
3.857 kelime · ~19 dk okuma
Herkese merhaba. Bu kaydı 8 Ağustos'ta alıyoruz. Son günlerin trend topik konusu Disney oldu. Bilmeyenler için küçük bir özet. Kurum, aylar önce duyurusunu yaptığı Atatürk dizisini platformda yayınlamama kararı aldı. Ermeni diasporası, dizinin kendi kampanyalarıyla kaldırıldığını iddia etti. Bunun üzerine tabii Türkiye'de ciddi bir hassasiyet oluştu. Türkiye'deki kamuoyu da haklı olarak tetiklendi. 2-3 gün boyunca trendlerden düşmedi Disney.
Ermeni diasporası işin içinde olunca, Türkiye'de hemen her kesimden tepki yükseldi. Ama o kadar ki, bu zamana kadar böyle bir hassasiyeti olmayan kesimlerde bir anda Atatürk çoluverdi. Hocam dün siz hepiniz Atatürk'e hep beraber sövüyordunuz ulan. Atatürk'e sövenleri baş tacı ediyordunuz. Delilerin, festilerin cenazelerinde geziyordunuz. Atatürk'ü sevenler cenazeme gelmesin diyen heriflerin cenazesinde dolaşıyordunuz. Atatürk Müslüm'ün önüne çocuğunu götürüp küfür ettirenlerin peşinden koşuyordunuz. Bu mesele üzerine uzun uzun düşünmeye değer. Gazeteci Barış Terkoğlu da Cumhuriyetteki Disney ile Mücadele Atatürkçülüğü başlıklı yazısında bu konuyu işlemiş. Yazısında da bir veri paylaşmış.
Son 5 yılda Atatürk'e dönük hakaretamiz ifadeler nedeniyle Rütü'ye 2672 şikayet ulaşmış. Bunların sadece 4'ü hakkında işlem yapılmış. Mesela Mustafa Kemal Zurna'nın son deliğiydi denmiş. Asker maaşıyla bu kadar mal varlığını nasıl edindi ya bu adam denmiş. Bunlar sorun olmamış.
Bu Ermeni diasporası ifadesini ben kendimi bildiğim bile duyarım. Siz de duymuşsunuzdur. Diaspora ifadesini biz Türkler, Ermenilerden öğrendik. Nedir bu diaspora? İşte yurt dışındaki lobi faaliyeti gibi değerlendirilebilir. Fakat belli ki Türkiye'de böyle bir diaspora gücü bulunmuyor, böyle bir lobi gücü bulunmuyor. Neden bulunmadığına ilişkin, Türkiye'nin hariciye geleneğinin ne durumda olduğuna ilişkin daha uzun düşünmek gerekir.
Yani bu kadar etkili bir Ermeni diasporası varken, aynı etkide bir Türk diasporası ya da aynı etkide bir dış işleri hariciye gücü neden bulunmuyor? Fakat bu Disney meselesine farklı bir pencereden bakmak isterim. Kutsal hale gelmiş kişilerin, ki Atatürk'te böyle bir kişidir, filmlerini, dizilerini yapmak çok zordur. Bu işlerde çığır açan film mesela The Message. Türk adıyla Çağrı filmidir. Hepimizin bildiği bir film. Film şu uyarıyla başlar.
İslam tarihçileri, Kahire'deki El Azhar Üniversitesi, Lübnan'da toplanan Yüksek İslam Kongresi, bu filmin gerçeklere uygun olduğunu onaylamıştır. Filmin yapımcıları, İslam geleneklerine uyarak peygamberi kişi olarak göstermemiş, sadece İslamiyet'e çağrısına yer vermiştir. Bu uyarı aslında sanatçının bir referansa saklanma ihtiyacıdır. El-Esher Üniversitesi'nden alınan referans, İslamiyet'in nasıl doğduğunu tırnak içinde söylüyorum, kazasız belasız anlatmanın işlevsel bir yoludur. Nitekim filmde 4 Halife ve Hz. Muhammed gösterilmez. Çağrı filminden sonra çekilen aynı konseptteki hemen her filme bu notla giriş yapılır.
Mesela TRT 7 yıl önce Hz. Muhammed'in hayatını belgesel haline getiriyor. Belgeselin adı Vahyin İzinde. Aynı anons bu belgeselin girişinde de yapılıyor. Yani
sanatçı, yönetmen, senarist her kim ise kutsal bir kişi hakkında bir içerik üretecekse daha önce kazasız belasız yapılmış bir içeriği referans alıyor, Çağrı filminin de izinden gidiliyor bu haliyle. Atatürk için de benzer bir durum söz konusudur fakat İslam konusunda referans El Esher Üniversitesi'dir de Atatürk'te referans kimdir? Burada Türkiye Cumhuriyeti referansı eskiden önem arz ediyordu. Yani bizzat devletin kurumsal kimliği önem arz ediyordu. Yani devlet, Atatürk'ün hatırası konusunda titizdir. Herkes bunu kabul ederdi. Mesela 75. yılda TRT'nin çektiği Kurtuluş dizisi ve Cumhuriyet filmi bu konudaki referanslardır. Kimse de bu dizilere laf edememişti.
