
4.460 kelime · ~22 dk okuma
Fularsız enteller selam. Bugün özel bir bölümle karşınızdayım çünkü konuk var. Ne zamandır başımın etini yediniz, konuk çağır konuk çağır diye. Çağırdık bakalım nasıl olacak.
Benim arkadaşım fakat yıllardır da bana podcast yap diye telkin veren bir arkadaşım. O yüzden ilk konuğun o olması yerinde bir davranış. Dahası konumuzla da alakalı. Çünkü konumuz Türkiye günlükleriydi.
Anlatmak istediğim şey de şu. Eski okul arkadaşlarımla buluştum orada, üniversite arkadaşlarım daha doğrusu. Dolayısıyla hepsi ABD'de okumuş ve Türkiye'ye dönmüş olanlar bunlar. Çok keyifli vakit geçirdim.
Zaten içim ısınıyor böyle eski dostları görünce. Daha sonra da şunu düşündüm. Bu insanların hayatları nasıl? Amerika'dan gelmişler ve çoluk çocuğa karışmışlar, kariyer değiştirmişler belki.
Bazısı kalmak istiyor, bazısı dönmek istiyor, bazısı başka yere gitmek istiyor. Tamamen farklı farklı öncelikleri var. Benim gibi yurt dışına çıkıp da orada kalmamışlar. Yani onların açısından nasıl oluyor acaba hayat diye düşündüm.
Bugünkü konum da tam bu işler için biçilmiş Kaftan. Çünkü o da uzun seneler Amerika'da yaşadı. Ondan sonra pılıpırtı toplayıp Türkiye'ye döndü. Bir noktada da kariyerini tamamen değiştirdi ve o klişe laf vardır ya, abi her şeyi bırakıp sahil kasabasına yerleşeceğim diye, onu yaptı.
Her şeyi bırakmadan sahil kasabasına yerleşti. Bir iki duyuru yapayım başlamadan önce. Önemli duyurular, bir de komik bir anekdot var. Birincisi bu kayıt işine ilk defa girdik, uzaktan kayıt işine ve ben iyi bir çözüm buldum ama çömezliğim yüzünden kalite yine de birazcık dandik oldu.
Yani bu birazcık öğrenme aşaması. Artık biraz cömert davranırsınız. İkinci duyuru da şu. Direkt olarak bunun devamında kayıt yaparken bir screenshot aldım ve onu Twitter'a attım.
Bu söylediklerimi söylüyordum yani uzaktan kayıt almak ne kadar kolay bakın diye. Şansına da tam o sıralarda Vedat Milor bir mesaj atmış, bir tweet atmış. Bu soruyu soruyor. Bir sürü insan da beni mentionlayarak Vedat Milor'a cevap verdiler.
Ben de daha sonra gittim ona bir cevap yazdım. Sonra esti kafama, ya dedim ben bu adama mesaj atayım. Bir milyon küsur takipçisi var. Benim de Twitter'da kim olduğum belli değil.
Yani muhtemelen cevap vermez. Mesajlarına bakmıyordur bile belki. Ünlü veya çok meşgul insanlara mesaj atmanın bir taktiği var. Bunu bir yerden okumuştum hatırlamıyorum ne olduğunu.
Çok sinsi bir taktikte değil. Basit bir şey. Birincisi kısa tutacaksın tabii ki. Ama daha önemlisi bu insanlardan sırf bir şey istemek bir külfet onlara.
Aynı zamanda onlara bir çözüm önereceksin. Bu örnekte kolaydı. Podcast hakkında soru sormuş. Ben de dedim ki, sizin ekibinizle konuşabilirim.
Benden test için kayıt da yaparlar. Sonuçta bu işi zahmetsizce yapabilmeniz, insanlara ulaşmanızı kolaylaştırır. Ben de bunu istiyorum. Bu kısımda yardım öneriyorsun.
Ondan sonra ikinci kısımda da dedim ki, benim de bir podcast'ım var. Sizden konuşmayı çok isterim. Fakat yemek memek konuşmak istemiyorum. Benim merak ettiğim şey, disiplinler arası eğitim.
Bu insanın bakış açısını nasıl değiştiriyor? Vedat Milör de bu konuda soru sorulacak. Tam nokta atışı adam. Sosyoloji okumuş, hukuk okumuş.
Okumuşu bırak, öğretmiş yani bu konuları. Politik, ekonomi, ekonomi. Bunları öğrettiği kurumlar da Stanford, Princeton, Berkeley, Boğaziçi. Tabii dedim bana mesaj atmaz.
Ya ertesi gün, affedersiniz tuvaletteyim, Twitter'e bakıyorum. Dünyanın en rafine insanı. Ben dünyanın en rafine olmayan işi yaparken... çat diye mesaj attı.
Olumlu bir yanıt verdi. Tabii hemen yapacak hali yok. Ama bakarsınız bir iki aya Vedat Milör'le de bir söyleşi yapabiliriz burada. Fakat bu işlere tabii benim başlamadan önce birazcık pişmem lazım.
