Podcast

İçimi Dökmeyi Ben Nerden Bileyim?

Yakın İlişkiler

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Hiç sizi uzun zamandır rahatsız eden bir konu hakkında birileriyle konuşmayı denediniz mi? Kırgınlığınız hakkında konuşmak olabilir. Bir süredir içinizde tuttuğunuz duyguları paylaşmak olabilir. Belki geçmişte kırdığınız birine “Özür dilerim. Ben o gün yanlış yapmıştım” demek olabilir.
Bu bölümde konumuz zor olan konuşmaları yapabilmek ve içimizi dökebilmek. Konuya karar verirken, Gizem Psycology Today’de okuduğu bir yazıdan yola çıkıyor. Zor konuşmaları öğrenmek, otantik halimize ve diğer kişilerle kurduğumuz ilişkilere büyük bir katkı sunuyor. Ben Nerden Bileyim serisinin yeni bölümünde psikolog Dr. Gizem Sürenkök içimi dökmeyi ben nerden bileyim diye soruyor ve sizler için yanıtlıyor. Keyifli dinlemeler!
---
Bölüm akışı:
(2:39) İçini dökmek nedir?
(4:30) Sürekli zor konuşmalar yapacağımız durumların içerisindeyiz
(5:04) Zor konuşmalar işe yaramıyor mu?
(6:40) Karşılıklılık ilkesi
(9:10) Biz bu konuşmalardan kaçınarak ne kazanıyoruz?
(14:05) İyi niyetinden şüphe etmek
(20:15) Konuşma şeklimize dair düşünmek
(21:10) Çok az ömrümüz kaldığını bilsek hangi konuşmaları yapardık?
--
Sesi düzenleyen: Çağrı Küpeli
Kapak Tasarım: Beyza Nur Karlı
Website
Instagram
Twitter
Facebook
YouTube
Linkedin
Görsel: Venus and Adonis - Francisco de Goya



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.501 kelime · ~13 dk okuma

...sizi rahatsız eden bir konu hakkında biriyle konuşmayı denediniz mi? Bu, uzun zamandır kırgın olduğunuz biriyle... ...kırgınlığınız hakkında konuşmak olabilir. Bir süredir içinize tuttuğunuz duyguları bir başkasına aktarmak olabilir. Ya da belki... ...geçmişte kırdığınız birine bugün... ...özür dilerim ben o gün yanlış yapmıştım demek olabilir.

Aslında bugünkü konu zor olan konuşmaları yapabilmek ve içimizi dökebilmek. Peki ben bu konuya nasıl geldim? Her hafta podcast konusuna karar verirken ya sosyal medyadan bana gelen önerilere bakıyorum, ya birileriyle olan konuşmalarda aklımda uyanan sorulara bakıyorum. Bu seferki de internette, Psychology Today'de karşıma çıkan bir yazı oldu. Yazı da

Ölümcül kanser hastası insanlarla yapılan bir grup terapisi esnasında kişilerin sevdikleri insanlarla kalan son vakitlerinde yaptıkları konuşmalara değiniyordu. Ve bu konuşmalar aslında bir yandan çok zor konuşmalar. Ama bir yandan da insanların duyularını en açması gereken ve en oldukları halde orada olması gereken konuşmalar. Bu konuşmaları hayal etmek oldukça zor. Umarım şu anda bu podcast'ı dinleyen kimse böyle bir durumun içerisinde değildir.

Transkriptin tamamını oku

Ama sonuçta bu durumu hayal etmek zor ama bir yandan da o kadar kolay. Düşününce hayatta ne kadar ömrümüz olduğunu hiç bilmiyoruz. Aslında yarın hiçbirimiz hayatta olmayabiliriz bile. O yüzden de zor konuşmaları yapmayı öğrenmek, otantik halimizi, yani olduğumuz halimizi, diğer insanlarla ilişki kurabilmek çok büyük bir önem taşıyor. Çünkü aksi takdirde hep olduğumuz kimliği gizleyerek aslında var olduğumuz halimizden farklı davranarak ilişkiler kuruyoruz. Ve bu bizi günün sonunda mutsuz bir insan olmaya itiyor. O yüzden hazırsanız hadi gelin bugün içimi dökmeyi ben nereden bileyim diyelim ve onun üzerine konuşalım.