TRT'den iyi bilecek de değildik, öyle düşünürdük. Bizim hikayemizi kazasız belasız anlatmanın yolu bu dizilerin izinden gitmektir bu nedenle. Harbiyeliler. Savaş ve yenilgi acıları içinde büyüdünüz. Sonra da işgal altındaki okullarınızdan kaçarak binbir zorluk içinde milletimizin kurtuluş mücadelesine katılmak için Ankara'ya geldiniz. Burada da yoğun ve yorucu bir eğitimden geçtiniz. Ne çocukluğunuzu bildiniz, ne gençliğinizi yaşadınız.
Yarın da çok sert bir savaşın içinde olacak ve gerekirse canınızı feda edeceksiniz. Burada daha önce birkaç kez daha işlemiştik. Cumhuriyetin 100. yılını kutlamamıza 3 ay kaldı. Siz Türkiye Cumhuriyeti'nin yani devletin bu konuda herhangi bir hazırlığını görüyor musunuz? Ya devletin kendisi daha kendi 100. yılını o kadar büyük coşkuyla kutlama eğiliminde değil.
2022-29 Ekim'i ile 2023-29 Ekim'i arasında bir fark var gibi mi sizce? Sonuç olarak 100. yılın filmini çekmek küresel bir şirkete yani Disney'e kalınca böyle kısır tartışmalarla didişip duruyoruz. Gündelik hayatımızdaki mutsuzlukların, endişelerin, siyasi sonuçlar doğurmadığı bir dönem başlıyor.
Yani ekonomi kötü gidiyor mesela, fiyatlar ateş pahası, gelecek endişeleri aynen duruyor. Ama bunun siyasette bir karşılığı bulunmuyor. Tablo ortada. 3 Ağustos'ta Temmuz ayı enflasyonu açıklandı. Aylık enflasyon %9.49 olmuş. Daha önce hiçbir Temmuz ayında bu oranda bir enflasyonla karşılaşmamıştık.
Hatta bu oranın altında yıllık enflasyon olan 135 ülke var. Bakın, bizim bir ayda yaşadığımızı bir yıla yaygın şekilde yaşayan 135 ülke var. Çarşı pazarda gündem fiyatlar. Hemen her gün bir başka pişmanlık bildiren sokak röportajı viral oluyor. Bir inşaat işçisi Erdoğan'a oy vermeyenlerden helallik istemiş.
Bu videoların altına yapılan yorumlara baktım. Neredeyse herkes sandık gelsin yine gider Erdoğan'a verirsin mealinde şeyler yazmış. Haksızlar mı? Vallahi rahat rahat haksızlar diyemiyoruz. Fakat haksız değillerse nasıl oluyor bu? Bunu açmak gerekir. Türkiye'nin seçim satına girildiğinde demokratik olarak denetlenen ekonomi kurumları yok. Bu nedenle ekonomi politikaları kısa vadeli siyasi endişelere meze ediliyor. Arkadaşlar, emekliler şimdi ağlıyor da kusura bakmasınlar. Normal şartlar altında emekliye ne zaman zam yapılır? Ya Aralık sonunda ya Haziran sonunda değil mi? Yani 6 ayda bir yapılır en fazla. Bazı dönemlerde 3 ayda bir yapıldığı da olmuş.
Siz hiç Mart ayında emekliye zam yapıldığını gördünüz mü? Ya da bir sorun, soruşturun büyüklerinize bir sorun. Mart ayında emekliye zam yapılmış mı hiç? Hadi gelin 23 Mart 2023'deki A Haber'e gidelim. Enflasyon ilk aylarda hızlı bir şekilde düşmeye başladı ama daha da düşecek. Ama etkileri hala üzerinde duruyor, ekonomi üzerinde. O yüzden emeklilerimiz etkilenmesin diye Sayın Cumhurbaşkanı da hep emeklinin yanında olmuştur. 5.500 TL olan en düşük emekli maaşını 7.500 TL'ye yükseldi. Gerçekten sürpriz oldu. Ve insanlarımız emeklilerimizde bir can sünneti elinde oldu aslında.
Emekliye seçimden önce zam verildi yani. Temmuz ayında herkese zam yapılıp 7500 TL'lik en düşük emekli ayrığı arttırılmayınca bir tuhaflık oluyor da reis o zam mı işini bildiği için Mart'ta yaptı. Ya durup durup hatırlamak lazım. Bence tarihe geçecek bir işti. Seçim ayında doğalgaz bedava dağıtıldı. Ya bundan 3 ay önce nasıl bir atmosfer vardı değil mi? Her şey toz pembeydi.