Röportaj ayrı bir yetenek. Yani burada tek başıma oturup ses kaydı yapmak ayrı bir şey. Biriyle bir muhabbeti sürdürebilmek ayrı bir şey. Son bir duyuru daha yapayım.
Geçen podcast'te demiştim, kadınların katılımından bahsetmiştim podcast'e dinleyici olarak. Onun üzerine destekleyenler oldu. Betül Batun, Çağrı Özertem, Aydın Kahraman ve Can. Sadece Can.
Karizma. Bu dört kişiye de çok teşekkür ediyorum. Eskileri ne yapacağız her seferinde bilmiyorum. Şimdilik yine okuyayım ne olacak.
Sırasını değiştireyim sıkılmayasınız diye. Murat Arslan, Başak Burut, Ogan Tabanlı, Seküre, Can Emrah Yaldız, Refik Şekercoğlu, Hasan Şalcav, Mehmet Ünsal, Ali Özbek. Bu arada bunları da ilk defa anneme, babama gösterdim. Özellikle babama.
Adamın Patreon'dan tabii haberi yok. Dünyası açıldı birazcık. Podcastleri dinlemeye başladı. Şimdi de bana felsefe makaleleri atıyor sürekli.
O ilgilenir bu konularla. Bak şundan konuş, bir sonraki sefer şundan konuş diye. İyi oldu yani bu iş. Tamam artık duyurularımıza her şeyi yaptık.
Konuğumu davet ediyorum. Keyfinize bakın. Ya ne zamandır millet uzman getir, iyi gidiyor podcast ama birilerine getir, karşılıklı konuşursunuz, daha eğlenceli olur diyordu. Getirdik ama getirdiğimiz adam uzman değil.
Burası düşük bütçeli podcast yani. Evet, ben zaten uzman olsam oturup da seninle mi konuşurum yani? Sen de benim gibi Amerika'ya gidip, orada uzun süre yaşayıp, ondan sonra dönenlerdensin. Ama biraz da farklısın çünkü sen Türkiye'ye dönüp kaldın, yerleştin.
Bu konudaki düşüncelerini alayım. Dünyanın en tembelce sorusu. Şimdi bir şey diyeceğim, senin bu arkadaşların da sonuçta Türkiye'ye dönmüşler değil mi? Benim gibiler. Senin gibiler,
evet. Ama senden daha zeki hepsi biraz. Yani başarılı tipler, evet. Evet, demek ki esas sorun onlarda yani.
Benim de kapasitem bu kadarmış. Ben dönmüşüm. Benimki anlaşılıyor, bir hata. Onlar niye o hatayı yaptı?
Şimdi seni birazcık tanıyalım. Sen orada bir kere müteahhit oldun ve green energy bazlı şeyler yapıyordun. Ondan sonra oradan parayı bulamadın. Milleti kazıklayamadın.
Evet, yeşil bina yapıyordum orada. Ben ilk gittiğimde öğrenci vizesiyle gittim. İşte master falan yaptım. Sonra çalışma vizesi.
Arkasından green card. Amerika'da herhangi birisini bulamadık. O yüzden yurt dışından sana ihtiyacımız var diye seni getiriyoruz. Bunu ispatlaman lazım.
O da öyle kolay bir süreç zaten değildi. İşte gazetelere ilan veriyordun. Ondan sonra onlara gelecek insanlar tek tek mülakat yapılması lazım. Onların raporlarının sunulması lazım.
Bu işi yapacak hakikaten başka kimse yok muydu koca Amerika'da? Ya bu yüzden aslında şey, biliyorsun yani, palavra günün sonunda işte ilanı birileri başlıyor. Mümkün olduğu kadar küçük bir ilan veriyorsun sen. Hatta benimkini de herifler abartmışlar avukat.
Aşırı küçük bir ilan vermiş. Geri döndü. Böyle bir ilan olmaz diye tekrar ilan verdik. Bir sene öyle kaybettik. Yani küçük derken gazetedeki kapladığı alanı mı buluyorsun?
Aynen öyle. İş bulmak için gazete hala geçerli bir yöntem sayılıyor demek ki. Filmlerde şey yapıyorlar ya, böyle iş bulamayan bir adam var, ilan sayfasını açıyor, ondan sonra tükenmez kalemle onları daire içine alıyor falan. O günler vardı hakikaten.
O ilanlardan biri benim ilandı işte. Amerika'da eşim ve benzerim olmadığına karar verildiğince beni işe aldılar. Doğru karar. Doğru karar.
İşte sonra Green Card'ımın çıktığı sene askere gittim, kendi şirketimi kurdum, tekrar master'a başladım falan filan. Hepsi aynı sene içinde oluyordu. Baya heyecanlı bir sene oldu. Peki kendi şirketini kurduktan sonra senin beklentilerini karşıladı mı yoksa bütün hayallerin saçma sapan mıymış?
Nasıl bir soru bu ya? Harika sorular soruyorsunuz. Hayatın anlamsızlığını ne zaman anladın? İnşaat yaptım ben.
Orada gittiğim sene hemen inşaatlamasına girmiştim. Çantayelerde geçtim hayatım. Kendi şirketimi de yine inşaat üzerine kurdum. Ama işte bir twist olsun diye böyle yeşil bina.
