
2.751 kelime · ~14 dk okuma
Selam fularsız enterler nasılsınız? Türkiye günlüklerine devam ediyoruz. Biliyorsunuz geçen hafta kimsenin birbirini dinlememesi hakkında konuşuyorduk Türkiye'de. Daha doğrusu genel olarak insanlığın sorunu bu.
O bayağı iyi tepki topladı. Fakat ne yazık ki haddinden fazla bilgilendirici bir podcast. Bu seferki biraz daha anı ağırlıklı olacak. Aynı zamanda çok güzel de bir kayıt olmayacak.
Şu anda bir dağ evindeyiz. Ve yaklaşık 50 kişi koca bir yerde beraber kalıyoruz. Bu da aslında konumuzla alakalı çünkü burada olmamızın nedeni bizim hanımın kız kardeşi evleniyor. Aileler de biraz mütevazi yani.
Dediler ki ormanın ortasında bir dağ evi tutalım. Herkes buraya gelsin. Yanlarında yemeklerini, içkilerini getirsinler. Eğlenelim, coşalım.
Biz aynı odada 5 kişi kalıyoruz. Yer yatağı var. 55 yaşında adam yatıyor yerde. Böyle okul gezisi atmosferi var.
O yüzden de biraz gürültü duyacaksınız artık. Yapacak bir şey yok. Şimdi bu benim kız isteme maceramla birazcık tezat oluşturuyor. Çünkü o böyle dağ evinde falan değildi.
İstanbul'da güzel bir yerde, güzel insanlarla beraber oldu. 30 senelik, 30 küsur senelik dostum, kardeşim hayatımda ilk defa bir kız istemeye gideceğim. Onun kız istemesine gittim. Kızı da tanıyorum zaten yıllardır.
Gideceksek buna gidelim dedik. Biraz orayı anlatayım size. Şimdi zaten benim kız isteme törenine ulaşmam ayrı bir maceraydı. İstanbul'a sırf bu iş için gelmişim.
Yani kesinlikle geç kalmamam lazım. En önemli şey de bu. Zamanında uyandım. Tam 2 saat öncesinden cicilerimi giydim.
Hatun geldi. Dedi ki güzel olmuş. Ayakkabın nerede? Jilet gibi takım elbisem var.
Altında spor ayakkabı. Amerika'daki o Hintli IT mühendisleri gibi bembeyaz spor ayakkabı giyerler kumaş pantolonun altına. Aynı öyle olduk. Evinde kaldığım arkadaşım dedi ki sizi ayakkabı dünyasına götüreyim.
Oradan kendine bir şey alırsın. Beni biraz acıttı bu ben çünkü kıyafete para harcamaya kıyamam. Biraz cimriyim o konuda ama dedik arkadaş için yapacağız. Tamam.
Şimdi İstanbul'da yaşamadığım için tabii bunu çok normal bir hareket sanıyorum ben. Böyle iki saat öncesinden çıkıp bir dükkana gidip geri gelmek mümkünmüş gibi geliyor bana. Bir çıktık, dışarısı kıyamet günü gibi. Nasıl bir kalabalık, nasıl bir trafik.
Maç var dediler ama maç da karşı tarafta. 45 dakika sürdü 3-4 kilometre ötedeki yere. Hayatımın en kısa ayakkabı alışverişini yaptım. Şimdi Türkiye'de şunu fark ettim ben, bir şey satın almak kolay da parasını ödemek biraz zor.
Baya bir testten geçiyorsun. Bilmem ne kartınız var mı? Hopi üyeliğiniz var mı? Garanti bonus kart, şudur budur.
Para verip bir ürün alacağım. Bana ne diye geri para veriyorsun? Kafamı karıştırma işte. Bütün hepsi bittikten sonra bir de taksit soruyorlar.
8 taksit mi yapalım, 6 taksit mi? Abi ayakkabıyı da zaten 8 taksitle alabileceksen o ayakkabıyı alma. Bir altını al, pazardan git al, kafan rahat etsin. Böyle sorular sorular en sonunda bir şekilde kanımıza girdi.
