karar verme ile ilgili. Sen bir konuda karar veriyorsun mesela önüne konan toplardan işte kırmızı olanını seçeceksin.

Fakat seçtiğinin farkına varman ve daha sonra bunu kendine açıklaman birkaç saniye sürüyor diyelim ki. Ben senin hangi topu seçeceğini eğer kafana elektrotlar bağlarsam senden birkaç saniye önce bileceğim. Dolayısıyla burada bilincin rolü değişmiş oluyor. Biz klasik olarak bu bilinci şöyle görüyoruz.

Karar verme modülü olarak görüyoruz. Yani dışarıdan bilgileri alıyor, onları işliyor, düşünüyor. Ondan sonra da rasyonel bir karar veriyor, bir plan yapıyor. Böyle değil çoğu zaman.

Sen o kararı zaten çok daha düşük seviyeli devrelerde alıyorsun. Ondan sonra bir hikaye yazıyorsun. Sanki o kararı sen düşünerek, taşınarak vermişsin. Çok da güzel sebepleri göz önüne alarak vermişsin gibi sonradan uyduruyoruz.

E sistem zaten böyle işliyorsa temelinde, karar alma sisteminin kendisi zaten böyleyse, bizim bilincimizle ve irademizle tamamen alakasız çalışan bir sistem var orada, paralel çalışan bir sistem var. Çoğu zaman da baskın. E o zaman ne seçiminden bahsedilebilir? Seçimden bahsedemezsek o zaman dünyadaki kötülüklerin hesabını bize yıkmak zaten manasız kalıyor.

Hatta en temeline inin, temel parçacık fiziğine inin, o seviyede de bir rastgelelik var. Yani eskiden fizikçiler dünyayı deterministik bir şekilde görüyorlardı. İşte gezegenlerin hareketleri belli kurallara bağlıydı. Öyleyse belki her şeyin hareketi belli kurallara bağlıydı.

Her şey deterministikti. Özgür iradeye karşı çıkan düşünüş, determinizm olarak gelişti. Determinizmin karşıtlı özgürlükmüş gibi yerleşti. Halbuki değil, determinizmin karşıtlı indeterminizmdir.

O kadar. Yani rastgelelik de determinizm karşıtlıdır fakat rastgelelik özgürlük demek değildir. Rastgelelik kaostur, rastgeleliktir. Fiziğin temelinde de bir rastgelelik mevcut.

Şimdi burada birbirinin içine geçmiş ve birbiriyle alakalı iki ayrı şeyden bahsettik gözden kaçmasın. Birincisi özgür iradenin değişik seviyelerde olmadığı, kimse için olmadığı. İkincisi de olsa bile o insanların verdikleri kararlar sonucu diğerlerinin özgür iradesinin etkilendiği veya tamamen yok olduğu. Bu konularda konuşan alimler, filozoflar da işin bu detaylarını doğru düzgün bir şekilde cevaplamamışlar.

Hatta çoğu zaten bunu denememiş bile. Ve bu beni inanılmaz derecede şaşırtıyor ve sinirlendiriyor. Çünkü özgür irade bu bağlamda sanıldığından da çok daha önemli bir şey. Çünkü hataların bedeli sonsuz.

Doğru hareketlerin de ödülü sonsuz. Bakın burası çok ömerli. Buraya iyi dikkat edin. Eğer ben özgür iradem sonucunda yanlış bir şey yaparsam ve acıya neden olursam ve bunu yeterince fazla yaparsam benim cezam sonsuz, ebediyen acı çekmek oluyor.

O yüzden yaptıklarımdan %100 sorumlu olmam elzem. Yani %99 özgür irade, %1 de kontrolüm dışında olan başka şeyler olması yetmez. %100 benim sorumluluğum olması lazım. Kendi hukuk sistemimizi düşünün.

Gayet kusurlu bir sistem. Diyoruz ki atıyorum akli dengesi yerinde olmayan bir insan yaptıklarından sorumlu tutulamaz. Onu cezaevine göndermiyorsun. Akıl hastanesine gönderiyorsun.

Ama akli dengesini nasıl ölçüyorsun? Ölçemiyorsun. Subjektif bir şey. Bir noktada kestirip atıyorsun.

Mesela şöyle de diyebilirdik. Gerizekalı insanlar da, belli bir IQ seviyesinin altındaki insanlar da yaptıklarından sorumlu tutulamazlar diyebilirdik. Desek bile IQ seviyesinin ne olacağı belli değil. IQ'nun da zaten ölçülmesi belirsiz bir şey.

Fakir biri de hırsızlık yapsa hırsız diyoruz. Hiçbir ihtiyacı olmayan zengin biri de hırsızlık yapsa hırsız diyoruz. Sosyoekonomik durumuna göre tam olarak değerlendiremiyorsun suçu. Bir sürü başka eksiklikleri var bizim hukuk sistemimizin ve bütün hukuk sistemlerinin.

