
3.740 kelime · ~19 dk okuma
Hiçbir toplantının ortasında Allah'ım ben bunlardan hiçbir şey anlamıyorum. Etrafımdaki herkes her şeyi çok iyi biliyormuş gibi geliyor. Ama ben neden bu kadar yetersizim? Ya da burada tam olarak ne arıyorum diye düşündüğünüz oldu mu?
Ya da mesela çok iyi bir okulda okurken ya da çok iyi bir başarıya imza atmışken bu benim başarım değil ya da ben bunu hak edecek bir şey yapmadım aslında. Tamamen şans eseri buradayım ve aslında çok yetersizim. Burayla hiçbir ilişkim yok diye düşündüğünüz oldu mu? Sosyal medyada arkadaşlarımızın storylerine, postlarına bakarken neden ben de şu tatile gidemiyorum ya da neden ben de şu şekilde giyinemiyorum diye düşündüğünüz veya ilişkiniz içerisinde ne yapsam yaranamıyorum, hep yetersiz kalıyorum, neden ben iyi bir ilişki kuramıyorum diye aklınızdan geçirdiğiniz. İşte bütün bunlar yetersizlik hissinin bizdeki yansımaları. Ve şuna eminim ki bu podcast'ı dinleyen herkes hayatının birçok noktasında kendisini yetersiz hissettiği anlara temas etmiş durumda.
Ben psikolog Dr. Gizem Sürenkök. Ben Nereden Bileyim podcast serisinin ikinci sezonunun bu ilk bölümünde sizinle yetersizlik hissi hakkında konuşmak için buradayım. Yeterli hissetmeyi ben nereden bileyim dediğimiz bu bölümde yetersizlik hissinizin nerelerden kaynaklandığına, kendimizi nasıl daha yeterli hissedebileceğimizi ve aslında yetersizlik hissiyle barışıp o hisse takılmadan hayatımızı sürdürmeye değinmek istiyorum.
Aslında heyecanlıyım da çünkü bir ay kadar ara vermiştim podcast çekmeye. O yüzden tekrar podcast çekmek konusunda kendimi biraz yetersiz hissediyordu gibi gibiyim. Ama yetersizlik hissinin aslında en iyi düşmanlarından bir tanesi yani yetersizlik üstüne en iyi gelen şeylerden bir tanesi onun üzerine gitmek. O yüzden bugün ben de sizinle beraber bu duygumu aşmaya çalışacağım ki sonraki bölümleriniz de daha kolay kolay güzel güzel gelsin.
Ben bu podcastı çekerken yine her zamanki gibi sosyal medyadan hiç yetersiz hissettiniz mi? Bu duygunun nereden kaynaklandığını düşünüyorsunuz? Bu duyguya en iyi gelen şeyler nelerdir diye sordum. Ve tabii ki her zamanki gibi çok güzel cevaplar geldi. Her şeyden önce birçok insan yetersizlik duygusunun tecrübe ettiğini belirtti. Ve bu yetersizlik duygusunun kendince çocukluktaki deneyimlerinden kaynaklandığını anlattı.
Ve bu da literatürdeki yetersizlik duygusu bulgularıyla çok uyumlu aslında. Birçoğumuz kendimizi çocuklukta yetersiz hissetmeye başlıyoruz ve bu duygunun üzerine koya koya ilerliyoruz. Peki biz kendimizi yetersiz hissederek mi dünyaya geliyoruz? Tabii ki hayır. Yani küçük bir bebek, küçük bir çocuk kendisini yetersiz hissetmiyor. Ama yetersiz hissettirile hissettirile bu duyguyu içselleştirmeyi öğreniyor. Peki nasıl oluyor bu?
