Podcast

Sevgiyi Besleyen Sınırlar #Cansu Kamar

Yakın İlişkiler

6 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Uzman Sohbetleri serimizin yedinci podcastinde Uzman Cansu Kamar ile birlikteyiz. Uzman Psikolog Cansu Kamar; aynı zamanda bir psikoterapist ve yoga ve mindfulness eğitmeni. Bu podcast yayınımızda ilişkilerimizde sınırlar koyarak hayatımızı ve karşımızdaki kişiyle olan iletişimimizi kolaylaştırmanın yollarını, bu yolda yapılması ve yapılmaması gerekenleri konuşuyoruz. “İnsan sevdiğine sınır koyar mı?” “İlişkilerde sınır dediğimiz şey nedir?” gibi soruları yanıtlandırıyoruz. Sizin de bu konularla ilgili aklınızda sorular varsa buyrun yayına!

Bölüm Transkripti

5.000 kelime · ~25 dk okuma

Herkese merhaba. Bugün yeni bir podcast'a karşınızdayız. Bugün uzman sohbetlerimizde benimle birlikte uzman psikolog Cansu Kamar var. Cansu hoş geldin. Çok teşekkürler kabul ettiğin için davetimizi. Hoş bulduk. Ben teşekkür ederim. Sen istersen kendini biraz daha tanıt. Zaten seni bilen çok insan var ama birazcık daha detaylı bilsinler.

Ben uzman psikolog ve psikoterapistim. Nişantaşı'nda bir psikoterapi merkezim var. Ergen ve yetişkinlerle çalışıyorum. Daha çok bu insanlık halleri, insan olma deneyimi ve kendi sesimizi duymak, kendimize giden yolu bulmak konuları çerçevesinde yazılar yazıyorum. Ocak ayında ilk kitabım Unutursan Hatırla çıktı. Bunları bir araya topladım. İki uzmanlık alanım var. Humanist Psikoterapiler bir master'ım, diğeri Endüstriyel Psikoloji. Genel olarak bütünsel ve sistemik bir yaklaşımım var. Yani her şey birbirine bağlı ve mikrodan makroya aslında işte bireyle, kurumla, toplumla çalışırken

Çok benzer dinamikler var ve aslında bütünün bir parçası olarak ve onların birbiriyle olan ilişkileri olarak bakıyorum. Uzun süredir mindfulness, yoga, meditasyon çalışıyorum. Kendi hayatımda da aslında bunların o benim yolculuğumdaki dönüştürücü etkisi benim bu işi yapma şeklimi de değiştirdi. Doğayla olan ilişkim bu işi yapma şeklimi değiştirdi.

Transkriptin tamamını oku

Ve aslında şu anda yazıp çizdiğim şeylerde de hani o akademik kısımdan süzülmüş ve biraz daha sadeleşmiş ve ondan kalan şeyler var ve bu hali bana bayağı keyifli geliyor. Bu şekilde. Ben podcast çekmeden önce Cansu'ya söyledim ama şimdi tekrarı olsun. Cansu'nun yazdıklarının sadeliği ve akıcılığı gerçekten inanılmaz etkiliyor beni de. Yani gerçekten anlatmak istediğim çok basit ama çok derin bir dille ifade edebilme yeteneği çok rastlanan bir şey değil. O yüzden çok hoşuma gitti benim de. Ellerine sağlık. Teşekkür ederim. Hepsi için. Bugünkü podcast'ımızın konusu sınırlar. Sınır çizmek, sınır koymak. Bunun kendimizi sevmekle ne ilgisi var? Sınır koymanın. Ya da biz sevdiğimiz insanlara sınırı koymalı mıyız? Koyarken nasıl koymalıyız? Sınır koymak bizim ne işimize yarar? Ya da aslında ilişkide ne işe yarar? Bunların hepsini konuşmaya çalışacağız yarım saat içerisinde. Biraz zorlu olacak ama ben... Beş dakika önce karar verdik, konumuz değişti.

Aynen öyle. Başka bir şey konuşacaktık. Sınırlar konuşmaya karar verdik. Umarım dinleyenlerin, izleyenlerin hoşuna gider. O zaman şöyle başlayalım diyoruz. Cansu'nun kitabında da yer alan bir kısmı okuyarak ben başlayacağım. Hemen okuyorum.

Sevdiklerime sınır koymak mı? E nerede kaldı o sevginin samimiyeti? Bencillik değil mi bu? İnsan sevdiğine böyle yapar mı? Yapar efendim. Hem de sevdiğinden yapar, sevmeye devam etmek istediğinden yapar. Havadar ilişkiler, kalpten gelen buluşmalar ve istediğine gönülden evet diyebilmek için yapar. Diye yazmış Cansu. O zaman ben de sorayım. İnsan sevdiğine sınır koyar mı Cansu hiç?

İnsan sevdiğine sınır koyar tabii. Çünkü sınır dediğimiz şeyden ne anladığımız ne algıladığımız önemli burada. Sınır dediğimizde genellikle sanki karşı tarafı yoksun bırakmak gibi algılıyoruz daha çok biz. Ve böyle bir sevgisizlik gibi bir algılayış var. Ama aslında temelde sınır koymak demek ben neyle ne kadar okeyim ve ne kadar iyi hissediyorum. Karşı tarafta aslında benimle ilgili olanı anlayabilmek ve bilebilmek için benim sınırımı bilmeli ki bu davranış beni hangi noktada rahatsız ediyor, benimle nasıl konuşulmasını, nasıl iletişim kurulmasını ya da hangi deneyimleri hayatımda istiyorum, hangilerini istemiyorum, bana dair aslında karşı tarafa bir harita veren sınırlar.