Bunların da bir çaresi yok. Fakat bir noktada artık best effort diyoruz. Yani olabildiği kadarı olsun. İşte diyoruz ki 18 yaşındaysan reşitsin.

Şu testleri geçersen de akli dengen yerinde sayılıyor. Yaptıklarından sorumlusun. Ama aynı suçu 17,5 yaşında yaparsan başka bir şey oluyor. Bu tip belirsizlikler ve kusurlar Bizim sistemimiz için çok öldürücü değil.

Neden? Çünkü sonuçları ebedi değil. Yani birini yanlış yere hapse yollarsan maksimum ne kadar acı çekebilir? 50 sene boyunca hapiste kalacak.

O hapiste de işkence yok bu arada. Yemek verecekler. İşte kötü bir ortam ama sonuçta belli bir sınırı var. Bitiyor bir noktada.

İlahi adalette böyle bir durum yok. İlahi adalette, klasik olarak ana akımda anlatılan ilahi adalete göre hem yaptıkların sonucu alacağın ceza sonsuz hem de o cezanın kendisi de işkence dolu. Sürekli acı çekiyorsun. O yüzden de özgür irade hakkında hiçbir şüphe olmaması lazım.

Kararlarımızın %100 sorumluluğunu taşımamız lazım ve bu da daha önce belirttiğim üzere mümkün değil. Şimdi burada bir seviye daha atlayabiliriz. Şunu da diyebilirsiniz. Teorik olarak gerçekten de kusursuz bir özgür irade mevcut olsaydı bile ve herkeste olsaydı bile ve özgür iradem sonucu yaptığım şeyler bir şekilde senin kendi iradeni etkilemeseydi bile... Yani mümkün değil ama hani diyelim ki mümkün.

Böyle olsa bile ebedi ceza ve hatta ebedi ödül etik olur muydu? Zaten tek başına benim için dinlerin temeline saldıran bir şey bizim dinlerin. Dünyada sonuçta sınırlı bir kötülük var. Ne kadar çok olursa olsun hem zaman dilimi hem coğrafi dilimi olarak sınırlı bir kötülük var.

Bunu baz alarak ahirette sonsuz cezaya veya sonsuz ödüle beni layık görecek bir sistemin iyi, merhametli olarak tanımlanması mümkün müdür? Yani toparlarsak şu ana kadar ki söylediklerimizi, farkında olmadan verdiğimiz bir takım kararlar var. Bu kararları neye göre veriyoruz? Elimizde olmayan bir takım etkilere göre.

Yine elimizde olmayan etkilerden oluşmuş bir farkındalık sayesinde bu kararları rasyonalize ediyoruz. Tüm bu saçmalığın sonucu olarak da ebedi bir hüküm giyecek kadar sorumlu tutuluyoruz. E yani burada bir takım sakatlıklar olması gayet doğal. Olay bitmiştir arkadaşlar.

Leibniz, Agustin falan hepsini zaten çürüttüm. Yok devam edeceğiz tabii ki ama ikinci bölüme sakladım. Orada artık özgür iradeyi bırakacağız. Kişinin bireysel olarak sorumlu olmadığı acılardan etkilenmesini konuşacağız.

Nedir bunlar? Mesela depremler. Nedir bunlar? Mesela salgın hastalıklar, doğal afetler.

Bunlara ne tip bir açıklama getirmiş zamanın insanları? Bu acıların neden gerekli olduğunu düşünmüşler. Daha sonra da vitesi biraz daha arttırıp hem insanın sorumlu olmadığı hem de insanın dışında kalan, tamamen dışında kalan acı tiplerine odaklanacağız. Bir başka deyişle hayvanların çektiği eziyet ki bence konunun en can alıcı ve en de rahatsız edici kısmı burası.

Şimdi bu kaydı bitirip ben direkt hastaneye koşturuyorum kız arkadaşıma. Eğer yeterince erken uyursa geri dönüp gece ikinci bölümü bitireceğim. Pazara yetiştirmeye çalışacağım. Mesajlarıyla destek olan herkese teşekkür ederim.

İmkanı olup da Patreon'dan destekleyenlere zaten her zaman teşekkür ediyorum. En tepede kim var? İsmail Noğutlu, Ali Özbek. Ondan sonra da Usual Suspects geliyor.

Çok hızlı okuyayım mı? Can Emrah Yaldız, Hasan Salcav, Seküre, Betül Batun, Mehmet Han, Murat Arslan, Refik Şekercoğlu, Başak Pırıt, Aydın Kahraman, Can, Çağrı Özertem, Ogan Tabanlı, Atilla İlhan, La Galun. Hepinize çok teşekkürler. Yarına kadar fullarsız kalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)