
4.565 kelime · ~23 dk okuma
Testesteron arkadaşlar konumuz. Birazcık kızalım. Yalnız kızmaya çalışıyorum. Aklını kaçırmış yaşlı adam gibi.
Erkek ve şiddet konusuna devam ediyoruz. Başlamadan patronlarıma teşekkür etmem lazım. Patreon'dan Fularsız Enterli'yi destekleyen herkese zaten teşekkür ediyorum da artık iyice ağa babası olanlara ismen teşekkür ediyoruz biliyorsunuz. Ali Özbek, Refik Şekercoğlu, yeni eklenen Hasan Salcav.
Evet, Ali, Hasan, Refik. Hepsi erkek, hepsinde bol bol testosteron var. Ben bir anekdotla başlayayım. Yakın zamanda bir tekne gezisine çıkmıştım.
Vallahi hayatımda ilk defa tekne gezisine çıktım. Tıpkı araba kiraladığında nasıl geri bırakırken full depo bırakman gerekiyor. Teknede de aynı durum. Ama herkes haftanın aynı günü çıkıp aynı günü döndüğü için benzin istasyonda acayip bir sıra var.
Bir buçuk saat bekledik. Arabalardan farkı tabii şu. Araba bıraktığın yerde duruyor. Burada öyle değil.
Tekneler oynuyor. O oynamalar sırasında da millet yer değiştiriyor tabii. En sonunda tam sıra bize gelmişken bir tane tekne bizden de büyük, bir buçuk kat büyük önümüze geçti. Adamlara bağırıyoruz hop hop bizim sıra diye.
Adam dönüp bakmıyor. Vurdum duymazın teki. Yaşlı başlı insanlar yani aileleri var. Herhalde kaptan yerliydi, o bizi umursamadı.
30 saniyede tansiyon sıfırdan ışık hızına çıktı. Hop hop derken bir anda inşallah tekneniz batar'a geldi konu. Hatta o da yetmedi dedim. Ulan batar ama bunlar kurtulurlar.
O yüzden ekleme yaptım. Siz de inşallah ölürsünüz, içinde kalırsınız. Bedduadan bedduaya koşturuyorum. Fakat tabii çoktan önümüze geçmişler.
Yapacak bir şey yok. O arada diğer istasyon boşaldı. İki tane istasyon var paralel. Biz yanaştık.
Dolayısıyla demin bağırıp çağırdığım tekneyle yan yanayız. Yan yana olduğumuz için güverteden diğerine atlamak mümkün. Bağırıyorum, çağırıyorum. Tam o sırada bunların güvertesinde bir doberman gördüm ya da öyle bir şey.
Büyük, ciddi bir köpek. Duruyor, bekliyor. Parçalasam mı yoksa bir beş dakika daha yaşamasına izin mi versem diye bana bakıyor. Şimdi onu görünce adamın da birazcık benden geniş olduğunu iyice yakından tartınca o zaman birazcık geri adım attım. Yaşınızdan başınızdan utanın bakın herkes centilmen falan.
İngilizcede face saving diye bir terim var. Yani gururunu incitmeden kavgadan kaçmak. Aslında tükürdüğünü yalamış oluyorsun ama çaktırmıyorsun. O şekilde o durumdan süzülüp sıyrılıp gidecekken bizim diğer arkadaş çıktı adam direkt muhabbete what the fuck are you doing diye girdi.
Faklar, fuklar havada uçuşuyor. Ulan dedim dur köpek var adam ayı gibi. Hem ayı hem köpek aynı teknede yiyecekler bizi yani. Bunun tabii haberi yok.
O da gaza gelmiş. O da bir testosteron döngüsüne girmiş. Benim beş dakika önce girdiğim döngüye bu yeni giriyor. Böyle dalgalar halinde yükseldi, alçaldı, yükseldi, alçaldı.
Sonunda kimse dayak yemedi. Bol bol bağırdık ve gittik. Ondan sonra oturduk, bunun muhabbetini yapıyoruz. Adam da diyor ki, ya benim içimde kaldı, söyleyemedim.
Yanaşırken hep sen bağırıyordun, biz orada güdük gibi kaldık. Ben de çıkayım bir şeyler söyleyeyim, sana arka çıkayım dedim. Teknede de bir tane kız var zaten o işi iki kat daha kötü yaptı yani kıza yazmıyoruz bizim arkadaşımız ama artık kaç milyon yıl önce yazılmışsa o kod bana böyle sinyal yolluyor vücut. Oğlum görmüyor musun sana bakıyor bir şey yap köpeği döv böyle senden süpermen gibi hareketler yapmanı bekliyor.
Ya özür dilerim çok bağırdım falan dedirtemiyor sana yani. Şimdi kadınlarda da var bu. Sadece erkeğe has bir şey değil. Ama kadınlar nasıl hissediyor tabii ki ben bilemem.
Diğer erkekler de nasıl hissediyor onu da bilemem de tahmin ediyorum sadece. Sanırım bu tip durumlarda bizim kızdığımız şey insanların bize haksızlık yapması ve özellikle de vurdum duymaz olmaları yani. birisi sana haksızlık yapıp ondan sonra onu anlayıp özür dilerse çok daha affedici oluyorsun ama böyle vurdum duymaz öküz gibi davranınca o kadar gıcık ediyor ki seni o kadar intikam duygusuyla doluyorsun ki sana zararı olsa bile onu cezalandırmak istiyorsun. Daha önceden değilmişimdir, ortak ahlak konusunda da değindim, yazılarda da değindim.
