Podcast

Türkiye Günlükleri 1: Kimsenin Birbirini Dinlememesi

Fularsız Entellik

6 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Taksi ve berber muhabbetleri bahanesiyle, tartışmanın amaçları ve etkili dinleme teknikleri üstüne bir bölüm. Bazı kavramlar: Aktif dinleme, eleştirel düşünce, Sokratik Metod, mindfulness.

***





Konular:


(01:00) Türkiye Günlükleri serisi.

(01:50) Berber muhabbeti.

(03:30) Taksi muhabbeti.

(04:25) Dilin amacı ne ve niye bu kadar verimsiz?

(05:40) Kesilen söze geri dönmeyen insan.

(06:55) Dinlemek değil, konuşma sıranı beklemek.

(08:50) Informational listening ve critical listening.

(10:25) Platon diyalogları ve reflective listening.

(11:30) Neden Sokratik Yöntemi öğrenemedik?

(12:30) Aktif dinleme: Zihnin spot ışığı.

(14:00) Yargılamayı ertelemek.

(15:00) Fikirler haritası ve kısa dönem hafıza.

(15:50) Düşünme fırsatı ve wifi analojisi

(17:35) Soru sormak.

(18:30) Karşıya özetlemek ve cevap.

(19:20) Sonuç: Dışa dönük empati, içe dönük disiplin.

(20:53) Sıfırıncı adım: Süpergücümü kullanmama değer mi?

(22:35) Patreon teşekkürleri.




***

DESTEK: https://www.patreon.com/imTolstoyevski (lord ol, ağababası ol) .



.

.





Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.438 kelime · ~17 dk okuma

Pek muhterem dinleyicilerimiz, ben sunucunuz İmmanuel Tostoyevski, yönetmenimiz İmmanuel Tostoyevski, senaryo, kurgu, dizin İmmanuel Tostoyevski, tüm ekibimiz adına sizlere hoş geldiniz diyoruz. Bugünkü konumuz Türkiye arkadaşlar. Şimdi sıkı bir takipçiyseniz diyeceksiniz ki, ya sen bize birkaç hafta önce kötülük problemini söz vermedin mi? Evet verdim ama fark ettim ki son birkaç bölüm epey ağır oldu.

Yani konulara bir bakın. Ortak ahlak var. Ondan sonra endüstri 4.0 dedik.

Yok efendim robotlar gelip işlerimizi alacak. Yok terminatörler gelecek kahvaltı hazırlayacak. Kadın cinayetleri konusu. Yani bir rahatlayamadık.

Transkriptin tamamını oku

Şimdi bunların hepsinin üstüne bir de kötülük problemi binerse ki o hakikaten birazcık iç karartıcı bir konu eğer gerçekten düşünürseniz o zaman çok depresif olacak her şey. O yüzden araya ben başka bir seri alayım dedim. Geçen hafta belki bazılarınız biliyordur, Türkiye'deydim aile ziyaretinde. Orada başıma bir takım rutin olaylar geldi, çok özel bir şey gelmedi.

Mesela saçma bir berber muhabbeti. Ondan sonra eski dostlarla buluşma. Hayatımda ilk defa bir kız istemeye gittim. Kendime istemedim, arkadaş için istedim.

Çok iyi kız seçerim. Sanki balık alıyoruz. Ondan sonra yayıncıyla buluştum. Umutsuz ve birazcık bunalımda bir sürü insanla konuştum.

Bir de gıda zehirlenmesi yaşadım. Ne alakaysa yani ben Hindistan'da falan aylarca yaşadım. Hiç başıma gelmeyen şey Türkiye'ye gittiğimde geliyor. Şimdi bunlardan nasıl birer konu çıkarabiliriz?

Yani size kelek kelek anılarımı anlatacak değilim. Zamanınız boşa gider. Biz yine kendi stilimize uygun olarak bunları birer bahane olarak kullanırız. Oradan da alakalı alakasız şeylere atlarız artık kafamıza ne eserse ve tabiri caizse felsefe yaparız.

O zaman bir deneyelim bakalım. Şu ilk konudan başlayalım. Berber muhabbeti. Her seferinde Türkiye'ye gelişimde ilk iş olarak berbere gidiyorum çünkü emir büyük yerden geliyor.