Ben psikolog doktor Gizem Sürenkök. Ben Nereden Bileyim'in bu yeni bölümünde içimi dökmeyi ben nereden bileyim diyoruz. Ve önce hadi içini dökmeyi tanımlayalım. İçini dökmekten kastım, en azından benim bu podcast'taki kastım. İçimizdeki zor duyguları, içimizdeki o konuşmaya korktuğumuz duyguları...

Olabilecek en orijinal, en samimi... ...en gerçek halimizle karşımızdaki insanlara aktarabilmek. Tabii ki podcast'ın girişinde söylediğim gibi... ...benim ilham aldığım yazı... ...gerçekten bir süre sonra... ...görecek kısa bir süre sonra... ...öleceğini öğrenmiş insanların yaptığı diyaloglardan... ...kaynaklanıyor. Tabii ki eğer...

Karşımızdaki insanlarla daha uzun süreli bir ilişki kurulacağımız endişemiz yoksa... ...belki de orada daha fazla kendimiz gibi olabiliyoruz. Yani orada karşımızdaki insanlara... ...aklımızdan geçenleri söylediğimizde... ...onlara olumlu ya da olumsuz duygularımızı aktardığımızda... ...karşımızdaki insanların tepkisi... ...belki de bizi daha az ilgilendirmeye başlıyor.

Böyle düşünmek kolay ama bir taraftan da aklıma şu geliyor. Yani eğer biz... ...yakın zamanda hayatımızı kaybedeceğimizi biliyorsak... ...karşımızdaki insanların da bunu bildiği varsayımıyla... ...belki de normalde yapacağımız diyaloglardan çok daha fazla bize şefkat gösteriyorlar. Ve bu şefkat de karşımızdaki insanların bizi daha fazla anlamasına yol açıyor. O yüzden de belki bu konuşmalar birazcık daha farklı ilerliyor.

Şimdi bu kadar böyle karanlık bir bakış açısından çıkmak ve şunu söylemek istiyorum. Aslında sürekli zor konuşmalar yapabileceğimiz durumlar içerisine de giriyoruz. Yani hepimizin mesela sevdiği bir insana kırıldığı... ...ya da aşk olduğu insana açılmak istediği... ...ya da uzun zamandır teşekkür etmek istediği birine teşekkür etmekten kaçındığı zamanlar olabiliyor.

Bu soruyu, yani en son ne zaman birine açıp zor bir konuşma yaptınız sorusunu sosyal medyada yönelttiğimde gerçekten çok fazla cevap geldi. Ve bu cevapların büyük bir kısmı bu tip konuşmaların kendilerini mutsuz ettiği ve aslında bu konuşmaların hiçbir işe yaramadığı yönündeydi. Peki gerçekten bu konuşmalar hiçbir işe yaramıyor mu? Bu konuşmalara girişimiz, bu konuşmalara çıkış amacımız... ...aslında altta yatan niyetimiz ne? Önce bundan bahsetmek gerekiyor diye düşünüyorum. Yani eğer biz karşımızdaki insanla ilişkimizi belli bir noktaya getirmek istiyorsak... ...bu nokta orijinal halinden daha iyi veya daha kötü olabilir. O zaman bu konuşmanın amacı biraz da burayla ilişkili, öyle değil mi?

İkinci bir amaç da içimizdeki duyguları dile getirmek. Bence içimizdeki duyguları dile getirmek kadar aslında olduğumuz halimizi o insanın karşısına koyabilmek. Otantik kendimiz dediğimiz halimiz. Şimdi baktığımda sosyal medyadan gelen cevaplara birçok insan bu tip konuşmaların sonunda kendilerinin özür dilemek zorunda bırakıldığını, Ya da hiçbir karşılık alamadıkları için büyük bir hayal kırıklığına uğradıklarını dile getiriyorlar. Ve bu bana şunu düşündürtüyor aslında...

Eğer biz içimizi döktüğümüz bir konuşmanın sonunda karşımızdaki insandan hiçbir karşılık alamıyorsak aslında bu o ilişki için, o ilişki adına bize çok fazla şey anlatmıyor mu zaten? Çünkü adı üzerinde ilişki ve özellikle yakın ilişkilerin çok temel bir ilkesi var. Karşılıklılık. Karşılıklılık ilkesi şu demek. Bir ilişkide alma-verme dengesi aşağı yukarı eşit olmalı.