Bu bir adaptasyon. Böyle yapmasaydık herkes o zaman istismar ederdi sosyal yaşamdaki kuralları. O yüzden ne pahasına olursa olsun grubun huzurunu bozan, böyle istismar edenleri cezalandırmak... bizim birazcık kodumuzda var.
Yani kadınlarda da bu sinir var ama bizde bu sinir birazcık testosteronu tetikliyor ve o bir döngü başlatıyor. Çünkü testosteron kanında arttıkça çevreden gelen diğer tetiklemeleri çok daha duyarlı hale geliyorsun. Burada iki tane görüşten bahsedeceğim. Bizim sahnemizi bu şekilde oluşturalım.
Bir tanesi biraz daha klasik. Testesteron, Seks, Güç ve Kazanma İstenci diye bir kitap var Joe Herbert'in. Kesin çizgilerle ayrılmış cinsiyet rollerine ve testosteronun buradaki önemine işaret ediyor. Yani erkekler işte çıkıyorlar, avlanıyorlar, risk alıyorlar çünkü bir erkeğin ölmesi grup için çok önemli değil.
Birbirleriyle rekabet ediyorlar çünkü başarısız erkek üreyemez. Dolayısıyla hem rekabet hem risk alma hem de bunlarla alakalı olan şiddet konularında erkeklerin ayrı bir dünyası var diyor. Hatta o kadar abartıyor ki eğer testosteron olmasaydı insanlık tarihi diye bir şey olmazdı diyor. Birazcık buna karşı yazılmış bir kitap var daha yeni.
Bu da Testosteron Rex diye bir kitap. T-Rex'e gönderme yapmışlar. Bu cinsiyet rollerinin o kadar da keskin biçimde ayrılmadığını anlatıyorlar. Mesela kadınlarda daha az testosteron olmasına rağmen bazı finansal durumlarda daha fazla risk alıyorlar diyor.
Yani bunlar birbirine zıt görüşler değil. Biri sadece daha nüanslı, o kadar. Şimdi sahnemizi böyle kurduktan sonra İlginç bir örnek vereyim. Daha önce de bahsetmişimdir trolley problem diye bir şey var.
Bu hem risk almayı hem empatiyi hem de şiddeti birleştiren bir problem. Önce bunun orijinalini anlatayım. İki senaryo var. Ya beş kişi ölecek ya bir kişi ölecek.
Biz eğer karışmazsak, önümüzdeki kolu indirmezsek beş kişi ölecek. Eğer karışırsak indirirsek tren sadece bir kişiyi ezip geçecek, yolunu değiştirir. Olay bu. Şimdi tabii ki 5 kişinin ölmesi daha kötü bir şey bir kişinin ölmesinden ama orada bizim olaya dahil olup, bizle normalde alakasız olan bir olaya dahil olup insanların kaderini belirlememiz ölçülüyor.
Birçok insan buna tereddüt ediyor. Aritmetiğini biliyorlar. 5 birden büyük tabii ki. Fakat olaya müdahil olmak ve bir insanın kaderini, daha doğrusu tanrıyı oynamak rahatsızlık veriyor.
Bu deneyde hem insanların seçimi ölçülüyor hem de seçiminden duydukları, seçimlerinden duydukları güven ölçülüyor. Yani ne kadar eminsiniz bunun doğruluğundan diye. Şimdi orijinali bu. Bu modifiye edilmiş halinde deneklere testosteron basmışlar.
Olaya müdahil olan, kontrole geçen insanların sayısı artıyor. Yani beş kişi yerine bir kişiyi öldürelim, evet biz karar verelim diyenlerin sayısı artıyor. Hem de verdikleri karardan daha emin oluyorlar. Daha az kararsızlık yaşıyorlar.
Yani öldürdükleri insanı düşünmüyorlar. Ya ben karar verdim ve bir insan öldü benim yüzümden diye. Fazla kafayı olmuyorlar ona. Onun yerine işin aritmetiğine odaklanıyorlar.
Biraz daha yüzeysel bakıyorlar. Süreç değişiyor. Şimdi empati önemli bir yetenek. Yani iş dünyasında da artık önemli bir yetenek.
Başka insanların nasıl düşündüğünü anlaman lazım. Her şey takım çalışması vs. Bunu elde etmek için testosteronu düşürmemiz mi lazım? Bazı insanlar öyle diyorlar.
Mesela Virility Paradox diye bir kitap var. Onun argümanı bu. Özellikle de genç erkekler değil de daha yaşlanmışsan, yani 50 yaşında bir erkeksin, vereceğin kararlar bir sürü insana etkiliyor. Yönetici pozisyondasın mesela.
Bu insanların diyor birazcık daha az testosterona ihtiyaçları var. Bu sayede verdikleri kararları daha çok düşünürler. Trolley problem çok basitti tabii ki. Çok basitleştirilmiş bir şey ama her seçimimiz bu kadar basit değil.
Beşe bir gibi karşılaştırmalar yapmıyoruz. Bazısında hangisinin aritmetiğin iyi olduğunu bilmiyoruz mesela. Tabii bu çözüm insanlara birazcık ters geliyor yani. Ben daha mı feminenleşeyim, iyi yönetici olacağım diye.