Yaşım kaç olursa olsun annem hiçbir zaman benim saç kesimimi beğenmedi. Merhaba dedikten sonra o parmak dışarıya doğru uzanıyor ve berberin yolunu gösteriyor. Ben de severim orada muhabbet etmeyi fakat benim bir tezim vardı. Berber ve taksi muhabbetlerinde aslında kimse birbirini dinlemiyor.

Bu sefer de özellikle dikkat ettim buna ve hakikaten doğru. Bir tane adam geldi ve yanımıza oturup konuşmaya başladı. Geçirdiği trafik kazasını anlatıyor. Daha hikayenin ortalarındayken berber zart diye atladı ve kendi hikayesini anlatmaya başladı, kendi kazasını.

Diğeri de hiçbir şey demiyor yani hop kardeşim ben anlatıyordum filan sıfır. Arkada koltuklarda da biri oturuyor o da araya girip yorumlar yapıyor. Hiçbiri birbirini tam olarak takip etmiyor lineer olarak. Yani bunlar sanki ayrı bir boyutta yaşıyorlar ve ben oradaki muhabbeti anlamıyorum.

Ancak benim boyutuma iz düşümlerini görebiliyorum. O da tabii anlamsız oluyor benim için. Bir noktada zaten konular birbirini tutmamaya başladı. Yani eskiden en azından kaza konusu üzerinden ilerliyordu.

Bir noktada bizim berber araya girdi ve 10 sene önce çektirdiği emarı anlatmaya başladı. Ben de aralara girip yorumlar yapıyorum ama sanki devamlılığı sağlamaya çalışan tek insan benim orada. Kimsenin umurunda değil. Kimse de buna bozulmuyor.

Ben bunları şöyle düşündüm sonradan. Bunlar aslında paralel terapi seansları. Half-duplex diye bir kavram var. Yani bir taraf konuşurken diğeri dinler, konuşamaz aynı anda.

O hat tek yönle iletir sadece. Bunlar böyle half-duplex iletişim yapacaklar da full-duplex seans yapıyorlar işte. İkisi de aynı anda konuşuyor, ikisi de aynı anda deşarj oluyor. Şimdi bu benim Türkiye'ye geldiğimde ettiğim ilk muhabbetti.

Bir de ettiğim son muhabbet var. O da bir taksi muhabbeti. Otobüs durağına gidiyorum, havaalanına gideceğim artık. Taksici gayet düzgün bir tip.

Saygılı bir şekilde konuşmaya başladı. Ben de konuşuyorum. Fakat bir noktada eleştirdiği herif için şey dedi, sen Ermeni piçi misin de çalıp çırpıyorsun. Yani 0 km'den 100'e çıktı 3 saniyede.

O ana kadar hiç küfür kıyameti etmemiş. Benim de nasıl bir tip olduğumu bilmiyor o bakımdan. Küfrü bastı. Hani ben Ermeni de olabilirdim de onun için o Ermenilere edilmiş bir küfür bile değil.

Yurt dışında yani insanlarla 10 sene içinde geleceğinin samimiyete burada 10 saniyede ulaşıyorsun. Şimdi siz ne yapardınız acaba orada? Münakaşa girer miydiniz? Ben girmem.

Adamı eğitme gibi bir misyon edinmedim yani. Tek tek ne anlatacaksın şimdi? Ülkedeki ilk tecrübem berber muhabbeti, son tecrübem bu taksi muhabbeti. İkisinde de iletişim aslında sıfır.

Sıfıra yakın. Yani iletişimimizin, sözlü iletişimimizin amacı ne bizim? Dilin neden geliştiğini hiç düşünmüyoruz. İletişimin gerçek amacının ne olduğunu hiç düşünmüyoruz.

Biz sonuçta sosyal hayvanlarız. Farz edersin ki bunca yıllık evrim sonucunda bizim sözlü iletişimimiz çok üst düzeye çıkmış, çok verimli bir hale gelmiş. İletişimden kastın. Bizim ilk aklımıza gelen şey ise ki bu nedir?

Veri alışverişinde bulunmak, yani bilgi alışverişinde bulunmak. Birbirini anlamak. Benim zihnimdekileri karşındakine mümkün olan en kayıpsız biçimde iletmek. ve tersi onun zihnindekileri de bana iletmek.