Yani mesela küçük bir çocuk oyun oynarken, resim yaparken ya da kendince bir oyun kurarken aslında yine beceremedin. Of bu böyle mi olur? Böyle güneş mi olur? Canım güneş dediğin şu renk olur ya da şu şekilde olur gibi yorumlara maruz kalmak mesela. Çocuğun kendince kendi kapasitesi içerisinde yapmaya çalıştığı bir beceriyi, geliştirmeye çalıştığı bir beceriyi
başaramadığını hissettiriyor ona. Ya da mesela çok gayret edip okulda, sınavlarda vs. gayret edip bir başarı elde eden bir çocuğa tebrikler, eline sağlık, ne kadar güzel yapmışsın demeyip de neden sınavda %90 aldın dediğimiz zaman o çocuk o zaman ben niye gayret ettim ki diye düşünüyor. Yani oradaki Ters psikoloji diyelim. Kendimizce o çocuğu tabiri caizse gaza getirme çabası. Aslında çocukta benim başarımın, yani mesela 100 üzerinden 90 almış olmanın hiçbir önemi yok. 100 almadığım sürece zaten
iyi olmayacak duygusunu çocuğa aslında inanılmaz empoze eden bir şey. Ve böyle büyüyen bir çocuk şunu düşünüyor, ben mükemmel olmadığım sürece zaten benim başarılarım herhangi bir şekilde görülmeyecek. Ve gerçekten de o noktadan sonra mükemmellik üzerine uğraşmaya başlıyor. Şu toplumda, sadece Türk toplumunu kastetmiyorum, toplumda diyeyim genel olarak, mükemmellik çabasını sürdürmeye çalışan ve bu yüzden de potansiyelinin çok az bir kısmını gerçekleştiren o kadar çok insan var ki. Çünkü mükemmel olma çabası bizi yoğun bir şekilde kaygıya sürükleyerek yapabileceğimiz şeyleri ertelememize veya yapabileceğimiz şeylerden kaçınmamıza sebep oluyor.
Böyle olunca aslında daha iyisini henüz yaratamadım ama üzerine çalışıyorum diyebileceğimiz şeyler yerine sürekli ertelediğimiz ve en iyi şekilde yapmayı keşfedene kadar yapmaktan uzak durduğumuz ve günün sonunda da o en iyi yapma halini bir türlü keşfedemediğimiz için hiç elimize atmadığımız projeler çöplüğü gibi hayatımız. Ve bu aslında hayatımızı o kadar sekteye uğratıyor ki. Birçoğumuz mesela gitar çalmayı diyelim ki en iyi şekilde yapmadığımız için bunun üzerine uğraşmıyoruz. Veya İngilizce konuşmak. İngilizce konuşmayı çok iyi bir şekilde yapmadığımız için İngilizce konuşmaya çalışmıyoruz. Ya ben zaten beceremem, ben zaten aksanlı konuşuyorum, ben zaten çok iyi değilim.
Peki nereye kadar yapmak istediğimiz, yapabileceğimiz şeylerden kaçacağız? Mesela yurt dışına gitmek istiyoruz, yurt dışına yerleşmek istiyoruz ama iyi İngilizce konuşmadığımızı düşünüyoruz. Ya da kendi mesleki alanımızda yetkin olmadığımıza inanıyoruz. Ama bunu objektif bir şekilde, objektif kriterler üzerinden değil, sadece kendimizi böyle hissettiğimiz için düşünüyoruz. Ve öyle olduğu için de daha fazla üzerine uğraşmayıp bu düşünceyi rafa kaldırıyoruz. Peki gerçekten böyle mutlu olabilmek mümkün mü? Yetersizlik hissinin bizi paralize etmesine izin verdiğimiz her seferinde aslında kendimizi gerçekleştirme hayalinden anbean uzaklaşmış oluyoruz.
Şimdi burada yetersizlik duygusunun temelinde bize kendimizi yetersiz hissettirmiş çocukluk deneyimleri olduğundan bahsettim. Ama tabi ki bunlar sadece ebeveynlerimizle ilgili değil. Hatta bazılarımızın ebeveynleri bu konuda özen göstermiş olsa bile biz çocuklukta başka insanlara da maruz kalıyoruz. Mesela öğretmenlerin rolü çok önemli. Okulda, anaokulunda, ilkokulda kendisini yetersiz hissettirilmiş çocuklar, ailelerinde bu durumla karşılaşmasalar bile bu önemsedikleri rol modellerin düşüncelerini içselleştirip kendilerini yetersiz hissetmeye başlayabiliyorlar.
Okulda, akademik tarafta hiç böyle bir duyguyla karşılaşmamış olsak da zorbalığa uğradığımız zaman, dışlanmaya uğradığımız zaman, türlü özelliklerimizden dolayı bu duygu içimize yerleşiyor ve kendimizi çok yetersiz hissetmeye başlayabiliyoruz. Bu bazen fiziksel görüntümüzle ilgili oluyor, bazen başarılı olmakla ilgili oluyor, bazen bir konuyu fazla bilmekle ya da hiç bilmemekle ilgili olabiliyor. Ama her ne olursa olsun aslında temelinde bir dış sesin, bu dış ses bizim önem verdiğimiz bir büyük de olabilir, bizim önem verdiğimiz bir akranımız da olabilir. Bir noktada bu insanın düşüncesi bizim hayatımızın arka sesi haline geliyor.