O yüzden de başka yaklaşımlar var mesela. Herhangi bir hormon tedavisi görmeden daha ziyade psikolojik yardımla, eğitimle empatiyi arttırma mümkün. Böyle yardım alanlar, bu tip empati arttırma programları diyelim, seminerleri veya programları, bunlara giren insanlar gerçekten de eski hallerine göre daha sakin davranıyorlar. Bir haksızlığa uğradıklarında işte benim teknedeki olay gibi daha az agresif oluyorlar, biraz daha kontrollü oluyorlar.
Ve testosteron seviyeleri de düşüyor. Yani burada biraz mind over body durumu var. Önce sen psikolojini değiştiriyorsun, ondan sonra o da hormonlarını, biyolojik kısmını değiştiriyor. Bunların arasında hep iki yönlü bir iletişim vardır, tek yönlü değil.
Bu arada testosteron seviyesi zaten hiçbir zaman sabit de değil, sürekli değişiyor. Günden güne, dakikadan dakikaya da değişebiliyor. Mesela bir erkek eğer bir kadının ağladığını duyarsa, Oksitosin hormonu artıyor bu aralarındaki ilişkiyi kuvvetlendirsin diye ve testosteron düşüyor yine. Eğer bir tehdit algılarsa o zaman geri yükseliyor.
Yani biz modern gökdelenlerin arasında yaşıyoruz, kravat giyiyoruz, 21. yüzyıl insanı gibi takılıyoruz ama kaputu kaldırdığın zaman alttaki mekanizma aynı 1 milyon yıl öncekiyle. Bu arada bu testosteronu ölçmek de çok basit bir iş değil aslında. Ben 3 çeşit ölçüt gördüm.
Bir tanesi kandaki oranına bakıyor, bir tanesi reseptörlerine bakıyor. Kanda çok olabilir ama reseptör yoksa o zaman onun bir manası kalmıyor fazla. Bir tanesi de senin ana rahmindeyken maruz kaldığın testosteron sayısını ölçmeye çalışıyor. Tabii en zoru bu.
Yani bu hormon hem bizim davranışlarımızı değiştiriyor, hem bizim davranışlarımız başka şekillerde değişince hormon kendisi değişiyor, hem de birden fazla ölçütü var. Yani biraz karman çorman bir durum var ortada. Bu şöyle ilginç, mesela olimpiyatlarda 2016'dan beri artık trans kadınlar yarışabiliyorlar. Hem de ameliyat bile geçirmeden.
Yani trans kadın derken erkek vücudu var aslında, tamamen erkek vücudu, cinsel organları dahil kadın yarışmalarında yarışabiliyorlar. Ne şartla? Testosteron şartı getirdiler. Diğer kadınlara oranla daha fazla olamaz diyorlar.
Yani ölçüt bu testosteron olmuş vaziyette. Şimdi ben şunu da anlamıyorum, yani iskelet yapısı farklı, eskiden kazandığın kaslar şunlar bunlar farklı. Atıyorum son iki senede testosteron seviyen düşmüştür, normal bir kadınınki gibi olmuştur mesela. Senin vücudun yine farklı değil mi?
İskeletin ufa almıyordur herhalde, öyle tahmin ediyorum. Hani olimpiyatları falan boşver, bu diğer okullarda işte lise seviyesinde veya yarı amatör seviyelerde daha büyük sorun ya, öyle bir sürü hikayeler var. Adam geliyor diyor ki ben kadın gibi hissediyorum, kadın oldum diyor. Güreş takımına katılıyor, ulan ayı gibi herifle güreşiyorsun.
Tamam ayrımcılık yapmayalım diye kabul ediyorlar da atıyorum 5-6 senelik güreşçileri 2-3 aylık antrenman sonucu takır takır yeniyor. Bu şey gibi değil mi yani ben boksörüm, tüy stiklette de takılıyorum. Mike Tyson geliyor sonra diyor ki ben aslında ağır stiklette değilim tüy stiklette gibi hissediyorum kendimi diyor. Vücuduna bakıyorsun sadece bazı hormonal farklar var ama yani adam Mike Tyson sonuçta.
Kafasının içi belki Mary Jane ama adaleleri Mike Tyson. Biz basket oynarken, Yıldız takımdayken mesela, kaç yaşındaydım hatırlamıyorum ya, 13-14-15 mi oluyor Yıldız? Sadece o yaşlarda iki yaş bile, genç takımlara karşı oynadığımız zaman iki yaş bile çok büyük fark ediyordu. Yani bizler çocuktuk, onlara erkekti.
Boys to men. O kadar fark var arada. Bir sürü insan da hile yapıyordu o zamanlar. Doğum tarihini yanlış gösteriyorlardı.
Senin bütün o aldığın dersler işte rekabet, takım oyunu bilmem ne, bütün bu güzel şeyler bir anda mahvoluyor. Ya adam hile yapıyor diyorsun. Şimdi bir genç takım gelse, sizden 5 sene önce doğduk ama kendimizi daha genç hissediyoruz ya dese ve buna inansalar, yalan da söylemiyorlar, 14 yaşında gibi davranıyorlar ama vücutları 18 yaşında. Ben o yüzden bu işe pek sıcak bakmıyorum.