Bu alma-verme dengesinden bahsettiğim zaman, bazen insanlar bunu çok daha farklı algılayabiliyorlar. Ama burada kastettiğim, hem duygularını alıp verme hali, hem fedakarlığı alıp verme hali, hem içini açmayı alıp verme hali, hem de tabii ki birbirini incitmeyi alıp verme hali. Yani eğer ben bu ilişkide sürekli inciniyorsam veya karşımdaki insan sürekli fedakarlık yapmak zorunda kalıyorsa... ...veya benim duygularım çok açıkken karşımdaki insanın duyguları hep kapalıysa... ...o zaman aslında ben bu ilişkide hiç kendim gibi olamıyorum ya da kendim gibi hissedemiyorum. Dahası da ilişki zaten karşılık ilkesine aykırı bir şekilde ilerlediği için... ...yakınlık kavramı bir süre sonra aslında alaşağı olmaya başlıyor. Yani aslında bu ilişki bizim zannettiğimiz kadar yakın bir ilişki değil.

Başka bir deyişle ben bu ilişkide bu zor konuşmayı yaparak ya bu ilişkinin daha yakın olmasını sağlayacağım... ...ki böylece bu ilişki amacına hizmet etmeye başlayacak. Ya da ben bu konuşmayı yaparak bu ilişkinin yakın olmadığını karşımdaki insana da belirtmiş olacağım bir şekilde. Belki açık açık böyle söyleyerek değil. Ve karşımdaki insan benim konuşmalarıma, benim hayal ettiğim, umduğum tepkiyi vermeyerek aslında bana başından beri bildiğim o gerçeği kanıtlamış olacak. Biz hiçbir zaman gerçekten benim zannettiğim, umduğum, hayal ettiğim kadar yakın değildik.

Yani aslında karşımızdaki insanlar, biz onlara kırılganlıklarımızı açtığımızda, bu kırılganlıklarımızı alıp bize karşı kullanıyorlarsa, eğer biz onlarla konuşmaya çalıştığımızda karşımıza bir boşluk buluyorsak, Veya biz karşımızdaki insana o ilişkiyi tamir etme yönelik şeyler söylerken, karşımızdaki insan yıkıcı davranıyorsa, o zaman zaten o ilişki bizim kafamızdakinden çok farklı demek oluyor. Bu da beni bir sonraki soruma getiriyor aslında. Biz bu tip konuşmalardan kaçındığımız zaman tam olarak ne kazanmış oluyoruz? Yani gerçekten içinde kendimizi yeterli kadar iyi hissetmediğimiz, sevilmiş hissetmediğimiz... ...hatta alenen kötü hissettiğimiz ilişkilerde bu tip konuşmaları yapmaktan kaçındığımızda... ...tam olarak nasıl daha iyi hissetmeye başlıyoruz? Veya tam olarak nasıl aslında bu ilişkinin bize sağlayabileceği duygusal faydaları alabilmiş oluyoruz?

Çünkü sürekli yumurta kabukları üzerinde yürüdüğünüz yani kendiniz gibi olamadığınız bir ilişki bu. O zaman gerçekten bu konuşmalardan kaçınmak tam olarak bizim nasıl bir işimize yarıyor? Benim burada kafam çok karışıyor. Tabii ki bu şu demek değil. Her yaptığımız konuşma amacına ulaşacak. Bazı konuşmalara biz o konuşmadan ne bekliyoruz bunu bile bilmeden başlıyoruz.

Bazen ağzımızdan dökülüveriyor kelimeler. Çok da aslında hesap etmiş olmuyoruz. Bu arada bu noktada hesap etmeyi çok da olumsuz bir anlamda kullanmadığımı herhalde anlamışsınızdır. Çünkü bu tip diyaloglarda bir hesap etme söz konusu olmalı bir taraftan da.

Şöyle bir hesap etmeden bahsediyorum. Ben bu konuşmaya girerken nasıl bir şey bekliyorum? Hangi duygularım var? Ve bu duyguları ne şekilde karşımdaki insana aktarmak istiyorum? Bu duyguları karşımdaki insana aktardığım zaman nasıl bir beklentim var? Olası seçenekler neler? Ve karşımdaki insandan hangi tepkileri aldığımda