Ve benim sınırım eğer belli değilse, yani karşı taraf bunu şey gibi gösteriyor, yani şu alan benim alanımsa eğer, bu optimum denge modeli diye çalıştığım bir modelin aslında gösterme şekli. Şu benim kendi alanımsa ve bunun içerisinde benim hayatımda önem verdiğim, anlam bulduğum şeyler var. Buranın bir sınırı olması gerekiyor. Çünkü ben bunu eğer tamamıyla açarsam ve karşıdaki insan, işte diyelim ki size rahatsız edici bir şey yaptı karşıdaki kişi, şuraya kadar geldi ve hiçbir şey söylemediniz. Buraya kadar geldi ve hiçbir şey söylemediniz. Burada hala bir şey söylemediniz ama burada olan bir şey size çok yakın ve neredeyse artık sizin içeriği tehdit eden bir yerde. Ve bunu bir anda atma ihtiyacı hissediyorsunuz.

Bu hani durdum durdum patladım denilen şey biraz daha öyle bir yerdir. Ve karşıdaki insan şok olur. Çünkü siz o kişiyi aslında herhangi bir noktada durdurmamıştınız. Bu benim için okey değil dememiştiniz. Ve karşıdaki için de bir şok aslında. Yani ben bunu yapıyordum ve bu insan gayet bununla bir problemi yoktu. Şu anda neden bir anda bu kadar patladı anlaşılır bir şey değil. Hayır dersem,

Sanki karşıdaki insan bağlantıyı kesecek gibi hissettiğim için sınır koymakta problem yaşıyorum. Genellikle en çok görülen şey bu. Yani ben karşıdaki insana bir sınır koyarsam ya beni sevmezse ya kabul etmezse ya işte benimle görüşmek istemezse. Ama böyle bir durum varsa zaten yani karşıdaki insan sizin neyi sevdiğinizi neyi sevmediğinizi belirttiğinizde bundan rahatsız oluyorsa O ilişkiye bir bakmak lazım zaten.

Değil mi? Aslında seni, sen olduğun için sevmeyen bir insanla bir ilişki kurmaya çalışmak problemler zaten oradan başlıyor. Yani bizi bütün sınırlarımızla, bütün varlığımızla, iyisiyle kötüsüyle veya kabul ettiklerimizle ve etmediklerimizle kabul edebilen bir insana ihtiyacımız var bizim aslında. Ama tabii ki karşımızdaki insan bizim neyden hoşlanıp neyden hoşlanmadığımızı biz ona anlatmadığımız sürece biz Onları belirlemediğimiz sürece bilemez ve aslında birbirimize hep, bunu olumsuz bir anlamda söylemiyorum, hep test ediyoruz. Yani nereye kadar kabul edebilir, nereye kadar tahammül gösterilir ve test ediyoruz günlük hayatta. Çocuklar ebeveynlerine yapıyor, ebeveynler çocuklarına yapıyor, yetişkin ebeveynler yetişkin çocuklarına yapıyor ya da romantik ilişkiler içerisinde yapıyoruz birbirimize.

Hep birbirimizin sınırını tanıma, anlama çabası. Yani bir alan içerisinde nasıl yerleşiyoruz çabası değil mi? Çünkü bir taraftan şey de var. Yani herhangi bir şeye hayır demiyorsam neye gerçekten evet dediğimi bilme şansı yok karşıdakine.

Yani ben eğer her şey okey, fark etmez, benim için önemli değil diyorsam, ben gerçekten neyi isteyerek yapıyorum, neyi çok içimden gelerek ve keyifle yapıyorum, hangi noktada böyle tamam tabii ki yaparım diyorum ama böyle içimden de Şimdi gideceğim yine, diyorum. Yani karşıdakinin de aslında benim gerçekten neye evet dediğimi, gerçekten hangi noktada onunla olmak, onunla birlikte bir şeyler yapmak istediğimi bilme ve anlama şansı oluyor. bu olduğunda. Değilse bu işte samimiyetsiz bir ilişki ve aslında kendi içimden bir öfkelenme. Çünkü her şeye evet diyorum ve her şeye evet dediğimde aslında o her evetin içinde kendime bir hayır var. Gerçekten istemediğim bir şeyse. Bu Gabor Mate çok bahsediyor bundan. Bedeniz hayır diyorsa. kitabında ve ona da ilgilenenler bakabilirler. Gabormatin'in bu konuda çok çalışmaları var. Karşı tarafa istemeden söylediğiniz her evetin içinde bir hayır saklıdır. O da kendinize söylediğiniz hayır aslında. Yani kendi isteğinize, kendi içgüdünüze, kendi sezginize o anda hayır demek. İşte çok yorgunum, hiç gitmek istemiyorum ama ayıp olur. Gitmem lazım.

Bunun sonrasında da şey başlıyor, ben eğer her şeye evet diyorsam karşı tarafı çok büyük bir borçlandırmış oluyorum bir taraftan da aslında. Hani saçımı süpürge ettim noktası orada geliyor. Yani ben eğer kendimi gözetmiyorsam, ben kendi sınırımı, kendi ihtiyacımı, kendi isteklerimi gözetmiyorsam karşı taraf Tam bunu yapmasını bekliyorum ve bana en ufak bir hayır dediğinde ya da o aynı şeyi yapmadığı durumda çok fazla öfkeleniyorum aslında. Hani ben sana bu kadar bu kadar yaptım sen bana nasıl bunu yapmıyorsun? Söylenmeyen şeyler o yüzden ilişki içerisinde toksik.

atık yaratan şeyler. Ve bunlar böyle hani saklanan, gizlenen şeyler değil. Böyle o trip atmalar, o aradaki gerginlikler, soğukluklar, işte şöyle baktım, anladım, böyle baktım, kesin anlamıştırlar. Hep o sınırı koyamamak, ifade edememek, söyleyememek. Bir türlü böyle, ya bu benim için uygun değil diyememek noktasından çıkıyor.