Eğer maksat buysa gerçekten çok verimsiz bir araç. Belki de iletişimin asıl amacı bu değil. Yani birbirini tam anlamadan da olsa anlarmış gibi yapmak, ittifak kurmak, birini ikna etmek. Asıl amaçları bunlar.

Ben bu noktadan sonra biraz daha düşünmeye başladım. Dedim ki ya bu insanların bu berber muhabbetlerinde, taksi muhabbetlerindeki değişik iletişim seviyeleri nasıl oluyor acaba? Kendimce bir gruplanma yaptım. İlk akla gelen kategori tabii ki bir tarafın değerini hiç dinlememesi bile ve bunu açık açıkta belli etmesi.

Bu çok yaşanmıyor çünkü alenen kaba olmuyor insanlar birbirlerine karşı. Yani ancak aranda böyle bariz bir statü farkı olacak. Adam sana bir şey anlatsa bile hiç cevap bile vermeyeceksin, gazeteni açıp okuyacaksın. Umursamazlık.

İkinci seviye bence daha ilginç. Burada biraz dinliyor insanlar birbirlerini. Bir şekilde sözün kesilirse, yani ya karşı taraf senin sözünü keserse veya başka bir şey olabilir, telefon çalar, araya başka birileri gelir. O insanlar daha sonra dönüp muhabbete devam edebiliyorlar mı?

Yani, ya abi sen bir şey anlatıyordun diyebiliyorlar mı? Bence bu çok önemli bir yetenek. Bunu bir sürü insan arkadaş arasında bile yapmıyor. Yani artık berberden konuşmuyorum, genel olarak konuşuyorum.

Mesela atıyorum restorandasın, bir şey konuşuyorsun. O sırada garson geliyor, yemeklerini koyuyor önüne. Muhabbet 20 saniye eline kesilmiş oluyor maksimum. Ondan sonra karşıdaki o boşluğu yakalar yakalamaz, alakasız bir şeyden bahsediyor bazen.

Benim hikayeme ne oldu? Bir şey anlatıyorduk sana burada. Şimdi adamın hikayesini kesip de, ya ona bir sonradan dönsek, benim şu hikayeyi bitirelim demek de çok saçma bir şey. Bunu da çoğumuz yapamayız.

Gereksiz bir gerginlik olacak arada. Bence sosyal zekanın gerçekten en kolay ölçütü bu olmalı. Yani bir insan karşıdakinin muhabbetini yeterince takip edip kesildiğinde aynı noktaya dönme nezaketini gösteriyor mu? Hani bir kere, iki kere olur.

Aslında iki kere bile olmaz. Yani bir kere şansın var, ondan sonra ikincisini yaptın mı? Defterden silerim seni defterden. Bununla alakalı üçüncü bir seviye var.

Aslında bunlar aynı seviyedeler de biraz daha farklı bir yaklaşım diyelim. Bunda da dinlenmiş gibi yapıyor karşıdaki ama aslında kendi kafasında kendi hikayesini düşünüyor. Senin hikayenle ilgili en ufak bir soru sormadan, en ufak bir ekstra ilgi göstermeden... Dağın diye kendisinin ikine giriyor.

Mesela sen diyorsun ki ya tatile gittim, hayatımda ilk defa jetski yaptım diyorsun. O da bir şey mi? Ben uçaktan atladım on kere. Hem de jetskiyle.

Şimdi olayı bir anda bir yarışmaya çeviriyor bu. Sen de geriliyorsun. İlla kötü niyetli olmak zorunda değil ama insan başkasını dinlerken aklına bir şey geliyor. O döngüye kapılıyor insan.

Karşıdakini unutuyor. Gereken yerlerde, stratejik noktalarda öyle mi, öyle mi diyecek kadar bir işlem gücünü karşıdakine atıyor. Geri kalan işlem gücünü kendi hikayesini düşünmeye, hatırlamaya, hayal etmeye harcıyor. Sen de kendi hikayeni es verdiğin anda, karşıdakinin kafasının içinde devam eden senaryo bir anda ağzından dökülüyor, dışarı çıkıyor.