Aslında belki daha önceki bir podcastte bu tanımı kullanmışımdır. Kullanmadıysam veya ilk defa dinliyorsanız beni kafanıza canlandırabilmek isterim. Bizim hayatımızda özellikle çocukken duyduğumuz eleştirel dış sesleri biz. Neredeyse küçük bir mikro tipe yerleştirip beynimizde taşıyor gibiyiz.
Yani o sesler bir kere duyulup kalmıyor, o sesler bizim arka planda sürekli çalmaya devam ediyor. Büyüsek de, çok büyük başarılara imza atsak da arka tarafta hala yetersizsin, başaramadın, yine olmadın, bak gördün mü bunu da halledemedin şeklinde en ufacık tökezlememizde o arka ses gelmeye başlıyor tekrar. Ve şunu düşünüyoruz. Başka insanlar benim gibi değil. Başka insanlar hep başarılı. Başka insanlar bunu yaşamıyor. Halbuki bu gerçekten gerçeklikten o kadar uzak ki. Başarılı gördüğümüz herkesin kendine bir yetersiz hissetme öyküsü var.
Mesela çok iyi okullarda okumuş biri, o okullarda okurken kendisinin o okullarda olmayı hak etmediğini düşünebiliyor. Ya da çok iyi bir işe girmiş, çok yüksek bir terfiye almış, iyi bir pozisyona girmiş bir insan, ben burayı asla hak etmedim, bir şekilde bunu fark edecekler ve ondan sonra ben bu işi kaybedeceğim diye düşünebiliyor. veya dışarıdan çok güzel bulunan bir insan aslında kendi bedenine dair birçok kısmı beğenmiyor olabiliyor ve dışarıdan gelen türlü güzel yorumları da es geçebiliyor. Önemli bir nokta buna değinmediğimi fark ettim. Yani biz aslında kendimizi yetersiz görüyorsak dışarıdan gelen yeterlisin yorumları da işe yaramayabiliyor. Hatta şuna benzetiyorum ben bunu. Bir havuz düşünün ve bizim kendi yetersizlik hissimiz o havuzun dibindeki yarık gibi. Dışarıdan gelen her türlü olumlu yorum havuzu bir anlık doldursa da yarık derinleştikçe aslında o su o havuzda kalmıyor.
almıyor, gidiyor. Öyle olduğu için de biz kendimizi sürekli yine yetersiz hissetmeye devam ediyoruz. Aslında temelinde dışarıdan aldığımız onayla, dışarıdan aldığımız olumlu yorumlarla beslenmektense kendi yetersizlik hislerimizi kapatmaya çalışmak o havuzun dibini sağlamlaştırmamızı sağlıyor. Böylece dışarıdan gelen olumlu yorumlar da daha fazla işe yarıyor. Yani o olumlu yorumlara
Bağımlı olmuyoruz ama olumlu yorumların olumlu etkisinden de faydalanabiliyoruz. Şimdi peki nereden başlamalıyız, nasıl devam etmeliyiz ve nasıl olacak bu işler? Az önce söylediğim gibi hepimiz yetersizlik hissiyle hayatımızın bir noktasına boğuşabiliyoruz. Bunu bilmek benim ne işime yarıyor diye düşünmüş olabilirsiniz. Ama aslında ortak insanlık deneyimi dediğimiz, yani bu duyguyu sadece ben yaşamıyorum, aslında herkes yaşıyor duygusu bize çok iyi geliyor. Çünkü biz baktığımız zaman mesela Instagram storylerine, diğer insanların hayatlarından kesitlere baktığımız zaman sanki herkes o an olabilecek en iyi hayatı yaşıyor da biz sadece sıkıntılıymışız gibi hissediyoruz. Halbuki gerçek bu değil. Kimse instagrama mesela ağladığı, üzüldüğü veya en çirkin olduğu fotoğrafı koymuyor. Çektiğimiz 20 tane fotoğraf içerisinde elimizin, kolumuzun, yüzümüzün, saçımızın en iyi göründüğünü seçip koyuyoruz. Veya bütün günü mutsuz geçirmiş oluyoruz ama bir tane fotoğraf çekileceğiz diye yüzümüze bir güncük yerleştirip o fotoğrafı paylaşıyoruz.
veya bir başarımızı paylaştığımız zaman diyelim ki Twitter'da sadece o başarıyı anlatıyoruz. O başarının arka planında ne kadar çok başarısıza uğradığımızı ve aslında o başarıya gelene kadar ne kadar çok yenildiğimizi hiç anlatmıyoruz. Maalesef bunlar acı ama nedense insanlar sadece olumlu taraflarını göstermek istiyorlar. Bu da aslında insanların kıyaslama yapma duygusuyla çok ilişkili. Biz sosyal hayatta, sosyal varlığımızı kıyaslama yaparak sürdürmeye meyilliyiz. Bu aslında birimize özgü bir davranış değil ama bazılarımız biraz daha fazla kıyaslama yapmaya meyilliyiz, bazılarımız biraz daha az yapıyoruz bunu.