Ekonomik kurumları, planlar, programlar hepsi ama hepsi siyasetin ya da siyasetçinin kısa vadeli endişelerine göre şekil alıyor. İpler ise Cumhurbaşkanı'nın elinde. Düzen siyasetçinin kısa vadeli endişelerine göre hareket edince uzun vadeli endişelerimizi kimse iplemiyor. Mesela deprem.
Tarihimizin en büyük faciasının ardından şunun şurasında 6 ay geçti. İçimizi rahatlatan, bu sefer değişiyoruz dedirten, hükümet ölçeğinde bir plana, programa rastladınız mı? Rastlamadığınız gibi memleketin en meşhur yer bilimcilerinden Celal Şengör, Fatih Altaylı'ya deprem endişesi nedeniyle İstanbul'u terk ettiğini açıklamış. Celal Şengör İstanbul'dan ayrılmış yani, Asos'a yerleşmişti. Sebebi de deprem. Bu arada hoca yanlış anlamayın, kendi evinden endişe etmiyor. Evinin yıkılacağını düşündüğünden değil, yıkılmasa bile İstanbul'a güvenmediğinden terk ediyor kenti. Cehennemde korkmuşum diyor ki, ya diyor İstanbul'a deprem oldu. Bir, İstanbul'a gelen yollar bazı hasar görecek. İki, İstanbul'dan çıkmaya çalışanlarla gelmeye çalışanlar karşılaşacağı için
ne çıkabilecekler ne girebilecekler büyük bir kovatik ortam olacak diyor. iki, doğalgazdan ötürü bazı yerlerde ister istemez yangınlar çıkacağını ve bu yangınların bir iki gün sürebileceğini çünkü itfaiyenin de kullanılamayacağını itfaiye araçlarının bir bölümünün enkaz altında kalacağını kalmayanların yerlerine ulaşamayacağını çünkü yolların molların enkazlarla kapanacağını bir caddenin bir başında bir bina, bir başında bir bina çökse gitti zaten diyor yani. Girilemez. Bazı viyadüklerin kullanılmasıyla gelebileceğinden korkuyor. Diyor ki, İstanbul'da müthiş bir kaotik ortam olur. Bu birkaç gün sürer. Bu arada, açlık, yemek içmek yok, şu yok, bu yok, ciddi bir sıkıntı olur. Yağmalar başlar.
Siz de Celal Şengör'ün yaptığı gibi Asos'taki yazlığınıza taşınabilirsiniz. Benim size tavsiyem budur. Ben ne yapıyorum derseniz İstanbul'daki evimin yıkılmayacağını umuyorum, ardından bir biçimde hayatta kalacağımı düşünüyorum ve yaradana sığınıyorum. Çünkü benim endişelerimi gideren, bırakın gidermeyi, gidermeye çalışan bir kamu otoritesi yok. Umurlarında değiliz.
Çünkü bu otorite de biliyor ki deprem de olsa fatura kendisine kesilmiyor. Ben de kendi adıma kader planına inanıyorum artık. Yapacak bir şey yok. Sonumuzu bekliyoruz. Birileri bununla dalgasını geçebilir ama önemli değil. Biz kader planına inanmış insanlarız. Kader planına da inandığımız için bunun ne dünü, ne bugünü, ne yarını hiçbir zaman ne yapmayacaktır, olmayacaktır. Allah kahretsin diyorsunuz da ham gerçek karşımızdaki.
Biz işimize dönelim ve Türkiye'nin hakiki sorunlarını masaya yatırmaya devam edelim. Üniversite tercihlerinde son gün 8 Ağustos, yani bugün. 3,5 milyon genç için kritik bir tarih. Peki ya, bu jenerasyon için üniversite eğitimi ne anlama geliyor? Gelin bugün Türkiye'nin üniversite sistemini konuşalım. Tercih dönemi bittiğine göre kafa karıştırmış da olmayız. Ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım.