Alt tarafı 10 liralık bir indirim için bekletmeye başladı. Dedi ki bak geç kalacağız yani bir dakika beklersek tamam yapalım yoksa parasını verelim. Tamam bir dakika yolluyor. Bir garip bir emir komuta zinciri kuruldu.
İşte barkodların fotoğrafı çekildi, Whatsapp'tan gönderildi falan. Bir dakika geçti, iki dakika geçti bir şey yok. Tamam biz artık paramızı ödeyelim. Yok yok yok şimdi arıyorum halledeceğiz.
Allah'ım ya Rabbim bu iki dakikaya hallolur abi. Lafı beni deli ediyor çünkü hiçbir zaman iki dakikaya hallolmuyor. Ya tamam Akdeniz ülkesi her şey geç olur da. Bazı durumlar var hakikaten o iki dakikayla beş dakikanın, on dakikanın arasındaki fark önemli.
Onu adama anlatmaya çalışıyorsun güzellikle. Abi kesin hallediyorum bir dakikaya. 15 dakika bekledik orada herif esir aldı bir de geçirmiyor da mallarımızı ya. Koştur koştur kızın babasının evine ve tam 15 dakika geç kaldık.
Şimdi sahneyi şöyle anlatayım. Girdim bir sürü güzel makyajlı şık giyinmiş kadın mutfakta içgüdüse olarak oraya yöneldim tabi. Yüzümde de böyle bir sırıtış. Sonra benim orada yolumu bir düzeltler.
Evladım senin yerin içeride. Öyle haremlik selamlık bir durum var birazcık. Tam değil. Ailenin büyükleri kadın erkek içeride salonda oturuyorlar.
Genç erkekler de içeride salondalar. Genç kadınlar mutfakta kahve hazırlıyorlar falan. Orada bana yer ayırmışlar. Şimdi bir girdim herkes oturmuş.
Acayip bir sessizlik var. Arkadaşın annesini yıllardır görmemişim. Çok da severim. O da beni çocuğu gibi sever.
Ama koşturup sarılamıyorum. Durumun ağırlığı yüzünden. Böyle uzaktan efendim, hoş geldiniz, hoş bulduk efendim. Benim arkadaş da damat adayı yani.
Beni tanıtmak zorunda şimdi. Adam bir hikaye anlatmaya başladı. Birisini tanıtıyor ama o ben değilim. Üç dereceyle mezun oldu, iki doktora yaptı.
Bilmem ne üniversitesinde öğretim görevlisi, sosyal psikoloji profesörü. NASA'dan teklif aldı, beğenmedi, gitmedi. Nasıl yazıyor? Beni direkt orada yalanına ortak etti.
Yani adama orada düzeltemezsin, bozamazsın. Sonra anladım ki olay şu, orada bir ilk havadan sudan muhabbet açılıyor. Gerçekten de havadan sudan. Sonra konuşacak bir şey kalmazsa oranın büyükleri şeyi değerlendiriyorlar.
Yeterince geyik yaptık mı konuya girelim mi yoksa biraz daha mı geyik gerekecek? Biraz daha geyik gerekeceğine karar vermişler ama konuşulacak bir şey bulamamışlar herhalde. Ben de gelince öyle maksat muhabbet olsun. Biraz ortalığı yumuşattılar bizim sayemizde.
Tamam görevimizi yaptık. Bir tane aile büyüğü sözü eline aldı ve çok güzel bir manevrayla muhabbeti, efendim buraya hayırlı bir iş için gel diye çevirdi. O işin ritüel kısmı benim çok ilgimi çekiyor. Yani söylenilecek belli başlı laflar var değil mi?
İşte Allah'ın emri peygamberin kavliyle. Peygamberin kavli ne demek mesela onu da bilmiyordum. Yani onun sünnetine göre, onun tavsiye ettiği üzere gibi bir anlamı var. Hani onun izinden giderek.
Bunlar söylenmek zorunda. Yani ortamdaki insanları görseniz profil olarak hiç alakası yok. Allah'ın emri, peygamberin kavliyle falan. Herkes ona uyuyor.
Sırasıyla işte ne zaman kahve getirilecek, ne zaman şeker sunulacak, çikolata sunulacak bunların hepsi biliniyor. Sonra baba sözü alıyor, kızın babası. Tabii o da şimdi kızını birazcık değerine vurgu yapmak zorunda. Yani veriyoruz ama siz de şanslısınız.