Zaten inandığım şeylerdi. Bir iki yıllık da çalışıyordum. İşte onun belli sertifikaları var, onları alıyorsun. Ancak bu sene 2006 yani ekonominin durduğu, emlak balonunun patladığı sene aslında 2006.
Emlak balonu patladı ve 2007 ve 2008'e zaten finansal krize yol açtı. Bunu direkt 2006'da hissetmeye başladın o işin içinde olduğun için zaten. Evet, evet. Biz Türkiye'de de ne bileyim 3-4 yıl önce soğusa patlayacağını söylerlerdi.
İnşaatçılar hemen hissediyorlar. Ama işte sonuçta yaptığın iş bildiğin iş, çevrenin olduğu işi olduğu için yani müşteriler de vardı. Yani 2009 artık 2010'a doğru iyice yavaşladı işler. Sen de zaten Türkiye'ye gelmek istiyordun da orada bahane oldu.
O yüzden mi döndün? Yoksa hiç aklında yoktu Türkiye'ye dönmek. Böyle işler olunca mı düşünmeye başladın? Öyle oldu.
Nasıl öyle oldu? A mı B mi diye soru soruyorum. Öyle oldu. Yani şöyle, 2010'da baktım ki çok vaktimi alan bir iş değil.
Dolayısıyla ben bunu aslında full-time bir işte olsam, tecrübe edineyim, bir ofis ortamı göreyim. Ben kendi firmamda bir tane ev yapıyorum, iki tane ev yapıyorum. Birilerinin evi oluyor, güzel oluyor falan filan ama benim çalıştığım firma Çevre Bakanlığı'yla direkt çalışıyordu ve Çevre Bakanlığı'yla beraber bütün Amerika'da binalarda ne yapılması gerekli diye bu konularda işte eksperlerle buluşup, bilim adamlarıyla buluşup programlar yapıyorduk, gidiyorduk, konferanslarda konuşmalar yapıyorduk. Dolayısıyla yani bir iki kişinin hayatını etki etmek yerine bütün Amerika'da kayda değer konuşmaların bir parçası oluyordu.
Yani tatmin ediciydi. Ama Türkiye'ye dönmek her zaman içimdeydi. Yani ilk gittiğim gün ben iki ay gidip gelirim falan diyordum. Hani ben yeni bir inşaat mühendisliği mezunu, çok bir opsiyonu yok.
Ya askere gideceğim, İstemiyorum. Ya okulda kalacağım, master yapacağım. Hiç istemiyorum. Ya da gideceğim, bir şantiyelerde çalışacağım.
Daha da istemiyorum. 2 ay kalırım diye bir gittim abi. 12 yıl, 2 ay kaldım, döndüm. Şimdi Amerika'da ben nasıl şirketi kurdum?
Yani emlak piyasası batmışken ben işte bir inşaat firması kurdum. Türkiye'de 2013 yani düşün ekonominin zirvesi. Tüm dünyadan şirketler buraya gelmiş. Birçok yabancı yaşıyor İstanbul'da falan.
Sosyal ortam da çok güzel. Sonra zaten 2013 Mayıs sonu bu gezi olayları. Yani ben Türkiye'ye geldikten 6-7 ay sonra işte o günden beri de buradayız. Peki yani finansal getiri götürüsü o başka iş, o herkes için değişir de yaptığın projeye göre.
Kafa rahatlığındaki değişim nasıl oldu tam olarak? Vatandaşlığımı aldım, döndüm bu arada. O benim için kritik bir şeydi çünkü Amerika'da hayatı tarif etmeye kalkarsan tek kelimeyle, o da rahat. Belki Avrupa da öyle, bilmiyorum.
O da yaşamadım ama Amerika'da hayat çok rahat. Türkiye'de de hayat hiç rahat değil. O pasaportu aldım, öyle döndüm. Ben mesela Türkiye'ye döndüğümde, hep tabii kısa sürede dönüyorum, hayat kalitesi çok yüksek oluyor.
Güzel yerlerde takılıyorsun. Orada yaşayınca ama, o metrobüste bir ilk defa pestirim çıkınca ben anladım Türkiye'yi, İstanbul daha doğrusu. Hayat kalitesinin yüksekliğiyle başka alanlardaki kalitesizlik ve zorluk diyeyim, stres aynı anda yaşanıyor. O sende nasıl oldu?
Abi şimdi bir kere aramızdaki farkı söyleyeyim. Sen akıllıymışsın. Bunu ben şu anda anladım yani. Daha önce pek anlamamıştım.
İlk 14 sene seni geri zekalı sanıyordum ama. Şimdi geçenlerde abi İstanbul'a gittim. Çünkü ben artık İstanbul'da yaşamıyorum. Son 3 senedir Alaçatı'da yaşıyorum.
O bir başka seviye artık hayatın rahatlığı konusunda. Neyse. Monşer ya adam. Sonra İstanbul'a ilk döndüğüm zaman o oturduğu mahalleye gittim abi.