Kısaca insanlar birbirlerini dinlemiyorlar aslında, sadece kendi konuşma sıralarını bekliyorlar. Bu da medeniyet sayılıyor yani en azından konuşma sırasını bekliyor. Yani senin düşündüğün bir şey var, dile getirdiğin ayrı bir şey var, karşıdakinin duyduğu apayrı bir şey var, onun kulağına giren, onun beynine giren apayrı bir şey var, kulakla beyin arasında mecazi olarak konuşuyorum. Tabii bir takım filtreler var işte, psikolojik filtreler, algıda seçicilik falan.

Daha sonra o beyne giren, o filtrelerden geçen şeyin de bir yorumlanması ve anlaşılma şekli var. Bunların hepsi ayrı şeyler. Kulaktan kulağa oynar gibi. İlk noktayla son nokta arasında devasa farklar oluyor hep.

Yani en iyi halinde bile herkesin amacı samimiyetle birbirini dinlemek olsa bile, bir ego yarışmasına girmeseler bile sonuçta burada tıkanıyorsun. O yüzden dedim zaten, ya biz nasıl sosyal hayvanlarız, iletişimimiz nasıl bu kadar kötü olabilir? Bu Türkiye'yle alakalı bir durum değil, insanlıkla alakalı bir durum. Bir de o anki iletişimin amacına da bağlı birazcık.

Benim ilk aklıma gelen şey literatürde Informational Listening diye biliniyor. Bu aslında bizim bildiğimiz oturup derste hocayı dinlemek. Yani çok aktif değil, pasif olarak dinliyorsun, çok fazla şey düşünmüyorsun. Düşünecek zamanın yok çünkü karşıdaki sürekli sana bir şeyler iteliyor, bir bilgiler iteliyor.

Aranda da belli bir statü farkı var yani, o hoca sen öğrencisin. Şimdi diyelim ki toplantıdasınız, biri sunum yapıyor ama sizden sürekli geri dönüş bekliyor. O zaman dinleme biraz daha critical listening'e kayıyor. Kritik etmek, biz eleştirmek diyoruz ama eleştirmek negatif anlamlı Türkçe'de.

Kritik ise daha ziyade analiz etmek demek. Critical thinking'de de zaten aynı sorun var. Eleştirel düşünce diyoruz. Çok karşılamıyor.

Sorgulayıcı düşünce biraz daha karşılıyor. Bunun dinleme versiyonu bu. Birçoğumuzun da aslında idealindeki iletişim şekli bu. Genelde formül şu.

Ortada bir sorun var, bir konu var. Çözüme ulaştırılması lazım. Taraflarda net birer argümanla kendi dertlerini anlatıyorlar. Ve diğerleri de bu argümanları dinlerken onu yargılıyorlar.

Bu değişik derecelerde karşıtlık içeriyor. Bazen kazanan taraf olması lazım, diğerlerinin yenilmiş olması lazım. Bazense işte biraz ondan, biraz bundan bir orta yol buluyorlar. Birinin tezi var, birinin antitezi var, sentez oluşturuyorlar, mutlu mesut ayrılıyorlar.

Şimdi buradaki önemli nokta şu, burada karşıdakinin bir anlama çabası var. Merberdekilerin mesela birbirini anlama çabası yoktu. Platonik diyaloglarda ve genel olarak Critical Listening'de karşıdakini anlamak için samimi bir çaba var. Daha önemli bir nokta da şu, bu diyaloglarda mesela Platon'unkilerde Sokrat karakteri karşıdakinin argümanını ona geri tekrarlar.

Sürekli sorular sorar, bak bunu düşünüyorsun değil mi? Şu konuda bunu düşünüyorsun değil mi? diye onun argümanını onunla beraber inşa eder. Bu modern zamanlarda terapilerde kullanılan bir teknik var.

Reflective Listening'e denk geliyor aslında. Bunun merkezi fikri şu. Sen karşıdakini dikkatle dinlersin, onu anlamaya çalışırsın. Anladığın şeyi de kendi kelimelerinle özetleyip karşıdakine sunarsın.

Onun tezine karşı antitez öne sürmüyorsun, onu iknaya da çalışmıyorsun. Sadece onu anladığını belli ediyorsun. Sokrat'ın yaptığı da bu ama bunu bir ilk adım olarak kullanıyor. Karşıdakinin birazcık gardını düşürüyor.