O taraf da evet efendim tabii ama bizim oğlan da şöyledir. Ondan sonra o orta yerde bir dengeye geliyor. Tamam ikimiz de birbirimizin ne kadar değerli olduğunu anlıyoruz iki tarafında. Denge noktasına gelindiği anda da deniyor ki gençler anlaşmışsa bize de evet demek düşer.
Ondan sonra biraz böyle bir gerginlik azalıyor. Oğlana köpek muamelesi çekiyorlar bir müddet. Ya işte tuzlu kahveler, acayip acayip sorular. Bu bize özgü de değil sadece.
Orta Avrupa'da mesela, orada kız isteme yoktu, düğün gününde kızı şakadan kaçırıyorlar. Damadın da gidip kızı kurtarması lazım. Yani hep bir oğlanı böyle sınavlardan geçirme, birazcık bir burnunu sürttürme işi var. Şimdi tabii ritüeller burada bitmiyor.
Yemek servisi belli bir şekilde olacak, çikolata belli bir yerden gelmek zorunda, çiçek belli bir yerden belli bir fiyatta olmak zorunda. Yani insanlar nasıl biliyor bunları? Hayret ediyorum. Herhalde başkalarından görüyorlar.
O gördükleri şeyi de standart belirliyorlar, benchmark. Benimki en az o kadar olmalı diyorlar. O yüzden de zamanla giderek artan standartlar bunlar. Hiçbir zaman azalmıyor.
Aynı kalabilir. Azalamaz. Azalırsa o zaman sen bana değer vermiyor musun olur. İki taraf içinde.
İnsanları hayvanlardan farklı kılan şey bu ritüellere uyma isteği ve ihtiyacı diyeyim. Aptalca olduğunu bilsen bile o senin geçmişte bir bağını oluşturuyor. İnsanlar da bunu seviyorlar. Tabii aslında baksan bunlar yani köy adetleri bunlar.
Gidip birinin kızını almak, ailecek gitmek, düğünüre gitmek falan. Eskiden tabii şimdiki gibi gençlerin anlaşmasıyla yürütülen bir şey değildi kız isteme. Yani olayı başlatan şey aileleriydi işte. Kadınlar genelde birbirlerini görüp beğenirler ve sanki at alırmışım gibi de hamama götürürler, bir etrafına bakarlar.
Hamama gitmeseler bile bir yüzlerini filan kontrol ederler sağını solunu. Hani defolu mal mı alıyoruz nedir? Ondan sonra kız istemeye gidilirken, ilk gidildiğinde de benim bildiğim kadarıyla damat adayı falan gitmiyor. Güvenilen bir aile büyüğü gidiyor.
Daha sonra kız tarafı da gün istiyor. Onlar da oğlan tarafını soruşturuyorlar. Uzaktan beğenmeler var yani. Gidip konuşma falan da yok.
Sonra belli bir protokol imzalandıktan sonra, ön anlaşma yapıldıktan sonra değil mi, işin büyük kısmı olan ticari anlaşmaya başlıyorsun. Yani kim ne kadar çeyiz verecek, kim ne kadar başlık parası verecek, bu tamamen bir pazarlık. Şimdi şehirli hayatında bu işlerin büyük kısmı geçmiş vaziyette fakat şekilsel olarak bir takım ritüeller devam ediyor. Bu tabii tüketim kültürüyle ve reklamcılıkla da birleşmiş vaziyette.
Yani mesela dedim ya, o çikolata illa belli bir yerden olmak zorunda. Onun da bir ritüeli var. Fakat o belli bir yer dediğin yerde özel bir işletme sonuçta. Bu konuda bence en daha iyi örnek pırlanta yüzük zaten.
Sanırım De Beers'in bir reklam başarısı, reklamcılık başarısıydı bu. Standart şu, aldığın elmas yüzüğün değeri, bak 5 bin dolar, 10 bin dolar, 20 bin dolar böyle bir set miktarı yok. En az 3 maaşına denk olmak zorunda. Yani adam onu göreceli koymuş.