Şimdi ben üniversiteden mezun olur olmaz Amerika'ya gittiğim için Türkiye'de hiç işe gidip gelen bir insan olarak yaşayamamıştım. İlk defa işte kaç yıl sonra, 12 yıl sonra geldim ve dedim ki, aa ne güzel işte böyle bir kalabalık bir mahalle tamam mı? Eski bir Gelecek 10'dan dönme İstanbul mahallesi. Ondan sonra ama işte bir tane bina var o Gelecek 10'un mahallesinin ortasında böyle bir rezidans yapmışlar.
Hatırlıyorum orayı. Ya inanılmaz, ne kadar güzel. Böyle sokaklar insan dolu falan. Çünkü Amerika'da sokakta adam yok.
Yaşadığın yerler sabırlı. Ben işte yürüyerek giderim işe, harika falan. Abi geçen gittim, inanamadım ben. Orada yaşadığına ulan dedim.
Burada mı yaşadın? Senin yaşadığın yerde ben hatırlıyorum. Karşıdaki kahvede çatışma mı çıktı uzundan? Evet abi, gayet iyi hatırlıyorum ya.
Koştura koştura girdim rezidansa, sonra senin rezidansın Facebook sayfasından... ...canlı olarak çatışmanın sonuçlarını ölen kalan onları izliyorduk. Yani tezat şu, bir rezidans var, iki rezidansın Facebook grubu var.
Orada canlı olarak bir şeyleri izliyorsun ama izlediğin şey... ...10 metre, 20 metre ötede kahvehanede çıkan, uzun namlulu silahlarla çıkan çatışma. Alakasız dünyalar bunlar ama coğrafya olarak tam yan yana.
Yani duygusal sebeplerle dönüyorsun tamam mı ama bu duygusal sebepler ve duygusallık mantığın önüne geçebiliyor gördüğün gibi. Mantıklı ve akıllı bir insanın Amerika'daki rahat hayatı ve rahatlığı bırakıp Türkiye'ye dönmesi düşünülemez. Hayattan isteyeceğin her şeyi maddi olarak alabilirsin. Onun dışında imkan olarak da işte sporcuysan spor için her şey bulabilirsin, sanatçıysan sanat yapacak bir şeyler bulabilirsin.
Bunu bırakıp Türkiye'ye gelmek hiç mantıklı değil ama işte orada duygusallık devreye giriyor. O da nedir? işte memur çocuğu ve bizim büyüdüğümüz ortamlar ailenin birbirine çok yakın olduğu, bu ilişkilerin çok değerli olduğu ve çok sevildiği yerler. Bir yandan da bayağı şey büyüyorsun işte Atatürkçü büyüyorsun.
Atatürkçü olunca da insandaki memleket hasreti, memleket duygusu bir farklı oluyor. Yani benim açımdan öyle. Hala yurt dışında olan niseller var ve sürekli konuşmalarımızda herkes memleket düşünüyor. Yurt dışından birçok insanla karşılaşıyor. ve bakıyorsun ki herkes aslında kendi memleketi ne hasret yaşıyor.
Bunu iki türlü giderebilirsin. Ya hiçbir şey yapmazsın, bana ne dersin? Sen de bir kere ziyarete gidersin. Yeter sana.
Ya kendine bir Türk çevresi yaparsın. Sanki Türkiye'yi orada küçük bir Türkiye yaratmaya çalışırsın. Ya da dönersin. Ben orada kendine bir Türk çevresi yapıp sanki küçük Türkiye'de yaşıyormuş gibi şeyi yapmadım.
Çok da hoşuma gitmedi. Yani Amerika'da yaşıyorsan o zaman ne anlamı var? Oranın kültürünü de çok sevdim bu arada. Hala da severim.
Ama Türkiye'ye de bir yandan da herkes, orada yaşayan her Türklerin çevremdeki herkes böyle bir kıvılcım, bir ışık bekliyordu böyle Türkiye'de. Bir şey olsa da, Türkiye'nin ekonomisi toparlansa da, sosyal ortamlar işte bir toparlansa da biz de dönebilsek diye bence herkesin içinde böyle bir şey vardı. Çünkü bir aidiyet diye bir şey var. Özlemini duyduğun yemekte ya da şarkıda ya da işte şiirde, kitapta, filmde falan filan böyle ortaya çıkıyor.
Seni böyle sürekli böyle dürtüyor. Pişman değilim bu anda Hakim Bey. Senin bu anlattığın şey bende olmadı mesela. Ben hiç kıvılcım çaksa da Türkiye'ye döneyim, işte vatanı özledim ama şartlar biraz daha iyileşse ben de giderim, oraya yardım ederim.
Hiç öyle isteklerim olmadı. Bir maddi şeyim de olmadı, bir hırsım da olmadı yani Amerika'da çok para kazanayım falan diye. Ben aslında ot gibi yaşadım yani. Nereye koysan yaşarım.
Belki de aile çok büyük olmayınca, sende biraz daha büyük ve yakın bir aile varsa, kökü o kadar kuvvetli atılmadı. İşin içinde bir de şey de yoktu tabii böyle, atıyorum dini değerler veya ağır bir milliyetçilik. Bende öyle de olmadı. O yüzden daha kolay oldu adaptasyonum.