Kıyaslama yaptığımız zaman aslında kendimizi sosyal olarak nerede konumlandırdığımızı görmeye çalışıyoruz. Kendimizi bizden daha iyi durumda olanlarla da kıyaslıyoruz. Bizden daha kötü durumda olanlarla da kıyaslıyoruz. Ve şunu hissetmek istiyoruz. Ben iyi bir noktadayım. Ama bunu yaptığımız zaman kendimizden daha iyi durumda olduğumuzu düşündüğümüz insanların hep o noktada olduğunu düşünüyoruz. Yani sanki o insanlar hiçbir başarısızlık yaşamadılar hayatlarında. Hep öylelerdi.
Hiç düşmediler, hiç şaşmadılar, hiç yenilmediler. Böyle düşünüyoruz. Halbuki biz kendi içimizde, kendi hayatımız içerisinde, kendi kitabımızın kahramanı olarak ne kadar çok başarısızlıktan geçtiğimizi çok iyi biliyoruz. Ne kadar çok kendi kendimizi telkin etmeye çalıştığımızı, tekrar ayağa kaldırmaya çalıştığımızı çok iyi biliyoruz. Ama diğer insanları hep ayakta görüyoruz. Öyle olunca sanki o insanlar o başarısızlıkları hiç yaşamadılar gibi geliyor.
O yüzden bizden daha iyi insanlarla kendimizi kıyaslamak bu anlamda bize çok kötü hissettiriyor ve saygımızı çok düşürüyor. Diğer taraftan bizden kötü durumda olan insanlarla kendimizi kıyasladığımızda da aslında gereksiz bir üstünlük hissi duyuyoruz ve bunu başka insanların kötü durumuna kıyasla duyduğumuz için bu da çok sağlıksız. O yüzden aslında yetersizlik hissimize en iyi gelecek şeylerden bir tanesi kıyaslama yapmaktan vazgeçmek. Ve herkesin aslında yetersizlik hissiyle başarabileceğini ve bu hissin çok doğal bir duygu olduğunu, diğer insanların başarılarının bizim için aslında çok da büyük bir anlamı olmadığını düşünmek. Bu arada yetersizlik duygusunun sağlıklı bir miktarı, aşırıya kaçmayan bir miktarı aslında kötü değildir. Çünkü kendimizi gözlemleyip nerelerde daha iyi olabileceğimizi, neyi daha iyi yapabileceğimizi anlamamıza fırsat verir. Çünkü hiçbir noktada kendimizi olabilecek en iyi halimizde düşünmek değil ki amacımız.
Her zaman değişime, değişim için bir alan var. Her zaman değişim için biraz daha yerimiz var. Değişim için, ilerlemek için. Çünkü zaten hayatın genel amacı hep daha iyi hissedebilmek. Ve bu hep daha iyi hissedebilmekten kastım hep daha mutlu olmak, hep daha başarılı olmak, hep daha zengin olmak falan değil. Hep daha iyi olmak. Ve bu iyilik mesela şöyle bir şey olabilir.
Mesela ben bitkilerle uğraşıyorum ve bugüne kadar şu şu şu bitkileri bakmayı başardım. Ve şimdi daha önce denemediğim ve biraz daha zor olduğunu bildiğim bu bitkiyi yaşatabilmek istiyorum. Bu da mesela kendimi daha iyi hissetmenin bir yöntemi. Veya daha önce şu şu şu sporları yapıyordum ve orada şu şekilde kendimi geliştirdim. Şimdi farklı bir spor denemek istiyorum ve orada bir başarı elde etmek istiyorum.
Ya da bugüne kadar hayatımda ilk defa düzenli olarak 3 aylır spora gidiyorum. Şimdi 4. ayı denemek istiyorum. Bunların hepsi bu arada kendimizi daha iyi hissetmekle ilgili bir şey. Ya da mesela ben bir bebeğinim ve çocuğum 5 yaşında. Ben bugüne kadar çocuğuma zaman zaman yanlış davranışlarla bulunmuş olabilirim. Bundan sonra biraz daha farklı yaklaşmak istiyorum.