Sen aşırı zengin olduğun zaman da kesmiyor. Kırsaldan gelen adetlerle şehirli hayatının ve kapitalist düzenin getirdiği adetler birbirlerine giriyorlar birazcık ve neyin ne olduğu da tam belli olmuyor. O da komik bir durum. İnsanlar her şeyi kutsallaştırıyorlar.
Aman ne olur ne olmaz, bilmediğim anlaşılmasın, yanlış yapmayalım diye. Ah tabii ki çiçeği şuradan alırsın canım falan diyorlar. Diğer kızlar da erkekler de onu görüyor. Kendilerine sıra gelince de onu devam ettiriyorlar.
Bu çığ gibi büyüyor bu ritüeller ve adetler dedim ya hiçbir zaman aşağı inmiyor. Hiçbir zaman azalmıyor seviyesi hep artıyor. Ben bunları hep gülerek anlatıyorum tabii çünkü hikayesini anlattığım insanları tanıyorum. Kafa dengimi olan insanlar.
Onlar da bu döngüye ucundan girmek zorundalar. İşte hayat böyle yani kaçamıyorsun. Ben çok özgürüm entelektüel olarak bunların üstündeyim falan diyemiyorsun. Ya dağ evinde git o zaman.
Şimdi benim olduğum dağ evinde yaşarsan bunu diyebilirim. Bu evlenen insanlar, daha doğrusu söz kesilen insanlar ekonomik olarak o kırsaldakilerden, atalarından tamamen farklılar. Kızın kendi işi gücü var mesela. Bazı durumlarda erkekten daha bile fazla para kazanıyor veya daha iyi kariyeri var.
Ama mesela başlık parasından kurtulmuşuz da çeyiz halen var. Veya işte nişanın parasını şu öder, düğünün parasını bu öder. Bu tip anlaşmalar halen devam ediyor. Aynı köydeki gibi.
Mesela çeyizin manası nedir? Çünkü ben bunu bilmiyordum. Ben çeyizi, daha doğrusu başlık parasını dowry sanıyordum. İngilizcede dowry diye bir kelime var.
Halbuki dowry çeyizin karşılığı. Yani başlık parasını da damadın tarafı kadının tarafına verir parayı. O sanki gelini satın alıyormuşsun gibi gelir bize. Böyle bir versiyon var.
Bir de kadının üstüne yapılan mallar var. O da bir nevi başlık parası ama aileye geçmiyor kadının ailesine. Direkt kadının üstüne geçiyor. Buradaki amaç kadın para kazanamıyor o zamanlar için.
Bir hayat güvencesi olsun işte. Kocası ölürse kendisine ve çocuklarına bakabilsin kadın. O yüzden de üstüne mal yapıyorlar. Bir de çeyiz var.
Mesela bazı kültürlerde sadece çeyiz bulunuyor. Başlık parası yok. Bazı kültürlerde ikizle birden var. Çeyizle de gelin tarafı, oğlan tarafına bir takım şeyler veriyor.
Yani kızımızla birlikte size bir sermaye veriyoruz. Kızımıza artık hayat boyu sen bakacaksın. Al bu da senin için bir fon. Şimdi biz çok yüzeysel yaklaşırsak bu olaya, şöyle diyebiliriz ya işte bizim gibi ataerkil toplumlarda, kadının mal olarak görüldüğü toplumlarda bu tip şeyler vardı.
İşin açıkçası bu tip şeyler her yerde var. Gerek başlık parası, gerek çeyiz epey yaygın. Genel kural şu benim kafama yatan, tabii artık çok değişmiş de. Kadınların kıt olduğu bir ortamda başlık parası daha fazla ön plana çıkar.
Çünkü o artık kadının güvencesinden ziyade de gerçekten de kadını satın alma veya rekabet etme diğer damat adayları da o işlevi görmeye başlıyor. Çin'de mesela, demin baktım, Pekin, Şangay gibi büyük yerlerde 100 bin dolara kadar veriyor başlık parası. Yani üstüne de ev, araba falan bu tip şeyleri de vermen lazım. Aileye de bu kadar para veriyoruz.