Biraz da kişilik meselesi yani o kültür belli bir çerçeve çiziyor senin aldığın kültür ve eğitim. O çerçevenin içinde de bireyler tecrübelerine göre birazcık oynama yapıyorlar. Bazı biraz daha kolay çıkıyor doğduğu yerden. Yani senin gibi insanlar var orada ve onlar çok rahatlar.
Dediğin gibi aslında sadece orada değil başka yerde de rahat yaşayabilirler. Bir de senin bir ötesi daha var. Bir de Amerikan kültürünü de çok mesela seviyor olsan orada iyice daha da mutlu olur. Oradan da ayrılmazdın zaten.
Amerikan kültürü diye bir şey yok sevdiğim. Ama herkese rahat verdiği için seviyordum. Herkes kendi gelip, kendi kültürünü, kendi hobi çevresini falan yaratabildiği için. Sen de o sosyal halkalar içinde birinden birine hoplayabiliyorsun.
Kimse de sana hiçbir şey demez. Ama böyle bir Amerika hayranlığı da yoktu bende. O senin dediğin şeyi fark edince, ulan beni nereye koysan yaşarım. Yani bu hayatı atıyorum, Buenos Aires'te de yaşayabilirim.
Bir senede de İspanyolca öğrenirim. O zaman insanda birazcık bir boşluğa düşme hissi oluyor. Yani bir sürü olası hayat var. Hiçbirini yaşayamıyorsun.
Hasbelkader bunu yaşıyorsun. En iyisi bu mu? En anlamlısı bu mu? Bilmiyorsun.
Varoluşsal sancılara giriyorsun. Ama tabii senin şöyle bir şansın var. Yani sen Türkiye'ye döndün Türkiye'ye döndükten sonra bir kere burada aile bağlantıların var bir, ikincisi Amerikan vatandaşın var, üçüncüsü geçerli bir mesleğin var. Parasız kalman zor. de... Parasız kalsan da gider Amerika'da tekrar işine dönebilirdin.
Öyle bir rahatlığın vardı yani. Tabii sonuçta bir risk alıyorsun buraya gelirken ama belli kafanda bir hesaplar var. Peki şey, Türkiye'deki mesela iş ahlakı diyeyim, nasıl bir değişim gözledin? Tabii o da büyük şok.
Çok insan vardı benim gibi yurt dışında çalışmış, yaşamış. Oranın iş ahlakıyla çalışmaya çalışan iş yerlerinde insanlar vardı ama bunların hepsi bir hayal kırıklığı. Çünkü Türkiye'de bir iş kurmak ve işi götürebilmek belli yetenekler gerektiriyor. Ve bu yetenekler Avrupa'da, Amerika'da geçerli yetenekler değil.
Bu insanlar genelde gözü kara, çok böyle vizyoner olmayan insanlar. İş hayatı ve ortamı asla tatmin edici değildi benim için ve birçok insan için de değildi. Şanslı olabilirsin. Uluslararası bir firmanla beraber gelirsin.
O şartların dışında Türkiye'de iş hayatı iyi aç. Sonuçta saatleri çok uzun ama verimlilik yerle bir. Amerika'da tam tersidir. Her şeye verimlilik üzerine ölürsün.
Sen istiyorsan evde otur. Önemli olan odur yani. Önemli olan yaptığın iş. Ama Türkiye'de önemli olan şirkette ne kadar vakit geçirdiğin ve bunun da bakarlığı yani.
Kaçta geldin, kaçta çıktın. Cumartesi de geliyor musun? Falan filan böyle saçma sapan. Ya ben şeye inanamamıştım mesela.
Şimdi senin dediğin gibi bir Amerikalı şirketle geldim ben Türkiye'ye. Dolayısıyla buradaki o Türk iş dünyasıyla bir alakam vardı. Hani onların ceremesini ben çekmiyordum ama görüyordum. Mesela bu koca koca bankalara gidiyorduk işte plazalardaki.
Öyle bir yer artık Türkiye'nin krem tabakası bunlar değil mi yani? Turnike'den geçerken kart basıyor mesela her geçişinde, her çıkışında. ve bunu takip ediyorlar. Onun iki üst seviyesindeki, yani yöneticisinin yöneticisi, hani arada böyle çok ikili ilişki olmasın diye, böyle saçma bir bürokrasi var ya.
Orada eşek kadar adam, atıyorum gelmiş 35 yaşına, 40 yaşına neyse, elinin altında milyon dolarlık aletler var, onlarla oynuyorsun. Sen bu insanın kalkıp da turnikeden girişin çıkışını ne kontrol ediyorsun? Manyak mısın ya? Buna inanamamıştım ben.
Hala da inanamıyorum. Ses tonundan anlayacağın gibi. Böyle bir kafa yapısı var ki herifte değil mi? Onun önemli bir şey olduğunu düşünüyor.
Fabrika aslında memur ediyor. Bu fabrika. Evet çünkü orada fabrikada durduğun süre içinde senin yaptığın iş belli. Yani senin verimliliğin belli.