Aynı zamanda da çaktırmadan onu bir takım köşelere hapsetmiş oluyor. Bir kez karşıdakinin argümanı netleşince, katılaşınca, aldığı konum iyice belli olunca Sokrat da diyor ki, tamam o zaman ben şimdi buradaki çelişkileri göstereceğim diyor. Ve çelişkileri gösterirken de karşıyı hep işin içine dahil ediyor. Yani burada Reflective Thinking artı karşıtlık var.

Şimdi bu model 2500 senedir ortalıkta. Peki neden Twitter'da şurada burada tartışmalarımız bu şekilde gelişmiyor? Yani birincisi neden biz yüz binlerce sene evvelinden bu şekilde evrilmedik? İkincisi de hani madem zamanında evrilmedik, ya kaç bin senedir bunları çalışıyorlar, öğretiyorlar birbirlerine insanlar.

Neden hepimiz bunu öğrenememiş vaziyetteyiz? Bilmiyorum yani bunun cevabını kimse bilmiyor ama genel olarak benim fikrim şu zaten muhtemelen de ana akım fikirdir. Biz bir problemi çözmek için evrilmedik. İletişimiz de o şekilde evrilmedi.

Problemi çözmek tabii ki önemli. Sonuçta dünyayı saçma sapan bir şekilde anlarsan aç kalırsın. Ama çoğu zaman ondan daha önemli şey ittifak kurabilmek. Yani atıyorum 10 üzerinden 7 kalitesinde, 6 kalitesinde bir çözümün varsa ve herkes buna ikna olmuşsa, birlikte hareket ediyorsa, tek başına kalıp 10 üzerinden 10 kalitesinde bir çözüme, bir fikre sahip olmaktan daha iyi.

Dolayısıyla aradaki bağın kuvvetlenmesi, iletişim aracıyla bu önemli bir şey. Bunun için de özel geliştiren bir teknik var. Active listening deniyor buna, aktif dinleme. Active listening'in amacı karşıdakini bir şeye ikna etmek değil, bir konuda doğruyu bulmak da değil.

Fakat bu işlere de yarıyor. Nasıl oluyor bu active listening? Birinci şart, hepsinde olduğu gibi dikkatini yöneltmen lazım. Yani bu dikkat aslında çok ilginç bir konu.

Biz dikkatimizi kontrol edebiliyoruz. Diyelim ki bir tiyatro sahnesi var. Sahne karanlık, o bizim zihnimiz. Ve sahnede sürekli bir şeyler olup bitiyor.

Oyuncular var, bir şeyler yapıyorlar ama seyirci bunu tam göremiyor. Spot ışığı tutuluyor belli noktalara, onu görebiliyor seyirci. Şimdi biz aslında şunun gibiyiz, kendi zihnimizi izleyen seyirciler gibiyiz ve spot ışığı da bizim elimizde. En azından biz öyle sanıyoruz.

Yani dikkatimizi belli noktalara yöneltiyoruz ve zihnimizde neler olup bitiyor onun farkına varıyoruz. Zihnimizde derken bütün algı dünyamızı kastediyor. Baktığın şeyi kontrol ediyorsun, dinlediğin şeyi kontrol ediyorsun, neye dikkat vereceksin onu kontrol ediyorsun. Çoğu zaman biz dikkatimizi kontrol falan etmiyoruz aslında.

Bu daha ziyade başıboş bırakılmış ve kendi kendine sağa sola oynayan bir spot ışığı gibi düşünüyorum. Öyle hayal ediyorum bunu. O spot ışığı nereye çevrilirse sen de oraya bakmak zorundasın ister istemez. Karşıdakini dinlemek bu yüzden zor.

Her zaman o spot ışığını karşıdakine tutamıyorsun ve dinlediklerini. O yüzden en önemli adım karşıdakini dinlemek. İkinci adım dinlediğini anlamak doğal olarak. Şimdi burası birazcık ikircikli çünkü bir fikri anladığın anda, daha doğrusu anladığını sandığın anda yargıyı basıyorsun.