Veya bugüne kadar kendimi tanıma yönünde çok fazla yol kat edemediğime inanıyorum. Aslında kendimle daha yakından yüzleşmek istiyorum ve bununla ilgili yardım almak istiyorum. Bunların hepsi kendimizi daha iyi hissetmek için yapabileceğimiz ama gördüğünüz gibi spesifik bir başarı unsurunu içinde barındırmayan şeyler. Spesifik bir başarı unsuru derken toplum tarafından başarı olarak görülen şeylere kastediyorum.
Bu arada bu da yeter skisiyle savaşmanın çok önemli bir yöntemi. Biz hep bize dikte edilen başarı kriterlerini kendimize alıyoruz. Halbuki başkasının başarı kriterleri bizim başarı kriterlerimiz olmak zorunda değil. Buradan aslında bu podcast'ın sponsoru olan, bugünkü podcast'ın sponsoru olan Cambly'den biraz bahsetmek istiyorum size. Belki biliyorsunuzdur, belki bilmiyorsunuzdur. Cambly daha iyi İngilizce konuşmanızı sağlayan çok güzel bir uygulama. Bu uygulamada kendinize birlikte konuşabileceğiniz birini seçiyorsunuz. Sizi biriyle eşleştiriyor uygulama. Ve o kişiyle sizin istediğiniz sıklıkta İngilizce konuşmaya başlıyorsunuz.
Şimdi bu ne açıdan önemli? Birçoğumuz İngilizcesinin düzeyinden bağımsız olarak kendisini çok yetersiz hissedebiliyor. Özellikle de konuşma konusu birçoğunuz için daha büyük bir yara. Burada kendi seçtiğiniz konularda sizin için uygun olabilecek biriyle konuştuğunuz zaman hem kendinizi daha rahat hissediyorsunuz hem de bu anlamda kendinizi geliştiriyorsunuz. Şimdi ben neden İngilizce konuşmaktan bahsediyorum?
hem tabii ki sponsorumuzu size anlatmak için ama hem de bir yandan şu yüzden bizim kendimizi başarısız gördüğümüz konular aslında gelişime çok açık olduğumuz konular da bir yandan. Mesela ben yurt dışına İngilizce konuşamadığımı düşündüğüm için başvurmuyorsam tam bu noktada bu anlamda bir şeyler yapmaya başlayabilirim. Burada da zihnimizin her zaman gelişime açık bir noktada olduğuna inanmamız önemli. Eğer biz Ben zekiyim ya da değilim. Ben İngilizce konuşabiliyorum ya da konuşamıyorum. Ben başarılıyım ya da başarısızım gibi gelişime açık olmayan bir kafa yapısına sahipsek o zaman uğraşmıyoruz zaten. Ama eğer hep daha iyisini yapabilirim, henüz daha oraya varamadım duygusuna sahipsek gelişime açık kafa yapısında daha iyisini yapmak için uğraşıyoruz. Burada önemli olan ne? Kendimize ulaşamayacağımız kriterler koymamak.
Yani mesela ben... Diyelim ki kilo vermek istiyorum. Ve varsayalım ki 50 kilo fazlam var. Bir anda 50 kilo vermek zorundayım. Bir hafta sonra 50 kilo vermeliyim dememeliyim de ben daha sağlıklı hissetmek için önce bir 5 kilo vereyim. O 5 kilodan sonra tekrar bir bakayım. Yani nasıl hissediyorum? Bu halim sağlıklı mı? Bu halim bana iyi hissettiriyor mu diyeyim. Ondan sonra tekrar eğer denemeye başlayacaksam tekrar başlayayım.
Yani adım adım ilerleyeyim kendime bir anda erişilmez başarı kriterleri koymayayım. Aynı şey aslında mesela İngilizce konuşmak için de çok önemli. Yani ben bir anda mükemmel İngilizce konuşamam ama bunun için düzenli olarak birileriyle pratik yaparsam işte o noktada giderek daha iyi hissedebilirim. Ve giderek daha başarılı bir performans sergileyebilirim.
Üstelik bu anlamda başarım arttıkça, mesela yeni insanlarla tanışabilirim, yeni yerler keşfedebilirim, yeni fırsatlarla karşılaşabilirim. Bu anlamda gerçekten kendime katkı sağlayabilirim. Bu arada bu podcast'ı dinlerken, Hazır Kemri'den bahsetmişken, Yakın İşkere Özel tanımlanan bir kod var. Bu kodu podcast'ın tanım kısmında bulabilirsiniz.