O output direkt olarak fabrikada durduğun zamana endeksli. Ama artık öyle işlerle uğraşmıyoruz. Yani şirkette durduğun zamana endeksli bir üretimin yok artık. En büyük fark yani bu iki kültür arasında hem insan ilişkilerinde hem iş ilişkilerinde güvenin olup olmaması.
Yani Amerika'da her şey güven üzerine kuruludur. Yani öyle sözleşmeler, noter huzurunda imzalar falan... Ben hayatımda notere gitmedim Amerika'ya. Kaç tane iş yaptım, kaç firmayla çalıştım.
Noter ne desem ben bilmiyorum aslında. Yani noterize diye bir kelime var da noter diye bir ofis ben hayatımda görmedim mesela. Yok, öyle bir ofis yok. İşte bankalarda bazı insanların böyle yetkisi var.
Ama yani Türkiye'deki o noter korumu gibi çok böyle sıralarına oldu. Çünkü herkes noterdi. Çünkü kimse birbirine güvenmiyor. Güven olmayınca hiçbir şey doğru gelişmiyor.
Çünkü patron sana güvenmediği için karşıda gelip karşıda gittiğine bakmak istiyor. Acaba burada olduğun sürece iş yapıyor musun, yapmıyor musun bilmek istiyor. Çünkü herif sana güvenmiyor. Halbuki güvense bilecek ki kendine verilen görevi yapacaksın.
Ve bu sadece iş yerine değil yani insanlar arasında da böyle, hizmet alırken de böyle falan. Yani kimse kimseye güvenmiyor ve bu aslında büyük bir huzursuzluk kaynağı. Güven konusunda mesela şeyi düşünüyorum, karakter meselesinden ziyade Türkler güvenmez, Amerikalılar güvenir gibi bir şey değil de bu daha ziyade şartların bir sonucu olarak yani ortada düzgün bir adalet sistemi yok. Sisteme olan güvensizlik insanların birbirine güvensizliğine dönüşüyor.
Yani o da bir noktadan sonra hakikaten karakter meselesi haline geliyor. O döngüden çıkmak zor hakikaten. Nasıl? Avrupa'da peki böyle mi?
Avrupa diye de tek bir şey yok. Burada da her yer farklı hakikaten. İngiltere'nin iş kültürü farklı, İskandinavların farklı. Genel olarak stereotipler doğru.
Ben şu anda Orta Avrupa'dayım. Doğu Avrupa'yı birazcık biliyorum. Ondan daha alakalıyım. Buralar tabii ayrı bu Sovyetlerin mirası yüzünden, buranın iş kültürü çok farklı.
Ama aynı zamanda da geçmişinden kopan insan sayısı çok burada. Ve Amerika'ya aşırı özenen insanlar var, Amerikalı gibi iş yapmaya. O yüzden iki kutup arasında sıkışmış burası da. Yani bir yere gidiyorsun, devlet dairesinde işim oluyor mesela, ya Türkiye'yi ararsın.
O eski sistemin köhneliği, insanların sürekli şikayet etmesi falan. Avrupa'da bazı ülkelerde de var ama bir sürü insanda bundan bıkıp, bir iki kuşak öncesinden ani bir kopuş yaşayıp, Amerika kültürüyle ve iş kültürüyle hareket ediyorlar. O yüzden ilginç bir dönemik var ortada. Türkiye'de şimdi öyle yok tabii.
Türkiye'de nasıl senin zamandaki rezidanstan adımını atınca çatışmanın içine giriyorsun, kendi ofisinden dışarı adımını attın, iş dünyasına girdin, kamu ile iş yapacaksın, o bataklığa saplanıyorsun anında. Dışarıdaki çevre daha büyük, daha boğucu, daha kalabalık yani. Eninde sonunda seni o yalancı gerçekleri alıp çıkarıp atacak. Sen galiba podcastlerinden bir tanesini de bok atmıştın bu ile bizim gibi idealist olanlara da.
İdealistlere bok atmadım, idealizm üzerinden istismar yoluyla para kazananlara bok atıyorum aslında. Mesela adam dediğin gibi gelmiş, burada bir start-up kurmuş, Türkiye'nin de böyle bir ortamı olsun istemiş. Kapının önüne çıkınca ama gerçekle karşılaşıyorlar, okey olabilir ama peki zaten değişim nasıl oluyor ki? Zaten Amerika'yı Amerika yapan şey birkaç insanın kendi dalında herifinki mesela ormanları düzeltelim demiştir bir tanesi.
Ve kendi oturduğu bölgedeki ormanları düzelterek başlamıştır. Bir tanesi yolları düzeltelim demiştir. Kendi mahallesinin yolunu düzeltmiştir. Ve Amerika kültürü bunun üzerinedir.
Yani herkes yapacağı minimum şeyin topluma faydası olacağını düşünür. Ama sadece Amerika'da değil bu. Başka kültürlerde de var. Hangi, Finlandiya'da mı öyle bir atasözü var?