Yani çok daha büyük bir grup daha büyük haksızlığa uğramış oluyor. Ben böyle bakıyorum bu işe. Fikrimi değiştiriniz. Sıkıyorsa.
Yok canım öyle sıkıyorsa falan değil. Şimdi şiddetle alakası hakkında bir şeyler söyleyeyim. Mahkumların testosteron seviyeleri mesela hep normal insanlara göre yüksek. Bütün bu seri boyunca dediğimiz çift yönlü sebep-sonuç ilişkisi hakim.
O insanlar testosteronları yüksek oldukları için mi suç işleyip oraya gitti? Yoksa orada oldukları için mi testosteronları yüksek? Yani sonuçta hapishane sürekli tehdit altındasın. Ben sanıyordum ki millet bu işi bulmuş, ortada gayet kuvvetli bir teori var.
Herkes testosteron ne işe yarıyor, nasıl çalışıyor biliyor. Yok öyle bir şey. Hapishanedeki testosteron yüksekliğinin bile ne kadarı neden, ne kadarı sonuç bilmiyor insanlar. Aynı şekilde sporcularda tabii ki daha fazla var, aktörlerde daha fazla varmış, işçilerde daha fazla varmış.
Öte yandan memurlarda, kütüphanecilerde, entelektüellerde yani biraz daha sakin çalışan ve vücuduyla çalışmayan, kafasıyla çalışan işlerdeki insanların testosteron seviyesi az. Öyle oldukları için mi oraya yöneldiler yoksa o ortamda testosterona gerek olmadığı için mi? Şimdi şiddet ve testosteron hakkındaki bir teori şu. Şiddet aslında ikincil bir etki.
Önemli olan etki hiyerarşi ve dominasyon. Yani statü. Testesteron asıl bununla alakalı bir şey. Dandik bir yerdeysen statü ve hiyerarşi şiddete daha çok bağlı, daha çok koreli.
Hapishane gibi bir yerde birebir koreli zaten. Yani en ayı olan kazanmış oluyor, en yüksek statüle oluyor. Ama hapishanenin dışına bakarsan, başka hayatlara bakarsan, atıyorum zengin bir mahalleye gidersen orada evlerin büyüklüğü belki testosteronla doğru orantılı olacak. Daha büyük ev yaptıkça da o statüleri kendilerine daha büyük bir özgüven sağlıyor.
Diğer insanları biraz daha küçük görmeye başlıyorlar. Yani öyle bir ortamda arabalarının fiyatı, evlerinin büyüklüğü testosteronla Koreli olacak. Şiddete meyilleri değil. Özellikle ben satış içinde bunu çok gördüm.
En başarılı satışçıları gönderdikleri bir ödül tatili vardı, oraya gittim bir şekilde. Tamam ben şansına anlatırım bir ara. Oradaki herkes karikatür gibi, hepsi böyle hırslı, hepsi işte gaza geliyor, motive, çok para kazanacağım. Hiçbirinin sabıkası falan yok.
Hiçbiri kavgaya çok meraklı değil. Oradaki testosteron bombası kendini tamamen başka bir şekilde gösteriyor. Şiddet dışında bir şekilde gösteriyor. Şimdi size bir örnek vereyim.
Şiddetle tamamen alakasız bir örnek bu. Ultimatum Game diye bir şey var. Ultimatum oyunu. Bu oyun teorilerinde de çok adı geçer.
Basit kurallarını anlatayım. Ben para babası rolündeyim. Bana deneyi yapan araştırmacı 100 dolar para veriyor. Bu paranın bir kısmını karşındakiyle paylaşabilirsin.
Yani ben istediğim kadarını size önerebilirim. Atıyorum 30 dolarını önerdim. Siz kabul ederseniz 30 dolar size kalıyor, 70 dolar da bana kalıyor. Kabul etmezseniz ama ikimiz de hiçbir şey alamıyoruz.
Değişik bir oyun teorisi varyantı bu değil mi? Klasik görüşte baksan, klasik liberalizm modellerine oturtsan, senin her durumda kabul etmen lazım. Çünkü normalde 0 doların var, pis bir fakirsin. Ben diyorum ki al 30 dolar, 40 dolar ya, 0'dan iyidir.
Hatta 1 dolar bile önersem kabul etmen lazım, klasik model bu. Fakat sen bir robot değilsin, sen bir sosyal hayvansın ve diyorsun ki, ulan sen beni kazıklıyorsun, bana adil davranmıyorsun. Hani belki 100 doları 60-40 paylaşsak tamam ona eyvallah. Belki 35'e 65 paylaşsak ona da eyvallah.
Ama onun altına inmem. Kendimi istismar edilmiş gibi hissediyorum. Senden intikam almak istiyorum. O yüzden de kendi kârımın pahasına yani 30 doları çöpe atıyorum seni cezalandırmak için.
Hiçbirimiz para kazanmıyoruz. Sizin bu sözde irrasyonelliğinizi bildiğimden size komik bir rakam önermiyorum. 40 dolar diyorum, 45 dolar diyorum. Klasik oyun bu.
Rugby takımına dönerim. Şimdi bunlar Japon rugby takımı. Niye Japon? Ne önemi var?