Yani aslında iyi bir eş olmak, iyi bir partner olmak, iyi bir anne olmak, iyi bir evlat olmak her şey evet demekten geçmiyor. Şeyi çok duyuyorsundur sende. Ben çok fedakarlık yapıyorum ama karşı taraf bunu hiç görmüyor. Ya da kendimden çok veriyorum ama karşı taraf bunu hiç takdir etmiyor. Hatta şu iddiayla genellikle söylenir. Bu arada niye başka insanlardan bahsediyorum bilmiyorum. Ben de bazen yapıyorum bunu.

Bir insana aslında karşılık beklemeden fedakarlık yapıyoruz. Niye karşılık bekleyelim? Zaten ilişkilerde o hesap tutma yok. Ama eğer tek taraflı olarak sürekli fedakarlık yapan bizsek ve bunu karşı taraf talep bile etmeden kendimiz sürekli yapıyorsak aslında İstemsizce bence karşı tarafın bunu görmesini de bekliyoruz sürekli. Yani o hiç hayır dememe. Ben veririm. Önemli değil ben yaparım. Gerek yok işte ben hayır demeyeyim. Şimdi yanlış anlaşılır. İşte uygun olmaz. Bunların hepsinden dolayı yapıyoruz, yapıyoruz, yapıyoruz.

karşı taraf bunu talep etmediği için veya aslında karşı taraf kendi sınırlarını koyduğu için belki günün birinde bir bakıyoruz aslında ne kadar çok şey yapmışız ve bunu sadece aslında kendimiz daha iyi bir insan olmuş olmuş veya daha iyi bir partner daha iyi bir eş neyse olmuş olmak için yapmışız ve sonuçta aslında ne ilişki beslenmiş ne kendimiz beslenmişiz bu durumda. Yani orada aslında mesela diyorsun ya fedakarlığı yapıyoruz ve beklemeden yapıyoruz. Şimdi başlangıçta adının fedakarlık olması zaten onun bir beklentiyle yapıldığını gösteriyor. Yani içsel olarak bir hesap var, hesap işliyor orada. Temel nokta bence şu, yani ben kendimi

kendimi gözetmediğimde kendi ihtiyaçlarımı karşılamadığımda yani bu çok aslında bir çocuğun ihtiyacını karşılamak gibi bir şey yani ben kendim yemek yemediğimde su içmediğimde devamlı olarak gidip de işte su ister misin yemek ister misin dediğim bir durumda kendime açlıktan ölüyorsam Bu bende bir harabiyete yol açar. Yani bu bir öfkeye, sinire ya da işte bir haksızlık duygusuna yol açar. Ben buna şey diyorum, önce kendim evde olmam lazım ki birini misafir edebileyim. Kendim evde olmak diye bahsettiğim şey de aslında yani bu beden benim evim. Yani bana burada verilen mesken bu ve en temelinde bunun en temel ihtiyaçlarını karşılamak. İşte acıktığımda yemek yemek, susadığımda su içmek, kendimi mümkün mertebe rahat ettirebilmek. Tuvaletin geldiğinde tuvalete gitmek. Yani bazı insanlar bütün gün tuvaletini tutuyor mesela.

Kendine bu öz şefkatle çok temel bahsettiğimiz şeylerden biri bu. Kendine bakmak illaki böyle çok, bunu şey olarak yazıyorum hep işte, çünkü sen buna değersin diyen maskaralar ya da köpüklü banyolar falan şeklinde değil ya da Nutella kavanozuyla eşleştirilen bir şey değil. Kendine bakmak en temelde aslında şu bedeni mümkün mertebe en temelde O ihtiyacına karşılık gelecek şeyleri yapmak. Bir çocuğu aç bırakır mısınız? Bir çocuğu susuz bırakır mısınız? Bırakmazsınız. İlk önce onları yapmak. Diğer şeyler ondan sonra geliyor. Ve aslında o şeyler tamam olduğunda

Ben de kendimle daha konforlu ve rahat bir yerde olabiliyorum. Ben kendimle daha konforlu ve rahat bir yerde olduğumda başka birine bir şey sunmam, başka birine toleransım, başka biriyle olan iletişimim çok daha farklı oluyor. O yüzden yani kendi içimde bir yoksunluk varsa, bir ihtiyacım karşılanmıyorsa, bir kavga varsa içeride, Dışarıyla olan ilişkim de illaki öyle olacak. Ya oradan çok büyük bir şey bekleyeceğim, ya benim bütün ihtiyaçlarımı sen karşıla diye bekleyeceğim, ya bir öfke doğacak bu olmadığında. Ve bu dediğim gibi ilişkide çok büyük bir dengesizlik oluşturuyor. Yani ister arkadaş ilişkisi, ister romantik ilişkiler olsun. Ben devamlı olarak fedakarlık yapıp da karşı taraftan bekliyorsam bunu, Karşı taraf hani çocuklar bir yerden sonra şey olmaya başlar. Mesela ergenlik döneminde falan. Anneye karşı işte ben mi dedim sana yap diye, ben mi dedim sana et diye. Çünkü annenin bütün varlığını çocuğa yüklemesi ve oradan bir beklentiye girmesi çocuğa ağır gelir.