Gölgesinden faydalanamayacağın ağacı diktiğin gün millete olmuşsun. ve dolayısıyla ben o tarz, biraz önce bahsettiğim tarzda insanlara destek veriyorum. Ben de öyle bir olmak istiyorum. Yani boşa kürek çekiyormuşum gibi hissetmek yerine belki kendi çevrem, minimumda olsa bir faydam olur ve herkes de böyle davranırsa toplu bir gelişme olur diye düşünüyorum ama zaten aslında bu da önemli değil.
Sonuç olarak sen bunu kendin için yapıyorsun ve bunu yaptığın sürece de sen mutluysan önemli olan da o zaten. Ya hak veriyorum canım. Yani sonuçta dünyayı değiştiren, ülkeleri değiştiren, kültürleri değiştiren insanlar benim gibi böyle oturduğu yerden konuşan tipler değil. Gerçekten idealist olman lazım.
Biraz gözünü karartıp o işe girmen lazım. Geçen gün Arnold'un bir videosunu izliyordum. Delikanlı olarak örnek aldım adamın. Sen oradan alıyorsun o sen fikirleri.
''Ya adam müthiş bir adam ama. Biri yapana kadar her şey imkansızdır.'' diyor. O aksanla gidip dişlerin arasından at geçecek kadar mesafe var.
''Ben aktör olacağım.'' demiş. Buna da gülmüşler. ''Senin gibi bir adamın aktör olmasına imkan yok.
Sen yabancısın, İngilizce düzgün konuşamıyorsun.'' Herif de bir yandan kendi işini yaparken, bir yandan bodybuilding çalışırken, ondan sonra da akşam aktörlük kursuna gidiyor. Oyunculuk kursuna, diksiyon dersleri falan alıyor. Yani bu ders almış hali.
Ondan sonra da diyor ki işte, biri yapana kadar imkansızdır her şey diyor. Arnold gibi bu işi birkaç kez yapmış bir adam deyince, insana gaz veriyor gerçekten de. O yüzden benim demek istediğim şey, bu insanlar boşa kürek çekiyorlar değil. Ama bunun zor bir mücadele olduğunu bilerek bu işe girmelerini istiyorum.
Hani Amerika'da parayı bulmuştur adam, 1 milyon dolar vardır cepte. Döner, adam orada şirket kurar, gençleri işe alır falan. Şimdi o herif batsa bir şey olmaz, o adamın yaptığı da iyi bir şey. ama onun peşinden giden ve parası olmayan gençlerin, bir güvencesi olmayan gençlerin bu işi iyi hesaplayarak girmeleri lazım.
Benim anlatmak istediğim şey o. O insanların sırf gazla çalışmaması lazım. Belli bir güvence seviyesine gelen insanların sırf gazla çalışma lüksü olabilir. Gazla mı çalışacaksın?
Her işte idealizm, gazla çalışma, tüp taktırma neyse yani literatürde değişik şekillerde biliniyor bu. Katılıyorum ama bir tek Seviç Söyledi'ne katılmıyorum. Senin gibi oturduğun yerde işte ahkam kesmekle olmuyor kısmına kesinlikle katılmıyorum. Çünkü aslında senin gibilerin görevi en önemli şey.
Yani insanlar oturuyor, sohbet ediyor ama kimse oturup, araştırıp, inceleyip, bunu bir sentez olarak ortaya koyan aydın aslında. Bunun geçmişteki adı. Yok Türkiye'de ve düzgün böyle vizyoner, insanların önünü açacak aydın da yok. Aç gazeteyi oku ve ben hala zorla okumaya çalışıyorum Türk gazetelerini.
Politika maksimum iki tane diziden bahsederler ya da başka belki bir sanat etkinliğinden bahsederler. Şöyle hayata dair, insanların psikolojik ya da sosyolojik gelişimine dair falan böyle çok çok az yazılar. Ve bir de tabii dünyanın şu anda geldiği işte sosyal medyanın geldiği durum yüzünden de insanlar da çok da vakit harcamıyorlar okumaya ya da öğrenmeye. Daha çok böyle hap gibi bilgi vereceksin onlara.
Yaptığın işi hiç küçümseme derim. Bence çok önemli. Tamam canım aldığın parayı hak ettin. Yani beş dakika önce hak etmiştin.
You had me at hello. Türkiye'ye gelince... Daha doğrusu sen Amerika'dayken Türkiye'deki eski arkadaşlarınla arandaki ilişkilerini canlı tuttun mu? Yoksa koptu mu o ilişkiler?
İlişkiler devam ediyor ama çok daha kısıtlı tabii. Yani senede bir kere Türkiye'ye geliyordum. O zaman da kaç kişi görürsen. Aslında yurt dışında yaşamanın en kötülüklerinden biri o.
Zaten senede şöyle bir hafta, iki hafta tatilin oluyor. Onda da mutlaka Türkiye'ye gelmek zorundasın. Başka bir yere dünyayı yıllarca gezemedim. Türkiye'ye gelince gördüğüm böyle en yakın arkadaşlarımı görüyordum.