Japonlar çok hiyerarşiye önem veren insanlar. Ve bu hiyerarşide genelde yaşa bağlı oluyor. Şirketlerde de, sosyal alanlarda da hep böyle. Dolayısıyla bu rugby takımındaki yeni gelen birinci sınıf oyuncular en alttalar.
Üniversite rugby takımı bu. Dördüncü sınıf, beşinci sınıf oyuncular da en üst seviyedeler. Onların dediği oluyor. Yani statü hırsa, risk alma yatkınlığına değil de yaşa bağlı.
Şimdi bu oyunu bunlar oynuyorlar birbirleriyle. Ne tahmin edersiniz, nasıl bir şey olacak? Yüksek rütbeli grubun içinde testosteronu yüksek olanlar daha az işbirlikçi oluyorlar bu oyunu oynarken. Yani para kendilerindeyse karşı tarafa daha az para teklif ediyorlar.
Diğer rolü oynuyorlarsa, karşısı bunlara para teklif ediyorsa da o zaman 50-50'ye yakın bölüşmüyorlarsa hiç kabul etmiyorlar. Yani az veriyorlar, çok istiyorlar. Tamam, bu zaten beklediğimiz. Ama şöyle bir olay var.
Düşük seviyeli öğrencilere bakıyorlar, düşük rütbeli öğrencilere yani birinci sınıf, ikinci sınıf. Bundan arasında da tabii hormon değişiyor. Kimi yüksek testosteronlu, kimi düşük testosteronlu. Eğer testosteronları daha yüksekse daha fazla horoz gibi davranmıyorlar, dikilenmiyorlar.
Yüksek rütbelere karşı çıkmıyorlar. Hayır, tam tersine kendi rollerini anlayıp daha da işbirlikçi oluyorlar. Yani benim statüm bu, ben bu grup için de düşük statüyüm diyorlar. Kendilerine diğer tarafın verdiği düşük teklifi daha çok kabul ediyorlar normale nazaran ve kendileri de karşı tarafa daha fazla teklif veriyorlar, daha bonkör davranıyorlar.
Dolayısıyla testosteron statüyle hırsla birebir Koreli değil, daha ziyade statü farkındalığıyla Koreli. Yani testosteron insanları statüye daha duyarlı hale getiriyor, kendi statülerine de. Diğer elemanlar, düşük statülü olanlar, o birinci sınıf, ikinci sınıf olup testosteronu olmayanlar fazla, toplum içindeki yerleri daha bağımsız davranıp davranmayacaklarını pek etkilemiyor. Kesin olarak değil de böyle bir hipotez çıkarıyorlar.
Bunu test edecek başka araştırmalar yapacaklar. Bu bana baya şaşırtıcı geldi. Yani hiç böyle bir sonuç beklemezdim. Bu yüzden güzel zaten bilim.
Ama tabii şunu düşünüyorsun, insanların statülerine daha çok dikkat eden insanlar, daha duyarlı olanlar o hiyerarşiyi daha hızlı tırmanıyorlar. Japonya buna birazcık ters bir örnek. Oradaki katı hiyerarşi yüzünden, yaş bazlı katı hiyerarşi yüzünden. Yani tependeki adam ölünce ancak rütben artıyor.
Ama diğer toplumlar daha esnek. O yüzden sen kime yaranacağını, kime ne zaman dikleneceğini iyi kestirebilirsen o merdivenleri ikişer ikişer çıkıyorsun. Dolayısıyla testosteronu yüksek insanlar bu işi daha iyi biliyorlar. Herkes rastgele araba kullanırken onların elinde bir GPS cihazı var.
Nereye gideceklerini biliyorlar. Hangi sokaklara sapmayacaklarını, yani kime diklenmeyeceklerini biliyorlar. Benzer statüye sahip insanlarla ittifak kurup bir üstteki adamı alaşağı etmeye çalışıyorlar mesela. İki üstte geçmiyorlar.
Bunlara dikkat eden insanlar bilinç dışında olur, bilinçli olur, o merdivenlere daha çabuk çıkıyorlar. Bu kadar basit. Gelelim cinselliğe, çiftleşmeye. Bunun için sabrettiniz.
Nelerden konuştuk? Risk almadan, empatiden, ölçümün zorluğundan, şiddetten, hiyerarşiden. Kaldı testosteronla üremenin alakası. O yüzden de işin bu kısmı monogamiyle, yani tek eşitlikle veya poligamiyle, çok eşitlikle alakalı bir şey.
Yine klasik görüşten bahsedeyim, en başta bahsettiğim kitaplardan birinin çizdiği çerçeveye göre. testosteronu yüksek olan erkek daha dominant oluyor. O yüzden de erkekler sürekli birbirleriyle rekabet etmek zorundalar. O yüzden de en dandik erkeğin bile testosteronu yükselebilir.
Böyle bir çerçeve. Bu niye fazla basit? Birincisi, eğer böyle bir şey olsaydı birkaç nesil sonra hepimizin testosteronunun çok yüksek olması lazımdı. Yani en güçlü erkek zaten veya erkekler zaten bütün dişilere sahip olup diğerlerinden 5 kat, 6 kat, 7 kat daha fazla çocuk sahibi olacaklar.
Gen havuzunu ele geçirecekler. Ama öyle değiliz, hala baya bir değişkenlik var. Dahası bir noktadan sonra düşük statülü erkekler ittifak kurup üsttekileri deviriyorlar. İttifak kurma becerisi olduktan sonra birinin ne kadar güçlü, ne kadar agresif, ne kadar şiddet emeğiyle olduğu çok önemli olmuyor.