Üç buçuk milyon kişi girmiş üniversite sınavına. Büyük bir organizasyon. Tek bir günde milyonlarca insana merkezi bir sınava sokma kabiliyeti. 1980 yılından bu yana 17-18 yaşındaki gençlerin en büyük heyecanı bu sınavlar. 1998 yılına kadar çift aşamalı yapılıyor. ÖSS ve ÖYS. Sonra tek aşamalı oluyor.
sonra beğenmiyorlar, çift, sonra tek derken öylece gelip gidiyor. Sınavın şimdiki adı YKS. Yani Yüksek Öğrenim Kurumları Sınavı. Fakat ben hala ÖSS diyenlerdenim. Binlerce test çözüp, sınavlardan geçip,
ÖSS ve ÖYS, bir sürü bilmece. Belki en yakın, Arkadaşınla yarıştırıldın ve sen kazandın. Eğitim sistemimiz öylesine sorunludur ki bu sistemin en adil kısmını oluşturuyor ÖSS. Ya da yeni adıyla YKS. Öyle ya da böyle. Herkesin aynı gün, aynı saatte, aynı sorulara muhatap olduğu merkezi bir sınav yapıyor ve bu sınavla üniversite sistemimize giriliyor. Peki ya üniversite sisteminiz sorunluysa üniversite sınavı neye dönüşüyor?
Yökün sitesinden verilere göz attım. 2022-2023 eğitim yılında 3.754.000 lisans öğrencisi varmış. Bakın üniversite öğrencisi demiyorum, lisans öğrencisi. Ön lisans, yüksek lisans ve doktorayı da sayarsak üniversite sisteminin içinde toplam 6.950.000 öğrenci var. Meslek yüksek okullarını hiç üniversiteden saymıyorum, onlar hariç. Yani kabaca 7.000.000 üniversiteden bahsediyoruz. Fakat bu sayının içerisinde 2.850.000 de açık öğretim öğrencisi var.
Onu da çıkaralım. Sonuç, örgün eğitimde 4 milyonu aşkın üniversite öğrencimiz var. Türkiye nüfusunu veri aldığımızda her 100 kişiden 5'i örgün eğitimdeki üniversite öğrencilerinden oluşuyor. Her 100 kişiden 5 üniversiteli. 40 yıl geriye, 82-83 yılına gidelim. Örgün eğitimdeki toplam üniversite sayısı kaç biliyor musunuz o yıl?
295098. O yıl 44 milyon olan nüfusu oranladığımızda her 1000 kişiden 6'sı üniversiteli. 40 yılda üniversite öğrencilerinin nüfusu oranı 10 kat artmış. Düşünün, nüfus da 2 katına çıkarken yaşanıyor bu gelişme. Şimdi gelelim 4 milyon üniversite öğrencisine. Ne yapacak bu kadar insan mezun olduğunda? Ankara'da zabıta alımı yapılacaktı ama hukuk-iktisat fakültesi mezunları
Daha çok zabıta olmak için o kuyruğa girdiler. Kamu adına da büyük büyükten bahsediyoruz. Düşünün, öğrenci başına binlerce dolarlık harcama yapıyorsunuz. Yani aileler yapıyor, bir de üzerinde kamuda bir harcama yapıyor. Fakat bu öğrencinin eğitiminden kimse faydalanmıyor. Bir genci okutup mühendislik eğitimi veriyorsunuz, sonra bu genç zabıta oluyor. Günün sonunda kendi işini yapmayacağı belli olan milyonlarca insana kaynak ayırıyorsunuz.
Neden? Çünkü bu işleri planlı programlı yapmamışsınız. Kafanıza göre üniversite açmışsınız. İlk görünce şoka girdim. Türkiye'de Acil Yardım ve Afet Yönetimi diye bir bölüm olduğunu biliyor muydunuz? Acil Yardım ve Afet Yönetimi. Bunlardan biri de nerede biliyor musunuz? Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi'nde. 4 yıllık. Sayısalla giriliyor. Bu bölümlerden Türkiye çapında 10 tane var.
Sakın böyle bir bölüm olmasın dediğim düşünülmesin. Olsun elbette, olsun da insan faydasını da görmek istiyor. Açık öğretimi hariç tutarsanız 2022 yılında üniversiteden 689 bin genç mezun olmuş. Son 5 yılda açık öğretim hariç mezun olan üniversite sayısı kaç biliyor musunuz? 3 milyon 493 bin. Son 5 yılda 3,5 milyon insan üniversiteden mezun olmuş.
Açıköğretim hariç diyorum bakın. Şimdi kulağınızı dört açın. Son beş yılda istihdam edilen kişi sayısı 2.572.000 artmış. Ya hiçbir liseli, hiçbir ilkokul mezunu işe girmemiş olsun? Deninsin ki biz sadece üniversite mezunlarını işe alıyoruz, üniversite diploması olmayan çalışamaz. Yine de 1 milyon üniversiteli açıkta kalıyor. Reis de bu veriyi biliyor ve kabul ediyor. Efendim işte işsizlik var. Olabilir.