Ve böylece Cambly'den %60 indirimle de faydalanabilirsiniz. Bu da Cambly'nin size saldığı çok büyük bir indirim. Umarım bundan faydalanırsınız. Aslında İngilizce konusundan bahsetmişken bence şu da çok önemli. Az önce biraz değindim ama bizim için başarı kriterleri olarak belirlenen o şeyler, mesela finansal başarı,
ün kazanmak, çok takipçili olmak ya da kariyer anlamında çok iyi okullarda okumak, büyük şirketlerle çalışmak, en iyi ilişkinin içerisinde olmak ya da fiziksel olarak kusursuz olmak gibi toplum tarafından tanımlanan bu başarı kriterleri Aslında bizi gerçekten mutlu eden başarı kriterleri değil. Yani hiçbir zaman zaten mesela kusursuz bir ilişkin içerisinde olmayacağız. Ya da fiziksel görüntümüzü belki bir noktada kusursuz hale getirebiliriz türlü yöntemlerle. Ama bu bir yere kadar devam edecek, bir yerden sonra olmayacak. Ya da diyelim ki finansal olarak çok başarılı olduk.
ama bu bize direkt olarak mutluluk getirmiyor ya da kendimizi yeterli hissetmemizi sağlamıyor. Çok ünlü olduk diyelim ki ama bunun içi boşsa bu tamamen dıstal bir onay olarak kalıyor ve bu podcastin bir noktasına bahsettiğim havuzdaki yarıklardan akıp gidiyor. O yüzden aslında bu Bu başarı kriterlerinin ötesine geçip kendi başarı kriterlerimizi tanımlamamız gerekiyor. Yani mesela ben dürüst bir insanım, ben etik değerleri olan bir insanım, ben meraklı bir insanım, ben başkalarına ilham veren bir insanım, ben topluma fayda sağlayan bir insanım, ben başka insanların iyiliğini önemseyen bir insanım.
gibi gibi ben üreten bir insanım. Bunun gibi başarı kriterleri aslında çok daha bizi uzun vadede çok daha iyi hissettiren kriterler. Yine mesela burada ebeveynlik konusuna da girmek istiyorum. Yani ben kusursuz bir ebeveynim diye bir tanım yok zaten. Ben evimden gelene en iyisini yapan bir ebeveynim demek var. Ve bu noktada aslında kendimizi daha iyi hissetmeye başlıyoruz.
Tabii öz saygıyı başkalarının değerine bağlı tuttuğumuzda bu zaten uzun vadede kaygımızı çok arttıran bir şey. olumluluk hissini, iyi hissetme halini sürekli böyle bir şey gibi dışarıdan alınan bir ilaç gibi aramak ve olmazsa iyi hissetmeyi sağlayamamak gerçekten aslında uzun vadede çok daha tükenmiş hissetmemize sebep oluyor. Mesela biz İşimizdeki yetkinliğimizi hep başkalarından duyduğumuz sözlerle tanımlıyorsak, kendi yetkinliğimizin bir önemi kalmıyor. Dışarıdan sürekli bunu almaya çalışıyoruz. Mesela ne kadar para kazandığımıza bağlı olarak kendi başarımızı ölçmeye çalışıyorsak, Bu çok dışarıya bağlı ama biz eğer kendimizi işimizde yetkin hissediyorsak, bununla ilgili sürekli kendimizi geliştirmeye çalışıyorsak, yaptığımız işten keyif alıyorsak, hala yaptığımız işle ilgili kendimizi meraklı ve heyecanlı hissediyorsak, işte o zaman aslında kendimizi yeterli hissetmeye de başlıyoruz. Mesela bu bence akademik kariyer için de çok önemli. Yani çok iyi bir okulda, çok iyi bir doktora yapıyor olabilirsin.
Ama eğer sadece o okulun ismi için oradaysan bunun hiçbir önemi yok. Ama sen orada olduğunda merak duygunu besliyorsan, etrafındaki insanlarla yaptığın entelektüel sohbetlerden keyif alıyorsan, orada kendi araştırdığın, konuyla ilişkili edindiğin bilgiler seni tatmin ediyorsa, o önemli. Yani biz aslında isimlere, cisimlere, markalara çok bağlı, bağımlı olarak yaşadığımız zaman aslında yetersiz hissetmeye mahkum gibiyiz. Çünkü bu bir nevi bir sonrakini hep daha yüksek yapmak zorundaymışız gibi. Yani şöyle düşünün mesela şu anda diyelim ki bir işte çalışıyorsunuz ve iyi bir işte çalışıyorsunuz.