Canına tak ediyor, ee yeter be diyorsun. Darbe yapıyorsun, adamı indiriyorsun. Kendileri bir darbe yapmasalar bile Üretime katkıda bulunmazlar. Yani niye gidip avlansın?
Genleri yayılmayacak nasıl olsa. İçten sabote eder veya grubu bırakır gider. Başka gruba katılır. Hepimiz birbirimizle takılıyoruz.
Grubu vardır. Gelin bize katılın. Avlandığını yiyorsun. Çocukların yiyecek işte.
Yani burada erkek perspektifinden konuşuyorum çünkü dediğim gibi dişiler her halükarda üreyebiliyorlar. En dandiyi de üreyebiliyor sonuçta. Boşta kalan dişi diye bir şey yok. Kısır olmadığı sürece hamile kalabilir.
Dolayısıyla bu yüksek testosteron, eşittir, daha fazla dişi modeli çok stabil değil. Benim görüşüm insanların çoğunun yani insana doğal gelen ilişkinin seri monogami olduğu. Hayatının sonuna kadar değil. Ama uzun bir süre tek eşlisin.
Arada da başkalarıyla gidip takılıyorsun. Bunun da bir avantajı var. Diyelim herkes eşleşti ve herkes çok katı bir monogami uyguluyor. Kimse birbirini aldatmıyor.
Böyle bir toplum düşün. Sen kadınsın mesela, sana bir erkek düştü. O herif steril, kısır. Sen bunu bilmiyorsun yani ortada sonuçta DNA testi yok, kan testi yok, bir şey yok.
Aylarca, yıllarca çalışıyorsun, çabalıyorsun, çocuğun olmuyor. Bunu engellemek için arada sırada başkasına göz kırıp, ya gel sen de takıl, yedek yazalım seni de. Böyle bir strateji geliştiriyor hayvanlar, kuşlarda da var bu çok. Sonuçta dişinin vücudunda birkaç erkeğin spermi oluyor, kendini garantiye almış oluyor.
Zaten baba da var, asıl önemli olan. Yani uzun vade yatırım da sağlam da. Erkek de aynı şeyi yapıyor ya. Diyor ki belki bu dişi kısır.
Kısır olmasa bile zaten ben normal halimde birden fazla dişiyi dölleyebilirim. Fırsat buldukça gideyim sağda solda takılayım. Dolayısıyla birazcık böyle esneklik var. Bu belli bir dereceye kadar normal yalnız.
Çok açık yaptığın zaman da bu sefer tabii erkekler birbirleriyle kavga ediyorlar özellikle. Çünkü ben niye senin çocuğuna bakayım? Küçük grupta bu çok sorun değil. Eğer herkes birbiriyle akrabaysa zaten onların çocuğuna bakmak kendi genlerine bakmak gibi bir şey.
Ama grup büyüdükçe bu bir sorun oluyor. Zaten asıl kırılma noktası tarımın ortaya çıkışı ve nüfusun artışı. Özel mülk diye bir şey ortaya çıkıyor. Yani senin statünün çocuklarına geçmesi.
Bu yüzden de çocuklarının gayrimeşru olmaması fikri önem kazanıyor. Böyle bakınca evliliğin ortaya çıkması kaçınılmaz gibi. Dinlerin de bu evliliği kutsaması ve monogamiyi en azından kağıt üstünde en uç haline taşıması. Hani sen ölene kadar bir insanla beraber olacaksın.
O da yetmiyor. Öldükten sonra da o insanla beraber olacaksın. Kavuşacaksınız ahirette. Sonsuza kadar berabersin.
Dinin bu işi buraya taşıması aslında gayet beklendik. Çünkü bu bir zenginlik ve statü transferi sistemi. Artık orada üreme sisteminin ötesine geçiyoruz. Yani daha karmaşık bir şeyden bahsediyoruz.
Bunlarla yan yana işleyen bir başka etki daha olabilir. Böyle bir teori de ortaya atmışlar. Cinsel yolla bulaşan hastalıkların önemi hakkında bir teori bu. Yani özellikle tarım sonrasında toplum büyüdükçe, topluluklar büyüdükçe cinsel yolla bulaşan hastalıkların da oranı artıyor.
Niye artıyor? Çünkü 20 kişiysen bir kişinin bu hastalığa yakalanıp herkese yayması zor bir şey. Belki 5 senede bir çıkıyor ortaya. Ama 200 kişiysen, 2000 kişiysen tek bir tane insanın hastalanması yeter.
Ortada bir regulasyon yoksa, herkes birbiriyle arada sırada takılıyorsa o zaman birkaç sene içinde herkese yayılacak bu hastalık. Dolayısıyla cinsel yolla bulaşan hastalıklar nüfus ve monogami arasında bir ilişki var. Nüfus arttıkça hastalık artıyor, monogaminin etkisi arttıkça hastalığın yayılması zorlaşıyor. her halükarda bu toplumların nüfus büyüdükçe düzenli olarak çalışabilmeleri için fazla işsiz, güçsüz, mutsuz, agresif erkek olmaması lazım.