Bu tepkileri ben ne şekilde yorumlayacağım? Bu sorular çok önemli ve bu soruların cevaplarına sahip olmadığımız sürece aslında konuşmalara tabiri caizse bodoslama giriyor. Ve çıktığımız zaman büyük ölçüde hayal kırıklığına uğruyoruz. Bir de tabii ki bu konuşmaları yapma zamanlamamız da çok önemli. Çünkü eğer ben içimde mesela sevgiden, aşktan yanıp tutuşuyorsam... ...ama karşımdaki insanın hiç hazır olmadığı veya zihnen orada olmadığı bir anda bu konuşmayı yapıyorsam... ...karşımdaki insandan bendeki coşkuyu bulamamam olukça normal. Belki zaten karşımdaki insan bana karşı benim ona beslediğim duyguları beslemiyor. Bu oldukça olası bir seçenek. Ama zaten eğer ben o insanın da beni sevme olasılığını merak ediyorsam, bu konuşmayı yaparken onun da beni yeterince iyi dinleyebileceği ve anlayabileceği bir anı beklemeliyim.

Daha iyi bir örnekle geleyim size. Diyelim ki bir süredir bir insanı kırgınız. Belki bir tartışmanın sonunda, belki bir cümlenin sonunda. Kalbimiz çok kırıldı ve bu insandan birazcık uzaklaştık ve kendi içimize attık durumu.

Peki, şimdi artık konuşmanın zamanının geldiğine inanıyoruz. Bu konuşmayı ne zaman yapmalıyız? Genellikle biz bu konuşmaları kendimize hazır hissettiğimizde karşı tarafın duygularını veya zamanlamasını pek tanımsamadan yapıyoruz. Peki ya karşımızdaki insan o aralar çok daha farklı bir problemin içerisindeyse? Veya mesela diyelim ki çok yorgunsa ve bize anlayabilecek bir hissel güce sahip değilse?

Peki ya o insan bizimle henüz yüzleşmeye hazır değilse? Yani bütün bunları üst üste koyduğumuzda... ...eğer bir konuşma, ki kendi başına işteş bir eylem zaten... ...karşılıklı olması gereken bir eylem... ...bir taraf için uygun bir zamanda yapılıyorsa... ...ama diğer taraf henüz bu konuşmanın içerisinde olmaya hazır değilse... ...o zaman aslında o konuşmanın boşa gitme olasılığı oldukça yüksek. Ve o konuşmadan bizim kendimize hiç anlaşılmamış çıkma olasılığımız oldukça yüksek.

Veya karşımızdaki insanın zaten iyi niyetinden, endişe ederken, zaten bundan şüphe duyarken... ...karşımızdaki insanı içimize açacak şekilde hareket ettiğimizde... ...ve onun bu anlattıklarımızı bir şekilde tekrar bize karşı kullanacağına dair duygular beslediğimizde... ...o konuşmaları gerçekten yeterince samimi, yeterince içten yapabilme şansımız var mı?

Burada kastım tabii ki karşımızdaki insana körü körüne güvenelim. Ne olursa olsun bizi hayal kırıklığına uğratmayacağından emin olalım demek değil. Çünkü her zaman herkese böyle ilişkiler kuramıyoruz. Bunu bilmemek mümkün değil.

Ama eğer gerçekten karşımızdaki insanla yakın bir ilişkimiz varsa, burada yakın kelimesinin altını çizmek istiyorum. O zaman aslında konuşmalara başladığımızda onun iyi niyetinden de şüphe etmememiz gerekiyor. Eğer iyi niyetinden şüphe ettiğimiz bir insanla bir ilişkideysek, demek ki o zaman bu ilişki gerçekten o kadar da yakın değil. Yani aslında insan ilişkilerini çok komplike hale getiren biraz da biziz. Temelde güvene, anlayışa, sevgiye, saygıya, özene, takdire ve tabii ki ilk başta da söylediğim gibi karşılıklılık ilkelerine dayanan yakın ilişkileri biz alıp

Kendimizi yakın, çok da yakını hissetmediğimiz insanlarla... ...belki de biraz zorlayarak kurduğumuz ilişkilere dönüştürdüğümüzde... ...o zaman kendimizi çok yalnız, çok anlaşılmamış, çok takdir edilmemiş hissedebiliyoruz. Ve eğer gerçekten konuşmamayı, anlatmamayı... İçimizi açmamayı normalleştiriyorsak, o zaman biz duygularımızı tam olarak nasıl dinliyoruz ve duygularımız tam olarak hangi işleve hizmet ediyor? Çünkü eğer biz onları dinlemeyeceksek, içimizdeki duygulara kulak vermeyeceksek, o zaman aslında duygular işlevlerini tam olarak yerine getiremiyorlar.