Yani o yanlış, aman bu cahilce şudur budur, bir kez bir şeyde bir kategoriye koyduk mu, bir kutuya koyduk mu oradan çıkması çok zor. Dolayısıyla üçüncü adım, active listening'in üçüncü adımı anladığın şey konusunda yargıyı ertele. Bu da çok zor bir şey ama bence bunun en etkili yolu şu. Diyelim sizi gıcık eden bir şey duydunuz.

Atıyorum mesela solcusunuz. Ağır solcusunuz ama. Ben de kalktım bir takım neoliberal politikaları savundum. Kanınız kaynadı böyle anında yani.

On saniye bile sürmedi kanınızın kaynaması. Şimdi orada direkt yargıyı basacaksınız ya, kendi tepkinize odaklanın. Karşıdakinin söylediklerine odaklanmaktansa ve hemen neden yanlış olduğu konusunda sebepleri sıralamaktansa, kendi hislerinize ve tepkinize odaklanın. Bizim tiyatro analojisindeki karşılığı şu olabilir, spot ışığını sahneye değil de kendine çevirmek.

Onunla meşgul olduğun sürece de zaten karşıdakini pek yargılamıyorsun. Baya eğlenceli aslında. Kısa süre yapabiliyorum ben bunu. Yani çok uzun süre, dakikalarca yapamıyorum ama birkaç saniye yapabiliyorum.

O da yeterince insana bir soluklanma imkanı tanıyor zaten. Şimdi dört ne? Yargılamayı erteledikten sonra ne yapıyoruz? Karşıdakinin farklı fikirlerini birbirinden ayırıyoruz.

Sonuçta karşıdaki konuşuyor, bir şeyler anlatıyor. Anlattığı şey de monolitik tek bir parça değil. Çoğu zaman zaten tutarlı da olmuyor. Eğer ortada bir argüman varsa, ha diyorsun iddia şu, ana destek şu, yardımcı destekler şu, kanıtlar, anekdotlar şunlar.

Her iletişimde bir argüman olmak zorunda değil tabii. Ama anlaşılması kolay diye bunu kullandım. Sonuçta kafanızda bir zihni harita oluşturmanız lazım. Bunu yapabilmek için de beşinci adım dinlediklerinizi biraz aklınızda tutabilmeniz lazım.

Yani karşıdakinin anlattığı hikaye ve sözlü iletişimin yanındaki o kullandığı beden dili, yüz mimikleri, şunlar bunlar hepsi de dahil kısa dönem hafızanızda dururken siz onları, oradaki farklı fikirleri birbirinden ayırıp tekrar birleştirip bir harita oluşturuyorsunuz. Ve bunu yaparken de yeni gelen parçaları da dinliyorsunuz sürekli. Altıncı adım düşünmek. Bizim muhabbetlerde bir kere aralık olmuyor, bir es olmuyor.

Çat çat çat herkes konuşuyor. Yani aralığı araya girme fırsatı olarak düşünüyor. Sonuçta muhabbetler sırayla gitmiyor ya öyle bir yapısı yok muhabbetin. Organik olarak gelişiyor.

O yüzden bir sonra kimin söz alacağı ve ne kadar söz alacağı belli değil. Bir analoji kurmam gerekirse tabii kafa hemen telekom mühendisliğine gidiyor benim eski uzmanlığım olduğu için. Wi-Fi teknolojisi tamamen böyle çalışıyor. Aynı Wi-Fi router'a diyelim 50 tane laptop bağlı veya telefonlar bağlı.

Şimdi herkes aynı anda sinyal gönderse sinyaller birbirine karışıyor. Sen önden ufak bir ping atıyorsun, hop ortam açık mı ben konuşacağım diyorsun. O sırada başka bir diyor yok yok ben konuşuyorum ya sen bekle, kusura bakma deyip geri dönüyorsun. Boş bulduğun anda da araya giriyorsun.

Tabii bunlar milisaniyelerle ölçüldüğü için size herkes aynı anda bağlanıyormuş gibi geliyor. Ama aslında orada büyük bir kavga var kim konuşacak, kim araya girecek diye. Bizim muhabbetlerde de birazcık bu durum var. Yani o boş bulduğunda araya girme biraz ihtiyaçtan ve belirsizlikten dolayı ortaya çıkmış bir şey.