Yani çünkü bu tür bir vericilik oradaki dengeyi bozar. Zaten hayat yukarıdan aşağı doğru akar. Yani anne baba verir, çocuk alır. Ama bunun yukarıya hesabı sorulmaz. Ya da aşağıdan da tahsilat yapılmaz. Aşağı doğru akan bir nehir bu. Hayat bu şekilde akıyor. O yüzden sınır meselesinde bu şey demek. Bencillik olarak algılanan bir tarafı var ya bir de hani sınır koyarsam yoksun bırakıyorum ve bencillik.

Sadece ben varım demek değil. Ben de varım, sen de varsın demek. Ve benim için bunlar bunlar iyi, hoş. Bunlar bunlar değil. Ve bunları bildiğinde aslında ikimizin iletişimi, ikimiz arasında akan şey çok daha keyifli, samimi ve gerçek oluyor.

Ben mış gibi yapmıyorum. İstemediğim halde zorla kendimi oraya getirmiyorum senin yanına. Çünkü öyle demem gerekiyor diye. Sen de biliyorsun ki oradayken, gerçekten orada olmak istediğim için oradayım. İki taraf için de aslında çok ferahlatıcı bir şey, sınırlar. Net sınırlar ve net, sade, belirli sınırlar. İki taraf için de çok aydınlatıcı bence.

Söylediklerim aklıma iki farklı şey getirdi. Biriyle ilişkili. Bir tanesi şu. Aslında sosyal regulasyon dediğimiz bir başkasından destek alarak hayatımızı sürdürme eylemi içerisinde Bir yandan şunu yapıyoruz, yani bir yandan benlik regulasyonumuzu sağlarken bir enerji harcıyoruz. Bunu şöyle anlatıyorum ben genellikle eğitimlerimde. Çok yorucu bir günün sonunda eve geldiğinizde önünüze size böyle bir paragraflık bir yazı koysalar okumak istemezsiniz. Çünkü artık yani biten bir enerji değil tabii ki ama sonuçta yorulmuşsunuzdur. Yani zihniniz yorulmuştur.

İlişki içerisinde de eğer siz sürekli kendinizi, kendi ihtiyaçlarınızı dinlemeden, sürekli bir başkasının ihtiyaçlarını gidermeye çalışarak, sürekli kendinize sen sus, sen şimdi bununla gitme, işte şimdi bunu söyleme rahatsız etme, şimdi bunun üzüldüğünü belli etme diye sürekli olarak o seninle podcast önce söylediğimiz ağzımızın tadı kaçmasın regulasyonunu yaptığınız zaman bir noktada şu oluyor bir noktada tükeniyorsunuz yani bir noktada artık o şeyi yapabilecek gücünüz kalmıyor ve bu sefer karşı tarafı hiç beklemediği bir anda senin de en başta söylediğin gibi belki bir öfke patlamasıyla belki bir o içinizde biriktirdiğiniz hiç söylemediğiniz şeylerin bir anda açığa çıkması ve karşınızdaki insanın neye uğradığını şaşırdığı Bir dakika ben buna hiç farkındayım da değildim. Yani bunlardan rahatsız oluyorsam ben niye bilmiyordum dediği bir yere getiriyorsunuz. Aslında bu o kadar basit bir denge ki yani ama eğer siz kendi duygularınızı gözeterek hareket ederseniz bir yandan da o zaman bu enerjiyi diyelim dengeli kullanabilmiş oluyorsunuz.

Hem karşınızdaki insanı sevmek, anlamak, ona iyi göstermek için enerjiniz kalıyor. Hem kendinizi korumak, kollayabilmek, ön plana çıkarabilmek adına enerjiniz kalıyor. Böyle olunca da çok daha sağlıklı ilişkiler yaşanıyor. Buradan da şuraya geleceğim aslında. Romantik ilişkiler üzerinde konuşmuyoruz. Aslında zaten hiç böyle konuşmadık. Cansu ile onun üzerine konuştuk ama benim aklıma şu geldi.

Yeni anneler, özellikle çocuk ilk doğduğu zaman, aslında çok söylenir, bebek uyuduğunda sen de uyu, senin de ihtiyacın var. Ama genellikle yeni anneler o zamanları uyuyarak değerlendirmezler. Hep başka bir ihtiyaç gidermek, evin şurasını da halledeyim ya da bebeğin şu ihtiyacını da uyurken gidereyim. Ama aslında orada söylenen şey şudur, yani sen kendi ihtiyaçlarınla gider ki, yani sen sağlıklı ol, sen psikolojik olarak ve fiziksel olarak sağlıklı ol ki bebeğine daha iyi bakım verebilirsin. Ama bu yapılmaz. Aslında bu bence bütün çocuk sahibi insanlar için de geçerli. Sürekli... çocuk iyi olsun diye kendinden veren insanlar, kendi ihtiyaçlarını arka plana atan insanlar, günün birinde bir bakıyorlar, kendilerinden bir şey kalmamış ve bu sefer de onun acısı yine aslında başka yerlerden çıkıyor hayatta. O yüzden o sınırlarını koyabildiğinde, ya tamam tabii ki onun ihtiyaçları da çok önemli ama ben mutsuzsam, benim ihtiyaçlarım giderilmemişse,