Ben eğer bir insana karşı kalp kırıklığı hissediyorsam... ...bu aslında bana bu ilişkide yanlış giden bir şeyler var, düzeltmelisin sinyali veriyor. Ama eğer ben bunun üzerine kapatıp hiçbir şey olmamış gibi hareket ediyorsam... ...aslında duygularımın bana verdiği sinyali yormazdan geliyorum. Ama eninde sonunda açığa çıkıyor.

Öfke patlamaları dediğimiz şeyler ya da bir anda ağzımızdan dökülen aslında o anda hiç söylememiz gereken cümleler bu tip içimize attığımız doğru zamanda doğru yerde sarf etmediğimiz cümlelerle üstünü kapattığımız duygularla çok ilişkili. O yüzden belki de aslında kendi duygularımıza sahip çıkmalı ve doğru zamanda doğru konuşmaları yapmalıyız. Tabii ki Karşımızdaki insanların bizim duygularımıza, bizim umduğumuz karşılığı vermemeleri oldukça olası Bir de zaten herkesin bizim konuşmalarımızı, bizim duygularımızı, bizim anlattığımız halimizi anlamaması da oldukça mümkün. Çünkü aslında biz bir şey anlatırken kendi geçmişimizden, kendi zihnimizden, kendi getirdiğimiz deneyimlerden bir şey anlatıyoruz. Yani ben bugün karşımdaki insana kalp kırıklığımdan bahsettiğim zaman sadece onun kurduğu bir cümleyle benim kalbimin kırıldığından bahsetmiyorum.

Aslında daha önce benim kalbime kırmış onlarca insanın açtığı bir yarının tekrar açılmasından bahsediyorum. Ama bu insanın diğer onlarca insanla bir ilişkisi yok aslında. En azından onun zihninde yok. Ve o yüzden ben ne anlatırsam anlatayım, o sadece kendi davranışına odaklanıyor. Ve ben ne anlatırsam anlatayım, ne söylersem söyleyeyim, onun anladıkları ancak onun anlayabilecekleriyle sınırlı. Yani o kişi de benim cümlelerimden, tıpkı şu anda bu podcast'u dinleyen herkesin olduğu gibi,

anlayabildiği şeyler, kendi geçmiş deneyimleriyle, kendi yaşantılarıyla ve kendi bugüne kadar getirdikleriyle ilişkili. Yani bu podcast'ı dinleyen, varsayalım ki 10 bin kişi var. Bu on bin kişinin her biri bu podcastı dinlerken başka bir insan hakkında düşünüyor. Bu ne kadar bir yandan göz kamaştırıcı bir gerçek. Düşününce yani her birimizin farklı bir ilişkisi için bu podcastı hissedebilmesi. Ama diğer taraftan da şunu da söylüyor. Her bir kişi bugüne kadar getirdiği çok çok çok farklı duygular içerisinde benim cümlelerimi anlıyor. Ve ben bu cümleleri kurarken belki de hiçbirinizin anladığı şeyleri anlatmıyorum. Tabii ki böyle düşündüğümüz zaman konuşmak biraz manasız hale gelebilir. Ve yüzde yüz böyle değil. Çünkü benim anlattığım şeylerin

Her biriniz tarafından anlaşılırlığı bir yere kadar ama o yere kadar olması zaten benim konuşmamı anlamlı kılıyor. Yani benim söylediklerimi her birinizin kendi deneyiminize göre algılıyor olması zaten konuşmayı muhteşem kılan bir şey. Ama diğer taraftan çok iyi biliyorum ki mesela bu konuşmayı, bu podcast'ı dinleyen bir kişi... ...ama ne diyor bu kadın? Ben bunların hiçbirini alıp kendim uygulayamam. Yine gideceğim, bir konuşma yapacağım ve hiçbir işe yaramayacak. Ondan sonra ben boşu boşuna bunun içine girmişim diyecekken... ...bir başka insan mesela bu podcast'tan aldıklarını daha önce yaptığı bir konuşmayla ilişkilendirecek.