Bunun bir sonraki adımında daha iyi bir pozisyonda ve daha iyi bir şirkette çalışmak zorunda gibi hissediyorsunuz kendinizi yeterli hissetmek için. Ama nereye kadar? Yani bu yüzlerinden 90 alan öğrenci örneğindeki gibi 90, 91, 92, 93. Peki bu çocuk 100 alınca kendini yeterli hissedecek mi? Çoğu zaman bunun cevabı hayır. Çünkü o noktaya geldiğinde de kendine bir sonraki ulaşması gereken hedefi koymaya başlıyor.
Ama hiçbir zaman tatmin olmuş hissetmiyor. Boşluk hissi sürekli. Ve buradan da aslında şuraya gelmek istiyorum. Kendimizin bir en iyi versiyonu olduğuna inanmak. Ama yani böyle hani bir noktada ben öyle bir hale geleceğim ki o hale geldiğimde bu benim en iyi versiyonum olacak ve daha ötesine geçemeyeceğim dediğimiz anda zaten aslında kendimize bir
Destinasyon belirlemiş oluyoruz ve yolculuğun önemi kalmamış oluyor. Yani diyoruz ki, o noktaya gelene kadar ben yetersizim, başarısızım, kötüyüm. Ancak o noktaya ulaşırsam ben iyiyim. Mesela şöyle düşünüyoruz, ben daha yüksek enerjili olsam, daha pozitif olsam, daha şakacı olsam... İşte mesela sanat konusuna daha bilgili olsam insanlar benimle daha fazla konuşurlar. O yüzden de ben o noktaya gelene kadar insanlardan biraz daha uzak durayım, birazcık daha izole edeyim kendimi. Ama hiçbir zaman o noktaya da gelemediğimiz için bu sefer yalnızlıkla geçiyor vaktimiz.
ya da mesela bir tarifi edebileceğimiz bir pozisyon var diyelim ki ona bir türlü başvurmaya çünkü şöyle diyoruz işte şu şu konularda biraz daha çalışırsam şu şu konularda yetkini kazanırsam sonra şöyle şöyle olursa biz bir başvuralım eğer olmuyorsa yetersizsek diyelim ki gerçekten yetersizsek ve pozisyon olmuyorsa olmadığı bilgisini alalım. Gerçek bir geri bildirimle nereleri geliştirebileceğimizi anlayalım. Kendi kafamızda kurduğumuz yetersizlik hissiyle kendi gelişimimize engel olabiliyoruz. Bir de aslında mükemmel dediğimiz kavram gerçekten var mı? Bu da çok önemli bir soru. Çünkü benim için mükemmel olan bir başkası için de mükemmel olmayabilir. Şimdi
Çocuklukta hissettiğimiz duygularla yetişkinlikte savaşmak tabii ki biraz daha zor. Bir de bazılarımız içinde bulunduğumuz durumlardan dolayı kendimizi daha fazla yetersiz hissettirilebiliyoruz. Yani mesela toksik ilişkilerle kendimizi sürekli yetersiz hissettirilebiliyoruz. Romantik ilişkiler kastettim şu an. ama yine benzer şekilde toksik ebeveynlerle büyümüş ve halen yetişkin bireler olarak toksik ebeveynlerle temasta olduğumuzda da kendimizi sürekli yetersiz hissedebiliyoruz. Yani mesela diyelim ki hep
şöyle şöyle yaparsam daha mutlu bir aile ilişkim olacak ya da şöyle şöyle yaparsam partnerim tarafından daha çok sevineceğim duygusu içerisindeysek hep o şöyle şöyle yapma kısmına gelmeye çalışıyoruz ve genellikle öyle öyle yapsak da bizim önümüze yine bir hedef koyuluyor. Buna koşullu sevgi diyoruz. Ve koşullu sevgiyle büyütülmüş çocukların bu duyguya çok daha fazla maruz kaldığını fark ediyoruz aslında. Yani romantik ilişkiler içerisinde de partnerimiz bizi koşullu seviyorsa, yani diyelim ki şöyle diyorsa, şu şu şu arkadaşlarınla görüşmezsen ancak iyi olabileceğimizi düşünüyorum.