O zaman ben mutlu bir anne olamam ve mutlu bir şekilde çocuğumu büyütemem duygusunu duyabilmek de önemli. Aynısı romantik ilişkiler için de geçerli bence. Orada kesinlikle. Şimdi tabii ki anne-çocuk ilişkisinde biraz daha farklı bir şey de var yani. Size bağımlı bir bebek var orada ve hani oradaki şey de çok farklı. Yani dışarıda yetişkin bir insana koyduğunuz sınırla aynı şey olmayacak ama orada biraz toplumun beklentilerinin de şekillendirdiği bir şey oluyor aslında. O süper anne olma şeyi aslında insanların ayarını bozuyor. Yoksa çocuk uyuduğunda sen de uyu. Yani bakalım uyuyabiliyor mu bir de. Hani oradaki annenin ihtiyacını sormak, annenin aslında kendini gözetmesi ve etrafındakilerin de onu gözetmesi noktasında. Bütün odağın bebekte olduğu bir şey var orada. Ve çok çabuk aslında annenin kendini unutması. Etrafındakiler onu bir unutuyor zaten. Yani bebek bebek bebek üzerinde şey olduğunda anneye nasılsın diyen bile olmayabiliyor belli noktalarda. O yüzden yani kendini gözetmek aslında orada bir hak görmediği bir şey olabiliyor annenin maalesef. Yani burada biraz şeyin değişmesi lazım. Oradaki genel yaklaşımın söylemin değişmesi lazım. Bunları biraz daha fazla konuşarak aslında ben bunu da yaygınlaştırması gerektiğini de düşünüyorum şey anlamında. Çünkü hayatın her alanında bir şeylerde mükemmelleşme ya da bir şeylerde böyle her şeyi tam yapma çabasına girdiğimizde kendimizi çok çabuk ihmal edip bir kutuya koymak için sağımızı solumuzu törpüleme eğiliminde çok fazla oluyoruz. Yani ben eğer o insanların bahsettiği kutulara sığamıyorsam o zaman daha şöyle olmam lazım, daha böyle olmam lazım ve daha çok çabalamam lazım. Ama aslında o değil.

Devamlı olarak dışarının gözüyle kendimi görmek yerine aslında kendi gözümle görmeye başlamak, kendi hissimle hareket etmeye başlamak bedenimle bağlantı kurmamla alakalı. Ben bu bedenin içinde yaşıyorum ve bu bana ne hissettiriyor? Yani şurada elimde çay var. Bu çayın sıcaklığı, bu çayı içtiğimde bunu seviyor muyum? Yoksa sabahları bizimkiler çay içiyor diye mi çay içiyorum?

böyle toplum tarafından otomatikleşmiş bazı şeyler var. O otomatikleşmelere ortama ait olabilmek için mi yapıyorum yoksa gerçekten ben de istediğim için mi yapıyorum? Biraz onları ayırt etme şeyine de geliyor. Bu tabii başlı başına ayrı bir konu ama sınırlarda da diğer konularda da en temel meselemiz hep bir ait olma, bağlantıda kalma ve sevilme ihtiyacı. Yani hepimiz sevilmek istiyoruz. Hepimiz bağlantıya değer görülmek istiyoruz ve bunun

tersi düşünüldüğünde o dışlanmışlık hissi bizi aslında bir şeyleri hep o kendi ihtiyacımızı görmeme noktasına götürüyor. Ama onu görmeye başladıkça da, aslında kendimizi gözetmeye, görmeye başladıkça dışarıyla olan ilişkimiz ve iletişimimiz, hayatta olan iletişimimiz çok daha açık ve iyi hale geliyor. Yani bu kendi içinde biraz paradoksal bir şey baktığın zaman. Ama keyifli, yani oralara bakmak, oralarla ilgili çalışmak çok bence insanları güzel yerlere götürüyor, çok basit farkın olduklarına.

Aklıma şu geldi, mesela romantik ilişkilerde çok sık rastlanan bir durum. Mesela cinsellik, yani romantik ilişki içerisinde. Diyelim ki partnerlerden birinin canı o esnada hiçbir şey yapmak istemiyor. Çünkü ihtiyacı o değil ve başka bir ihtiyacı var. Ama karşı tarafın ihtiyacı fiziksel bir ihtiyaç giderme yönünde. Burada mesela çok tipik bir durumdur. Yani o mutlu olsun. aman işte ilişki bozulmasın ya da ben istemiyormuşum gibi görünmeyeyim diye cinsellik yaşanır. Ondan sonra ama bu sefer iki taraf da mutlu olarak ayrılmaz. Çünkü bir taraf şey yapmıştır yani az önce konuştuğumuz şey fedakarlık yapmıştır ama bunu kendi vücudu evet derken yapmamıştır. Kendi vücudu hayır benim şu an böyle bir isteğim veya ihtiyacım yok derken yapmıştır. Diğer taraf karşı tarafın o isteğini ihtiyacını hissetmeden o

birlikteliği yaşamıştır. Her tür ilişkide aslında o ilişkinin gerçek, samimi hissettirmesi için iki kişinin de mevcut olmasına ihtiyaç var. Yani bu bir arkadaşlık ilişkisinde de, bir romantik ilişkide de, cinsel ilişki içerisinde de iki kişinin de mevcut ve orada olmak istiyor olması aslında bunu gerçek yapan ve bunu tekteye uğratan her türlü şey aslında orada üstüne farklı farklı katmanlar ekleyen bir şey ve o katmanlar eklendikçe biz karşıdakini görememeye başlıyoruz ve o bizi görememeye başlıyor. Çünkü ben orada devamlı kendi ihtiyacımla ilgili bir takım şeyler üstüne koyuyorum. Karşıdan şunu alacağım, bunu alacağım, ben bunu yapmıştım, onun bana bunu vermesi lazım. Orada bir hesap girmeye başlıyor işin içine.