Bom servis bedeli yani resmen. Çünkü orada kadın az. Bu eski bir gelenek, daha Hammurabi'den falan biri var başlık parası. Fakat yeni uygulamalarla, Çin'deki tek çocuk politikası gibi, kadın daha da kıtlaştıkça kadın sayısı, o eski gelenek daha da canlanıyor, daha da alevleniyor.
Başka kültürlerde mesela hakeza, poligaminin hakim olduğu kültürlerde... Tabii düşük statülü erkeklerin alacağı bir kadın olmuyor ona karşılık gelen. Yani yine bir kadın kıtlığı oluyor. Nüfus olarak değil.
Nüfus olarak baktığında yüzde elli elli ama ortamda evliliğe uygun kadın sayısı daha az erkek sayısından. Orada da yine başlık parası ön plana çıkan bir şey. Fakat daha ziyade monogaminin hakim olduğu yerlerde, özellikle de işte Hristiyan kültürüyle katılaşmış bir monogamiyse, kadına talep biraz daha azalıyor. Sen diyorsun ki, bak al bu kadının üstüne de para, ona iyi bak.
Şimdi birçok ülkede, Türkiye dahil, Türkiye'nin kırsalı dahil diyelim, bu ikisi de aynı anda biraz haremsel durumlar var. Hem biraz monogami var. Hem o, hem bu. O yüzden de çeyiz parası da, başlık parası da, kadının üstüne ev yaptırma da, hepsi aynı anda var olmuş.
Mesela şimdi aklıma geldi, şuradan bakıyorum, Hammurabi dedim ya, şöyle yazmış adam, Hammurabi yasalarında yani yazmışlar bunu. Eğer diyorsan, kadına başlık parası ödemişsen, fakat o kadını almak yerine gidip başka bir kadını almışsan, O zaman o başlık parası sana geri ödenmez, onu kaybettin diyor. Yani depozitoyu yatırdın ve onu geri alamazsın. Bunu yazmışlar.
Ama eğer başlık parasını ödediğin kadının babası bir sorun, bir arıza çıkarırsa, yani vermiyorum kızımı derse, o zaman o parayı geri almaya hakkın var diyor. İş akti gibi, anlaşması gibi yazmış oraya. Mesela yine eğer bir kadın, evli bir kadın çocuk yapmadan ölürse çocuk derken tabii ki erkekten bahsediyorum. Kadınların değeri yok.
Erkek çocuk eğer yapmadan ölürse o zaman o kadının babası verdiği çeyizi yani oğlan tarafında verdiği çeyizi geri almaya hak kazanır diyor. Ama o paradan da başlık parası eksiltilir. Yani çeyiz parası başlık parasından daha fazla. Çeyizi ne diye veriyorum?
İşte kızımın güvencesi olsun, çocuklarına bakılsın diye. Çocuksuz öldü. O zaman o kocanın o parayı tutmasına bir gerek yok. Onu geri alıyorum.
Bunu da yazmışlar. Bu arada tabi bunlar özellikle soyun erkekler üzerinden ilerlediği durumlarda öyle. Yahudilikte mesela soy kadın tarafı üzerinden ilerler. O yüzden de kız çocuğu olmadan bir kadının ölmesi orada daha önemli.
Tabi kız istemeye diye başladık nişandan, düğünden konuşuyoruz ama bunların hepsi bir paket. Birinci faz söz, ikinci faz nişan, üçüncü faz da düğün. Büyük bir proje bu. Her ayağında da kimin nereye ne kadar sermaye transferi yapacağı belli.
Burada bir teori daha var bu arada. Sermaye dedim diye aklıma geldi. Wikipedia'dan bakıyorum buna. Çeyiz diyor, sermayenin iş gücünden daha önemli olduğu toplumlarda baskın.
Yani Avrupa'da kızın ailesi o çeyizi vermek zorunda gerek para olsun gerek büyükbaş hayvan olsun. Çünkü diğer taraf sermayeyi değerlendiriyor erkek olarak, erkek tarafı olarak. Ve aileye, kendi ailesine, yeni nesillere geçim sağlıyor. Başlık parası da diyor, diğer tip toplumlarda daha yaygın.