Yine tabii bir miktar böyle bir artık oluyor. Bunları da savaş yoluyla elimine ediyorsun. Savaşı da kime karşı yapıyorsun? Gidip aslanla kaplanla savaşmıyorsun yani.
Komşularınla savaşıyorsun. Zaten bu erkeğin rolünün büyük kısmı bu koruma rolü, koruyucudur ya erkekle. Kime karşı koruyorsun? Başka erkeklere karşı koruyorsun.
Yine biz bunu aslana kaplana karşı koruyor dişisini diye idealize ediyoruz da o %1. Aslında aslanın kaplanın kendisini düşünsen bu daha da bariz çünkü onları yiyecek kimse yok zaten. Apex Predator yani en tepede. Dişi aslan dediğinde dandik bir hayvan değil yani herkesi parçalar.
Kendi başının içerisine bakar gayet. Erkek neyi koruyor? Monopoly kurmuş orada başka bir monopoly gelmeye çalışıyor. Bizde de böyle birazcık ama bizde de tabii nüfus fazlalaşınca gerçekten o topluluğun hem kendi içinde fonksiyonel devam edebilmesi için bu birçok erkeği elimine etmesi lazım.
Hem de bunu boşu boşuna yapmıyor yani onları gidip de vurmuyor. O büyük israf olur. Başka toprakları, kaynakları ele geçirirken onları harcayalım diyorsun. Bir taşla iki kuş işte.
Şimdi böyle işsiz güçsüz oturan erkek demişken aklıma geldi. Geçen bölümde infanticide kavramından bahsetmiştim. Yani grubun kendi çocuklarını öldürmesi, daha doğrusu bebeklerini öldürmesi. Şöyle de bir teori var.
Bir noktada insanların kafatası büyüyor. Neden büyüyor tam olarak ben bilmiyorum. Bir teori şu, sosyal hayat arttıkça karmaşıklaştıkça beynin de karmaşıklaşması gerekiyor. Daha doğrusu şöyle düşünelim, biraz daha evrimsel olarak doğru düşünelim.
Beyni biraz daha karmaşık olanlar daha iyi sosyal ilişkiler kurabiliyorlar, daha çok yürüyorlar ve bir sonraki nesil onlara daha çok benzemiş oluyor. Kafatası bir şekilde büyümüş. Kafatasının büyümesi neden önemli? Çünkü doğan çocuk hazır doğmamış oluyor.
Zebra yavrusu gibi değil, düşüyor, iki saat sonra ayağa kalkıyor, aslandan kaçıyor. Sen öyle değilsin. İki sene, üç sene sana yatırım gerekecek. Özellikle de annenin yatırımı çünkü annenin sütü var.
Şimdi anne süt ürettikçe de başka çocuk yapmıyor. Erkek yaptı işini bitirdi. Mal mal oturuyor bütün gün kahvede oturur gibi. Bu durumda infanticide çok çekici bir seçenek.
Yani gidiyorsun sen mesela komşu erkeğin çocuklarını, bebeklerini öldürüyorsun ki onun karısı kızışsın tekrar. Ondan çaktırmadan takıl. Senin genlerin yayılmış olur böylece. Diğer adam da onu düşünecek.
Böyle bir topluluk kendi kendini yiyip bitirecek. Sonuçta herkes birbiriyle kavga edecek. Bütün çocuklar da ölecek. Bu olmasın diye erkekler dişileriyle beraber takılıyorlar.
Çocuklarını koruyorlar. Monogaminin başlangıcı bu diyorlar mesela. Böyle de bir teori var. Yani hem cinsel yolda bulaşan hastalıkların artışı, nüfus arttıkça, hem miras, hem genel olarak asayiş, hem infantisaydın önlenmesi, tüm bunların muhtemelen değişik oranlarda bir etkisi vardır.
İnsanları monogamiye yöneltmiş. Tarım toplumu sonrasında bu düzen tamamen uca kayıyor. Din çıkıyor ortaya, bunu kanunlaştırıyor, kodifiye ediyor yani. Ve ondan sonra da kutsuyor.
Birkaç nesil sonra da zaten insanlar neyi niye kutsallaştırdıklarını unutuyorlar. Tamam, ölene kadar biz beraberiz diyorsun. Tanrı böyle istedi. Şimdi ben bunları düşünürken diyordum, acaba ne kadar önce bu değişiklik oldu?
5 milyon yıl önce de böyle miydi? 500 bin yıl önce de böyle miydi diye. O sırada şuna rastladım. Testis boyuyla monogaminin veya poligaminin korelasyonu hakkında.
Hayda diyeceksin, ne alakası var? Şu alakası var, mesela şempanzelerde biraz daha rekabet var. Ve herhangi bir dişinin rahminde birden fazla erkeğin spermi var. O yüzden de bir erkeğin daha çok sperm verebilmesi daha önemli.
Bu da testislerinin boyutuyla alakalı. Şempanzelerin diyor, testisi yaklaşık 150 gram. Yani kendi beyinlerinin üçte biri. İnsanların ise çok daha ufak.
50 gramlık, bir de beynimiz büyük. Yani üçte biri değil, yüzde 33'ü değil, yüzde 3'üne denk geliyor ağırlık olarak. Dolayısıyla bizim daha fazla, daha büyük testis geliştirmemiş olmamız tek seferde boşalmanın çok da önemli olmadığını gösteriyor. Demek ki o kadar büyük bir rekabet yokmuş diyorlar.