O girdiği zaman da bu gerçekten o ilişki, o hafif ve kendiliğinden akan şeyden aslında bir tahsilata dönüşmeye başlıyor. O yüzden o iki kişinin mevcut olması hali gerçekten istediğimde oradaysam, değilsem hani burası benim sınırım. Bugünü kendime ayırıyorum ve bunun seninle hiçbir ilgisi yok. Bunun benim bugünü kendime ayırmamla ilgisi var. Bu noktalardaki rahatlık ve ferahlık aslında ilişkilere nefes aldıran şey. Yani ilişkileri daha keyifli hale getiren şey.

ayrı ayrı ihtiyaçlarımızı karşılamamız ve orada belli bir tatminde olmamız bir araya geldiğimizdeki o ilişkisel şeyi de daha keyifli hale getiriyor. Çünkü benim keyfim yerinde. Yani ben sana geldiğimde zaten bir şey paylaşmak için geliyorum. Yani ben böyle aç ve susuz bir şekilde koşarak gelmiyorum. O yüzden orası keyifli bir şey oluyor. Ama ben oradan alacağımı tahsil etmeye geliyorsam acilen, bağımlı ilişkiler biraz da burada oluşuyor zaten.

Sen gidersen ben o ihtiyacımı karşılayamam kısmı geliyor. Çok haklısın. Yani orada karşımızdaki... Bir de sen bunu aslında podcast'ın başında bir yerde de söyledin. Ve çok hoşuma gitti bu. İki tarafın da kendi ihtiyacını karşıladıktan sonra gerçekten aslında karşı taraftan keyif almak adına gelebilmesi şunu da gösteriyor bize. Şu anda gerçekten isteyerek burada. Yani isteyerek ve şu andan keyif aldığı için burada. Her ne olursa olsun dediğim gibi. Yani arkadaş ilişkisinde de, cinsellikte de, romantik ilişkide de. Biz mesela şu anda bunu gerçekten ikimiz de istediğimiz ve ikimiz de bundan keyif aldığımız için yapıyoruz. Benim zorumlu olmadı ya da ben onun zorlamasıyla şu anda bunu yapmıyorum. Bu da hem özgürlük katan hem de aldığımız keyfi arttıran bir durum. Ve yetişkin olarak da kendi sorumluluğumu alıyorum demek. Yani ben buradayım ve burada mutsuz da olursam, mutlu da olursam bunun sorumluluğunu da alıyorum. Çünkü burada olmak istiyorum.

Yani o yüzden senin yanındayım. Yani öyle bir orada olma hali ve mevcut olma hali çok gerçek bir yerden oluyor. Diğer türlüsünde belki biraz bu kendini sevmek kısmına da geçecek. Yani işte önce kendini sev, ondan sonra başkaları seni sevsin gibi böyle hani klişe bazı laflar vardır ya, içini neyle dolduracağımızı bilemediğimiz. Çünkü bazı insanlar da şeyi çok öfke yaratıyor. Yani kendini sev, önce kendini sev.

Bu da sanki böyle o tik atılacak şeylerden biri gibi. Mindfulness. Mindful ol. Kendini sev. Nasıl? Yani nasıl kendimi seveyim? Bunun arası çok boşluk olabiliyor ama burada ilişkisi olarak biraz belki bahsettiğimiz şey şu. Ben eğer kendi değerimin, kendi varoluşumun farkında değilsem, kendi ihtiyaçlarımın farkında değilsem ya da kendimde olanı göremiyorsam, kendi güzelliğimi, kendi

yeteneklerimi hayata getirdiğim şeyleri göremiyorsam ve bunu sadece dışarıdan birisi bana yorum yaptığında işte sende şu var sende bu var dediğinde aa bende bunlar varmış diyorsam bu beni dışarıya bağımlı hale getiren bir şey ve manipülasyona çok açık hale getiren bir şey biri bana dediğinde ne kadar güzel yazıyorsun güzel mi yazıyormuşum o benim yazılarımı beğendi Yani ama ben evet güzel yazıyorum ve hani keyif alarak yazıyorum. Bunun farkındaysam bu benim için hoş söylenen bir iltifat belki. Keyif aldığım bir şey ama yazmam ona bağlı değil ya da benim oradaki varoluşum ona bağlı değil. Öyle olduğunda ben ona yapışma eğiliminde oluyorum. O bende o özellikleri gördü ve o giderse onlar da gider.

Yani kendimi sevmek, sevgiyi kabul etmekle ilgili bir şey. Kendimi sevmek derken neden bahsettiğimi de biraz söyleyeyim aslında orada. İnsan ve hepimiz aslında bütün bir evrenle birlikte, bütün bu hayatın içerisinde bunun bir parçasıyız. Yani ormanda nasıl bir ağacın var olmaya hakkı varsa benim de burada. Her birimizin burada var olmaya hakkı var. Ve bu haktan dolayı aslında ben

Olanın bir parçası olarak kendimi seviyorum. Yani benim burada olmamın bir amacı, bir anlamı var ve ben de bu kısmını getiriyorum. Hafif bir yer orası. Kendimi sevmek doğal bir şey, çabalı bir şey değil. Ama bunun üzerine eklenen engeller var hayatın içerisinde.

kabul edilebilir olmak için hayatta kalabilmek için bunun üstüne işte travmalar eklendiğinde oradaki görüş bozulmaya başlıyor yine ben üstüne ekliyorum ekliyorum ve kendimle kopuyorum ve dışarıdan bir kabul aldığım sürece aslında sadece var olabilirim dışarıdan bir kabul aldığım sürece sevilebilirim, değerli olabilirim gibi bir yere geliyor ve ben tek siz hepiniz gibi bir şey oluyor orada. Ben sanki hayattan ayrı bu dünyadan doğadan ayrı bir şey ve hayatta kalması gereken bir şey gibiyim ve sevilmesi zor bir şey gibiyim oluyor. Aslında kendini sevmek işte bütün bu her şeyin her şeyle birlikte ben de buradayım benim de burada olmaya hakkım var ve doğuştan gelen bir şey bu. Hak Onun ötesinde bir şey de, meselemiz aslında sevginin önündeki engelleri kaldırmak orada. Mevlana'nın bahsettiği şey. Yani sevgiyi arama, sevgiyle arandaki engelleri kaldır. Bizim terapide yaptığımız şey de bu. Kendime giden yolda önümde bir sürü engel var.