Yani her üniversiteyi bitirdiği zaman iş sahibi olacak diye de bir şey yok. Bunu dünyanın hiçbir yerinde bulamazsınız. Yani bu düzen böyle giderse, 8 Ağustos tarihi itibariyle üniversiteye kayıt yaptıracak her 4 öğrenciden biri çalışmayacak. Bakın, girdiği bölümün işini yapmayacak demiyorum, yanlış anlamayın. Çalışmayacak diyorum. Bu daha tuhaf bir kaynak israfıdır. Üniversite mezunu işsizlikten bahsetmiyorum, işsiz dediğiniz kişi iş aramaktadır. Üniversite mezunusunuz ve çalışmıyorsunuz, iş de aramıyorsunuz. Bu durumda olan kaç kişi var biliyor musunuz?
2 milyon 724 bin. 2 milyon 724 bin kişi üniversite diploması var ve evinde oturuyor. Bunların çoğunluğunun kadın olduğunu söylememe gerek yok sanır. Bu kişilerin yüzde 65'i kadın. Diplomalı ev kadınları. Ne tuhaf hadise değil mi? Diplomalı ev kadınları üzerine biraz daha düşünmek gerekir. Bu bölümde değil ama. Ama uzun konuşmak gerekir. Siz düşüne durun. Bir kısa bir ara verelim biz. Dönünce mezun olduktan sonraki iş fırsatlarını konuşacağız.
Şimdi bu üniversite meselesinde mezun olduktan sonra ne yapacağınız önemli. Gördüğünüz üzere diploma, bırakın iyi bir işi, işe girme garantisi bile vermiyor. 2002 yılında Türkiye'de 73 üniversite varmış. Bugün 129'u devlet, 75'i vakıf olmak üzere toplam 204 üniversite var.
Yine meslek yüksek okullarını saymıyorum. 4 tane de MYO var yani. 20 yılda üniversite sayısını 3'e katlamışız. Benim hiç duymadıklarım var. Eskişehir Teknik Üniversitesi varmış mesela. Hiç bilmiyordum. 2018'de açılmış. Eskişehir üniversite kentidir de Osman Gazi Üniversitesi vardır, Anadolu Üniversitesi vardır. Üçüncü de Eskişehir Teknik Üniversitesiymiş.
Devlet üniversitesi bu arada. Girişte Çağrı filmine referans olan El Esher Üniversitesi'nden bahsetmiştik. Bu bir İslam üniversitesi. Bizim de artık bir İslam üniversitemiz var. İlahiyat fakülteleri demek ki ihtiyacı karşılamamış olacak ki. 2018'de Gaziantep İslam, Bilim ve Teknoloji Üniversitesi kurulmuş.
İslam, bilim ve teknoloji. Bir aşağılık kompleksi de var. O kokuyu alıyorsunuz değil mi? Rektörü de bizde ilahiyat alanındaki en önemli isimlerden büyük mütefekkir Nihat Hatipoğlu. Bir gün Cebrail Resulullah'ın yanına geldi. Rengi değişmişti Cebrail'in. Universite
sayısı 3 katına çıkmış. Hele ki İstanbul'da. 13 adet devlet, 44 adet vakıf üniversitesi varmış. Toplam 57 üniversite. Memleketteki her 4 üniversitesinden biri, afedersiniz bok varmış gibi İstanbul'a açılmış.
Bu kentin bir barınma sorunu yokmuş gibi, bir deprem beklentisi yokmuş gibi, nüfusu sanki azmış gibi gelip bu kente 57 üniversite açmışsınız, 57. E çünkü ticaret de burada, sermaye de burada. Bilimsel üretimin bunların yanı başında olması gerekir. Bilim onlar için yapılıyor çünkü.
Sadece üniversite sayısında hızlı bir artış yok bu arada. Bölümler de giderek departmanlaşıyor. Ne demek bu? Eskiden piyasanın talepleri üniversite sistemine çok müdahil olmazdı. Yani birkaç iş adamı istiyor diye bölüm açılmazdı. Üniversite sistemi sermayenin taleplerine göre organize olduğunda üniversitenin bilimsel üretimini de nitelik değiştiriyor tabii. Örneğin, eskiden sadece makine mühendisliği vardı. Makine mühendisliği.
Şimdi otomotiv mühendisliği var, uçak mühendisliği var, mekatronik mühendisliği var, makine mühendisliği de var. Eskiden iktisat bölümü vardı sadece, şimdi maliye var, bankacılık finans var, çalışma ekonomisi var, iktisat da var. Eskiden bu bölümler yüksek lisans bölümleriydi. Siz iktisat okurdunuz, sonra örneğin bankacılık ve finans alnında yüksek lisans yapardınız. Şimdi liseden çıkıp bankacılık ve finans okuyorsunuz.
İktisatın da temel konularını gösteriyorlar size. Günün sonunda gişede duracak nitelikli personeliniz hazır. Aslında bir nevi üniversite düzeyindeki meslekçileri bunlar. Üniversite eğitimini bir tür meslek edindirme kursuna indirgemek bu.