Bir daha ne zaman konuşabilirim ve ne kadar konuşabilirim ki? Halbuki özellikle de konular ilginçse karşıdakinin söylediğine böyle gerçek zamanlı olarak düzgün bir cevap vermen çok zor bir şey. Birazcık otur, birkaç saniye onu bir sindir, düşün. Daha o puzzle yeni tamamlandı.

Yani bir sürü değişik fikir söyledi belki, bir sürü yan hikaye anlattı. Şimdi o kafanda oluşturduğun o harita, birkaç saniyeliğine de olsa sindirilmeyi bekliyor. Tanıdığım yüzlerce insan arasından sık sık ara veren, belki aklıma gelen iki kişi var, üç kişi var. Yani senin dediğini anlıyor, diyor.

Bir gözlerini şöyle aşağıya indiriyor, düşünüyor. Ondan sonra da düşünmüş bir şekilde güzel bir cevap veriyor sana. Bunu yapan insan yok. Yedinci adım da şu, biraz düşündükten sonra karşıya soru sor diyor.

Çünkü ilk seferinde karşıdakinin derdini mükemmel, kusursuz bir haliyle anlamış olmana imkan yok. Mutlaka bir yerlerde eksiklik olacak. Ya o eksik anlatmıştır, ya sen anlamamışsındır. Özellikle sosyal medya muhabbetlerinde.

Karşıdaki böyle biraz falso bir şey söylemişse, öyle yorumlanacak bir şey söylemişse biz hiç cömert davranmıyoruz ve olabilecek en kötü şekilde yorumlayıp üstüne saldırıyoruz. Active listening bunun tersini öğütlüyor. Sen başkasını yorumlarken cömert ol. Yani sana aptalca bile gelse ilk tepkin o aptallığı istismar edip puan kazanmak değil, tam tersine belki ben yanlış anladım demek olmalı.

Bunu da açıklığa kavuşturmak için birkaç tane soru soruyorsun. Bu hem yanlış anlaşılmayı önlüyor hem de karşıdakine onay veriyorsun. Bak seni bunca zamandır dinliyordum, sorduğum soruların birer manası var. Dolayısıyla bir taşla iki kuş vurmuş oluyor.

Sekizinci adım, özetlemek. Sokrat'ın yaptığı buydu mesela. O sorularını aldığın cevaplarla da pekiştirerek anladığın şeyi yanlış anlamadıysam savunduğun şey şu diyorsun. Karşıdaki gerçekten dinlediğini bu sefer tamamen anlamış oluyor, tamamen ikna olmuş oluyor.

Bana dikkat harcadın ve bunu belli ettin, teşekkür ederim diyorsun. Kendini borçlu hissediyorsun. Çoğu insan buna minnet duyar. Yani normalde o sağa sola oynayan spot ışığını sıkı sıkıya tuttun, üstüme odakladın ve şimdi de bunu bana kanıtlıyorsun.

Tüm bunları yaptıktan sonra dokuzuncu adım olarak kendi fikrini söylemeye başlıyorsun. Yani düşün, bizim normal berber muhabbetinde belki birinci adım yapılıyor. O da belki. Birinci adımı unuttunuz değil mi?

Neydi? Dikkatini yönelt. Yani sadece dinlenmiş gibi yapma. Sıfırıncı adım o olsun.

Sıfırıncı adım dinlenmiş gibi yapmak olsun. Berber muhabbetinde sıfırla bir arasında. Özetle amaç, problem çözmeden doğruya ulaşmaktan ziyade empati kurmak ve bunu göstermek. Bu dışa dönük amacı.

Bir de içe dönük amacı var. Bunu pek bahsetmiyor kaynaklar ama bence bu da en az ilki kadar önemli. Kendi dikkatinin hakim olma yetesi kazandırmak. Bu çok zor bir şey.

Yani önünde kurabiye var, çikolatalı kurabiye. Sen de 5 yaşında çocuksun. Ona el atmamayı, ağzının içine tıkmamayı öğreniyorsun. Dedik ya hani saçma gelen bir şey duyduğun zaman yargılamayın hemen diye.