Demek ki biraz daha tekeşli. Fakat buna karşı da bir teori var. Aynı ufak testis kanıtı aslında bizim poligamaya yönelik olduğumuzu da gösterebilir. Nasıl gösterebilir?
Gorillere bakarak. Gorillerde bir tane kuvvetli bir alfa harem kuruyor kendine. Harem kurduğu için de diğer erkeklerle cinsel olarak rekabete girmesine gerek yok. Çünkü birini yakalasa kendi dişilerinden biriyle öldürecek.
Diğer erkekler de buna karşı ittifak oluşturamıyorlar. O kadar sosyal değiller. Daha doğrusu sık bir şekilde oluşturamıyorlar. Arada sırada oluşturuyorlar da.
Şimdi bu gorilin spermleri diğerlerininkiyle rekabet etmediği için o yüzden testisi de ufak kalmış. Ben daha önce insanların defolt halinin poligami olmayacağını düşündüğümü söylemiştim. O toplum stabil olmayacağı için. Ama bu örneği yine de buraya koyayım dedim çünkü aynı kanıt yani ufak testis görece iki yöne de gidebiliyor hangi hayvanı referans aldığına bağlı.
Zaten doğrusu nedir'i söylemek için anlatmadım bunları. Bu ilginç noktada da bırakalım. Epey bir şeyden bahsettik artık çok her şey üst üste yığınca da insan unutuyor ya. Ben şimdi bile unuttum podcast'in başında ne dediğimi.
Teknedeki fantastik erkekliğimden bahsettim önce. Ondan sonra testosteron ve cinsel roller arasındaki klasik ve biraz daha nüanslı görüşler hakkında konuştuk. Daha sonra da testosteronla ilişkilendirilen birkaç şeyden bahsettik. Bir, risk alma.
Empatiden konuştuk. Trolley problem. Testosteronun zor ölçüldüğünü, sürekli değiştiğini konuştuk. Direkt olarak şiddete yol açmıyor ama değişik gruplarda şiddet olarak ortaya çıkıyor.
Ama asıl koreli olan şey hiyerarşideki yerin. Ve rugby takımını hatırlıyorsanız da oradaki ders şuydu, testosteron eşittir statü farkındalığı. Son olarak da Daha fazla testosterona olan daha çok dişiye sahip oluyor diye bir denklem yok. Öyle olsaydı zaten hepimiz aynı olurduk.
Toplum biraz daha stabil olmaya çalışıyor. Nüfus arttıkça testosteron fazlalığından kurtulmanın yollarını bulmaya çalışıyor. Cinsel hastalıklara karşı kendini savunmaya çalışıyor ve miras hukukuna oturtmaya çalışıyor ki o da özel mülkle alakalı bir şey. Bunların hepsi birbiriyle alakalı.
Spor da aslında testosteron fazlalığından kurtulmanın bir yolu ve bir savaş simülasyonu. Eski sporlar zaten savaştan pek farklı değiller. Ta yıllar önce Doğu Meksika'da bu mayaların şehirlerine gitmiştik. Stadyum gibi bir şey yapmışlar, hipodrom gibi.
2-3 metre yükseklikte bir yere çok ufak bir çember koymuşlar. Ama çember yere yatay değil, yere dik. Sen de ufak bir topu oradan geçireceksin. Karşı takımın da bir çemberi var.
Koca bir alan, bir sürü insan hiçbir kural bilmem ne olmadan rugby gibi bir oyun oynuyorlar. Futbolla rugby karışımı gibi. En dramatik zamanlarında da kaybeden takımı ölüyor veya kaptanı öldürüyor kendini. Yani şimdiki gibi böyle kaybedene madalya, katılım madalyası falan yok.
Öldürüyorlar adamları direkt. Bu aslında bir savaş. Hem fazla erkeklerden kurtulmanın bir yolu hem de en böyle artık sorun çıkaracak, testosteron fazlası olan erkeklerden kurtulmanın bir yolu. Grubun kendi fitnesini arttırıyor, savaşçı kültürünü arttırıyor.
Fakat çok da abartmıyorlar yani her oyunda da birileri ölmüyor sonuçta. O gazı bir alıyor yani insanlardan. Savaş simülasyonu dememin nedeni bu. Tabii daha sonra zamanla birey hakları falan gelişince spor diye birbirimizi öldürmeyelim demişler.
O daha güvenli bir hale gelmiş. Özellikle takım sporları böyle. Çünkü o gerçek bir savaş simülasyonu oluyor. Ben herkesin spor yapmasının taraftarıyım.
Tabii ki yani kadın, erkek herkesi yapmalı. Bu çerçeveden bakınca, testosteron çerçevesinden bakınca erkek için daha bir zorunluluk gibi bu. Tabii ki dağılımlardan bahsediyoruz her zaman. Her erkek için değil yani.
Yani bundan sonra öyle basket maçı, futbol maçı falan izlediniz de aslında bunlar birer savaş. Şimdi tabii iyice sirke döndüler de darpane oldular ama eskiden böyle miydi ya? İhtiyar muhabbetine geçtiğimize göre artık podcast'in bitme vakti gelmiş demektir. Çok teşekkür ederim dinlediğiniz için.
Hepinize flarsız günler dilerim.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.