Böylece bilimsel nitelik kabuk değiştiriyor. İşte buna departmanlaşma deniyor. Bu departmanlaşma sürecinin sonunda üniversite eğitiminin kendine has, derinlik gerektiren, insanlığa da hizmet eden bilimsel karakteri böylece törpleniyor. Departmanlaştıkça teknik eleman yetiştiricilerine dönüşüyor üniversite eğitimi. Orta sınıflara ait olduğunu düşünen üniversiteli genç için de bir işçileşme süreci bu. Üniversite hayatındaki garibanlık da bu sürecin antrenmanı.
Bir Kuple adlı Instagram hesabını dinleyelim. Bir ev alsan da alamazsın Hayalini kursan kuramazsın Kombiyi açsan açamazsın Bu kış fena donacaksın Ay sonu gelmeden paralar suyunu çekince Hakkıdır güce tapan milletimin istismar Sofra kursan kuramazsın, bir telefon bile alamazsın. Onlar gibi çalamazsın, suya ekmek bağınarsın. Ay sonu gelmeden, paralar suyunu çekince. Hakkıdır güce tapan milletimin istismar. İşin bir diğer boyutu da üniversite hayatının çok ağır maddi sorunlarla geçirilmesi tabii.
Bu neredeyse her zaman böyleydi. Yani öğrenci hiç öyle konforlu olmadı. Dünyanın hiçbir yerinde de böyle çok konforlu bir öğrencilik hayatı yok. Ama şu son 5 yıla bakıyorum, üniversiteye 2018 ya da 2019'da falan girenler mezun oldularsa ben size söyleyeyim, unutulmayacak bir jenerasyonsunuz arkadaşlar.
Ömrünüz boyunca bunun hikayesini anlatabilirsiniz. Ben 2019'da üniversiteye girdim diye başlayan bir hikaye eminim oldukça enteresan olacaktır. Şu ihtimal var bakın. Pandemi boyunca neredeyse 4 dönem okula gitmediniz. Bu süre boyunca olağanüstü şekilde artan kiraları endişeyle izlediniz.
Sonra okullar açıldı ve siz kara kara düşünmeye başladınız. Ben şimdi nerede kalacağım? E haklısınız çünkü iki yıldır ailenizin evindeydiniz. Okulları da 2021'in Ağustos ayında birden açtılar. Öylece, bir anda. Gençler sokakta kalınca parkta çadır kurmaya başlamışlardı hatırladınız mı? Bayağı harekete dönüşmüştü bu iş.
Bugün üniversitenin ne problemi varsa barınmaya dair, biz onun birlikte oturup çözebileceğimize inanıyoruz. Yani bugün emlakçılar faiş fiyat uygulanıyorsa bunun denetiminin sağlanması için gerekirse talep edeceğiz, mücadele edeceğiz. Yani hep garibanda öğrenciler de bu kiralar karşısında hem ailelerin hem gençlerin durumu gerçekten zor. Sadece ev kiraları artıyor gibi düşünmeyin lütfen. Ev kiralarıyla birlikte yurt fiyatları da dinamit fitili gibi patlamış durumda. Zaten geçen yıl da patlamıştı, bu yıl geçen yılı da ikiye katlamış durumda.
MTV Haber'in 6 Ağustos tarihliliği haberinden dinleyelim. Tabii kiralar ve yurt fiyatları bu halde olunca farklı tepkiler geliştiriyorsunuz tercih yaparken. Büyük kentlerde oturmuyorsanız, büyük kentlere gelmeniz çok zor. E iyi üniversiteler de büyük kentlerde. Ama büyük kenttekiler de dışarı çıkamıyor. E aile evinde otur işte, burada üniversite mi yok?
Yüz binlerce ailenin gündelik hayatı bu diyaloglarla süslü. Fox Haber'den Ali Onur Tosun'un 6 Ağustos'ta yaptığı haberde gençlerin bu eğilimi vurgulanmış. Millet kendi kentinde gidiyor üniversitesine. Üniversite tercihlerinde son 3 gün öğrencilerin hayali çalışmalarının karşılığı olarak iyi bir üniversiteye girebilmek. Ama hayalleri de ekonomik şartlara takıldı. Tercih edecekleri okulun yaşadıkları şehirde olmasına dikkat ediyorlar. Çünkü barınma ve ulaşım maliyetleri
öğrencileri zorluyor. Hadi diyelim gittiniz. Ne bileyim Eskişehir olur, Erzurum olur, Ankara olur. Ev kiralayacaksınız. Ev kiralarız zaten olmuş 15-20 bin lira. Kendimi mi geçindireceğim, eve mi para vereceğim? Hangisini yapacağım?