Yargılamayı erteleyin diye. Kurabiye yemeği erteliyorsun. Bu zihnin iç süreçlerine yönelik bir şey. Yani dışarıyla, empatiyle, ittifaklarla, şununla bununla alakası yok aslında.

Biraz buradan hani mindfulness kavramına geçmek mümkün olabilir. Yaptığın işe, o anda yaptığın işe tüm dikkatini verebilmek, tüm benliğinle o işin içinde olmak. Mindfulness. Budizm'de önemli bir kavramdır, ona da bakarsınız.

Şimdi ben bunu şu yüzden anlatmadım hani, active listening, critical listening'den daha iyidir, onun daha üst seviyesidir diye anlatmadım. Onu yapacak yerler var, bunu yapacak yerler var ama active listening daha çok alanda, daha fazla sayıda alanda ve durumda işinize yarar. Fakat maliyeti çok. dediklerimi bu 9 adım, 10 adım her seferinde bunu yapabilir misiniz?

Ne zaman kullanacaksınız? Yani bu bir süper güç gibi düşünün ama süper gücü kullandıkça tükeniyor. Günde bir kere kullanabilirsiniz diyelim. O yüzden kullanacağınız zamanı seçmek de en az süper gücün kendisi kadar önemli.

Yani her zaman kullanamazsınız. Önemli konularda, sizin için önemli insanlar için kullanırsınız. Yani aslında sıfırıncı adım, esas sıfırıncı adım şu olmalı. Dikkatle dinlememe değer mi?

Bunun muhasebesini yapacaksın. Mesela politikacıların da en büyük yeteneği aslında dinlemedir. Daha doğrusu sana çok iyi dikkatini veriyormuş gibi yapma. Bill Clinton hakkında bir kitap okumuştum ya, bir makale hatırlamıyorum şimdi.

Kalabalık bir odadasınız diyor. Bir sürü önemli insan var. Bill Clinton da orada. Amerikan başkanı tabii o zaman.

Sürekli odada dolanıyor, insanlarla konuşuyor. Fakat diyor, o kadar kalabalığın içinde, eğer şansına onu yakalarsanız, size öyle dikkatle bakıyor, öyle güzel sorular soruyor. Çoluğunuzun, çocuğunuzun, eşinizin isimlerini o kadar güzel bir şekilde hatırlıyor. Tüm bunları o kadar iyi yapıyor ki odada başka kimse olmadığına inanırsınız diyor.

Sizi o odadaki en önemli insanmış gibi hissettiriyor. Adamın bütün yeteneği bu. Yani orada söylediği şeyin çok akıllıca bir şey olmasına gerek yok, çok inanılmaz çözümler sunmuş olmasına gerek yok size. Ama size verdiği o his, sizi ciddiye alma hissi ve en de beklemediğiniz insanlar yani koskoca başkan.

O yüzden de politikası ne olursa olsun ondan sonra ona oy veriyor insanlar veya tabii bunlar büyük adamlar, aynı odada oldukları için ona bağış veriyorlar. 50 bin, 100 bin dolar neyse. O hissiyat yüzünden veriyorlar. Daha sonra da beynin rasyonel kısmını kullanıp bir takım bahaneler uyduruyorlar.

Bill Clinton'ın neden daha iyi bir aday olduğunu veya o politikalarının neden daha akıllıcı olduğuna dair. Ama o etkili iletişim, dinleme yoluyla gelen etkili iletişim esas itki. Türkiye izlenimlerimizin berber ayağını bu şekilde noktaladık. Bir sonraki bölümde de kız isteme üstünden konuşuruz.

Bu bölüm için aldığım notları ve zihin haritasını Patreon'a koyuyorum. Fakat onlardan oluşturduğum makalede blog da olacak. O tabii ki herkese açık. Dinleyen ve destekleyen herkese çok teşekkür ediyorum.

Eski dostlarımız Ali Özbek, Refik Şekercoğlu, Hasan Salcav. Bunlara yenileri de eklendi. Murat Arslan, Mehmet Ünsal, Mehmet Han, Oğan Tabanlı, Can Emrah Yaldız ve Seküre. Neyse istediğinizi yazın kardeşim oraya.

Parayı veren ismini yazar. O zaman birkaç güne kız istemeye görüşürüz. Hadi kalın sağlıcakla.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)