Onlarla hiç kopmadım zaten. Ama birçok insanla kopmuştum. Sonra Türkiye'ye döndükten sonra biraz önce bahsettiğim liselileri ilk bir araya toplayan benim. Çünkü herhalde yıllarca onun üzerini çekmişim.
O grup hala ayda bir toplanıyor. O ilişkileri çünkü özlüyorsun ve bilmiyorum senin nasıldı ama bize ortaokul, lise aynı grupla beraber okuduk. Dolayısıyla çocukluktan böyle gençliğe geçen zamanlar. Aslında o karakter çok değişmiyor.
Özümde aynı. O yüzden liselilerin buluşması çok enteresan oluyor bence yani herhangi bir liseli grubun. Birisi yönetici olmuş, birisi şarkıcı olmuş, birisi politikacı olmuş ama aslında hepsi o günkü çocuk. O zaman bir anda bütün o mevkiler falan filan değerini yitiriyor.
Sen tekrar o lisedeki sınıf ortamına gidiyorsun ve küfürler, sorular, samimiyet, aynı samimiyet devam ediyor. O tip ilişkileri zaten belli bir noktadan sonra edinemiyorsun nerede yaşarsan yaşaya. Benim üniversite arkadaşlarıyla buluştuğumda aklıma geldi. Başkasına karşı tuttuğum bir kalkan var ya ya da göstermek istediğim bir imaj var mesela.
Mesela ben burada podcast yapıyorum. Belli bir imajım olsun istiyorum. Ama o insanlarla beraber bir araya geldiğin zaman, lise olsun, ortaokul olsun işte, o senin o saçma hallerini görmüşler ya, çıplak halini görmüştür, düşüp kafayı gözü yardığın halini görmüştür, işte en zavallı halini görmüştür, en mutsuzken, en üşüyken, o insanla aranda zaten öyle bir kalkan olmasına imkan yok artık. O yüzden de kendini çok rahat hissediyorsun.
Bu ilişkileri çünkü daha sonradan edinmen çok zor oluyor. Yani ortaokul, lise döneminde belki o 2 senelik, 2-3 senelik dönemde edindiğin o samimiyeti belki 15 senede, 20 senede ediniyorsun hayatın ilerleyen bölümlerinde. Yani aslında o aynı samimiyeti yakalanmaya çalışmak bir hata da olabilir. Yani o bambaşka bir şey.
Orada kaldı çünkü o zamanki kafa da farklı, insan da farklı. Şimdi daha başka arkadaşlıklar, başka ortamlarda kuruluyor. Burada kurduğum o sıkı dostlukları, böyle can arkadaşlıkları falan Amerika'da da kurmaya çalıştım ama öyle bir şey yok. Hem kültür farklı hem de zaten ortam farklı, yaş farklı.
Daha başka çok güzel dostluklar kurulabiliyor. Ben seninle mesela kaç yaşında tanıştım. Gayet iyi bir dostluğumuz var. Ama senin üniversitelerle olan ki gibi değil ya da benim misallerle olan ki gibi değil.
Daha iyi ya da daha kötü demiyorum. Farklı. Şöyle bir ilginçliği var bence, yaşlandıkça diyeyim, vakit geçirmeyi seçtiğin insanları adı üstüne seçiyorsun. Birazcık da sanırım zamanın kısıtlı geliyor.
Kafana daha uyan insanları seçiyorsun. Lisede, üniversitede... Üniversitede biraz daha ara geçiş dönemi de. Lisede, ortaokulda sana artık bahtının eline düşmüşse, onunla arkadaş oluyorsun.
Karakter bakımından, alakasız tiplerle yakın dost oluyorsun bir şekilde. O insanlarla ben bir daha buluştuğum zaman hakikaten yani normalde bizim hiçbir zaman bir araya gelmememiz lazım. O kadar alakasız tipleriz. Ya aynen yani şu anda tekrar tanışsan kesinlikle arkadaş falan olmayacaksın insanlarla.
Oturuyorsun, içiyorsun, sohbet ediyorsun, kahkahalar mahkahalar. Sen ne mesela? Hayatta arkadaş olman... Ben zaten artık arkadaş olduğunu düşünmüyorum.
Onu da bu Facebook ailesinde herkese de yaymak istiyorum. Her şey artık bitsin. Görgüsüz gibi hemen çıkıp gitme podcastten. Bir güle güle de millete.
Hayranlıkla dinliyorum. Her hafta takip ediyorum. Özellikle de üç gün sonra yenisini koyacağım deyip koymamanızı gıptayla izliyorum. Allah kahretmesin seni.
Tamam, her türlü... Müzikler falan çok iyi ya. Ben Howard Stern dinlerdim. Arkada bir tane adam vardı.
Tek yaptığı iş buydu yani. Bir yerlerde stofu ya da başka bir şey ya da eskiden bir kayıt. Tabii herifte inanılmaz bir kayıt şeyi vardı, arşivi vardı. Ama o çok zenginlik katıyordu programaya.
Tabii canım, o profesyonel iş. Onlarda miksör var. Yani herifin önünde fiziksel alet var. Oradan direkt olarak senin... İşte 5A sınıfından... Ben anlamadım,
sen de anlatamadın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.