Sonra o konuşmanın artılarını, eksilerini eline boyuna tartacak. Arkasından belki bir başka konuşmayı nasıl yapabileceğini planlayacak. Ve aslında böyle ilerliyor her şey. Başka bir deyişle, bu konuşmaları yaptığımız zaman bizim karşı tarafa verdiğimiz mesajlar o insanın anladığı kadar. Ben...

mesajım ve o insan. Üçümüz de bu konuşmalara bambaşka dinamikler katıyoruz aslında. O yüzden benim bugün A kişisiyle yaptığım bir konuşmada kullandığım cümlelerin birebir aynısını B kişisiyle yaptığım bir konuşmada kullandığımda ikisinin sonuçlarının birbirinden çok farklı olmasını beklerim. Çünkü iki ilişkinin dinamikleri birbirinden çok farklı. O yüzden de siz hayatınızda yaptığınız bazı konuşmalarda karşınıza çıkan hayal kırıklıklarını alıp başka ilişkileri uyarladığınız zaman belki de aslında kazanabileceğiniz birçok ilişkiyi kaybediyorsunuz.

Ya da belki bir kişiyle yaptığımız konuşmada onun bizi üzmesi, yanıltması başka insanlarla olan konuşmalarımızda da mevcutsa belki de o zaman bir konuşma şeklimizle ilgili kesinlikle düşünmemiz lazım. İkincisi etrafımıza aldığımız insanlarla ilgili ortak bir nokta bulmamız lazım. Bazen mesela hep kötü giden ilişkilerin içerisindeyim ben. Çok şanssız bir insanım dediğimiz zaman belki de o kötü giden ilişkileri neden kuruyoruz? Neden o ilişkilerin içerisinde kalıyoruz? Belki de bu haliyle

yakını koruma ihtimalimizi sabote mi ediyoruz sorusunu kendimize sormamız gerekiyor. Biliyorum bunlar zor sorular ama bu soruları sormadıkça aslında ileri gidemiyoruz. Şimdi podcast'ın başındaki noktaya geri döneyim. Eğer gerçekten çok az ömrümüz kaldığını bilsek hangi konuşmaları yapmamız gerekirdi? Yapardık. O yüzden de bir yerlerde eğer

Ama onu sevdiğimizi duymaya ihtiyacı olan bir insan varsa, bir süredir bunu dille getirmediğimiz, bu platonik aşkımız da olabilir, veya bir süredir konuşmayı, bunları söylemeyi ihmal ettiğimiz bir aile bireyimiz, belki çok özlediğimiz bir insan, belki bir süredir haberleşmediğimiz bir insan, O insanla temasa geçebiliriz. Veya eğer bir ilişkide kalbiniz kırıksa ve bunun üstünü örtüyorsanız o ilişkinin aslında eski samimiyetinde ilerlemediğini ve eğer siz konuşmazsanız hiçbir zaman eski samimiyetinde ilerlemeyeceğini Söylemek isterim. Belki konuştuğunuzda da eski samimiyeti asla yakalayamayacaksınız. Ama en azından zihninizde açık duran bir sekmeyi kapatmış olacaksınız. Veya belki kalbini çok kırdığınız bir eski dostunuza şimdi bir mesaj atıp tekrar dostunuzu canlandırmak amacıyla hiç değil. Ama ben yanlış yapmıştım. Ve belki de kalbini şu şu şu sebeplerle kırmamalıydım.

Bugün bunun farkındayım. Üzerinden aylar, yıllar geçti. Ama sadece bilmeni istedim desek, o insanın zihnindeki açık sekmeyi kapatmış oluruz. Çünkü birçoğumuz bir türlü tamamlanmamış puzzle'larla sürdürüyoruz hayatımızı. O son parçalar eksik, kaybolmuş. Eğer birbirimizin hayatlarında puzzle'ların parçalarını bulmak için biraz çaba sarf etsek, belki daha iyi ilişkiler kuracağız.

Umarım bu podcast bir şekilde size dokunmuştur ve bir şekilde daha samimi, daha orijinal halinizle ilişkilerde var olabilmenize destek olacaktır uzun vadede. Eğer dinlediyseniz ve hakkınızda bazı duygular uyandıysa bunları benimle paylaşabilirsiniz. Sosyal medyada bana yazdığınız bütün mesajları takip ediyorum ve gerçekten sizlerden bir dönüş almak beni çok ama çok mutlu ediyor. Bu podcastı sonlandırırken hepinize sevgilerimi gönderiyorum. Çok güzel bir hafta geçirmenizi diliyorum. Ve varsa konu önerilerinizi de her zaman bekliyorum. Hepinize sevgiler.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)