O halde nedir bu merak? Neden üniversite okuyor insanlar diye sorarsanız, kendi gözlemime göre bunun bir zorunluluk olduğunu söyleyebilirim. Üniversite diploması eskiye göre çok daha az işlevsel. İyi bir iş, dolgun bir ücret garantisi sunmuyor. Hatta bırakın iyi bir işi, iş garantisi bile sunmuyor. Ama üniversite diplomanız yoksa, her şey çok daha zor. Yani üniversite bir tercih değil, bir zorunluluk artık Türkiye'de.
Üniversite mezunu olsanız da olmasanız da, hayatın kendisi amansız bir mücadeleye dönüşmüş durumda. Her zaman her bölümde söylüyorum, söylemeye de devam edeceğim. Türkiye çalışma saatlerinin en uzun olduğu OECD ülkesidir. Ana işinde haftalık 60 saatten fazla çalışanların oranı %15. Bizim arkamızda Meksika ve Costa Rica geliyor.
Şimdi bu veriye bakarak ne çalışkan milletiz demeyelim. Literatürde neni diye bir ifade var, hiç duydunuz mu bilmiyorum. Ne eğitimde ne istihdamda ifadesinin kısaltması. 30 yaş altı gençler için ölçülüyor bu veri. Okumuyor, çalışmıyor, iş de aramıyorlar.
Selçuk Şirin, Candaş Tolga Işık'ın programında bu gençleri ele almış. Türkiye'de her üç gençten bir tanesi ne işte, ne okulda, ne kursta, ne sporda, ne sanatta. Evde bomboş bekliyor. Ev hanımlı gibi bir şey de değil yani. Evde bomboş bekliyor. Üç gençten biri. 3 gençten biri. Ve OECD içerisinde 1 numarayız biz. Genç derken hangi yaş grubundan bahsediyorsunuz? Bu sözünü ettiğim istatistik 15-29 yaş istatistiği. Yapmayın ya. %30. E okusa nerede okuyacak? Üniversitelerimiz üniversiteye pek de benzemiyor. Tuğba Tekere'in Taşlı Üniversiteleri başlık kitabını hiç gördünüz mü? Konuya merakınız varsa okumanızı hararetle tavsiye ederim.
Tam deprem haftasında kendisiyle bu konu hakkında röportaj yapmak üzere sözleşmiştik ama deprem programımızın iptal olması neden oldu. Gerçekten son derece çarpıcı örneklerle dolu bir kitap bu. Türkiye'deki üniversite gerçeğini de ortaya koyuyor. Psikoloji mezunu tek bir hocası olmayan psikoloji bölümlerinden tutun da, dağ başında kurulan moda tasarımı bölümlerine kadar. Bunca üniversite ne için açılır? Ne için açılması istenir?
Tuğba Tekere'in, Mirgün Cabas'ın yayın haberde hazırladığı programı anlattıkları bu sorunun cevabını veriyor aslında. Sanıyorum 2015 yılında Giresun Üniversitesi belli nedenlerle 3 hafta geç açılıyor. Buna karşı çıkan Giresun otel ve kahveciler odası oluyor. Diyorlar ki yani zaten bu sene fındık da kötü gitti. Şehrimizde para sürkülasyonu yok. Bu ifadeyi kullanıyorlar. Yani öğrenciler bir para sürkülasyonu olarak görülüyor. Üniversite, kent ekonomisinin döndürülebilmesi için bir aparata dönüşmüş durumda.
Ülkenin üniversitelerden beklediği de 3 aşağı 5 yukarı kent ekonomisine müşteri kazandırmaktan ibaret. Bu kadar kurum aynı zamanda kadrolaşma da demek. Rektörler, dekanlar, profesörler, doçentler… Sıfatlarına baksanız bir şeye benzeteceğiniz adamlar, kadınlar…
Fakat oturup konuşunca fallıyorsunuz. Hocam diye hitap ettiğiniz zır cahil tipler. Hepsi için demiyorum elbette fakat kabul edelim. Türkiye'nin üniversite adını verdiği kurumlar evrensel anlamda üniversite falan değiller. Adı üniversite. Mezunlarının da adı üniversite mezunu. Reis hepimiz üniversite mezunu yaptı da adı oldu sadece bunun. Adımız üniversite mezunu.
Eğitim hayatınızın sonunun üniversite diplomasıyla bitmesi size çok büyük avantajlar kazandırmıyorsa, lise hayatının ne anlamı kalıyor? Onu da at çöpe. Bize iş gerek. Eğitime ne gerek var? İşte bu şiarla 2021'in sonunda hayatımıza girdi mesleki eğitim merkezleri. Bunlar kağıt üstünde lisedir sevgili dostlar. Mesleki Teknik Anadolu Liselerinin aslında bir tür alt birimi.