Belli adaptasyonlar geliştirmişim hayatın içinde, hayatta kalabilmek için. Belki doğduğum, büyüdüğüm ortam zor bir ortamdı, orada o şekilde olması gerekiyordu. Ve bunları aslında bakarak, yüzleşerek terapide yaptığımız şey de bu, hayatın içinde farklı noktalarda yaptığımız şey de bu. Bunları tek tek kaldırarak aslında o doğal olana, asıl hafif olana gitmek mümkün oluyor. Ve zaten orada önündeki engeller kalktığında kendini sevmek dediğimiz şey çok kendiliğinden var olan bir şey. Bu şey de değil yani. Ay canım kendim değil. Sadece olan bir şey orada.

Bunu belki biraz anlatmakta zorlanıyorum. Olan bir şey, yapılan bir şey değil. Oldurulan, çaba gösterilen bir şey değil. Sadece var. Böyle. Bu söyleyene kesinlikle haklısın bence ama şunu en azından kendi deneyimimden eklemek isterim.

Bu anlamda, bu yola giden noktada kişinin bazı yapabileceği egzersizler, bazı kendisine ve kendini sevme haline ulaşmasını sağlayabilecek yöntemler var. Bazen mesela bu egzersizleri yaparken, bazen bunlar mesela hep böyle başlıyorum. Bu şu an ise yapay gelebilir. Belki mesela Ha bunu ben de yapıyorum ve yaptırıyorum bu arada. Sadece o hani ona indirgememek. Evet evet aynen onu söyleyecektim. Tabii tabii ilk başta mesela yapay geliyor. Ben de bu egzersizleri ilk okuduğumda veya kendim yapmaya çalışırken yani düşünsene

Hiç böyle bir şey yok. Niye ben kendime şimdi sarılayım ki? Ya da niye kendimle yüzleşeyim? Niye bakayım? Niye kendi yüzüme bakıp buradaki bir şeyleri görmeye çalışayım? Yani neden kendi başarılarımla veya işte değer bulduğum anlarla kendimi mutlu etmeye çabalayayım? Bu başta çok yapağa gelen bir şey ama şunu düşünüyorum ben.

Bu zaman içerisinde senin çok güzel anlattığın o katmanlarda geliştirdiğimiz adaptasyonlar aslında o dönemde bizim işimize yarıyorlardı. Yani o adaptasyonlar sayesinde hayatta kaldık. O adaptasyonlar sayesinde başımıza gelen çok büyük ya da çok küçük fark etmez çeşit çeşit olayların üstesinden gelmeyi başardık. Ama hayatımızın bir noktasında bazen o adaptasyonlar bize yük oluyor. Artık o adaptasyon işimize yaramıyor.

Ve o adaptasyonda kaldığımız için ve onu sürekli karnımıza getirdiğimizde otomatik olarak kullanmaya başladığımız için artık o adaptasyonu kullanmak bizim için fayda değil, zarar sağlıyor. İşte o noktada belki ilk anda otomatik tepkinizde size yapmacık veya doğal gelmeyen bir şeyi Kendinizi doğal hale getirmek, mesela kendinizi sevmek de yani o az önce anlattığım o kendiliğinden aslında olması gereken, ya benim varlığım, ben zaten varım. Bir çiçek, bir ağaç varken ne kadar hani olduğu haliyle belki bir yaprağı kopmuş, belki bir yeri çürümüş, belki ama var ve çok güzel ve biz ona bakıyoruz. Bunu nasıl doğal yaşıyorsak kendimizin de o doğal kendini sevme haline ulaşması için bazen işte birazcık zorlu yollardan geçerek oraya katmanları kaldırmak ve varmak gerekiyor gerçekten. Ben bahsederken hep şeyi diyorum, burası yani kolay değil.

Zor değil, mümkün. Gerçekten gönüllü olduğunda ve bakmaya, görmeye gönüllü olduğunda o kadar fazla şey var ki yani ben mesela çoğunu doğanın içinde buluyorum. Yani yıllarca çok kalın kalın referanslarla akademik dünyada bunun aslında teorik bir çabasını verdim bununla ilgili araştırma yaparken ama Bir yerden sonra gerçekten o böyle benim için bedenle çalışmak, kendi bedenimle çalışmak ve sonrasında gerçekten doğanın içinde o bütünün bir parçası olarak insanı düşünmek noktası sadeleştirdi kafamdaki düşünceleri. Çünkü baktığımız zaman insan doğada var olan türlerin bir tanesi aslında. Her şey birbiriyle iletişimde ve o iletişimin içerisinde benimle konuşan bir sürü şey var. Ben yazdığım, çizdiğim şeyleri işte bir yaprak görüyorum, bir çiçek görüyorum ve o bana bir şey hatırlatıyor. İçimde bir karşılığı oluyor o gördüğüm şeyin ve aslında bütün her şeyi doğanın içerisinde görmek, anlamak mümkün. Belki tabii ki o akademik tarafı okumuş olmanın da verdiği bir şeyle ikisi birleşiyor