Yani iş gücünün sermayeden daha önemli olduğu toplumlarda ki bu da kırsal toplumlar demek. Pek ikna olmadım ben bu işe. Bu size verdiğim ikinci tip açıklama. Belki aranızda bunu daha iyi bilenler vardır, yorumlarda bana anlatırlar.
Kendi kız isteme törenimize dönersek, bu işler bittikten sonra işin ritüel kısmı, millet bir rahatladı, muhabbete başladı. Ondan sonra gittik nişan yemeğine, herkes bir araya geldi, işte yüzükler takıldı. Şimdi bu ritüellerin bu kadar komplike olması ve maliyetli olmasını da birazcık şuna bağlıyorum ben. Yani bu kadar insanı bir araya toplayıp bu kadar para harcamanın bir fonksiyonu var.
O da şu, bu zahmete girdikten sonra en ufak bir sorunda ayrılmayalım. Kendimizi millete borçlu hissediyoruz. Yani hem finansal olarak borça giriyorsun, daha önemlisi finansal olarak iyi durumda olsan bile duygusal olarak borca giriyorsun. Yani o kadar aile büyüğünü getirdin, önlerinde söz verdin birbirine.
O bilinçaltında birazcık sana bir sigorta sağlıyor. Yani ne kadar zorluklar yaşasanda biraz daha deneyelim, biraz daha deneyelim diyorsun. O arandaki bağlılığı sağlamlaştırıyor. Bu da yine monogaminin hakim olduğu ve dinle harmanlandığı toplumlarda daha önemlidir diye düşünüyorum ben.
Yoksa dinen günah olmayan bir şey olsaydı boşanmak, o zaman evlenmenin de bu kadar maliyetli olacağını, bu kadar prosedürlerden, fazlardan geçmen gerekeceğini sanmıyorum. Bizim arkadaşlara ömür boyu mutluluklar dileyim. Teşekkürlerime geçmeden önce konuyla alakalı bir kıyak yapayım bir arkadaşa. Eray Usta.
Bu benim Patreon'dan destekçim. Geçen gün de bana mesaj attı. Dedi ki, senin podcast'ı kız arkadaşıma dinlettim. Galiba seni daha karizmatik buldu dedi.
Bak şimdi yaptığı harekete bak, onu etkilemek için bana destek oluyor ismim okunsun diye. Ama keleklik olmasın diye de bana böyle mesaj göndermiyor. Gayet klas hareket. Helalcim kız arkadaşına sesleniyorum.
Bu adamın değerini bil. Çiçek böceği harcamıyor parasını, düzgün bir şeyleri harcıyor. Bu vesileyle kadınlara da sesleneyim. Bakın bu podcast'ın istatistiklerine baktım dün.
Dinleyenlerin %30'u kadın. Benim beklediğimden daha fazla. İlk başladığımızda %20'siydi çünkü. %50'ye ulaşacağımızı sanmıyorum.
Genel podcast dinleyicisi zaten o kadar dengeli değil. Çoğunlukla erkekler dinliyor. Nedenini de bilmiyorum tam. Yine de podcastler bu kadar az yayılmış olmasına rağmen %30 kadın büyük bir oran.
Çeyizden, sözden, başlık parasından falan bahsettik. Kadınlar her şeyi karşıdan beklemeyin. Siz de başkasını etkilemek için böyle hareketler yapabilirsiniz. Herhalde bölüm ortasında evlilik teklifi reklamları falan almaya kadar gidecek bu iş.
Bir yeni destekçi daha var Eray Usta'dan sonra Başak Burut. İsim benzerliği yoksa bizim Ekşisözlük'teki Başak Burut'tur. Tabii oradan maaşlarımı geç yatırdı. Şimdi suçluluk hissetmiş.
Bunlara ek olarak eski destekçilerimiz, eski dostlarımız sırayla Ali Özbek, Hasan Salcav, Refik Şekercioğlu, Can Emrah Yaldız, Seküre, Mehmet Ünsal, Ogan Tabanlı, Mehmet Han. Bir sonraki bölüm ne olacak bilmiyorum, sürpriz. Ama Türkiye günlüklerine devam edeceğiz. Ben şimdi düğün kalabalığının arasına geri döneyim.
Haftaya görüşürüz.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.