Fakat okula bir gün gidersiniz buralarda, haftada sadece bir gün gidilen okul mu olur demeyin, dört günde işe gidiyorsunuz. Maaşınızı da devlet işsizlik fonundan veriyor. Ne kadar para peki? 9, 10 ve 11 sınıftaysanız, yani 15, 16, 17 yaşındaki insanlarsanız siz, asgari ücretin %30'unu, 12. sınıftaysanız asgari ücretin yarısını alıyorsunuz.
Kars, Kağızman'daki mesleki ve teknik Anadolu sesi öğrencileri mesela sanayide geçiriyor lise hayatlarını. Bir ustabaşı Kağızman TV'ye konuşmuş. Meslek eğitim öğrencilerinin meslekleri daha iyi kavrayabilmeleri için usta üretici belgesi olan ustaların farklı meslektaşlarında eğitim veriyoruz. Haftanın 4 günü bizim yanımıza staj görüyorlar, bir gün okula gidiyorlar. Sigorta ve maaşları devlet tarafından karşılanıyor. Hem ahlak dersi veriyoruz biz burada hem istihdam amaçlı meslek üretiyoruz burada öğrencilere. Patron para vermiyor, bedava işçi. Para işsizlik fonundan ödeniyor. O da asgari ücretin %30'u.
Hiç değilse iş öğreniyorlar demeyin. Bir mutfak işçisi liseli, dört yıldır salatalık doğurduğunu söylüyor. Bir diğeri, beni çay ocağına koydular, çay getirip götürüyorum diyor. Bir başkası, iş yerinde ustasından dayak yediğini anlatıyor. Şimdi siz kendi yerinize koyun. Böyle bir lise hayatını ister miydiniz? Siz bunu düşüne durun, ben size verileri paylaşayım.
2021'de bu mesleki eğitim merkezleri ilk açıldığında 159 bir öğrencisi varmış. Bugün kaç peki? 1 milyon 405 bin öğrenci. Liseyi işçi olarak okuyanların sayısı iki yılda dokuz katına çıkmış. İyi para. Bu sene mesleki eğitim merkezlerinde bir gün okuyup dört gün çalışacak bir liseli işçinin cebine 3420 lira geçecek. Mezun olunca da asgari ücrete kavuşacak.
Düzen yalnızca kamu kaynaklarını sömürmüyor, beraberinde emeğimizi, emek gücümüzü de sömürüyor. 1,5 milyon genç, Türkiye'nin merdiven altı atölyelerine güç katıyor. Bu arada İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi de Temmuz ayı verilerini açıklamış. Haziranda 159 işçi iş kazaları sonucu ölmüştü, Temmuz'da 189 işçi ölmüş. Her gün 6 kişi.
Bu ölüm meselesi çok can sıkıyor. Bu konuyu geride bırakalım ama ölümü geride bırakmak ne mümkün? Altın Gün diye bir müzik grubu duydunuz mu hiç? Ben hayranlıkla takip ediyorum kendilerine. Grubun üyelerinin yarısı Hollandalı, yarısı Türk. Fakat Türkçe müzik yapıyorlar, yabancı müzik yapmıyorlar. 2019'da da Grammy'ye aday gösterildiler. Vurgulayalım Grammy adayı oldu Gece isimli albümleri.
Dumanım tutuklu Biz bu müziğe alışkınız ama türküyü kentleştirmek, türküden saykodelik bir şarkı çıkarmak son derece devrimci bir iştir, kabul edelim. Yani bu işi ilk yapan çok büyük bir iş yapmıştır. O çok büyük bir sanatçıdır. O kişiyi, yani Erkin Koray'ı, bizim memleketteki baba lakabı tek lakçıyı kaybettik 7 Ağustos'ta. Şen olasın nülgül, dumanım tütmez
Şen olasın mürgüz, dumanım tütmez. Turatıma cemi, ona tutmaz. Bu boyda sanatçıların devri kapanıyor. Gündelik hayatımızın her noktasına doğrudan ya da dolaylı izler bırakan isimler bunlar. Bizim kent kültürümüzün kurucuları bu kişiler. Erkin Baba da ilk anılması gereken isimlerden. Gerçek bir devrimci. Hiçbir standarda uymayan tarzıyla uzun uzun konuşmaya değer Erkin Koray'ı. Şimdi kendisi öldü. Hikayesi ise tarihe mal olacak. Erkin Koray'ın hayat katarı son durağa geldi.
Hayat Katar'ınız hiç durmadan ilerlesin. Özellikle bugün üniversite tercihini yapan genç kardeşlerimize de Allah sabır versin. Tren Topi pol bimediayla beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar Allah hepinize zihin açıklığı versin. Hoşçakalın. Başımda bere elimde sarma demden vur Gidiyorum
Katar'ın gittiği yere doğru Başımda bere, elimde sarı madenden boru Gidiyorum kadın gittiği yere
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.