Ama temelde baktığımda, gören bir gözle baktığımda, görme niyetiyle baktığımda etrafta çok fazla bunu hatırlatan, bunu anlatan şey var ve ben insan olarak doğanın hakimi değilim. Ben o doğanın bir parçasıyım. Biraz orada da şeyimiz karışıyor çünkü yani her şeye hükmetmeye çalışan bir tür olduğumuz için sanki her şey bizim için. Bizim için ve tüketimimiz için gibi bir algımız var. Aslında hayır, o türlerden biri de biziz ve her şeyin içerisinde var olan o harmoninin içinde yerimizi bulduğumuz zaman iyi hissediyoruz ve aslında orada yerimizi bulmuş oluyoruz. Cansu bu söylediklerin şeyi düşünürdü bende yani doğada kendini sevmek ve kendinle barışık olmak o harmoni içerisinde olmak aslında yerini bulmak ve o yerle barışık olma halini düşünürken bunu sınır koymaya da bağlamayı düşünürken şunu hatırladım

Bu ağaçlar bile kendi alanlarını aslında bir şekilde belirliyorlar, değil mi? Mesela iki ağaç yan yana iken o yapraklar birbirine bazen değiyor ama o değerken bile kendi sınırları var. Bazen de değmeyip aslında birbirlerine bir alan bırakıyorlar. Ya da hayvanların da belli sınırları var ve o sınırları ihlal etmemeye çalışıyorlar ya da ihlal ettiklerinde sorunlar çıkıyor aslında. Sınırlar aslında harmoni bir parçası baktığımızda, değil mi? Evet.

Her canlı için bu aslında kendi bütünlüğünü sağladıktan sonra hayatta bir iletişim kurmak var. Yani hayvanlar için de öyle. Yani kendi bütünlüğü ve kendi güvenliği aslında, kendi esenliği öncelikli ve bu olduğunda dışarıyla iletişim kuruyor ve dışarıyla bağlantısı o şekilde. Ağaçlarla ilgili söylediğin o şey de, bu ara devamlı ormana gidiyorum yani bütün boş vakitlerimde ormandayım neredeyse, Touch checkingenliği deniliyor o bahsettiğin şey ve ağaçların gerçekten bu şeyleriyle ilgili okuyorum. Birbirleriyle arkadaş olan ağaçlar gerçekten bu şekilde geçiyor. Birbirlerine büyüyecek bir alan vermek ve orada hani mesela daha kalın dallarını boşluğa doğru uzatıyorlar.

Diğerini rahatsız etmeyecek şekilde uzatıyorlar. Ve onun tarafında da daha ince olan dallarını uzatıp arada bir şeyi bırakıyorlar. Ve bu karşılıklı olarak aslında ikisi için de iyi bir şey. Ormanın içerisinde çünkü mesela aradan çok fazla rüzgar geçmemesi ve ağaçların zarar görmemesi için gerekli olan bir şey. Onların yakın durmaları ama birbirine girmemeleri.

Yani çok güzel bir denge var aslında onun içinde. Yani doğaya baktığımızda bu denge var. Hücre yani çok mikro düzeyde baktığımızda bile hücre çeperi olmayan hücre dağılır. Yani benim kendi bütünlüğümü koruyabilmem için benim belli sınırlarım olması gerekiyor ve bu sınırlar kişiden kişiye, konteksten kontekste değişir bu arada. Yani çok yakınlarıma çok açık bir sınırım vardır. Yani o insana derim ki ben sana hani güveniyorum ve hiçbir şekilde hani hiçbir şekilde değil belki ama hani çok yakın bir deyim var. O kişiyi durduracağım yer belki şurasıdır. Ama sokaktan geçen bir insanı şurada durdururum.

Sen buradan sonrasına gelemezsin çünkü bu beni rahatsız eder derim. O sınırların değişkenliği de çok önemli. Çünkü sınır koymak dediğimizde sanki herkese aynı sertlikte, aynı esnemezlikte gibi algılanıyor. O da başka bir konu. Yani sınırlarla ilgili mesele de ben nasıl hissediyorum? Ben keyifli, konforlu muyum? Karşıdakiyle aslında gerçek bir iletişim ve ilişki kurabilmek için bana şu anda ne lazım?

Ve onu zaten gözettikten sonra orada gerçekten hakiki bir, samimi bir iletişim olabilmeye başlıyor. Yani yetişkin yetişkine bir iletişim de olabilmeye başlıyor. Sen benim bütün ihtiyaçlarımın karşılayıcısı değilsin. Tabii ki bir şeyler paylaşacağız. Tabii ki yardım alacağım. Tabii ki destek alacağım, vereceğim. Ama ben senin üzerine o kadar şeyi yüklemiyorum. Sen de benim üzerime yüklemiyorsun.

Bu çok böyle, çok şiirsel bir ilişki şekli bence. Yani her anlamda baktığımızda. O yüzden sınırlar çok keyifli bir konu benim için. Yani hani anlatması da hayatın içerisinde yazması, çizmesi de çok keyifli. Çünkü bizi bence çok ferah bir yere götürüyor.

Çok haklısın. Bence daha iyi ilişkiler kurmamız için de hem kendimizle hem başkalarıyla daha iyi ilişkiler kurmamız için kesinlikle daha iyi anlamamız, daha da kesinlikle daha çok konuşmamız gereken bir konu. Çok çok teşekkür ederim bugün bu konuyu benimle konuştuğun için. Ben teşekkür ederim. Başka bir podcast'a başka bir konuyla yine sohbetimize devam edebiliriz diye düşünüyorum. Belki buradan alıp başka yerlere giderek. Çok teşekkürler bugün katıldığın için.

Rica ederim. Ben teşekkür ederim. Bütün dinleyenlere, izleyenlere de teşekkür ediyoruz. Sevgiler hepinize. Hoşçakalın. Evet. Görüşmek üzere. Hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)