Ya da işte bana şu şu şu şekilde davranırsan ancak iyi olacak. Ama bu şu şu şu şekiller dediğim şeyler tabii ki genellikle bizim için erişilebilir veya sağlıklı hedefler olmuyor zaten. Yani bize veya ilişkiye iyi gelecek hedefler olmuyor da kişinin kendi kendi iyiliği için bizden talep ettiği şeyler oluyor. Öyle olunca da biz o hedeflere ulaşmaya çalışsak da bir sonraki sefer yine bu sefer başka bir yerden eleştiriliyoruz ve başka bir yerden yetersiz hissettiriliyoruz. O yüzden bir başkasının onayına bağlı olduğumuzda bir türlü ilerleyemiyoruz.
Yetersizlik duygusuyla baş etmeye çalışırken, şu çok önemli, yetersiz hissetme halinin bizde fiziksel olarak nasıl hissettirdiğini fark etmek. Birçoğumuz bunu gerçekten bir boşluk duygusuyla tanımlıyoruz ya da bazılarımız yoğun ansiyete haliyle tanımlıyor. Bunu fark etmek önemli çünkü o fiziksel hali hissettiğimizde bunun altındaki duygunun yetersizlik olduğunu tanımlayabildiğimizde bir farkındalık kazanmış oluyoruz. Sonra bize yetersiz hissettiren insanları tespit edebilmek de önemli. Çünkü hepimizin hayatında belli tetikleyiciler var. Diyelim ki size kendinizi yetersiz hissettiren kişi hayatınızdan çıkartamayacağınız bir insan. Diyelim ki anneniz.
Tabii ki burada annenizi değiştirebilirsiniz gibi bir yanılgıya düşmenizi istemem. Çünkü biz zaten kontrol edebileceğimiz ya da değiştirebileceğimiz insanların sadece kendimiz olduğunu düşünmeli. Diğer insanların ancak kendileri isterlerse değişebileceklerini varsaymalıyız. Bu yüzden de eğer bize kendimizi yetersiz hissettiren kişi annemizse diyelim ki o zaman annemizle kurduğumuz iletişimi Gerek sürü olarak gerekse içerik olarak biraz değiştirmek, yer yer azaltmak işimize gelebilir aslında. Burada kendimize şefkat gösterebilmemiz de çok önemli. Çoğu zaman çocukluktan geliyor dedik yeter skisi. O zaman yetersiz hissettirilmiş çocukluk halimizle tekrar yüzleşmek, ona hayır aslında sen yeterliydin diyebilmek, bir yetişkin olarak bugün ona bunu söyleyebilmek de çok önemli. Ve aslında orada başlıyor değişim.
gerçek anlamda yetersiz olmadığımızla yüzleşme halinden başlıyor. Bir yandan da tabii ki bugün yetişkinler olarak o yetersiz hissimiz uzak kaygı hali olarak ortaya çıktıysa kaygıyla baş etme egzersizleri çok faydalı. Derin nefes egzersizleri, meditasyonlar, düzenli egzersiz yapmak, spor yapmak anlamında söylüyorum. Gerekirse psikolojik destek almak çok faydalı oluyor. Ve podcast'ın içerisinde yer yer söylediğim gibi lütfen kıyaslama yapmaktan elinizden geldiği kadar kendinizi uzak tutmaya çalışın. Çünkü kıyaslama bize hiç iyi gelmiyor. Etrafınızı, sizi destekleyen,
Sizin değerinizi bilen, sizi yeterli gördüğünü her fırsatta hissettiren, gerçek anlamda hissettiren insanlarla sardığınızda, kendinizi kötü hissetseniz bile o insanlara sığınabiliyorsunuz. Ama şeyle söyleyeyim bunu bir kere daha, o insanların varlığına bağımlı olarak değil de gerektiğinde o insanlardan destek alarak ama yine bir kere daha havuzun dibindeki yarığı kapatarak ilerleyebilmek çok önemli. Umarım bu podcast hepinize faydalı olmuştur. Süremiz çok uzadığı için aslında imposter sendromuna değinmek istiyordum ama değinemiyorum. Başka bir podcastta ona da değinirim mutlaka. Her zaman bu arada bana ben nereden bileyim serisi için hakkınıza takılan soruları, ah şunun hakkında podcast çekseniz ne iyi olur dediğiniz konuları yazabilirsiniz.
Bir çoğunuzdan geldiği için söylüyorum Toxica bebeğinler konusu hakkında bir podcastı yakında çekeceğim. Hepinize sevgilerimi gönderiyorum. Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere. Cablicod'u için aşağıya bakmayı unutmayın. Hepinize sevgiler, hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.